Es Selamu Aleykum ve rahmetullahi ve berakatuhu.

الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَى سَيِّدِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ، أَمَّا بَعْدُ

أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ (Rahman, 60).

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ (Rahman, 61).

رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي، آمِينَ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ

Önceki Bölümün Özeti

Bu derste biraz geriye, Allah’ın bu mesajı reddedenleri kıyamet gününü ve cehennem azabını tasvir ederek korkuttuğu, surenin ortalarındaki bölüme döneceğiz. Geri dönüyorum çünkü o bölümün yapısını ya da içeriğinin nasıl organize edildiğini anlatmamıştım. Bu yüzden o kısmın hızlıca bir çerçevesini çizip bugünkü konumuza döneceğiz.

İşleyeceğimiz ayetlerde Allah iki cenneti anlatıyor, ondan sonra diğer iki cennet tasvirine geçeceğiz. Önceki kısımda Allah bir meydan okumayla başlamış ve inkârcıların kaçamayacaklarını söylemişti.

  • اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ değil mi? (Rahman, 33)
  • Sonra, patlamalardan kaçmaya çalışıyorlardı. يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ (Rahman, 35)
  • Bir türlü kaçamıyorlar ve çaresiz kalıyorlar.
  • Sonra gökyüzü yarılıp açılıyor ve kan kırmızısı ya da yağ gibi turuncu-kırmızı bir renge bürünüyor, değil mi? Yağ, tabii ki, pişen, kavrulan veya kızaran bir şeye atıftır.
  • Sonra onlara günahları sorulmayacak dendi. لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّۚ (Rahman, 39)
  • Sonra suçlular yüzlerinden tanınır. فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِۚ (Rahman, 41). Başları ve ayakları arasından gerilirler. Hatırladınız mı? Yakalanırlar, değil mi?
  • Sonra kavurucu bir ateşle su arasında koşuştururlar. يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍۚ (Rahman, 44).
  • Sonunda Allah şöyle demişti, وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ Rabbinin huzuruna çıkmaktan korkan kimse için…

İşte bu bölümün içeriği buydu. Şimdi bu bölüme tekrar bakalım. İlk şey, kaçamayacaklarıydı. Son şey de Rabbinin huzuruna çıkacakları. Bu iki şey arasında mantıksal bir bağlantı görebilirsiniz. İkinci şey, çaresizce patlamalardan kaçmalarıydı. Oraya buraya koşuyorlar ama dönüp dolaşıp aynı yere geliyorlardı. Sonlara doğru da cehennemde iki azap arasında koşuşturuyorlar. يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍۚ (Rahman, 44).

Gökyüzü yarılır ve kesilmiş bir hayvan gibi olur. Hatırladınız mı? Yağ damlıyor gibidir. Öte yandan bir hayvan gibi kıskıvrak yakalanırlar, gerdirilirler. Sonra günahları sorulmaz denir ve ardından neden günahlarının sorulmayacağı açıklanır. Çünkü yüzlerinden tanınacaklar. Böylece bu bölümde birbirine simetrik olarak bağlanan ve bölümün merkezini oluşturan ince unsurlar var.

İhsan Kelimesinin Anlam Boyutları

Şimdi asıl konumuza dönelim.

هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ (Rahman, 60)

Allah bu çarpıcı soruyu soruyor. Bunun çevirisi oldukça zor. Basit bir çevirisi şöyle olabilir: Mükemmelliğin karşılığı mükemmellikten başka bir şey olabilir mi? Ya da daha kolayı: En iyinin karşılığı en iyiden başka bir şey olabilir mi? الْإِحْسَانِ en iyi anlamına gelebilir. الْإِحْسَانِ aynı zamanda güzel anlamına da gelebilir. Yani, güzelliğin karşılığı güzellikten daha aşağı bir şey olabilir mi? İşte bunlar الْإحْسَانِ kelimesinin farklı anlam boyutlarıdır.

Sanırım burada ilk değinmemiz gereken şey, bu ayetle ilişkilendirilen meşhur bir hadis. Gelin onu okuyalım.

الْمُرَادُ مَا جَزَاءُ التَّوْحِيدِ إِلَّا الْجَنَّةِ

Buradaki maksat şu olabilir: Tek bir Tanrı’ya inanmanın ödülü cennetten başka ne olabilir?

وَأُيِّدَ بِضَوَاتٍ كَثِيرٌ مِنَ الْآثَارِ

Bu yorum birçok rivayetle pekiştirilmiştir.

أَخْرَجَ الْحَكِيمُ التِّرْمِذِ فِي نَوَادِلِ الْأُصُولِ وَالْبَغَوِي فِي تَفْسِرِهِ وَالْدَيْلَمِي فِي مُسْنَدِ الْفُرُوسِ وَبْنِ النَّجَّارِ فِي تَارِيخِهِ عَنْ أَنَسٍ

Yani Enes’ten (ra) aktaran birden fazla kaynağa göre; قَرَأَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ

Peygamberimiz (sav) bu ayeti okumuş: Güzelliğin karşılığı güzellikten başka bir şey olabilir mi?

Bu ayeti okumuş ve sonra şöyle demiş: وَهَلْ تَدْرُونَ مَا قَالَ رَبُّكُمْ

Rabbiniz ne söylediğinin farkında mısınız? Ey insanlar, O’nun ne söylediğinin farkında mısınız?

Ve sahabe efendilerimiz şöyle cevap verdiler: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ

Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Bu onların, “Lütfen bize anlat” deme şekliydi.

قَالَ يَقُولُ هَلْ جَزَاءُ مَنْ أَنْعَمْتُ عَلَيْهِ بِالتَّوْحِيدِ إِلَّا الْجَنَّى

Allah diyor ki, tek bir Tanrıya inanma nimeti bahşettiğim kişinin karşılığı Cennet’ten başka bir şey mi olmalı?

İşte bu, konuyla ilgili meşhur bir rivayettir. Bunun felsefi boyutları da var, çünkü Peygamberimizin (sav) İslam, İman ve İhsan hakkında meşhur bir hadisi vardır. Yani İslam bir nevi temel, asgari inançtır; İman, güçlü bir inançtır ve İhsan ise Allah’ın sizi her an izlediğini hissettiğiniz seviyedir. Ya da sanki Allah’ı bizzat görüyormuşsunuz gibidir. Yani bu, idrakin en üst seviyesidir.

Kur’an’da tam bu noktada asıl dikkat çekici olan şey, bölümün, Rabbinin huzuruna çıkmaktan korkan kişiyle başlamış olmasıdır. Bununla başlamıştık. Bu asgari bir standart gibi duruyordu. Yani İslam seviyesi gibi. Ama sonuna geldiğimizde aynı şeyin ne olarak tanımlandığını görüyoruz? İhsan. Sanki Allah, bu surede ihsan ehli olarak kabul edeceği kişiler için kapıları ardına kadar açıyor. Normalde ihsan ehlinin çok yüksek bir mertebede olduğunu düşünürsünüz. Dersi geçecek kadar bir notla, sadece İslam seviyesinde kalsam yeter dersiniz. Ama burada Allah, sonsuz rahmetiyle İslam ehli olanları alıp onları ihsan ehli saymayı murat ediyor.

Bu da bizi El-İhsan kelimesinin anlamlarına tekrar bakmaya sevk ediyor. İhsan aslında Arapça’da güzellik anlamına gelen الحُسْن kökünden gelir. Özünde iki şeyle ilgilidir: iyilik ve güzellik. Yani الحُسْن’ün bir anlamı Cemal’dir; kelimenin tam anlamıyla güzelliktir. İhsan kelimesinin bu kalıptaki diğer anlamı ise aslında elinizden gelenin en iyisini yapmak demektir.

Mesela Allah şöyle buyurur: وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً (Bakara, 83). Yani anne babanıza karşı elinizden gelenin en iyisini yapın. Buradaki mesele şudur, benim anne babam var, sizin kendi anne babanız var, bir başkasının kendi ebeveynleri var; hiçbir anne baba aynı değildir, hiçbir aile aynı değildir ve hiçbir durum birbiriyle aynı değildir. Bu yüzden içinde bulunduğunuz durumda elinizden gelenin en iyisini yapmalısınız.

Allah’ın bizzat Kendisi farklı durumların bu çeşitliliğini tasdik eder. Örneğin Yasin Suresi’nde şöyle buyurur: وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ (Yasin, 41). Onların çocuklarını bir gemiye bindirmemiz ilahî bir ayettir. Çünkü eski zamanlarda bir yerde yaşıyorsunuzdur, yaşam koşulları oldukça zordur, çocuklarınızın burada bir geleceği yoktur, oğlunuzun bu memlekette bir istikbali yoktur. Peki insanlar oğullarına ne yapardı? Derlerdi ki, “Bir gemiye binip yeni diyarlar bulmalısın, dünyayı keşfe çıkmalısın. Biz bunun için çok yaşlıyız ama senin önünde koca bir hayat var.” Böylece oğullarını bir gemiye bindirirlerdi ve çocuk çekip giderdi.

O çocuk gittiğinde artık annesinin ayaklarına masaj yapabilir mi? Babasına hizmet edip kuyudan su çekebilir mi? Bunların hiçbirini yapabilir mi? Hayır. Ancak ailenin şartları öyledir ki, yapabilecekleri en iyi şey onu uzaklara göndermektir. Allah bu gerçeği dahi kabul buyurur. Yeri gelmişken, insan medeniyetinin bugünkü halini almasının nedeni de budur. Eğer herkes ebeveynlerinin yanında kalsaydı, denizlere açılan kâşifler olmazdı, yeni medeniyetler kurulmazdı ve aslında hiçbir gelişme yaşanmazdı.

Yani bazen, anne babamın yanında kalıp onlara hizmet edip elimden gelenin en iyisini yapmam ihsandır. Bazen de ebeveynlerim benim dışarıya açılmamı ister; yapabileceğim en iyi şey onların arzularını yerine getirmek, ailemi gururlandırmak ya da kabilemin ihtiyaçlarını karşılamaktır. Annem bilir ki yanında kalırsam kendi çocuklarıma bakamayacağım, o yüzden o da benim gitmemi ister. İşte bu bile anneye karşı ihsandır.

Burada anlatmak istediğim şey şu; ihsan her durumda aynı şey midir? Değildir. Her şartta aynı anlama gelmez. Mesela, Amerika’da bir üniversiteden tam burslu doktora kabulü alan Kazakistanlı bir öğrenciyle karşılaşmıştım. Annesini arkada bıraktığı için büyük bir suçluluk duyuyordu. Ama annesi ona “Git” diyordu. “Böyle bir fırsat kolay ele geçmez. Sonunda bu şansı yakaladın, bu ailenin geleceğini bile değiştirebilir; geri döndüğünde pek çok insana ve hatta bu ülkeye yardımın dokunabilir. O yüzden git.” Ama o öğrenci; “Hayır, ben sadece annemle kalmak istiyorum.” Ben bunun ihsan kapsamına girdiğini düşünmüyorum, çünkü aslında bu annenin gerçekten istediği şeyden ziyade, senin annene olan aşırı bağımlılığın ve kendi yarattığın suçluluk duygusu, değil mi? Yani bu anlamlarda bir esneklik vardır.

Bunu akılda tutarak ayete geri dönersek, bunun bir başka anlamı da ellerinden gelenin en iyisini yapan insanlar olabilir. Elbette birinin kendi şartlarında elinden gelenin en iyisini yapmasıyla bir başkasınınki aynı değildir. İkisi de tamamen farklı iki ayrı durum içindedir.

Düşünün ki zamanında çetelere karışmış, suç dünyasının içinde yaşamış bir adam Müslüman olmaya karar veriyor. Kelime-i Şehadet getiriyor. Peki o eski çevreden kurtulmak onun için o kadar kolay mıdır? Hayır. Bu bazen ölümcül bile olabilir. Sırf o arkadaş ortamından uzaklaşmak bile. Anlıyor musunuz? Oradan kurtulduktan sonra, geçelim sohbet halkalarına katılmayı, Arapça çalışmayı, Kur’an ezberleyip tecvid öğrenmeyi ve tüm o dini etkinlikleri; onun artık bara gitmemesi, gecenin ikisinde o eski çete arkadaşlarıyla takılmaması ve sadece o ortamdan uzak durabilmesi, kimse görmeden bir köşede hızlıca namazını kılması… Bunun onun için ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Ben bunu onun şartlarında ihsan sayarım. Şu an yapabileceğinin en iyisi budur. Öyle değil mi?

Yani burada büyük bir çeşitlilik var ve muhtemelen Allah bizzat bu çeşitliliği kabul buyuruyor. Bunu Peygamberimizin (sav) hayatı bağlamında değerlendirin. Şu an bunu okuyorsunuz ve “Allah’a inanmak mı, İhsan bu mu? Bu oldukça düşük bir standart.” diyorsunuz. Bu kadar mı? Tek gereken bu mu yani? Evet ama o dönemde hiç de o kadar kolay değildi, değil mi? Çünkü birisi tek bir Tanrıya inandığını söylediğinde, İbrahim peygamberin tek bir Tanrı’ya inandığını ilan ettiğinde gördüğü muameleden pek de farklı bir muamele görmüyordu. Bütün bir ailenizi karşınıza alabilirdiniz. Dışlanabilirdiniz. Dayak yiyebilirdiniz. Hatta öldürülebilirdiniz bile. Değil mi? Sadece bir nedenden dolayı tüm hayatınız altüst oluyordu: Tek bir Allah’a inanmak.

Ashab-ı Kehf için de aynı şey geçerli. Öyle değil mi? Allah onları, bütün gece ibadet eden, kutsal metinler üzerine çalışan evliyalar gibi tarif etmiyor. Sadece şu karara vardılar: “Bakın, bu çok tanrılı inanç sisteminin hiçbir mantığı yok.” Söyledikleri tek şey buydu. Ve bu, başlarını büyük bir belaya sokmak için yetti de arttı. Ama yine de inançlarına tutundular. Bu nedir biliyor musunuz? İşte bu onların ihsanıydı. Onların ihsanı buydu. Yani Allah’ın neleri el-ihsan olarak kabul edeceği konusunda gerçekten muazzam bir genişlik var.

Ancak bunları söylerken yine de yapmam gereken önemli bir “sorumluluk reddi”, bir uyarı var. Çünkü biliyorsunuz, “Elimden gelenin en iyisini yapıyorum” ifadesi artık yeni bir tür bahaneye, yapmacık bir “felçli” hareketsizliğine dönüştü.

Elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Gerçekten çok çabalıyorum. Üzerinde çalışıyorum. Bu bir süreç.

Bu sözler artık kendime söylediğim, elimden gelenin en iyisini yaptığım yalanına dönüştü. Aslında hiçbir şey yapmıyorum, bu sadece kendimi kandırıp uyutma yöntemim. Gerçeklerle yüzleşmeye pek niyetim yok. Bu yüzden “Elimden gelenin en iyisini yapıyorum” cümlesinin arkasına saklanıyorum. Gerçekten öyle mi peki? Bunu asıl kime söylüyorum? Başkaları beni yargılayan gözlerle süzmesin diye onlara mı söylüyorum? Yoksa bunu kendi vicdanımda dürüstçe söyleyebiliyor muyum? Tüm o maskeleri, sahte savunma mekanizmalarını bir kenara bırakıp, kendime dönüp “Gerçekten de elimden gelenin en iyisini yapıyorum” diyebiliyor muyum?

İnsanlar sahte bir imajın içinde bu kadar çok yaşadıklarında ve sürekli savunma halinde olduklarında bu, bazen cevaplanması gerçekten zor bir soru haline gelir; o kadar ki, ne yaptıklarını bile göremez hale gelirler. Fakat Allah bahanelerin arkasına saklanmamıza müsaade etmez.

بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِه۪ بَص۪يرَةٌۙ وَلَوْ اَلْقٰى مَعَاذ۪يرَهُۜ (Kıyame, 14-15)

Allah; ne kadar mazeret üretirse üretsin, her insanın kendi nefsini apaçık gördüğünü buyurur. Dolayısıyla bahanelerimiz bizi kurtarmaz.

İhsan kelimesinin anlamlarını biraz daha derinlemesine inceleyelim. Kur’an’daki en güzel ayetleri işliyoruz bu arada. İhsan, mükemmelleşmek veya bir şeyi güzel bir şekilde yapmak demektir. Yani basit bir örnek vermek gerekirse; okulda ev ödevinizi yazıyorsunuzdur… Pek çok insan günümüzde el yazısına önem vermediği için… Sanki bir seri katil tarafından yazılmış gibi görünen yazılar yazan 18 yaşında gençler bile gördüm. Bu yazdığın ne? İngilizce miydi bu? Bunu bir insan mı yazdı? Kim yazdı bunu? Ama eğer o ödevi güzel bir şekilde, satırları taşırmadan yazarsanız ve el yazınız düzgünse, aslında orada bir ihsan sergiliyorsunuzdur.

Sanat projeleri, okul ödevleri… Bazılarının fen projesine baktığınızda depresyonu andırır, ama bazısı o işe gerçekten büyük emek harcamıştır; işte orada ihsan vardır. Hani herkes okul yılının başında iyi niyetlerle başlar; rengarenk kalemleri vardır, defterlerinde küçük yapışkanlı kağıtlar, ayrı bölümler, her şeyleri tamdır. Ama üç hafta sonra o defterde sadece karalanmış dağlar, yılanlar falan görürsünüz; artık ne çiziyorsunuz bilmiyorum ama içinde hiç not yoktur. Yani içinde ihsan kalmamıştır, değil mi? Özetle mesele bir işi yapmaktan öte, onu iyi ve güzel yapmaktır.

İhsan aynı zamanda başkasına iyilik etmek anlamına gelir. Ama kendi nefsinize iyilik etmek manası da taşıyabilir. Allah’ın اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ dediği gibi. (İsra, 7) Eğer bir iyilik yapacaksanız, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Sanki Allah, bir başkasına yardım ettiğimde aslında kendim için bir şey yaptığımı söylüyor. Bu, Peygamberimizin şu hadisine benzer: أَدَّالُوا عَلَى الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ Hayra vesile olan, onu kendisi yapmış gibidir.

İşte ikinci anlamı budur. Tabii bir de ortaya güzellik çıkarmak var. أَحْسَنَ صُوَرَكُمْ Teğabun suresinde geçtiği gibi; eğer iyi bir şey yapıyorsanız, yaptığınız o şey sayesinde ortaya bir iyilik, bir güzellik çıkar. Hani derler ya, dünyayı daha iyi bir yer haline getir; işte siz dünyayı daha iyi bir yer yapan bir şey yapmışsınızdır. Veya sık sık duymuşsunuzdur: Burayı, bulduğumuzdan daha iyi bir halde bırakacağız. Yani ağaç diken, başkalarına faydası dokunan bir şeyler yapan insanların sayesinde dünyada daha fazla güzellik var olduğu için bu da bir ihsandır.

Elbette ihsanın manevi boyutu da var. Manevi anlamında, Allah’ın bilincinde, o en yüksek mertebede öyle bir hayat yaşarım ki, sanki O’nu görüyormuş gibi olurum.

Şimdi, tüm bunları aklımızda tutarak, gelin şu ayeti okuyalım: İhsanın karşılığı ihsandan başka ne olabilir? Bunun anlamı şudur, eğer ben elimden gelenin en iyisini yaptıysam… Bu o kadar muazzam bir ayettir ki güzelliği akıllara durgunluk verir. Allah diyor ki, وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ (Kasas, 77). Bu Kur’an’da yer alan bir tavsiyedir. Allah’ın size ihsanda bulunduğu gibi siz de ihsanda bulunun. Yani elinizden gelenin en iyisini yapın. Allah’ın size ne kadar güzel davrandığını, size ne kadar lütuflarda bulunduğunu düşünerek, her işinizi en güzel şekilde yapın.

Ama şimdi bu ayette bunun tam tersi bir durum var. O da şu: Sadece ben, Allah’ın verdiği nimetler için elimden gelenin en iyisini yapmam. Ayrıca ben elimden gelenin en iyisiyle çabaladığım için Allah diyor ki, şimdi sana Benim “en iyim” ile karşılık vereceğim. Siz elinizden geleni yaptınız; bu, insan standardının en iyisidir. Ancak insan hayalinin ötesinde olan şey, Allah’ın “en iyisi” dir. Allah’tan gelen o güzellik, hayallerin ötesindedir.

هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ Siz bu dünyada bir güzellik bırakmaya çalıştınız, iyi şeyler yapmaya çabaladınız, başkalarına iyilik etmeye çalıştınız şimdi size Ben iyilik ettiğimde bunun nasıl bir şey olduğunu göstereyim.

İmam Fahreddin er-Razi, bu ayeti tefsir ederken şunu ileri sürmüştür: Bu ayetten anlıyoruz ki Allah bize, bu surede anlatılan cennet tasvirlerinin çok ötesinde bir şey sunmaktadır. Bu suredeki tüm vaatlerden bile daha büyük olan bir şey var ki o da Allah’ın ihsanıdır. هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ

Bu da çok mantıklı çünkü sırf Allah’ı hoşnut etmek için O’na kulluk eden biri, Allah’a bahçeler için, meyveler için ya da eşler için ibadet etmemiştir. Amaçları bu değildir. Onlar sadece Allah’ı razı etmek isterler. Allah’tan “İyi iş çıkardın” sözünü duymak isterler; hepsi bu. Sadece Allah’ın onayına muhtaçlar; motivasyonları bu. Belki de anlatılan tüm bu şeyler, giriş seviyesi, sadece başlangıç ödülleridir. Ama onları bekleyen çok daha büyük bir şey var.

Eğer Allah’a, O’nu görüyormuş gibi ibadet etme şeklindeki o hadisteki anlamdan yola çıkarsak, belki de bunun ödülü gerçekten de O’nu görmek, O’nunla buluşmaktır. İşte İnsan Suresi’nde ve Yasin Suresi’nde anlatılan da budur. Yasin Suresi’nde şöyle buyurur: سَلَامٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ Bizzat Allah “Selam” demektedir. (Yasin, 58). Kıyame Suresi’nde: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌۙ اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌۚ (Kıyame, 22-23). Yüzleri parıldayan insanlar vardır çünkü onlar Rablerine bakmaktadırlar. Rablerini seyretmektedirler. İnsan Suresi ise bunu daha da ileri taşır. Allah size bir içecek sunar ve bunu verirken şöyle buyurur: Bu sizin mükafatınızdır, çabalarınız takdir edilmiştir. اِنَّ هٰذَا كَانَ لَـكُمْ جَزَٓاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُوراً۟ (İnsan, 22).

Cennette size bir içecek ikram edilmesi zaten yeterince muazzamdır, ki burada da içeceklerden bahsediliyor. Ama bir de ihsanın üst seviyesi var; Allah onu bizzat size ikram ediyor. Sadece ikram etmekle de kalmıyor, “Yaptığınla gurur duyuyorum, çabaların görüldü” diyor. İşte bu, Allah’ın ihsanının bir sonraki seviyesidir.

Takdir gördüğünüzde hayat ne kadar da güzelleşir. İnsanlar olarak çocukluğumuzdan beri hayatta en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri onaylanmaktır. Bebekler sürekli neye ihtiyaç duyar? Baba baba baba baba… Aslında hiçbir şey istemezler, sadece onlara bakarsınız ve mutlu olurlar. Sonra başka bir yere koşup “baba baba” demeye devam ederler. Sadece görülmek, fark edilmek isterler, hepsi bu. Ya da küçük kız çocukları süslenip püslenir. Birisi “Aman Allah’ım, ne kadar güzel olmuşsun” derse de kıkırdar. Hepsi bu. İşte hayat artık anlam kazanmıştır. Sürekli bir onaylanma ihtiyacı var.

Elbette büyüdüğümüzde, diyelim üniversiteden mezun oluyorsunuz; arkadaşlarınız sizi tebrik ediyor, hocalarınız “Aferin, iyi iş çıkardın” diyor. Dekanla tokalaşıyorsunuz; evet güzel, ama asıl babanızın ne diyeceğini, annenizin ne söyleyeceğini beklersiniz. Veya o ağzından hiç güzel bir söz çıkmayan ablanızın tepkisini beklersiniz. Bazı insanlardan o onayı almanız gerekir, değil mi? Onlardan bunu duymaya ihtiyacınız vardır. Hediyeler yetmez, partiler yetmez. O onaya, o takdire muhtaçsınızdır.

İşte Cennet’te Allah bize bizzat Kendisi bu onayı veriyor. İşte bu, Allah’ın Cennet’teki ihsanının bir parçasıdır. هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ Bu, insanı elinden gelenin “en iyisini” yaparak Allah’ın “en iyisini” elde etmeye teşvik eden ayetlerden biridir.

Allah’ın rahmetinin büyüklüğüne bakın ki… Allah bu müjdeyi iki cennetin arasına yerleştirmiştir. Bir çift cennet tasvirini okuduk ve şimdi diğer bir çift cenneti göreceğiz. Tam ikisinin ortasına bu ifadeyi yerleştirmiştir; sanki “O cennetlerden ve şimdi okuyacaklarınızdan bile daha büyük olan şey Benim lütfedeceğim o ihsandır” dercesine… هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ Elbette bu ayete bakıp “Tüm bu anlatılanlar harika değil mi, zaten hak ettiğiniz şey bu değil mi?” diyenler de olmuştur. Ama bence bu sadece ayetin bir başlangıç noktasıdır. Bu ayette sunulan çok daha fazlası var. Bu ayette, sadece şu kısacık kelimelerde bize koca bir alem sunuluyor: هَلْ جَزَٓاءُ الْاِحْسَانِ اِلَّا الْاِحْسَانُۚ

Bu da beni başka bir harika detaya daha getiriyor: لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌۜ (Yunus, 26). Allah şöyle buyuruyor: İhsan edenlere (güzel iş yapanlara) en güzeli vardır. الْحُسْنَ yani Allah’ın standardına göre “en güzel” olan. Peki bu ne anlama geliyor? Benim hayal gücüme göre en güzel şeyin ne olduğunu anlayabilirim; bir standardım var. Beklentilerim, arzularım var. İstediğim şeyleri zihnimde canlandırabilirim. Ama Allah burada “Eğer elinizden geleni yaparsanız, size hayal gücünüze göre en iyisini vereceğim” demiyor. Diyor ki, “Sana gerçekten en iyi olanı vereceğim, ki o, senin hayal edebileceklerinin çok ötesindedir.” Ama bu bile yetmiyor ve şöyle buyuruyor: “Bunun üzerine bir fazlası da var.” وَزِيَادَ Peki bu ziyade nedir? Bunu söylemiyor bile; sanki insan hayali, insan dili, insan ilmi bunu kavramaya yetmezmiş gibi. İnsanlara söylenebilen tek şey, “daha fazlası” olduğudur. Sadece bu kadar. Peki o daha fazlası nedir? Bu bilgi Allah’ın katındadır.

Aslına bakarsanız Kur’an’daki en çarpıcı ödüller, dile getirilmeyen ödüllerdir. Söylenmemişlerdir. Örneğin, Allah’ın rahmeti ve cömertliği hakkında Kur’an’daki en sevdiğim ifadelerden biri şudur: فَاَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِۜ (Şura, 40). Eğer Cennetler, nehirler, meyveler deseydi, bu elle tutulur bir şeydi. En azından bir şeyler hayal edebilirdim. Ama “Onun mükafatı Bana aittir” diyor… Vay be! Bunu açıklamadı, demek ki bu, kelimelere sığmayacak kadar yüce bir şey. Bunlar Kur’an’daki çok daha güçlü ifadelerdir.

Neyse, sonuç olarak Allah’tan gelen ihsan burada kelimelere dökülmemiştir. Bu da demek oluyor ki, tüm bu surede sayılan ödüller bile Allah’ın ihsanının tamamını kapsamıyor. İmam Razi’nin görüşü budur ve bence bu ayet bağlamında oldukça da mantıklıdır.

فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ Şimdi bu ayet yepyeni bir tat kazanıyor. Sanki Kur’an’ı reddeden, Peygamberi inkar eden ve her şeyi yalanlayan o insanlara şimdi şu söyleniyor: Neleri kaçırdığınıza bir bakın ey ahmaklar! Tüm bunlar sizin olabilirdi. Peki bunlar önünüzde dururken neden başka bir yol seçiyorsunuz? Üstelik tüm kanıtlarıyla ortadayken. Bu sadece hakikat değil, aynı zamanda hayatınızda sahip olabileceğiniz en güzel şeydir. İslam, batıla karşı felsefi bir tartışmadan ibaret değildir. İslam güzel olana bir çağrıdır; hayatı içten dışa güzelleştirir. Ne büyük bir trajedidir ki, hakikati kabul etmemekle kalmıyor, çirkinliği seçiyorsunuz ve tüm bu güzellikleri kaçırıyorsunuz.

İkinci Cennet Çifti

وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِۚ (Rahman, 62)

Şimdi bu ikinci cennet çifti hakkında gerçekten ilginç şeyler paylaşacağım. Şeyh Suheyb ve benim bu konuda bazı sıra dışı fikirlerimiz var; bunları da sizinle paylaşacağım.

Arapçada “iki” (ikil) kalıbı aslında çok, pek çok anlamında kullanılabilir. Bunu önceki derste söylemiştim, tekrar hatırlatıyorum. Mesela Arapçada لَبَّيْكَ سَعْدَيْكَ deriz. Bunlar ikil kalıptadır ama “pek çok” anlamına gelir. Benzer şekilde Allah, ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ der. (Mülk, 4). Buradaki كَرَّتَيْنِ “iki kere” değil, “defalarca” demektir. Yani gökyüzüne sadece iki kez değil, tekrar tekrar bak demektir. İşte bu anlamdan yola çıkarak جَنَّتَانِۚ kelimesini cennetler üstüne cennetler şeklinde okursanız, ikil takısının aslında sadece ikiyi değil, sayısız cenneti kastettiğini düşünmek hiç de uzak bir ihtimal değildir. Burada bahsedilen şey de budur.

Ancak وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِ kısmına geldiğinizde… Yani o ikisinin berisinde/yakınında iki cennet daha vardır. Kelime anlamına bakarsak, iki tane vardı, iki tane daha oldu; toplamda dört tane. Ama bir de şu var: مِنْ دُونِهِمَا ifadesini “onların her birinin yanı sıra iki cennet daha vardır” şeklinde de okuyabilirsiniz. Şimdi iyi dinleyin: Bir cennete girdiniz; derinlerine doğru ilerledikçe iki tane daha olduğunu fark ettiniz. Sonra o iki tanesinden birine girdiniz, ilerlediniz ve orada iki tane daha olduğunu gördünüz, sonra bir iki tane daha… Ve böylece cennetler sürekli ikiye ayrılarak çoğalıyor, yeni cennetlere bölünüyor. Sonsuz sayıda cennet olduğu anlatılıyor. Yani, sadece ilk ayrımı anlatılsa da aslında bu, sonsuz bir ayrım serisinin başlangıcıdır. Sürekli yeni yerlerde, sonsuz yeni serüvenlerdeyiz. Kesintisiz bir şekilde… Cennetin bize sunduğu şey tam olarak budur. وَمِنْ دُونِهِمَا جَنَّتَانِۚ SübhanAllah. Gerçekten muazzam.

Buradaki bir diğer husus da, bu sonraki cennet seviyeleri öncekinden daha mı iyi, yoksa daha mı düşük seviyede? İlk anlatılan daha mı muhteşemdi? Yoksa bu ikinci kısım mı daha ihtişamlı? Âlimlerin çoğunluğu -İbn Atiyye gibi istisnalar hariç- ilk okuduğumuz iki cennetin daha üstün, şimdi okuyacaklarımızın ise daha aşağı seviyede olduğunu söyler. Bunun için sebepleri de vardır. Size onların bu sebeplerini liste halinde saymak yerine, her bir kavrama geldiğimizde neden böyle düşündüklerini karşılaştırmalı olarak anlatacağım.

Bununla birlikte, size karşı şeffaf olacağım, ben ilk ikisinin daha iyi olduğuna inanmıyorum. Bence, bu sonraki iki cennetle birlikte serüven daha da ihtişamlı bir hal alıyor. Sanki Allah şöyle diyor: Her yeni bir ayrıma geldiğinizde, macera daha da büyür. Bir sonrakine geçersiniz, yine büyür. Sizinle söylenenleri paylaşacağım ve neden benim, Şeyh Suheyb’in ve tarihimizdeki bazı âlimlerin bu görüşe saygı çerçevesinde katılmadığını, neden bu sonraki iki cennetin daha görkemli olduğuna inandıklarını aktaracağım.

Elbette bu, öyle veya böyle inandığınızda akidenizin bozulacağı bir mesele değil. “Ehl-i Sünnet vel-Cemaate aykırı davranıyorsun, seni düzeltmeliyiz kardeşim! Bak, doğrusu şu…” Hayır hayır. İstediğiniz fikri benimseyebilirsiniz. Aslında biliyor musunuz, içlerinden herhangi birine girsek bize yeter. O yüzden hangisinin daha iyi olduğu konusunda tartışmayalım. Beni kendi görüşünüze ikna etmek zorunda değilsiniz, ben de sizi kendi tarafıma çekmek zorunda değilim. Ama en azından kendi açımdan neyin mantıklı olduğunu sizinle paylaşacağım. İnşallah sizler de çalışmalarınızda derinleştikçe, kendi sonuçlarınıza kendi başınıza varacaksınız.

İkinci cennetlerin neden daha düşük seviyede olduğuna dair öne sürülen ilk argüman, دُونِ kelimesinin kullanılmış olmasıdır. وَمِنْ دُونِهِمَا دون “aşağı” demektir. دُونَ “daha alt” ya da “aşağı” anlamına gelebilir. Bu kelime, فَوْقَ kelimesinin zıttıdır. Bu da demek olur ki sonraki iki cennet daha aşağıdadır. Eğer daha aşağıdaysa, mertebeleri de daha düşüktür. İşte onların seviyesinin düşük olduğunu söylemelerinin bir nedeni budur.

Ancak دون kelimesi tamamen farklı bir anlama da gelebilir. Yakın demek de olabilir. Onlara yakın bu iki cennet de var. Yani sadece aşağı anlamına gelmez, daha yakında anlamına da gelir. Ayrıca, “bunun yanı sıra” anlamı da taşır. Altında veya üstünde olmak gibi bir seviye ima etmeksizin doğrudan “ötesinde, berisinde” manasına gelir. Dolayısıyla, وَمِنْ دُونِهِمَا ifadesi bu anlama gelebilir.

Allah şöyle buyuruyor: لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ (Zümer, 20). Allah herkesin köşkleri ya da odaları olduğunu, onların üstünde de başka köşklerin, onların da ötesinde, daha da üstlerinde yepyeni odaların bulunduğunu söylüyor. Az önce size anlattığım mantıkla. Dikkat edin, غُرَفٌ غُرَفٌ iki defa tekrarlanıyor. Bu ikil yapı ne anlama geliyordu? Sonsuzluk. Sayısız anlamı taşıyabilir, değil mi?

Peki bu cennetler kimin için? Bu kısmı daha önce konuşmuştuk. Daha ne kadar Cenneti hiçe sayacaksınız? Belki de Allah فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِۙ derken bu soruyu soruyor. Yani yalanlama gibi aptalca bir yola girerek vazgeçtiğiniz şey sadece tek bir cennet değil. O kadar çok cenneti yalanlıyorsunuz ki! O kadar çok nimeti reddediyor ve kendinizi mahrum bırakıyorsunuz ki!

Şimdi bu cennete adım atıyoruz. Bir önceki cennete girdiğimizde ilk tasvir neydi? Evet, ذَوَاتَٓا اَفْنَانٍۚ (Rahman, 48). Çeşit çeşit dallar vardı. Yani kocaman dallar görüyorsunuz; bu da demek oluyor ki o dallardaki yaprakları, meyveleri vs. görebilirsiniz.

Burada ise daha farklı bir tasvir göreceğiz. مُدْهَٓامَّتَانِۚ diyor. الْأَسْوَدْ يَكُونُ فِي الْخَيْلِ وَالْإِبْلِ Oldukça koyu renkli atlara, antrasit gri ya da simsiyah atlara veya develere مُدْهَام denir. Aynı şekilde, حَدِيقَةٌ دَهْمَاء veya مُدْهَامَّةٌ o kadar koyu yeşil, yeşile o kadar doymuş bir bahçe demektir ki renk koyulaşıp doygunlaştıkça Araplar aslında bunu siyaha yakın kabul ederler. Kültürel olarak buna böyle bakarlar. Renk o kadar doygun ve koyudur ki, sanki simsiyah olmuş derler. Hatta bu yüzden Irak’taki bir şehire سَوَاد denir. Irak’ta bir şehre سَوَاد denmesinin sebebi, oldukça yeşil olmasıyla bilinmesidir. Yani oraya “siyah” diyorlar ama aslında bunun nedeni çok yeşil olmasıdır. Demek ki مُدْهَام rengin tam doygunluğu demektir. Çok zengin bir renk.

Ağaç dalları kahverengidir. Yeşil değildirler. Üzerlerinde yeşillikler vardır. Fakat bu cennete adım attığınız anda artık dalları fark etmiyorsunuz. Dikkatinizi ne çekiyor? O yemyeşil bitki örtüsü. Sanki dalların kendisi görünmez olmuştur. Burada çok daha yoğun bir yeşillik var. Ayrıca, bence bu daha güçlü bir tasvirle başlangıç yapmak anlamına gelir. Her şey çok daha yoğun bir hal aldı. Daha önce sadece dallara hayran kalmıştık. Ama şimdi yeşilliğe, o derin renge ve dokuya hayran kalıyoruz.

Bir de, مُدْهَام kelimesi oldukça güçlü bir kelimedir. Aslında bir ismi mef’ûldür. Bunun anlamı şudur, onlar öyle yeşildir ki, yeşillikleri gitgide artar. Yani dönüp her baktığınızda gözünüze daha yeşil görünür. Renk gittikçe daha da koyulaşır, doygunlaşır ve zenginleşir. Bunu daha önce hiç denediniz mi bilmem; ama sahilde uzanıp gökyüzüne bakarken, gökyüzünün gittikçe derinleştiğini fark edersiniz. Değil mi? Bazen böyle 3 boyutlu resimler olur; onlara dik açıyla bakarsınız ve sanki resmin içine çekiliyormuşsunuz gibi garip bir his yaşarsınız. Ben böyle şeylerle pek uğraşmam ama demek istediğim şu ki; bu bahçeye bakıyorsunuz ve o renk sizi resmen içine çekiyor. Durmadan daha zengin, çok daha zengin bir hal alıyor. Gözleriniz ister istemez ona kilitleniyor.

İlginçtir ki, yeşil alanların az olduğu yerlerde depresyon oranlarının çok daha yüksek olduğuna dair çalışmalar var. Yeşilliğin gerçekten ruhumuza ve sağlığımıza büyük bir etkisi var; bu, yaşantımızın bir parçasıdır. Bir diğer ilginç nokta ise, renk spektrumundaki orta rengin aslında yeşil olmasıdır. Cennet tasvirlerinde yeşilliğe müthiş bir vurgu vardır. Bunu hem bu anlatının başında, hem de tasvirin en sonunda göreceksiniz. Bu din, orta yol dinidir. Spektrumdaki ortadaki renk ise yeşildir. Şu da ilginçtir ki, yeşil rengi elde etmek için iki rengi karıştırmanız gerekir. Sarı ile maviyi bir araya getirdiğinizde yeşil ortaya çıkar. Sarı; güneşi, ışığı, ısıyı temsil eder. Mavi ise yeryüzünü temsil eder; yeryüzünün büyük çoğunluğu okyanuslardan oluşur. Gökyüzü (güneş/ışık) ile yeryüzü (su) birleşince bize yeşili verir. İnsanlar ise göklerin ve yerin en özel varlıklardır. Bizim içimizde manevi bir öz vardır ama bir yandan da yeryüzüne ait canlılarız. Yani manevi olanın… Cennet de bütünüyle manevi bir makamdır ama içinde yeryüzüne ait güzellikleri de barındırır, öyle değil mi?

Sübhanallah, işte bu kelimenin, bu rengin seçimi ve hatta bu rengin insan psikolojisi, ruh sağlığı ve refahı üzerindeki etkisi… Hatta birçok kültürde bir terapi yöntemi olarak insanlara “çimlerde yürüyün”, “yeşilliğe uzun uzun bakın” denirdi. Doğu Yakası’ndan ayrılıp 1375’te Teksas’a taşındığımda, birçok açıdan Teksas’ı gerçekten çok sevdim. Ama Teksas’ta oldukça kasvetli olan şeylerden biri, fazla yeşillik görmemenizdir. Gökyüzü uçsuz bucaksızdır evet, ama yeterince yeşillik yoktur. O yüzden, Doğu Yakası’nda trafiğe sıkışıp kalmayı bile özlersiniz, çünkü en azından yolun iki tarafı ağaçlarla doludur. Ama Teksas’ta bunlar yok.