خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ
İnsanı yarattığından bahsediyor ama bunu, Kur’an’ı öğretmesinden sonra zikrediyor. Aslında Kur’an nimetine kıyasla, hayatın kendisi ikinci plandadır. Hayatımız aslında ikincil bir nimettir; Kur’an’a kıyasla Allah’tan gelen ikincil bir sevgi ve ilgi eylemidir.
Neden? Çünkü doğru kullanım kılavuzu olmadan, amaç olmadan hayat anlamsızdır. Amaç, hayatın kendisinden daha önemlidir. Hayat tesadüfi değildir. Ateistler hayatın tesadüfi olduğunu savunur, öylesine var olduğumuzu. Biz buna inanmıyoruz. Biz buraya bir amaç için geldiğimize inanıyoruz. Ve amaç, hayattan da önceliklidir. Eğer amacımız yoksa, o zaman hayatımızın bir anlamı yoktur; ki ateistin “hayatın anlamı yok” derken rahat olmasının sebebi budur. Onlar bununla barışıktır. Biz hayatın anlamı olduğunu söyleriz. Eğer bunu söylüyorsak, o zaman amacın hayatın kendisinden bile daha önemli olduğunu söylemiş oluruz. İşte bu yüzden عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ ayeti, خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ’dan önce gelir.
Ama burada daha derin bağlantılar olduğunu anlamalıyız. İlk kelime “Er-Rahman” idi. Bu haberdir. اَلرَّحْمٰنُۙ خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ
İnsanların “Yaratılmayı ben istemedim, buraya gelmeyi ben istemedim” dediğini duydunuz mu hiç? Neden burada sıkışıp kaldım? Bu tavrı görmüşsünüzdür. “Tanrıya inanmayı reddediyorum.” Peki. Bir Tanrı’ya inanmayı reddetsen bile hâlâ bu gezegende sıkışıp kalmış durumdasın. Bir şekilde derinden sıyrılıp çıkmak mı istiyorsun? Kendini bir Amazon web sunucusuna falan yüklemeyi dene. Bilinci bir bilgisayara, yapay zekaya aktardığınız bilim kurgu filmleri izleyebilirsiniz ama bu mümkün oluncaya kadar fiziksel alemde sıkışıp kalmış durumdasınız, dijital alemde değil.
İnsanlar olarak Tanrı’yı kabul etsek de etmesek de, en azından sınırlı ve bir kafeste olduğumuzu kabul etmeliyiz. İçine konulduğumuz bedenle kafeslendik. Bizim için yaratılmış atmosferle de kafeslendik. Devasa boyutta olsa da hâlâ bir kafes. Oksijenin ötesine gidemeyiz. Bezos hariç… O bile oksijeni bitince geri aşağı inmek zorunda. Ne kadar uzağa gidebilirsin ki? Sınırlıyız. Kontrol altındayız.
Şimdi diyebilirsiniz ki, “Bu bir tuzak, burada olmak istemiyorum. Yaşlanıyoruz, ölüyoruz ve tüm bu kötü şeyler bu gezegende oluyor.” Allah bu soruyu şöyle cevaplıyor: Aslında seni yaratan, seni en üstün sevgi ve ilgiyle yarattı. Vücudunu bu şekilde yaratması, beynini bu şekilde yaratması, dilini bu şekilde, yüzünü bu şekilde, ellerini, uzuvlarını bu şekilde yaratması O’nun inanılmaz sevgi ve ilgisindendir. İnsanın, insan olarak tasarlanma şekli aslında Allah’ın sevgi ve ilgisinin bir tezahürüdür. Yaratılışımızda en ince detaylar düşünülmüştür. Eğer insanlar kendi yaratılışlarını tefekkür etseler, sadece kendi yaratılışımızı düşünsek bile Allah’ın bizi ne kadar sevdiğini anlardık.
Ne oluyor biliyor musunuz? Kendimizi hak sahibi görmeye başlıyoruz. İnsanlar çabuk unutur. Çocuklar buna kolay bir örnektir. Eğer çocuklara bir süre hiç oyuncak vermezseniz, sonra onlara kırık eski bir oyuncak bile verseniz ne yaparlar? “Aman Allah’ım bu… bu tek tekerlek var ya!” Eğer bir çocuğa her gün, her gün hediye verirseniz, tahmin edin ne olur? Sadece hediyeleri beğenmemekle kalmazlar, aynı zamanda şımarık ve nankör olurlar, tavırları çirkinleşir ve sorun çıkarmaya başlarlar. Çünkü çok fazla verdiğinizde ve hiçbir değer bilmediklerinde, anne babalarına cevap vermeye başlarlar.
Ebeveynler çocuklarına istedikleri her şeyi verdiklerinde… Ki bu arada bir ebeveyn olarak yapabileceğiniz en kötü şey, çocuğunuza istediği her şeyi vermektir. Çünkü kısa zaman sonra onlar Firavun olur, siz de köleleştirilmiş İsrailoğulları olursunuz. “Ben açım! Orada yemek istemiyorum! Gitmiyorum!” Siz de, “Tamam, peki, sen nasıl istersen.”
Allah verir, verir ve verir… Tahmin edin ne olur? İnsanlar şımarır. “Yaratılmayı ben istemedim” diyecek kadar cüretkâr olurlar.
— Bu hayatı ben istemedim.
— Neden bu kadar depresifsin?
— Çünkü eskiden çok arkadaşım vardı, şimdi beni sevmiyorlar. Veya, o kız beni terk etti, o çocuk beni terk etti, bu yüzden evren beni yaratmamalıydı.
Ne kadar saçma sapan bir şekilde küçüldüğümüzü görüyor musunuz? Bu arada amaç eksik olduğunda olan budur. Amaç olmadığında, en küçük şey amacınız haline gelir. Ve o küçücük şey bir şekilde gittiğinde, “Var olmak istemiyorum, Tanrı’ya inanmak istemiyorum, hiçbir şeye inanmak istemiyorum çünkü istediğim olmadı.” Ya Allah… İşte bu, insanların Er-Rahman’ın bizi hidayetle yarattığını unuttuğu andır. O rehberliğe uyduğunda perişan bir hayat yaşamazsın.
Kur’an’da Mutluluk ve Amaç
Bu Kur’an’da inanılmaz bir sırdır. Biliyor musunuz Allah Kur’an’da mutluluktan bahsetmez. İnsanlar gelip bana soruyor: “Bana nasıl mutlu olunacağına dair ayetler söyleyebilir misin?” Neden biliyor musunuz? Çünkü modern çağda, post-modern çağda mutluluk bir hedeftir. Bunu biliyorsunuz, değil mi? Mutluluk artık bir hedef. O yüzden “Nasıl mutlu olunur” videolarının izlenmeleri çok yüksek. Bunu izle ve mutlu ol. Hayatında mutluluğu nasıl bulursun. Aman Allah’ım. Herkesin bir “Ebu Cehil Hadisi” TikTok’u var1, “mutluluğun sırrı” üzerine.
Kur’an mutluluktan bahsetmiyor. Kur’an neden bahsediyor? Amaçtan. Neden biliyor musunuz? Çünkü amaç uğruna bir hayat yaşadığınızda, o zaman elinize birkaç yan ürün geçer. O yan ürünlerin ilki nedir biliyor musunuz? Mutluluk. Mutluluk bir hedef değildir, bir yan üründür. Aslında insanlar Kur’an çalıştığında, Kur’an ile meşgul olduklarında neyle meşgul oluyorlar? Amaçla. Allah bu amaç hakkında ne diyor? فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُواۜ İşte bundan dolayı mutluluk duysunlar. (Yunus, 58) İşte mutluluktan bahsetti! Allah’ın sözünün peşinden gittiğimizde artık hayatımızda gerçek bir öz vardır. Bu arada bu dünyada bulabileceğiniz en perişan insanlar, mutluluğun peşinden koşan insanlardır. Sahip olmadıkları tek şey mutluluktur. “Neden mutlu olamıyorum? Bir şeyler eksik gibi hissediyorum.” Evet, evet, bir şeyler kesinlikle eksik.
Allah bize Kur’an’ı verdiğinde duygularımızı biliyordu. Psikolojik eğilimlerimizi, zayıflıklarımızı, güçlü yanlarımızı hepsini biliyordu ve hepsini hesaba kattı, sonra bize Kur’an’ı verdi. اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ Yaratan bilmez mi, diyor (Mülk, 14). Yani Kur’an aslında bunları dikkate alıyor. Hani dersiniz ya; “Annem beni anlamıyor gibi hissediyorum, kimse beni anlamıyor gibi hissediyorum.” Tamam, biliyor musun gerçekten kimse seni anlamıyor. Ama seni anlayan biri var: Allah. Seni anladıktan sonra da, sana Kur’an’ı öğretti. Yani O’nun sözünü çalıştığında, seni içiyle dışıyla anlayan birinden öğreniyorsun. O senin ta derinliklerinden, kimsenin bilmediği dışarıdaki parçalarına kadar her şeyi görür. İçiyle dışıyla seni bilir ve sana bu sözü verdi çünkü tam olarak ne duymaya ihtiyacın olduğunu biliyor.
Biz ise bu bireyselci tavrı geliştirdik: “Evet Kur’an’da öyle dediğini biliyorum ama benim özel bir durumum var, farklı bir sorunum var.” Herkes farklı olmak istiyor, bu ne demek biliyor musunuz? Allah’ın doğrudan size vahiy vermesini istiyorsunuz. Çünkü Allah’ın verdiği sizin için yeterince özel değil. Siz Kur’an için fazla özelsiniz. Aslında tavır bu. Dikkat edin. Siz söylemiyorsunuz ama sizin yerinize ben söyleyeyim. Bu tavır, tek bir şeyi çok ince bir şekilde maskeliyor: “Ben Allah’ın o istisnai sözü için fazla istisnaiyim.” Bu yüzden Allah’ın kitabına başvurmuyorum, bu yüzden ona yaklaşmıyorum. Sadece Allah’ın sorularımı benim şartlarımda cevaplamasını istiyorum. Sanki Allah bana bir cevap borçluymuş gibi.
Bu nereden geliyor biliyor musunuz? Siri, Alexa, Google ve şimdiki yapay zekadan kaynaklanıyor. Bunlar kimin sorularını cevaplamak için var? Sizin sorularınızı. Biz Kur’an’la ne yapıyoruz? “Bana Kur’an’ın çocuk yetiştirme hakkında ne dediğini söyle. Bana Kur’an’ın kadınlar hakkında ne dediğini söyle. Bunun hakkında ne diyor, şunun hakkında ne diyor söyle.” Gerçekten mi? Kur’an artık sizin Google’ınız mı? Sizin Chat GPT’niz mi? Sizin sorularınızı cevaplamak için mi indirildi? Soruları soran Allah’tır.
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Soruları kim soruyor? Allah. O seni yarattı. Sana can alıcı sorular sorarak bir amaç duygusu veriyor. Ama burada biz soru soran konumunda olduğumuzu sanıyoruz. Meraklarımız giderilene kadar, biz etkilenene kadar… Cevabı duyayım, sonra cevaba kaç yıldız vereceğime karar veririm. Sübhanallah, ne hale geldik.
O insanı yarattığını söylüyor. İnsanların hidayeti gözden kaçırırlarsa çok karanlık yollara sapabileceklerini biliyor. İşte bu yüzden onlara Kur’an’ı verdi:
- Bir yandan لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ diyor (Tin, 4). İnsanlar muazzam bir potansiyele sahip, en güzel biçimde yaratıldılar.
- لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ي كَبَدٍۜ diyor. İnsanlar meşakkat, emek, zorluk, stres ve endişe içinde yaratıldı (Beled, 4). Bütün bu anlamlar o kelimenin içinde.
- Sonra خُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَع۪يفاً (Nisa, 28) diyor. İnsanı zayıf yarattı. İnsanlar zayıf yaratılmıştır.
Yani zayıf olduğumuzu biliyor, stresli olduğumuzu biliyor, baskı altında olduğumuzu biliyor. Sonra özellikle erkeklerden bahsediyor, زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَٓاءِ وَالْبَن۪ينَ diyor (Al’i İmran, 14). Erkeklere; kadınlara, çocuklara, yığınla altın ve gümüşe, nişanlı atlara -veya beygir gücüne- olan arzuları süslü gösterildi. Sonra davarlara… Yani daha fazla zenginlik doğuran yatırımlara. Çünkü inek süt verir, sonra buzağı verir, sonra onlar da süt verir. Kendi kendine katlanan yatırımlar, yüksek yatırım getirisi (ROI). Evcil hayvanlar, yatırım getirisi olan mahsüller, sene sonu bonusu… İşte erkeklere süslü gösterilen şeyler bunlardır.
Allah tüm bunları biliyor ve tüm bunları bilerek Kur’an’ı verdi. Hepsini bilerek indirdi. O yüzden خَلَقَ الْإِنسَان dediğinde bu anlamı derin bir ifadedir. İnsanı O yarattı. Bu yüzden insanlara yaşayabilecekleri en iyi hayatı nasıl yaşayacaklarını söyleyecek en iyi konumda olan O’dur. خَلَقَ الْإِنسَان işte budur.
İnsana Beyanın Öğretilmesi
عَلَّمَهُ الْبَيَان
عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ dediğinde ne eksikti? Kime öğrettiği. Kapıları açmış, kısıtlamamıştı. Ama şimdi kısıtlıyor. عَلَّمَهُ الْبَيَان Ona öğretti. Buradaki “o” kim? İnsan. İnsana الْبَيَان’ı öğretti.
Bir açıdan الْبَيَانَ’ı “konuşma” olarak çevirebilirsiniz ama sadece konuşma değil. Yani kuşların konuşması var, penguenlerin var, maymunların var. بَيَان aynı zamanda şu anlamlara gelir; belagatli konuşma, güzel konuşma, şiirsel konuşma, felsefi konuşma, bilimsel konuşma, matematiksel konuşma. İnsana her türlü şeyi öğretti.
بَيَان kelimesi ayrıştırmadan gelir. بَيَان nereden gelir? Ayrıştırma. Allah insanlara tek bir kelimenin içindeki bir sesi diğer sesten, onu da diğer sesten ayırt etme yeteneği verdi. Mesela “kelime” dediğimde K, E, L, İ ve M harflerinin hepsi tek bir kelimede rol oynar. Her sesi ayrıştırıyorum, değil mi? Yani aslında konuşmadaki netlik, her hecenin ayrıştırılabilmesinden gelir. Kuşlar hecelerini ayrıştıramaz. Kertenkeleler hecelerini ayrıştıramaz. İnsanlar her cümlenin her kelimesinde sesleri birbirinden ayırt edebilir, değil mi?
Cümleler bir araya geldiğinde neyi oluşturur? Kelimeler bir araya gelip cümle oluşturur ve sonra bir cümleyi diğer cümleden ayırabiliriz. Bir maymunun sesini duyduğunuzda cümlenin nerede başlayıp nerede bittiğini bilemezsiniz. Bir insan konuştuğunda ise “Aa bu bir cümleydi, sonra başka bir cümle geldi” diyebilirsiniz. Doğru mu değil mi? İnsanlar iki, üç, dört, beş veya beş yüz ayrı fikri alıp organize edebilir, birbirinden ayırabilir ve sonra birleştirebilir. Kelime içindeki harfler gibi, cümle içindeki kelimeler gibi, paragraf içindeki cümleler gibi, bölüm içindeki paragraflar gibi, kitap içindeki bölümler gibi, ciltler halindeki kitaplar ve kütüphanedeki ciltler gibi. Aman Allah’ım, koca bir bilgi hazinesini oluşturabildik çünkü bize ne yeteneği verildi? Ayrıştırma.
Öyle bir noktaya geldik ki şimdi makine mühendisliğinde veya kuantum fiziğinde doktora yapılabiliyor. Hatta şimdi “şeyler” için birbirinden ayrı, belirgin tanımlar öğreniyoruz. Alanımızda bu şekilde uzmanlaşıyoruz; bir kavramı diğerinden, onu da diğerinden ayırarak. İnsanlara aslında hiç görmedikleri şeyler hakkında düşünme ve konuşma yeteneği verilmesi o kadar inanılmaz ki. Fizikçi, kendisinin hiç görmediği boyutlardan bahsediyor. Einstein hiç görmediği enerjiden bahsediyordu. Einstein’dan on yıllar sonra deneyler, onun bir kağıt parçasına döktüğü şeyleri gözlemlemeye başladı. O hiç görmediği formülleri ve hesaplamaları karalıyordu. Diğer yaratıklar sadece gözlemleyebilir ve neye dayanarak öğrenebilir? Görmeye dayanarak. Göremezlerse soyutlayamazlar. İnsanlar hayal edebilir ve analitik becerilerini kullanarak görünen dünyayı terk edip görünmeyen dünyaya dalabilir.
Bunu sürekli yapıyoruz. Fizik dünyasında yapıyoruz, biyoloji dünyasında yapıyoruz, kimya dünyasında yapıyoruz, tüm bu alanlarda yapıyoruz. Tarih dünyasında yapıyoruz. Harabelere bakıp imparatorluğun neye benzediğini yeniden kurgulayabiliriz. İnsanların yapabildiği budur. Başka hiçbir tür bunu yapamaz. Allah insana eşsiz bir nitelik öğretti: Ayrıştırma ve bilgiyi derleme ve bu şekilde bir bilgi hazinesi bırakma yeteneği. Sonraki nesil gelir, o hazineyi alır ve üzerine biraz daha iyi bir şey inşa eder. Sonraki nesil biraz daha iyisini. İki tekerlekli, yanlarda taş tekerlekleri olan bir çubuğu bir araya getirenler de insandı. Şu an bulunduğumuz nokta, sadece üst üste, üst üste inşa edilen, o ilk bilginin üzerine yapılan eklemelerdir. Adem (as) ile başlayan bir şeydi, وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا (Bakara, 31).
Allah عَلَّمَهُ الْبَيَانَ derken insanların, başka hiçbir türün yaklaşamayacağı bir niteliğini tarif ediyor. Cinler bile, hiçbir varlıkta bu yetenek bizimki gibi yok. Şiir yazabiliriz, duygulardan bahsedebiliriz, görünmeyen galaksilerden ve evrenlerden bahsedebiliriz. Bu hayal gücünü ve analiz yeteneğini her türlü boşluğu doldurmak için kullanabiliriz. Bu da geliştirdiklerimizi mümkün kılan, insanlar adına önemli bir yetenek.
Ama burada bir şey daha var. Eğer insanlar bu yeteneği fizikte ve tarihte olduğu gibi görünmeyeni göstermek için kullanabiliyorsa o zaman insanlara bu yetenek, ne kadar düşünebileceklerinin sınırlarını görmek için verildi. Asla cevaplayamayacakları bazı sorular var. O sorular da ancak sizin için sınırın çizildiğini fark ettiğinizde cevaplanabilir. Ve cevaplar da vahiyden gelir. Allah’tan gelir. İnsanlara bu yetenek, en üst noktalarına ulaşıp bunun ötesine geçmenin tek yolunun Allah’tan bir hediye gelmesi olduğunu anlamaları için verildi. وَيُعَلِّمُكُم مَّا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ (Bakara, 151). Size kendi başınıza bilmenizin mümkün olmadığı şeyleri öğretiyor. Size bilme ihtimalinizin olmadığı bir şeyi öğretiyor.
Bu muazzam ifade عَلَّمَهُ الْبَيَان insanları ayrı bir yere koyar. Sanki Allah şöyle diyor; Bu, insanı Kur’an nimetine layık kılan nihai yeteneğidir. Şimdi elimizde dört şey var:
- Allah’ın en uç noktadaki Rahmeti (Er-Rahman).
- Bizim için Allah’ın en uç rahmeti olan Kur’an ve öğretilme şekli.
- Allah’ın yarattığı en inanılmaz şey: İnsan. فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (Tin, 4).
- İnsanın en inanılmaz yeteneği: Konuşma (Beyan).
Dördünü birleştirirseniz… Sanki beyan yeteneğimizi kazandığımızda, o beyanın en verimli kullanımı geri dönüp Er-Rahman’ı, Kur’an’ı öğrenerek keşfetmektir. Çünkü beyanı öğrenmeseydik Kur’an’ı asla öğrenemezdik. Ancak Kur’an ile neden yaratıldığımızı anlayabiliriz. Yani bu dört ayette bir döngü oluşturulmuş. Beyan yeteneğimiz bizi اَلرَّحْمٰنُۙ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ خَلَقَ الْاِنْسَانَۙ’a geri götürecek olan şeydir. Bunlar da bizim beyanımızı geliştirecektir. Bu kesinlikle büyüleyici.
Tüm Dillerin Zirvesi: Kur’an
İnsanların konuştuğu tüm diller, hepsi bu ayetin kapsamındadır biliyorsunuz değil mi? Allah konuşmayı kime öğretti? Adem’e (as). عَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ (Bakara, 31). Hepimiz Adem’in (as) çocuklarıyız. Konuştuğu dil ne olursa olsun, o “Ademî” dili çocuklarına öğretti. Onlar da kendi çocuklarına öğretti, onlar da çocuklarına… Ta ki birbirlerinden uzaklaşana ve lehçeler, varyasyonlar ve varyasyonların da varyasyonlarını, en nihayetinde de dünyadaki tüm dilleri geliştirene kadar. İster Avustralya’daki Aborjinlerde olsun, ister Güneydoğu Asya’nın derinliklerinde olsun, Tayvanlılar, antik Çin dili… Konuşulan dil her ne olursa olsun, aslında Adem’e (as) verilen dilin çocuğudur. Sanki tüm o dillerin zirvesi, aslında Allah’ın dile dair kendi özel lütfu olan Kur’an’dır. Allah burada konuşuyor.
Allah’tan gelen son meydan okuma şuydu: Siz tüm insanlar konuşabilirsiniz, tüm insanlar edebiyat üretebilir, tüm insanlar bilim çalışabilir vesaire, bırakın tüm insanlar bir araya gelsin ve Kur’an’a yaklaşabilecek bir şey üretsinler. Bırakın yapsınlar. Bırakın denesinler. “Ah Kur’an sadece bir kitap” denilebilir. Hayır, sadece bir kitap değil. Sadece bilgi değildi ya hani, neydi? Dönüşümdü. Kur’an’ın başlattığı ve devam ettirdiği bu dönüşüm, başka hiçbir şeyle eş tutulamaz. Bu kadar sürdürülebilir bir değişim.
Sık sık şu örneği veririm, yeni bir müzik çıkar, yeni bir film çıkar, moda olur, herkes onu izler. Herkes o şarkıyı dinler, viral olur, milyonlarca ve milyonlarca ve milyonlarca kez izlenir. İnsanların sıkılması ne kadar sürer? Birkaç hafta. Sonra dersiniz ki “Şunu kapatır mısın artık?” Aman Tanrım, yine mi şunu izliyorsun? Bıktım bundan. Çocuklarınız en sevdikleri filmi size tekrar tekrar izletirler ya, bazılarınızın artık terapiste görünmesi gerekir çünkü aynı çocuk filmini o kadar çok izlemişsinizdir ki gerçekte açık olmasa bile jeneriği kafanızda çalar durur.
Ama bir de Fatiha’yı düşünün. Bence oldukça viral, değil mi? Kaç “kullanıcı” sadakatle onu tekrar, tekrar, tekrar “oynatıyor”, tekrar tekrar okuyor… Her Allah’ın günü, farklı kültürlerde, farklı dillerde, farklı nesillerde, farklı ekonomik sınıflarda, sınırlar ötesinde… Tüm hepsinin dilinde Fatiha, Fatiha, Fatiha… Eğer kimsenin hiçbir şey anlamadığı, Kota Kinabalu gibi kimsenin İngilizce bilmediği bir yere gitsem, -ki orada çoğu insan Arapça konuşur ama konuşmasalar bile- sadece اَلرَّحْمٰنُۙ desem, koşarak geçen bir çocuk bile عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ diyerek karşılık verir. Herkes bilir, bilirler işte. İnsanlığın kalbine bu şekilde nüfuz eden böyle bir şey ortaya çıkarabilir misiniz? Bu kadar sevecekleri bir şeyi? Anlamasalar bile bu kadar seviyorlar. Anlamasalar bile…
عَلَّمَهُ الْبَيَانَ budur. Bize konuşma yeteneği, açıklama yeteneği ve düşünme yeteneği verildi. Şimdi bu yeteneği kullanmalı ve Allah’ın sözüyle yeniden buluşturmalıyız. İnşallah yapacağımız şey budur.