Herkese tekrardan, selamun aleyküm ve rahmetullahi teala ve berakatühü.
İnşallah, bence çok heyecan verici bir oturum yapacağız. Bugün öğrenecek çok şeyimiz var. Umarım surenin otuzlu ayetlerinin ortasına kadar gelebiliriz.
İki bölüm var. Aslında bir bakıma bu, surenin kalbi konumunda. Çünkü surenin asıl muhatabı aslında inanmayan insanlar. Onlar, inkarlarının sonuçlarıyla korkutuluyorlar. Onların tekzibinin sonucuyla…
تكذبان تكذبان تكذبان
İşte bu yüzden bu kısım, surenin tam merkezinde, özünde yer alıyor. Yani bir anlamda olup bitenlerin tam merkezine ulaşmak üzereyiz.
Buradaki asıl dikkat çekici olan, surenin merkezinde korkutucu bir şeyin olması ve etrafının rahmetle çevrili olmasıdır. Her tarafı sevgi ve ilgidir. Şimdiye kadar Allah’ın sevgisini ve bize nasıl yol gösterdiğini gördük. Bir de Allah’ın rahmeti, sevgisi, ilgisi, koruması ve dünyayı yaratış şekli var. Sonra, tam o merkezden hemen sonra, cennetin iki farklı tabakasında Allah’ın rahmetini göreceğiz. İşte konuların tam ortasındayız ve korkutucu kısım burada. Ancak henüz oraya gelmedik; bu dünyayla ilgili olan o ilk bölümü neredeyse bitirmek üzereyiz.
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانَ
Bu bölüm iki, daha doğrusu üç ifadeyle sona eriyor. Bunlardan ilki كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانَ. Yeryüzündeki herkesin varlığı son bulacaktır. Yeryüzündeki herkes yok olacak veya ölecektir.
Bu, dünyanın yok olmasıyla ilgili bir ifade değildir; çünkü من (men) kelimesi insanları kastetmektedir. Eğer كُلُّ مَا عَلَيْهَا olsaydı, eğer من yerine ما (mâ) kullanılsaydı, o zaman tüm canlı türlerinin öleceğini, tüm dağların yıkılacağını ve tüm denizlerin kuruyacağını ifade ederdi. Ki bu da olacak. Bundan bahseden bölüm de gelecek. Ancak burada bahsedilen bu değil. Burada insanların yok olmasından, hatta belki de cinlerin yok olmasından bahsediliyor. Yani كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانَ budur.
İbn Aşur’un da söylediği gibi:
من الناس لأنهم المقصودون بهذه العبر ولذلك جئ بمن
İşte bu yüzden من kelimesi kullanılmıştır, çünkü bu kelime özellikle akıl sahibi olan varlıklar için kullanılır.
Arapçanın harika özelliklerinden biri de şudur; Türkçede bildiğiniz gibi onlar zamirini kullanırız, “onlar” zamirini hem kitaplar için hem de insanlar için kullanabilirsiniz. Mesela “onlar pahalı” dediğinizde kitapları kastediyor olabilirsiniz, veya “onlar bozuk” dediğinizde bilgisayarları kastediyor olabilirsiniz. Yani “onlar” zamirini hem insanlar hem de insan dışı varlıklar için kullanabilirsiniz. Ancak Arapçada, akıl sahibi varlıklar için belirli zamirleri kullanırsınız. Yani Allah, melekler, cinler, insanlar için belirli zamirler vardır; insan dışındaki cansız varlıklar veya kavramlar için ise farklı zamirler kullanılır. Böylece bunları birbirinden ayırabilirsiniz. Ama Türkçe mealde hepsi “onlar” olarak karşımıza çıkar. İşte Arapçada olanlarla Türkçede olanlar arasında böyle ilginç bir ayrım var ve bazen bu durumlar insanların bir mealden ne anladığını gerçekten etkileyebiliyor.
Yani كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا derken مَنْ zamiri akıl sahipleri içindir. Şimdi bazılarınız “Bu, kuzenimi kapsamıyor” diyebilir, o ayrı bir konu. Ama genel olarak bu zamir insanlar ve cinler içindir ve asıl kastedilen de budur. Neyse, Dünya üzerindeki herkes yok olmaya mahkumdur.
“Fân” (فَانٍ) Kelimesinin Dilbilgisel İncelemesi
Allah’ın kurduğu bu ifadeyi derinlemesine incelemek için bu ayetteki en ilginç kelimeye yani فَانٍ kelimesine bakacağız. Arapça öğrencileri burada فَانٍ kelimesinin esre ile mecrur olduğunu düşüneceklerdir. Hayır öyle değil, bu fi mahalli ref’dir.
Yani فَنَى ، يَفْنَى ، فَنَاءً ، وَهُوَ فَانٍ
Tıpkı هَدَى ، يَهْدِي ، هُدًى ، وَهُوَ هَادٍ gibi.
Hâdin (kelimesi görünüşte) mebni gibidir (harekesi değişmez görünür); aslında orada bir yâ-i mukaddera (takdir edilen/gizli bir yâ harfi) vardır, bu da onun merfu (özne/haber konumunda) olduğu anlamına gelir. Yani كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا müpteda, فَانٍ ise haberdir. Burada olan tam olarak bu. Neyse, bu da konunun dilbilgisel incelikleri.
Şimdi فَانٍ kelimesinin ne anlama geldiğine bir bakalım. Bu da yine Kur’an’ın başka hiçbir yerinde kullanılmayan, sadece bu surede geçen kelimelerden biridir.
فَنَاءُ الدَّارِ şu anlama gelir: Eğer çok büyük bir araziniz, mesela dönümlerce toprağınız varsa, arazinin o en uç sınırları, çok uzak ve geniş uç kısımları bunun “fena”sı (uç noktası) olarak adlandırılır. Burada kullanılan فَانٍ kelimesi ise çok yaşlı bir insan için kullanılır. Yani çok yaşlanmış bir kişiye de فَانٍ denir.
هَرِمٌ، أَشْرَفَ عَلَى الْمَوْتِ
Adeta ölümün eşiğindeki birisi için. Türkçede hani bir tabir vardır ya, “Bir ayağı çukurda” diye işte o durumdaki birine veya yoğun bakımda olup da durumu kritik olan bir hasta için bu kelime kullanılır. Yani bu kökün temel anlamı, asli amacını veya işlevini kaybetmeye başlayan ve yok olmanın eşiğinde olan bir şeyi, yani ölümün eşiğinde olmayı ifade eder.
Deniz ve Ölüm Arasındaki Bağlantı
İşte Allah deniz meselesinden hemen sonra bu كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٌ ifadesini kullanıyor. Bunu fark ettiniz mi? Önceki ayette, denizde süzülen devasa gemilerden bahsetmişti, şimdi ise herkesin ölümün eşiğinde olduğunu söylüyor.
Buradaki dikkat çekici nokta şu ki, denizde olan insanlar ölüme en yakın olanlardır, değil mi? Denizcilerle konuşursanız, ölüm her an akıllarındadır. Çünkü aslında gemilerinin kenarından her aşağı baktıklarında, ölümün soğuk yüzüne bakıyorlardır. İşte tam da bu noktadan yola çıkarak, Allah ölüm konusuna geçiş yapıyor.
İki ayet arasında ilginç bir bağlantı daha var. Seyahat eden kişi, aslında bir varış noktasına doğru ilerlemektedir. Denizdeyken, bir hedefe ulaşmak üzere uzun bir yolculuğa çıkmışsınızdır. Allah hemen ardından, bunu bir geçiş olarak kullanarak, bu gezegendeki herkesin aynı varış noktasına, yani ölüme doğru gittiğinden bahsediyor.
Şimdi bunu surenin başından beri olanlarla birleştirirseniz:
- Gökyüzünün tasarımında Allah’ın düzeni sevdiğini gördük. Allah’ın hoşlandığı bir simetri var.
- Ardından dünyanın tasarımında Allah’ın güzelliği sevdiğini gördük. O, her şeyi güzellikle yaratıyor.
- Şimdi ise üçüncü bir boyut görüyoruz. Gerçekten çok önemli bir boyut var: Allah bu dünyadaki her şeyi, biz de dahil olmak üzere, ölecek şekilde tasarlamıştır.
Yani biz ölmeye programlanmışız. Beden, yaşlanmak üzere tasarlanmıştır. Beden, en nihayetinde yok olmak üzere var edilmiştir.
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلَا يَعْقِلُونَ
Yasin Suresi’nde Allah, “Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılışta tersine çeviririz.” diyor (Yasin, 68). Yani bebekken huysuzsunuzdur, tuvaletinizi tutamazsınız, düzgün uyuyamazsınız. Sonra olgun bir yetişkin olursunuz ve sonra yaşlandıkça, yine huysuzlanırsınız, tuvaletinizi tutamamaya başlarsınız ve uyku düzeniniz bozulur. Sürekli birisinin size yardımcı olması gerekir. Birinin sizin için bir şeyler yapması gerekir çünkü kendi başınıza yapamazsınız. Ortada bariz bir gerileme söz konusudur.
Ve elbette, bazı insanlar için bu durum çok daha korkutucudur. Bunaklık çağına ulaşan insanlar vardır, bunamaya başlarlar veya Alzheimer gibi bir şeyleri hatırlayamadıkları hastalıklara yakalanıp benlik duygularını kaybetmeye başlarlar. Çocukların da benlik duygusu zayıftır. Tam gelişmemiş bir benlik duygularına sahiptirler. Yaşlı insanların giderek çocuksu davranışlar geliştirdiğini görmeye başlarsınız. Bir şeyleri onlara defalarca söylemek zorunda kalırsınız.
“Hayır, hayır, hayır. Bırak onu. Bırak onu.”
İşte yaşlı bir insana da bu şekilde konuşmak zorunda kalabilirsiniz. Bazen insanların bu tür semptomlar gösteren yaşlılara bakması gerekir. Bu kişiler yaşlı birine yukarıdan konuşuyormuş gibi hissettikleri için ciddi bir suçluluk duyarlar; ama böyle yapmazlarsa ilaçlarını içmezler, üzerlerini değiştirmezler veya yataktan kalkmazlar. Bu yüzden bazen onlara adeta bir çocukmuş gibi davranmak zorunda kalırlar. Aslında bu da Allah’ın kurduğu düzenin bir parçasıdır. İşte bu yüzden Peygamber Efendimiz (sav) yaşlılığın zorluğundan Allah’a sığınmıştır, değil mi?
İnsanın Kalıcılık Arzusu ve Yaratılış
Fakat bunda bir hikmet vardır. Şimdi bu durum, inanmayan birinin eline bir koz verir. Bu önemlidir, çünkü Kur’an’ın muhatap kitlesinin büyük bir kısmı inanmayanlardır. Sadece inananlar değil. Kur’an tüm insanlığa gönderilmiştir. İnançsız biri kolaylıkla şöyle diyebilir:
“Ne biçim bir Tanrı bu? Bozuk ürünler üretiyor. Dayanıklı olması gereken bir beden yaratması gerekirdi. Oysa cilt sarkıyor, gözlerin feri sönüyor, dişleriniz dökülmeye başlıyor, kemikleriniz daha kırılgan hale geliyor. Her şey yavaş yavaş çürüyor, çürüyor, çürüyor. Ben bunu sevmedim.”
İnsanlar bir şey tasarladıklarında, kalıcı olmasını isterler. Bir Rolex yaparlar veya bir araba üretirler, bunun sonsuza dek sağlam kalmasını isterler. Ya da binalar yaparlar, sağlam olmasını hedeflerler. “İnsanın sonsuz olanı tasarlama arzusu” İçimizde bu arzu var. Nitekim, daha uzun ömürlü olan şeylere daha fazla para öderiz. Ev yaparken, araba alırken, saat, kıyafet, ayakkabı veya herhangi bir şey satın alırken aradığınız şeylerden biri dayanıklılıktır, değil mi? Teknolojide, her şeyde. Hep bir dayanıklılık ararız. Sürdürülebilirlik peşindeyizdir.
O yüzden akla şu soru gelir: “Peki Tanrı neden bizi böyle yaratmadı?”
İşte şimdi Allah bu sorunun cevabını veriyor. İşin aslı, insanlar zamana meydan okuyan şeyler yaratmaya çalışırlar ama komik olan şu ki, bunu başaramazlar. Asla yapamayız. Bu dünyada zamana meydan okuyan şeyler, Allah’ın yarattığı inciler, elmaslar gibi, en azından şimdilik zamanı aşan şeylerdir. Allah’ın yarattığı şeyler zamandan bağımsızdır. Bilirsiniz, altın zamana direnir. 10.000 yıl öncesinden kalma altınınız olabilir ve o hala altındır. Ama eğer insanlar 10.000 yıl önce bir bina inşa etmiş olsalardı, şu an neye benzeyeceğini bilirsiniz. Yapıldığı dönemde ne kadar şaşalı bir mekan olsa da…
Yılın otomobiline sahip olabilirsiniz, hani yanınızdan geçerken insanların “Vay canına!” diyeceği türden bir araba. 20 yıl sonra o araba genellikle, potansiyel bir seri katil falan tarafından kullanılıyor olur. Hani arabayı hurdalıktan alıp çılgınca bir şeyler için kullanacakmış gibi duran tipler. O araba eskiden prestij sembolü olan bir şeydi, değil mi?
Yaşlandıkça bu tarz şeyleri daha çok fark ediyorum. Mesela ben 1875’te lisedeyken, insanların görüp “Vay be, Mitsubishi Eclipse!” diye hayran kaldığı arabalar vardı. Şimdi onlardan birini görseniz endişelenirsiniz. Mahalleden kim geçiyor? Neden bu arabaya biniyorlar? Nasıl oluyor da bu araba hala çalışıyor, falan dersiniz.
İşte insanlar kalıcı şeyler tasarlamak isterler ama başaramazlar. Allah da ebedi olarak tasarlayabilirdi, ama yapmıyor. Böyle yaratmıyor. Hatta bu dünyada, bizden çok daha kalıcı olan nesneler yaratıyor. Aslında bunda da bizim için bir ders var. Mesela genç bir kadına bir inci kolye hediye edilir. Aradan yıllar geçer, büyükanne olur ve o inci kolyeyi torununa hediye eder. Gün gelir, o torun da büyükanne olur ve o da kendi torununa hediye eder. İnci hiç eskimemiştir, ancak nesiller yaşlanmış ve o inci elden ele aktarılmıştır. Anlıyor musunuz?
Yani Allah bize, kalıcı şeyler yaratma gücüne sahip olduğuna dair bir ipucu veriyor. Ancak bizi bu dünyada kasıtlı olarak kalıcı olmayacak şekilde yaratmıştır. İşte, كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ Olması gereken budur, biz böyle tasarlanmışız.
Ama dünyada Allah’a olan inanç azaldığı ve insanlar dine gittikçe daha az meylettikleri için ne oldu? Dine uyan insanların “çağdışı”, “aptal” vb. olduğuna dair yaygın bir kanaat var, değil mi? Sonuç olarak, insanlar sürekli nasıl ölünmeyeceğinin ya da en azından nasıl yaşlanmıyormuş gibi görünmenin yollarını aramaya başladı. “Botoks yaptıralım da daha genç görünelim” deniyor. Gözlerinizi çekikleştiriyorlar, cildinizi öyle bir gerdiriyorlar ki yüzünüzde sürekli “Şu an o kadar mutluyum ki!” diyen bir ifade oluşuyor.
Neyse, mesele şu ki insanların içinde yaşlanmaya meydan okuma arzusu var. Bu devasa bir sektör; yaşlanma karşıtı kremler, “şu yiyecekleri yiyin yaşlanmazsınız”lar, “şunu yapın yaşlanmanın etkilerini tersine çevirin”ler. Bu neyi gösteriyor? İnsanın ölümsüzlük arzusunu. Sadece etrafındaki nesnelerde değil, kendi bedeni için de bunu arzuluyor. Ve bu sektöre milyarlarca dolar akıtılıyor.
Hücrelerimizdeki Ölüm Mekanizması
İlginçtir, geçenlerde bir onkolog ile konuşuyordum, kendisi sürekli ölmekte olan hastalarla ilgilendiği için bu tür konulardaki bilimsel araştırmaları da yakından takip ediyor. Ben bilim insanı değilim, yakından uzaktan alakam yok; hatta bilime alerjim var diyebilirim ama size onun anlattıklarından bazı şeyleri olabildiğince basit bir dille aktaracağım. Yani bir oduncuyla bir bilim insanının konuşması ve ardından o oduncunun bunu kendi kelimeleriyle anlatması gibi düşünün. Size sunacağım şey tam olarak bu.
Hücrelerimizin içinde aslında tasarlanmış bir bileşen var; bu basitçe ölüm kimyasalıdır. Hücrelerimizde, bizi öldürmek üzere tasarlanmış bir bileşen var. Bir de bunun salgılanmasını, hücreyi öldürmesini engelleyen bir kalkan var. O kalkan biz yaşlandıkça zayıflıyor. Bizi öldüren bu toksinden hücreye giderek daha fazlası salınmaya başlıyor. Ta ki onu tutan o kalkan, o engelleyici duvar tamamen çökene kadar. Çökünce hücreye ne oluyor? Ölüyor. Bizim ölümümüz de tam olarak budur. Aslında bizi öldürecek olan şey doğduğumuz andan itibaren zaten oradadır.
İlginçtir ki Allah Mülk Suresi’nde خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ der (Mülk, 2). Ölümü ve hayatı yarattı. لِيَبْلُوَكُمْ Sizi sınamak için. Aslında önce “hayatı”, sonra “ölümü yarattı” demesini beklersiniz. Fakat görüyoruz ki ölüm mekanizması zaten en başından beri vücudumuzdadır.
Şimdi genetik araştırmalar, hücre modifikasyonları falan yapıyorlar. Bu kalkanı kalıcı hale getirip getiremeyeceklerini, ya da daha uzun ömürlü yapıp yapamayacaklarını araştırıyorlar. Ortalama 70, 80 yıl dayanıyorsa, belki bunu iki, üç yüz yıla çıkarabiliriz diye uğraşıyorlar. Ama o kalkanı güçlendirmeye çalıştıkları her seferinde bedende kanser hücreleri hızla çoğalıyor ve hastalar çok daha erken ölüyor. Sübhanallah. İstediğiniz kadar deneyebilirsiniz. Sorun değil. Biz bir kafesin içinde yaratıldık. Allah bu hayatı geçici olacak şekilde tasarladı.
Geçiciliğin Güzelliği ve İdraki
Aslında bunun kendi içinde bir güzelliği var. Bu hayatın kalıcı olmadığının idraki var. Ve bunu fark ettiğinizde, etrafınızdakilerin kalıcı olması isteğiniz zayıflamaya başlar. Her şeyin ne kadar geçici olduğunu fark edersiniz. Öyle değil mi? Çocuklarınız geçicidir. Sonsuza kadar bebek kalmayacaklar. Bir gün sinir bozucu ergenler olacaklar. Sonra 20’li yaşlarına gelecekler. Sonra daha da büyüyecekler. O zaman eskisi gibi onların sahibiymişçesine üzerlerinde bir hakimiyet kuramayacaksınız. Onlara “Buraya gel,” dediğinizde koşa koşa gelmeyecekler. Artık kontrolünüzden çıkacaklar. Bağımsız birer insan olacaklar.
Bazı ebeveynler için bu durum çok sinir bozucudur, çünkü çocuklarının 33 yaşına gelseler bile üç yaşındaki halleriyle kalmalarını isterler, değil mi? Bunu içlerinden söküp atamazlar, çünkü içlerinde bir kalıcılık arzusu vardır. Bir şeyi severler ve sonsuza dek öyle kalsın isterler. Ama Allah hayatı böyle tasarlamamıştır.
Aynı şey bizim kendi hayatımızda da geçerlidir. Hayatınızın bazı bölümlerinde mutlusunuzdur ya da başınıza iyi bir şey gelmiştir. “Neden o günlere geri dönemiyorum?” dersiniz. Neden tekrar aynı şeyleri yaşayamıyorum? Çünkü o “fani”dir (geçicidir). O dönem kapandı. Artık hayatınızda yeni bir evredesiniz. Artık yeni bir hayatınız var ve yüzleşmeniz gereken yeni gerçeklerle baş başasınız. Sürekli geçmişe bakamazsınız. İşte bu, كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٌ ayetinin bir parçasıdır. En nihayetinde, hepimizi gelip bulacak olan bir ölüm var.
Tüm bunlarla ilgili olarak, bu dikkat çekici gerçek kaynaklarda şu şekilde geçmiştir:
فَائِدَةُ هَذَا أَنْ لَا يَنْسَوْا الْاِسْتِعْدَادِ الْحَيَاةِ الْبَاقِيَةِ
Ölüme doğru gidiyorum, neyse ki Allah kalıcı bir hayat da yaratmış, orada bu dünyada bile en çok arzuladığım o kalıcılığı bulabileceğim.
Orada yaşlanmayan bir gençliğim olacak. Hiç bitmeyen zevklerim olacak. Sonsuz bir tatmin, mutluluk, neşe ve huzur elde edeceğim. Bu hayatta hep peşinden koştuğum ve her zaman yitip giden şeylere orada kalıcı olarak kavuşacağım.
Cennet ve Cehennem Kavramlarının Arındırılması
Cennet ve cehennemle ilgili ufak bir parantez açayım. Dinimizi yeterince öğrenmediğimiz için, kendi dinimizi iyi bilmemenin getirdiği sonuçlardan biri de diğer inançlardaki insanlar cennet ve cehennemden bahsettiklerinde bizimle temelde aynı şeylerden bahsettiklerini düşünmemizdir. İşte bu yüzden, bilinçaltımızda diğer inançlardan duyduğumuz fikirleri, kendi dinimizdeki asıl kavramlarla karıştırmaya başlıyoruz. Çünkü onlar da cennet diyor, biz de cennete inanıyoruz. Onlar da cehennem diyor, biz de cehennem diyoruz; o halde aynı şey herhalde, diye düşünüyoruz. Veya “Onlar da Tanrı diyor, biz de diyoruz; muhtemelen aynı Tanrı’dan bahsediyoruz,” diyoruz.
Şunu çok net belirteyim; Kur’an aslında her dindeki temel kavramları arındırmak ve saflaştırmak için gelmiştir. Tanrı kavramı yozlaşmıştı ve Kur’an gelip bunu arındırdı. Vahiy inancı bozulmuştu, Kur’an geldi ve vahiy kavramını arındırdı. Cennet ve cehennem inancı çarpıtılmıştı ve Kur’an gelip bu kavramlara açıklık getirdi.
Burada gerçekten dikkate değer meseleler var. Son zamanlarda, ölümden sonraki hayatla alay eden bazı kişiler türedi. Bugünkü konumuz cennet olmasa da, söyledikleri şeylerden birinden kısaca bahsedeyim. Diyorlar ki, cennete gitseniz bile sıkıcı olurmuş. Hani attığın her üçlük basket oluyor, hiçbir zorluk yok. “Şuna bak, şimdi de ayağımla ya da serçe parmağımla atacağım” gibi bir şeye dönüşecek. Çünkü başarılacak hiçbir hedef kalmıyor. İnsanın aldığı zevkin bir kısmı maceradan, zorluklardan gelir. Dağa kendi çabanızla tırmanmak ile, birinin sizi doğrudan zirveye bırakması aynı şey değildir. Zirveye tırmanmak çok daha keyiflidir. Bir maçı size altın tepside sunmalarıyla, çok zorlanıp neredeyse kaybetmek üzereyken kazanmanız arasında devasa bir zevk farkı vardır. Bunu biliyoruz.
Ama cennet, hiç çaba gerektirmeyen, mücadelenin, hiçbir zorluğun olmadığı, her şeyin çok rahat olduğu bir yer gibi anlatılıyor; e bu da haliyle kulağa sıkıcı geliyor. Sonunda insan sıkılacaktır. İşte bu aralar yeni bir akım başladı: “Cenneti ne yapacaksınız ki, eninde sonunda sıkıcı olacak” diyerek küçümsüyorlar. Hatta bir adam, “Benim hayattaki tek isteğim karmaşık matematik problemleri çözmek” demişti. Ben de içimden “Zaten senin hayatın karmaşık bir matematik problemine dönmüş” demiştim ama neyse. “Eğer cennete gidersem,” diyordu, “sadece problem çözmek istiyorum. Cennette ise çözecek bir problem olmayacak.”
Cennetle ilgili mesele şu, Allah birkaç kelimeyle bunları çözüyor. Örneğin مَاكِث۪ينَ ف۪يهِ اَبَداًۙ diyor (Kehf, 3). مَاكِث۪ينَ Onlar orada, sürekli yeni heyecanlar bekleyerek ebediyen kalacaklar. Sadece “orada ebediyen yaşayacaklar” demiyor, yeni heyecanları bekleyerek ebediyen kalacaklarını söylüyor. Yani cennetin o tazeliği ve yeniliği kalıcı bir şeydir. Cennetin o ilk heyecanı kalıcıdır.
Her ne kadar çabucak sıkıldığımızı söylesek de aslında aynı kalmasını istediğimiz şeyler de vardır. Eğer bir karı kocanın birbirleriyle iyi bir ilişkileri varsa, ki bu gezegende bu tam bir istisnadır, ama eğer iyi bir ilişkileri varsa ilişkilerinin zirveye ulaştığı anlarda, karı koca olarak o cennetin kokusunu alırlar aslında. O huzurun tadına varırlar. O an ikisinin de kalbinden geçen gerçek his şudur: “Keşke bu, şu an hissettiğim duygu… Keşke bu sonsuza kadar sürse. Keşke bu his hiç bitmese,” derler. Çünkü içten içe bilirler ki bir gün zorluklar çıkacak, sorunlar yaşanacak, günlük koşturmacalar araya girecek, anlaşmazlıklar doğacak ve bu muhteşem duygu değişmeye başlayacak, değil mi?
İlginçtir ki, cansız nesnelerden bir süre sonra sıkılmaya başlayabilirsiniz. Fakat doğru bir eş ve kalbinizde o aradığınız gerçek huzuru bulduğunuzda, “Keşke bu his sonsuza kadar sürse” arzusu baş gösterir, değil mi? İşte Allah Kur’an’da bunu bile ele alır.
Her neyse, şimdi كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ ayetine geldiğimize göre,
سَبَبُ وُقُوعِ هَذِهِ الْآيَةِ بَعْدَ النِّعَمِ هُوَ أَنَّ مَصِيرَ نِعَمِ الدُّنْيَا إِلَى الْفَنَاءِ
Diyor ki, bu ayetin nimetlerden hemen sonra gelmesinin sebebi şudur: Artık anlıyoruz ki, eğer bizler geçiciysek, yok olmaya doğru gidiyorsak, o halde çevremizdeki tüm bu sahip olduğumuz şeyler, var olsalar da olmasalar da benim için pek bir şey ifade etmez artık.
Çünkü ben çıkışa doğru yol alıyorum. Hayat sahnesinden ayrılma vakti yaklaşıyor.
وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ (Rahman, 27) Ayetler arasında öyle muazzam bir bütünlük var ki. Önce ayetin özünü anlatayım sonra bu ayetle ilgili birkaç detaydan bahsedeceğim.
“Oysa saygı ve yücelik uyandıran o ikram sahibi Rabbinin yüzü ise baki kalacaktır.”
Biliyorum, bunlar ağır anlamları olan kelimeler ancak biraz düşünelim. Eğer herkes ölseydi, her bir kişi yok olsaydı, Allah’ı övecek hiçbir insan kalmazdı, değil mi? Eğer herkes ölseydi, beş vakit namaz kılınmazdı. Eğer herkes ölseydi, yeryüzündeki nimetleri için Allah’a şükreden kimse kalmazdı. Hepsi yok olur giderdi.
Şimdi, bunu şununla kıyaslayalım. Bir sporcunun en büyük zirvelerinden biri Dünya Kupası veya Dünya Şampiyonası gibi bir şeydir, o büyük maçtır. Bununla ilgili en muhteşem anılardan biri, kazandıkları zaman çevrelerinde ne gördükleridir. Kalabalıkların onlara tezahürat yaptığını, onları yücelttiğini görürler, öyle değil mi? Bu, hayatlarında kalıcı bir anıya dönüşür. Savaşı kazanan bir kralın veya seçimi kazanan siyasi bir partinin görkemi de aynı şekildedir. Bir şeyi kazandığınızda, harika bir şey başardığınızda, sizi öven, alkışlayan, sizi takdir eden ve yücelten insanlar vardır, öyle değil mi?
Şimdi o aynı sporcunun, örneğin dünya rekorunu kıran bir koşucunun ıssız bir adada tek başına dünya rekorunu kırdığını düşünün. Etrafta başka hiç kimse yok. Olimpiyatlarda bir stadyumun içindeyken hissettiği o zafer ve ihtişam duygusunu aynı şekilde hissedebilir mi? Hayır. Neden biliyor musunuz? Çünkü onu takdir edecek hiç kimse yok etrafında. Eğer sizi yüceltecek kimse yoksa, bir ihtişam ve görkemden de bahsedemezsiniz. Sizi yüceltecek biri olmadan nasıl yüce olabilirsiniz ki?
Allah’ın Yüceliği ve İnsanın Övgüsü
İşte Celâl aslında yüceltmek, birinin büyüklüğünü ilan etmek anlamına gelir. Bu kelime sadece Allah için kullanılır. Birazdan bunun derinlerine ineceğiz. Ama Allah öncelikle “Hepiniz yok olacaksınız, ve geriye sadece özünde ihtişam ve görkemi barındıran Rabbinizin yüzü kalacaktır,” diyor. Yüce olması için sizin övgünüze veya yüceltmenize ihtiyacı yoktur.
Bu aynı zamanda inanmayanların da kullandığı bir argümandır. Tanrı neden ona dua etmemi istiyor? Hatta bazı ateistlerin,
“Tanrı ne kadar da egoist. Ona durmadan dua etmemi istiyor. Sürekli O’na teşekkür etmemi bekliyor. Kim kendisine durmadan teşekkür edilmesini ister ki? Bunu isteyen biri oldukça bencil, egoist ve benmerkezcidir. O’nun buna neden ihtiyacı var? Sürekli bu şekilde onaylanmaya ve övülmeye neden muhtaç olsun ki?”
İşte cehaletlerinden Allah (svt) hakkında bu tür kelimeler kullanıyorlar. Oysa Allah buna çok güzel bir şekilde cevap veriyor: Bakın, hepiniz öleceksiniz ve bunun Benim yüceliğim üzerinde zerre kadar etkisi olmayacak. İhtişamımdan hiçbir şey eksilmeyecek. Aslına bakarsanız, hepinizin Allah’ı sürekli övmesi Allah’ın yüceliğine bir şey katmaz. Hiçbirinizin Allah’ı övmemesi de Allah’ın ihtişamından hiçbir şey eksiltmez.
Allah kendini Mahmud olarak tanımlamaz. Hamd, övmek ve şükretmek demektir. Ve övülen, kendisine şükredilen kişiye Mahmud denir. Tamam mı? Fakat Allah kendini Mahmud olarak tanımlamaz. O kendini Hamîd olarak tanımlar. Hamîd aslında edilgen yapı içermez. Onu övecek kimse olmasa bile, O zatında, özünde övülmüştür. Orada O’nu övecek ve şükredecek kimse olmasa bile O bizzat şükre layıktır.
Ardından o kelimeyi ekler. Hamîd kelimesinin genellikle diğer bir kelimeyle, Ğaniyy kelimesiyle birlikte anıldığını görürsünüz. Ğaniyy hiçbir şeye muhtaç olmayan, bağımsız anlamına gelir. Yani O’nun kendisini övecek kimseye ihtiyacı yoktur. Birisinin kendisine teşekkür etmesine ihtiyacı yoktur. O bunlardan müstağnidir. Yani bu dindeki asıl mesele, Tanrı’nın ne istediğiyle alakalı değildir. Aslında mesele bizzat sizinle ilgilidir. O’nun kesinlikle hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.
Diğer İnançlardaki Tanrı Tasavvuru ile İslam’ın Farkı
Bu durum diğer tüm dinlerden çok farklı. Çok ilginçtir ki diğer dinlerde, Tanrı’nın size bir şey vermesi için sizin de ona bir şey vermeniz gerekir. Sanki Tanrı sizden bir şey istiyormuş gibi. Mesela Vikinglerin bir savaşı kazanmak için kendi içlerinden birini kurban etmeleri gibi. Tanrı, onların çocuklarından birinin kanını istemektedir. Ya da bir koçun kurban edilmesini bekler. Veya Tanrı’ya bir şekilde bir adakta bulunulmalıdır. Ancak ve ancak o zaman karşılığını alırsınız. Doğrudan bir lütfa eremezsiniz.
Oysa bu surenin başından beri, insanoğlu Allah’a bir şey veriyor da Allah bunun karşılığında mı onlara nimetlerini ihsan ediyor? Yoksa Allah zaten karşılıksız olarak mı veriyor? Allah zaten ihsan eder. İşte bu, bu tamamen farklı bir Tanrı inancı. Diğer dinlerdeki Tanrı tasavvuru bu şekilde değildir. Diğer dinlerde, eğer bir şey istiyorsanız Tanrı’ya gitmeli, O’ndan bir takım özel ritüellerle istekte bulunmalısınız. O koşulları yerine getirmelisiniz ki, ancak o zaman size istediklerinizi verir. Bu da demek oluyor ki Tanrı size muhtaç, yani sizin bir şeyleri feda etmenizi bekliyor ki, siz de istediklerinize kavuşabilesiniz. Allah meseleyi bu zemine oturtmuyor. O’nun bizim yüceltmemize ihtiyacı yoktur.
يَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ
Ayrıca bu ayetle ilgili dikkat edilmesi gereken başka noktalar da var. Yüz, bir tanınma kaynağıdır. Dikkat ederseniz bir önceki ayette gemilerden bahsetmiştik, hatırladınız mı? Gemiler, medeniyetleri tanımanın bir yoludur ve gemiler koca medeniyetleri doğurmuştur, önce de dediğim gibi.
Bu çağdan önce… Dünya tarihinde şu an acayip derecede farklı bir dönemde yaşıyoruz. Yani eskiden düşünmediğimiz meseleler üzerine şimdilerde kafa yoruyoruz. Tarih boyunca onur, ihtişam ve statü nereden gelirdi? TikTok’taki takipçi sayısından kaynaklanmazdı. Hayır, genellikle ailenize dayanırdı. Nasıl bir soydan geliyorsunuz? Hangi kabileye mensupsunuz? Hangi imparatorluğun vatandaşı olduğunuz belirlerdi bunu. Örneğin Romalılar, Roma amblemini taşımaktan büyük gurur duyarlardı. Pers İmparatorluğu da kendileriyle gurur duyarlardı. Yani bu büyük medeniyetin bir parçası olurdunuz ve bu sizin kimliğinizin bir parçası haline gelirdi.
Eskiden insanlar babalarının, dedelerinin, büyük dedelerinin isimlerini geriye doğru ezbere bilirlerdi. Tüm o kahramanlık hikayelerini bilirlerdi, çünkü onların o onurlu başarıları sizin de mirasınız sayılırdı. Siz o mirası üstlenirdiniz. Aslına bakarsanız bunu herhangi bir ülkedeki aşırı milliyetçi ve vatansever insanlarda görebilirsiniz. Bayrak sallarlar ve tarihlerinin o şanlı sayfalarından bahsederler çünkü onurları oradan gelir, değil mi? Bu tarz şeyleri özellikle asker ailelerinde sıkça görürsünüz. Bu duyguya sıkça rastlanır.
Ayette geçen “gemi” tasavvurunun askeri bir boyutu da vardır, değil mi? Çünkü gemiler biraz kan dökmeden ve bazı fetihler gerçekleştirmeden sadece öylece ticarete çıkamazlardı, değil mi? Tüm o medeniyetler yüzlerinden tanınırlardı. O medeniyetin bir sureti, bir yüzü vardır. Mesela kurucusunun ya da krallarının yüzü olabilir. Mısır’ın yüzü piramittir. Bunlar onların görünen yüzleridir.
Ve Allah diyor ki, tüm bu büyük medeniyetler artık tanınmıyor çünkü onları tanıyacak veya yüceltecek hiç kimse kalmadı. Kimse artık onların tarihini görmek için müzeye gitmiyor. Bunlara dönüp bakacak kimse yok. Baki kalan tek yüz Allah’ındır. وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ Sübhanallah…