الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على سيد الأنبياء والمرسلين وعلى آله وصحبه أجمعين لما بعد
Tekrardan herkese, esselamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu.
- Allah’ı tanımanın en yüce, en muazzam yolu; beyan ile yani O’nun bizzat konuşmasıyla, kendini tanıtmasıyla, Er-Rahman’ın kim olduğunu gerçekten tanımakla olur.
- Allah’ı tanımanın ikinci en büyük yolu, evrendeki dengeyi ölçüyü gözlemlemek ve dengeli bir hayat yaşamaya çalışmaktır.
- Üçüncüsü ise şimdi, 10, 11 ve 12. ayetlerde ele alacağımız konudur.
وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِلْاَنَامِۙ
Ve yeryüzü; onu yarattıkları için alçalttı.
اَنَامِۙ kelimesine gelince, kapsamlı tefsirlere girmek yerine, müfessirlerin burada ne dediklerini özetleyeceğim.
Bahsettikleri ilk şey şu: Allah, gökyüzünün yükseltilmesinden bahsetti, şimdi ise yeryüzünün alçaltılmasından/serilmesinden bahsediyor. Yükseltmek ve alçaltmak. Kullanılan dilde yer ile gök arasında bir zıtlık var.
Diğer husus ise, وَضَعَ kelimesinin ikinci kez kullanılıyor olması. İlki وَضَعَ الْمِيزَانِ idi, değil mi? Mizanı koydu. Şimdi ise وَضَعَهَ لِلْأَنَامِ diyor. Artık anlamı çok farklı. Bu seferki وَضَعَ boyun eğdirmek, hizmete sunmak demek.
خفض لهم جعل تحد أقدامهم
Allah bu yeryüzünü koydu, serdi, boyun eğdirdi, alçalttı ve Enâm’ın yararına teslim etti. Peki bu Enâm da neyin nesi? Enâm insanları kapsar. Enâm yaşayan tüm hayvanları kapsar. Tüm türler El-Enâm’ın bir parçası sayılabilir.
Hatta bu kelime, Arapçadaki نمو ve نما köküyle ilişkilidir, yani büyüme/gelişme. Yeryüzünde büyüyen, hareket eden her şey El-Enâm’ın parçası olabilir.
Allah şimdi diyor ki; yeryüzü, her türlü canlının kendine bir yaşam alanı bulabileceği bir yer kılındı.
- Donma noktasının altındaki sıcaklıklarda yaşayan hayvanlar var, Allah onlar için bir yaşam alanı yarattı.
- Kuru iklime ihtiyaç duyan hayvanlar var, Allah onlar için bir yaşam alanı yarattı.
- Okyanusun dibinde varlığından bile haberdar olmadığımız hayvanlar var, onlar da Enâm’ın bir parçası.
Asla ulaşamadığımız yerler var çünkü denizaltılarımız o kadar derine inemiyor çünkü o basınca dayanamıyorlar. Buna rağmen Allah bu yeryüzünde her çeşit mahlukatı yarattı ve hepsinin rızkını önüne serdi.
Ama konu insanlarken neden bundan bahsediyor? İşte buradaki tefekkür noktası bu. Bu ayetin tefsiri çok kolaydır. O, bu yeryüzünü tüm canlılar için var olsunlar, beslensinler, barınsınlar ve bir yaşam alanları olsun diye alçalttı, değil mi?
Ama bunu neden bilmem gerekiyor? Bilmem gerekiyor çünkü kendimi onların hepsiyle kıyaslayacağım. Kendimi tüm o canlılarla kıyaslayacağım. Bu gezegende hayatta kalmam için gerekeni bana verdi mi? Peki ya onlara? Evet. Ama onlara sadece hayatta kalma araçları verdi. Bana ise hayatta kalma aracından çok daha fazlasını verdi.
Allah bana sadece protein, karbonhidrat, temel şekerler ve yağlar vermedi. Sadece hayatta kalabilirdim, değil mi? Portakal veya çilek olmadan da yaşardım. Tavuksuz da yaşardım.
Hiç hastanede yattınız mı? Ameliyat öncesi falan size verdikleri o hastane mamaları yediyseniz… Hani bir ameliyata girmek üzeresinizdir veya ameliyattan çıkmışsınızdır. Size temel besinleri o shake’lerle ya da her ne kullanıyorlarsa onunla verirler. Tadı, yağı değişen arabanızdan çıkan şeye benzer, değil mi? Ama hayatta kalırsınız. O şeyi içtiğiniz için hayatta kalırsınız. Ama iğrençtir. O şeyi içmek zorunda kalmak kesinlikle korkunçtur, değil mi?
Fakat aslında, hayatta kalmak için güzel tada ihtiyacınız yoktur. Bir şeyin güzel görünmesine ihtiyacınız yoktur. Mesela, proteine ihtiyacımız var değil mi? Hamamböceklerinde de protein var. Örümceklerde protein var. Karıncalarda protein var. Çekirgelerde protein var. Hepsini ezip blenderdan geçirip protein ihtiyacımızı karşılayabilirdik.
Kulağa ne kadar iğrenç gelse de, günün sonunda bedenin hayatta kalmak için ihtiyaç duyduğu şey besindir. Bu arada böcek yiyen, pislik yiyen, hayatta kalmak için ne bulursa yiyen başka hayvanlar var mı? Hayatta kalmak için leş yiyen hayvanlar var mı? Var. Bu Allah’ın onlar için yarattığı bir sistem, değil mi?
Hayvanlar, mesela balıklar, dışkılarının olduğu aynı suda nefes alır ve yaşarlar. Allah onları böyle yaratmış. Ama bir de bizi yarattı. Bizim standartlarımız var. Bilirsiniz, atın önüne samanı koyduğunuzda, “En azından biraz tuz atsaydın” demez. Öylece yer. Peki nasıl yer? Yerden yer. Biz yerden bir şey yemeyi hiç kabul eder miydik? Hayır. Bu arada yeseydik de muhtemelen hayatta kalırdık. Ama yerden yemek bizim şanımıza yakışmaz.
Hatta sokakta bir meyve görseniz ve soyulmuş olsa, mesela soyulmuş bir muz, ona dokunur muydunuz? Hayır. Dokunmazdınız. Yiyebilmem için düzgünce “paketlenmiş” olması gerekir.
Allah’ın bu gezegendeki diğer türler için yarattıklarıyla bizim bu gezegende keyfini sürdüklerimizi kıyasladığınızda bir şeyi fark edersiniz: Allah bizim için bunu yapmak zorunda değildi. Çünkü diğerleri için yapmadı. Bize de onlara yaptığı muamelenin aynısını yapabilirdi. Allah bunu yapabilirdi değil mi?
وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ Enâm insanları da kapsar. Dolayısıyla bu ayetin içinde zorunlu bir kıyaslama gerçekleşir. Ama sonra وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ dediğinde şunu ekliyor… Aslında size şu Urduca tefsiri okuyayım.
Allah canlı türleri için bu dünyayı böyle yarattı çünkü tüm bu canlı türleri burada kendi başlarına yaşayamazlardı, Allah onlar için bu yaşam alanlarını yarattı. Allah bunu böyle yarattığı için yaşam var.
Eğer güneş hiç batmasaydı, eğer güneş hep gökyüzünde olsaydı, kanıksardınız, sıradan görürdünüz. Karanlığın ne olduğunu bilemezdiniz, varlığından haberiniz olmazdı. Allah’ın rızkı her zaman oradadır, hiç “batmaz”, hep vardır. Her zaman var olması, onu en görünmez şey yapar. Her zaman kış mevsimi yaşanmaz ya da mevsim her zaman yaz değildir bu da yazın kıymetini bilmemizi sağlar. Ama sürekli yaz olsaydı, asla kıymetini bilmezdik. Bu insan davranışı, insan doğasıdır.
Allah’ın rahmeti sürekli mevcuttur, bu yüzden ne olur? “Ah, o zaten rahmet eder” der ve sıradanlaştırırız. İnsanın doğası budur.
Fâkihe
وَالْأَرْضَ وَضَعَهَا لِلْأَنَامِ فِيهَا فَاكِهَا Şimdi konu değişiyor. Her şey diğer türlerle ilgiliydi. Şimdi diyor ki; “Onda (yerde) فَاكِهَا vardır.” Nedir فَاكِهَا?
اسم لما يؤكلوا تفكها
Keyif için yenen bir şey.
Arapçada فَاكِهَا aslında gülümsemek, mutlu olmak demektir.
Öyle şeyler yersiniz ki, yediğiniz anda ne olur? Gerçekten huysuz, aksi biri olabilirsiniz ama siz bile, tam olgunlaşmış bir çilek ya da bir portakal yediğinizde, yani tam sevdiğiniz meyveyi bulduğunuzda, “Ah, bu harikaydı…” dersiniz. Tek bir ısırıkla bile.
فَاكِهَا yediğinizde yüzünüzde bir tebessüm oluşturan lezzetli bir meyvedir. فَاكِهَا gülümsetir. Her türlü meyve… فَاكِهَا her türlü meyve anlamına gelir.
İşte bu yüzden اذا طابت نفسه بالحديث والضحك denir.
Aslında, kahkaha atacak kadar kendinizi iyi hissetmenizdir. Onu yersiniz ve “Oh, çok güzel!” dersiniz. İşte böyle bir his. Bu aslında فَاكِهَا’dır.
Bu arada, Allah lezzetli meyveler yaratmak zorunda mıydı? Hem de bu kadar lezzetli? Hayır, değildi. Belki “Ben meyve sevmem bile” diyorsunuzdur. Peki tamam, ama meyveli dondurma yiyorsunuz. Meyveli yoğurt yiyorsunuz. “Ben meyve sevmem ki.” Yediğiniz her şeyin içinde meyve var. Yemekten keyif aldığınız her şeyin içinde. O şeyleri yediğinizde yüzünüzde bir neşe beliriverir.
Mesela kayınpederim çok tatlı biridir. Bazı yoğurt türlerine karşı zaafım olduğunu bilir. Ben öylece otururken, bir anda bana yoğurt getirir. Sonra da ilk lokmayı almamı izlemek için bekler. Çünkü yüzümün alacağı şekli iyi bilir. “Aman Allah’ım!” İşte bu فَاكِهَا’dır.
Ve sonra… Tamam, burası işlerin gerçekten ilginçleştiği yer. Diyor ki: Ve hurma ağaçları… Her türlü meyve, hurma ağaçlarını söylemiyorum bile. Bu arada, artık sadece hayatta kalmaktan mı bahsediyoruz? Yoksa işin içine keyif de dahil oldu mu?
فَاكِهَا tatla ilgilidir. نخل palmiye ağacı ya da hurma ağacı ise sadece tatla ilgili değildir. Aynı zamanda güzellikle de ilgilidir.
Hurma ağaçları sadece eski Araplara güzel görünmüyordu. Florida’dakiler, Kaliforniya’dakiler ve Hawaii’dekiler için de güzeldir. Körfez bölgesinde de güzeldirler. Sahil kesimlerinde güzeldirler. Hurma ağaçları (palmiye) aslında rahatlamanın, neşenin, konforun sembolüdür. Nereye giderseniz gidin öyledir. Hurma ağacının yetişmediği bölgelerde yaşayan insanlar, sırf herkes “Vay canına, hurma ağacın var!” desin diye bahçelerine bir hurma ağacı diktirmek için ekstra para harcarlar. Bu bir güzellik sembolüdür.
Ama elbette bu aynı zamanda çoğunlukla Arap kültürüne özgüdür, değil mi? İşte şimdi buna dikkat etmeniz gerekecek. Rahman Suresi, oldukça Arap zevkine özgü şeylerden bahseder. Tabii ki Allah, Malezya’daki mangostanlardan da bahsedebilirdi. Pakistan’daki mangolardan da bahsedebilirdi. Ama palmiyelerden, hurma ağaçlarından bahsediyor. Neden hurma ağaçları? Çünkü bu kime özgü bir şey? Araplara. Peki Kur’an tüm insanlık içinse neden Araplara özgü şeylerden bahsediyor? Bu soru, bunun sırrı, surede ilerledikçe çözülmeye ve aydınlanmaya başlayacak. Çünkü bu surede Araplara çok ama çok özgü bir sürü şey göreceğiz.
وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ (Rahman, 11).
Bu arada, فَاكِهَةٌۖ ucu açık bir kelimedir. Nekredir. Başında ‘el’ takısı yoktur. الْفَاكِهَةُ değil, فَاكِهَةٌ’dur. Her türlü meyve. Pek çok meyve. Ama hurma (نخل) çok özeldir. Bu yüzden hurma ağacını özel olarak vurguluyor. Burada öne çıkarılan çok özel bir şey var.
ذَاتُ الْأَكْمَام
وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ diyor.
ذَاتُ الْاَكْمَامِ tomurcukları, kabukları ve salkımları olan demektir. Allah hurmayı öyle bir yaratmış ki, ambalajı, ağaçta asılı duruşu… Hurma bir kılıfın içinde. O kılıfı soyduktan sonra hurmayı yiyorsunuz.
Allah bu ayette şuna dikkat çekiyor… Sadece yemeniz için meyveler yarattığını söyleyebilirdi. Ama “yüzünüzü gülümseten lezzetli meyveler” dedi. Sonra sadece hurma ağaçları yarattığını söyleyebilirdi. Ama hayır. Üzeri öbek öbek kabuklarla dolu olan palmiyeler, dedi. Muzun kabuğu, portakalın kabuğu, karpuzun kabuğu gibi meyvenin dış kısımlarına gönderme yapıyor.
Peki bu kabuklar hakkında ne biliyorsunuz? Güzel bir renk. İnanılmaz bir koku. Sizin için olmasa bile toprak için besin değeri var. Portakal kabuğunu toprağa atabilirsiniz. O kabuk toprağı besler. Biliyorsunuz, insanlar da yiyecek üretiyor. Çikolataları ve ambalajlarını yapıyoruz. Bir çikolatayı yiyip ambalajını toprağa atarsanız ne olur? Toprağı zehirler. Okyanusu zehirler. Ama Allah’ın bize ikram ettiği bir “şekerin”, yani portakalın kabuğunu alıp toprağa attığınızda ne olur? Toprağı besler ve canlandırır. Tıbbi özelliklerinden bahsetmiyorum bile. Başka kullanım alanları da var. Kabuğun bile kullanım alanları var.
Kabuğun asıl esprisi meyveyi böceklerden ve hastalıklardan korumasıdır. İçini yıkamanıza gerek yoktur. Çünkü o zaten Allah tarafından tertemiz bir şekilde saklanmıştır, değil mi? الْاَكْمَامِ Bunu yapmak zorunda değildi. Bizi atı beslediği gibi de besleyebilirdi. Ama hurmayı o kadar güzel bir şekilde bir ağaca yerleştirdi ve benim için bir hediye gibi astı ki, olgunlaştıkça paketi açıp öylece yiyebileyim.
وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ
Şimdi az önce söylediklerini sayarsanız; hayvanların hayatta kalacakları şekillerde yiyecekleri vardır. Ancak insanların tadından keyif aldıkları, ambalajını açtıkları meyveleri vardır. O meyveleri kendileri de güzel olan, ambalajı güzel olan, renkleri göz kamaştırıcı ve güzel olan ağaçlardan koparırlar.
Siz de var mıydı bilmem ama ben gençken, yani 18-30 yaş aralığındayken, böyle bir şey vardı. Bu Pakistanlılara mı özgü bilmiyorum. Belki de öyledir. Annelerimiz yemek masalarını plastik meyvelerle süslemeyi çok severlerdi. Sebebi neydi ki? Allah bilir kaç kere plastik bir yeşil elmayı ısırmışımdır! Plastik meyveler. Plastik bitkiler. Tabii ki hepsinin üstüne tüy dikmek için; plastik jelatinlere sarılı uzaktan kumandalar! Sanki olay yerini koruyorlarmış gibi! Peki bunları neden yapıyorlardı? Çünkü meyvelerin kendisi nasıl görünür? Güzel görünürler.
وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ
Tamam, bu yeterli değilse… Bu arada şu tefsiri okuyacağım:
ووصف النخل بذات الاكمام
Allah hurma ağacını salkımları ve kabuklarıyla betimliyor.
وصف للتحسين
Bu, güzellik katmak için bir tasvirdir.
وامتنان
Bize ne kadar büyük bir lütufta bulunduğunu göstermek içindir.
بجماله وحسنه
Nimetlerin güzelliğiyle.
ولكم فيها جمال حين تريحون وحين تسرحون
Onda sizin için dinlenmeye çekildiğinizde ve dışarı çıktığınızda bir güzellik vardır.
فمتن بمنافعها وبحسن منظرها
Allah bize sadece faydalı yiyecekler verdiğini değil aynı zamanda bu şeylerin gözümüze hoş gelecek şekilde özenle yaratıldığını da hatırlatıyor.
Çünkü insanlar sadece yemek yemek istemezler. Yemeğin güzel görünmesi, güzel kokması ve lezzetli olması gerekir. Her üçüne de ihtiyacımız var. Besin değeri umurumuzda bile değil. Güzel görünmeli, güzel kokmalı ve tadı güzel olmalı. Şimdiye kadar görünüşünün ve tadının güzel olmasını ele aldık. فَاكِهَةُ Sanki eksik bir şeyler var, ne eksik?
Tahıl ve Reyhan
وَالْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ (Rahman, 12)
Bu arada رَّيْحَانُۚ da muazzam bir kokudur. Ama oraya geleceğiz. وَالْحَبُّ ve tahıl.
Bu arada tahıl, insan medeniyetinin temel ihtiyacıdır. Ama tahıldan ilk sırada bahsetmedi. Önce lezzetli meyvelerden bahsetti. Sonra Arapların en sevdiği meyveden bahsetti. İkinci olarak. Şimdi ihtiyaca geliyor. Ama ihtiyaca geldiğinde bile sadece وَالْحَبُّ “ve tahıl” diyebilirdi. Tahıl mısırdır. Tahıl buğdaydır. Tahıl arpadır. Hepsi tahıldır. Ekmeklerimiz, pirincimiz hepsi tahıl, değil mi? Sadece bu kadarıyla da bırakabilirdi. Ama ذُوالْعَصْفِ diyor.
عصف soyulması gereken şu kabukları görüyor musunuz? Bu kabukların amacı nedir?
متاع لكم ولانعامكم
Arpanın, mısırın kabuklarını soyabilirsiniz. Kabukları bir araya yığdığınızda da, hayvanlarınız gelip onları yer. Hayvanlarınız için aslında ayrıca bir yiyecek hazırlamanıza bile gerek kalmaz. Bundan toplanan artık samanlar, kurumuş yapraklar, tohumlarınızı, tahılınızı almadan önce temizlediğiniz sapların hepsi hayvanlarınıza yem olur. Allah sizin ve hayvanlarınızın rızkını üstlenmiştir. Sübhanallah.
وَالْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ
Sonra ekler: وَالْرَيْحَانِ
Bu arada الْعَصْفِ aynı zamanda قُشُورَ التَّبْنِ yani bir rüzgardır. رِيحٌ عَاصِف
عَاصِف’e neden rüzgar deniyor? Çünkü aslında rüzgar, beraberinde küçük parçacıklar taşır. Tahıldan soyulan, hayvanların yediği bu küçük parçacıklara atıfta bulunarak Allah diyor ki; Her bir tahıl tanesini dış etkenlerden korumak için sizin adınıza paketledim. Bu paketi atsanız bile hayvanlarınızı doyurarak tonlarca lira tasarruf etmenizi sağlar.
Ardından ekler: وَالْرَيْحَانِ
Şimdi, رَيْحَانِ kelimesi رِيح kökünden gelir. رَّيْحَانُۚ siretül mübalağa kalıbındandır. رِيح kökünden gelir ve رِيح rüzgar ya da koku demektir. رَيْحَانِ güzel kokusu olan şeyler anlamına gelir. Hoş bir kokusu olan şeylere رَيْحَانِ denir. Şimdi, daha önce tat konusunu ele almıştık. Güzel tadı vardır. Güzel görünür. Temizdir. Çünkü üzeri örtülmüştür. Peki şimdi başka ne ekledi? Güzel kokar.
Tamam, “Ben patatesin kokusunu almam. Bir patates tarlasına gitsem patates kokusu duymam. Havuç koklamak da istemiyorum,” diyebilirsiniz. Evet, ama onları pişirdiğinizde ne yaparsınız? Ah, annem etli patates yapmış! Koku burnunuza kadar gelir. Ve bir anda… رَيْحَانِ
رَيْحَانِ çiçekleri de kapsar. Bunu biliyor muydunuz? Yetişen ve güzel kokusu olan her şey رَيْحَانِ kelimesinin içindedir. Güller, yaseminler ve dahası, bu bitkilerden koca koca parfüm, esans ve giysi sanayileri oluşturuyoruz. Bunların hepsi الْرَيْحَانِ kapsamındadır. Allah dileseydi الْرَيْحَانُ şeklinde de buyurabilirdi. Damme ile yazılır. الْرَيْحَانُ yani ‘u’ sesiyle. Şöyle değil: وَالْحَبُّ ذُ الْعَصْفِ وَالْرَيْحَانِ
Bu arada bu da, ayetin farklı bir kıraatidir. Eğer öyle olsaydı, mahsulün kokusu kastedilmiş olurdu. Sadece ekinin kokusu olurdu. Fakat الْرَيْحَانُ harika bir kokuya sahip olan tüm şeyler demektir. Harika bir kokusu olan her şey. Allah’ın bu dünyada yarattığı o muhteşem, koku nimeti…
Göklerde Denge, Yeryüzünde Güzellik
Bu dersi bitirirken bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum. Allah gökten bahsettiğinde dengeden bahsediyordu. Yerden bahsettiğinde ise güzellikten bahsediyor. Aradaki farkı görebiliyor musunuz? Gökyüzü ne ile ilgiliydi? Dengeyle. Peki yeryüzü ne ile ilgili? Güzellikle. Bu çok önemli.
Çünkü dengeden bir sorumluluk duygusu doğar. Güzelliktense sadece takdir etme hissi uyanır. Hayranlık duyarsınız. Bunları sizin için yaptığına göre birinin sizi sevdiğini anlarsınız. Birinin bunları sizin için özenle yaptığını bilirsiniz. Gökyüzüne baktığınızda Allah’ın heybeti karşısında ürperirsiniz. Tetikte olursunuz. Yeryüzüne baktığınızdaysa Allah’a âşık olursunuz. Allah’a şükredersiniz. Minnettar olursunuz.
Allah ile ilişkimizin iki boyutu vardır. Biri, O’ndan korkmamız, hesap gününden endişe duymamız gerektiğidir. Diğeri ise O’nu sevmemiz ve minnettar olmamız gerektiğidir. Allah’ın ne yaptığını görüyor musunuz? Allah’tan korkmaya ve O’na karşı duyarlı olmaya dair öğütler gökyüzündedir. Bu öğütler gökyüzündedir. Peki Allah’ı sevmenin, O’na minnettar olmanın ve O’na şükretmenin öğütleri nerededir? Yeryüzündedir. Biz de yeryüzünde yaşıyoruz. Sübhanallah.
Allah’ı tanımak için ihtiyacınız olan her şey yer ile gök arasındadır.
وَالْحَبُّ ذُوالْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ
Allah’ı şimdi nasıl inkar edebilirsiniz? İşte bu yüzden gelecek dersimizde şu soruyla karşılaşacaksınız:
فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Şimdi Allah’ı nasıl inkar edeceksiniz? Sübhanallah.
İnsanın Allah’a olan yolculuğunun bu surenin girişinde ne kadar da muazzam bir özeti yapılmış. Allah, O’nu hak ettiği gibi sevmemizi nasip etsin. Allah, bizi O’nun istediği gibi sorumluluk sahibi kullarından eylesin ve hepimizin hayatına bir denge getirsin. Allah bu hikmet dolu Kur’an’ı benim ve sizin için mübarek kılsın; ayetler ve hikmetli zikirle bizi faydalandırsın.