Peygamber (s.a.v) konuştuğunda duygularını kenara bırakır. O’nun için önemli olan şey vahyi iletmektir. O elçi vahyi iletmeye adamıştır kendini. Durum bu. Bilir ki birinin kalbine ulaşıp ulaşmamasının O’nun elinde olmadığını bilir. Çünkü kalbe giren şey Allah’tan gelir. Yoksa bunlar sadece ses dalgaları. Etkileyip etkilememesi bizim elimizde değil. Anladınız mı?

Bu وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى (Ve mâ yentıku anil hevâ) ayetinin içindeki mesaj harika.

وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى

(Ven necmi izâ hevâ)

(Necm, 1)

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى

(Mâ dalle sâhibukum ve mâ ğavâ)

(Necm, 2)

Şimdi bu ayette konunun en temel yerine gelelim. 6. ayete kadar gelecektim ama 3. ayete geliyorum. Bu derste yapacağımız tek şey bu.

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى

(Ve mâ yentıku anil hevâ)

Konuşmacıların Motivasyonları ve Peygamber’in (s.a.v) Samimiyeti

Allah diyor ki: Bilirsiniz, şu şekilde düşünün. Topluluğa konuşan biri ya da herhangi bir konuşmacı, çünkü Peygamber (s.a.v) Kur’an’ı konuşuyor. Dolayısıyla halka konuşan biri oluyor. Bir konuşmacının motivasyonları nelerdir? Onaylanmak ister, fikirlerinin duyulmasını ister.

Birisi kitap yayınlar. İsteği nedir? “İnşallah bir gün kütüphane rafında toz içinde duracak” mı? Hayır! İsteği milyonlarca insanın kitabını okumasıdır. Birisi doktora tezi yazdığında insanlardan umduğu şey nedir? Okumalarıdır.

Nasıl bir pizza dilimi yediğinle alakalı instagramda aptalca bir paylaşım yaptığında, peynir üzerine mükemmel düşüncelerini de yazıp instagrama koyduğunda sürekli neyi kontrol edersin? Onaylanmayı. Birisinin ”Aman Allah’ım, aa bu çok derin, pizza yerken bir daha hiç eskisi gibi düşünmeyeceğim.” Gibi gibi… Bir şey arıyorsun.

Çünkü bir konuşmacı, bir sunum yapan kişi fikirlerini bir topluluğa sunduğunda onaylanma arzusu içindedir, dinlenilmeyi arzular, anlaşılmak ister. Belki övülmek ister. Belki de… Bilirsiniz. Değer görmeyi arzular. ”Vay bu çok dahice” denmesini duymak ister. Belki de ”Senden daha fazla şey öğrenmek istiyorum” gibi bir sosyal konuma gelmek ister. Belki de bunu arzular. Konuşmanın arkasında arzular vardır. Değil mi?

Peygamber (s.a.v) çok farklı tarif edilmiş. Konuştuğunda dinlenilme arzusu yokmuş. Onaylanma arzusu yokmuş. Tebrik edilme arzusu yokmuş. Takip edilme arzusu yokmuş. Sadece Allah (c.c.) O’na yapmasını söylediği için konuşmuş. Bilincinde veya bilinç altındaki tüm kişisel tutkuları ve duyguları bu denklemin dışındaymış. Yani bu yüzde bir milyon saflıktaki samimiyetinin en inanılmaz ifadesi. Çünkü bu öyle bir saflık derecesi ki bilmiyorum bizim gibi insanlar için mümkün olur mu… Bilmiyorum mümkün mü.

Ama size söyleyebileceğim bir şey var. Kur’an hakkında konuşulduğunda… Çünkü bu Kur’an’ın insanlara bildirilmesiyle bağlantılı. Şöyle söylüyor: Bunu değiştirmek bana bağlı bir şey değil. Peygamber (s.a.v) hangi kelimelerin ağzından çıkacağına karar vermiyor. Bu arada çoğu zaman ağzından çıkan kelimeler biraz alınganlık yaratan türden.

Biri bu yüzden sinirlendiğinde, bir sonraki ayet daha da ağır olduğunda, daha da kızdırdığında ve bir sonraki ayet daha daha ağır olduğunda, bir de bunun üstüne ”Cehenneme gideceğini bilmelisin”, “İşkence edilen sahabelere de tebrikler” denildiğinde… Aman Allah’ım bu şey gibi… Biliyor musunuz düşünüyordum da ben olsam şöyle yapardım herhalde: ”Belki bunu şimdi söylememeliyim.” ”Belki de bu sureyi daha sonra bildirmeliyim.” ”Kimsenin dinlemediği bir zamanda bildiririm” veya “daha az muhalif bir dinleyici kitlesi olduğunda bildiririm.”

Şu anda Necm suresini size aktarıyorum ama gönüllü olarak okuyorsunuz. Zaman ayırıyorsunuz. Efor harcıyorsunuz. Sizce Peygamber’in (s.a.v) durumu böyle miydi? Bir sürü müşrik, ateist, materyalist, İslam karşıtı, diktatörler, narsistler… Hepsi Peygamber’in önünde. O Kur’an’ı okuyor. Herkes gürültü yapıyor. Peygamberimiz anlatmayı bırakıyor mu? Daha gönülden dinlemeye niyetli bir kitleye anlatmaya gideyim diyor mu? Hayır! Açık ki:

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى

(O, arzularıyla konuşmaz)

İnsanların tepkisi ne olursa olsun Kur’anı bildiriyor. O’nu izleyenler, takip edenlerden ve yorumlardan dolayı endişe duymuyor.

Birçoğumuz internette bir şey paylaştığımızda, bir konuşmacı olup olmamanız önemli değil, internette bir şey paylaştığınızda neyi kontrol ediyorsunuz? Gelen yorumları. Hatta başka birinin paylaştığı hutbeyi veya bir dersin videosunu açtığınızda dersi dinlemiyorsunuz bile. Yorumların arasında Maşallah’ları geçip videoda konuşan kişiyle dalga geçen birini bulmaya çalışıyorsunuz. ”Aa ne demişler biliyor musun. Aman Allah’ım!” Yaptığınız şey bu. Gelen yorumlara çok takıntılıyız.

وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى (Ve mâ yentıku anil hevâ) öncelikle Peygamberimiz yeteneklerini dünyaya göstermek için ölüp bitmiyor demek. Felsefesini anlatmak için ölüp biten bir filozof gibi değil o. Şarkısını söylemek için ölüp biten bir şarkıcı gibi değil. Hikayesini anlatmak için ölüp biten bir hikaye anlatıcısı gibi de değil. Peygamberimiz ”Aman Allah’ım dünya, benim içindekileri görmeli” diyen birisi değil. Hayır hayır. Allah bu görevi O’na verdi. Bu Peygamber’imizin egosunun bir sonucu değil. Diğer tüm konuşmacıların yaptığı gibi değil. Değil.

Bir de bunun üstüne, bilirsiniz bir topluluğa konuşan biri gelen geribildirimleri dinler. Değil mi? Bu şiir büyük sükse yaptı, bu hiç yapmadı. Bu konuşma gerçekten iyiydi, diğeri değildi. Ben de naparım? Dinleyicilerimin ihtiyacını karşılamak için stilimi değiştiririm. Çünkü dinleyicilerimi artırmak isterim.

Ha bu arada şu anda bu çok milyar dolarlık, trilyon dolarlık bir endüstri. Bir kitleyi nasıl büyütürsünüz? Mesajınızı bir kitleyi kötülüğe teşvik etmek için daha iyi nasıl verebilirsiniz… Şu andaki sosyal medya analitik verileri bunlar değil mi? İnsanların üniversitede okuduğu şeyler değil mi? Bilirsiniz. Pazarlama bölümleri, sosyal medya analizi bölümleri, trend çalışmaları, davranış araştırmaları… Tüm bunlar ne için? Etkileşim al. Bir kitlen olsun. Bir topluluğun olsun. Ve bunların hepsi…

Allah (c.c.) sadece وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى (Ve mâ yentıku anil hevâ) diyerek bunların hepsinin üstüne asit döküyor. O’nu (Peygamberi) insanların ne düşündüğü hiç endişelendirmiyor. Bununla ilgili hiç endişesi yok. Bu sadece Kur’an.

Kur’an Tedebbürü ve Kişisel Bir Deneyim

Bunu sonlandırırken size kişisel bir şey aktaracağım. Bu Kur’an haftası programını hazırlarken, bundan önce seyahat ederken başka bir program yapıyordum ”Kıssa Gecesi” adında. Bu “Kıssa Gecesi” programı benim bastırılmış komedyen olma isteğimin sonucuydu. Kur’an’la maskelenmiş hali. Kıssa gecesi programında kendim zevk alıyordum. Hikaye anlatmayı seviyorum. Bu akademik, inek işleri benim bir yanım. Diğer yönüm de bunun tam zıttı. Çok aptalca. Kıssa Gecesi programında benim o diğer tarafım ortaya çıkıyordu. Ve gerçekten sadece 3 saat eğlenceli, etrafta çocuklar var, onlar çok eğleniyor. Müslüman olmayanlar geliyor ve eğleniyorlar. Kolay. Zor iş değil. Otomatik pilotta gidiyor. Program için bir şey yapmam gerekmiyor.

Sonra şöyle oldu: “Haydi topluluklara gidelim, Kur’an’daki bir surenin tamamı üzerine kafa yoralım.” Ekibimdekiler ne dedi biliyor musunuz? ”Kim gelecek böyle bir etkinliğe?” İnsanlar buna hazır değil. ”İnsanlar TikTok videoları süresinde dikkate sahipler.” ”90 saniye sonra yukarı kaydırıyorlar. Yok 90 çok oldu. 30 saniye sonra.” ”Seni ilk günden yukarı kaydıracaklar.” ”İnsanlar bir daha buraya gelmeyeceğim” diyecek. ”Bu çok fazla.” ”Çok fazla şey var bunun içinde.” ”Çok fazla bilgi var.” ”Ve hepsi çok derin, çok ağır.” ”Halkın istediği şey bu değil.”

Ben de şöyle oldum: ”Evet ama olay şu ki…” Kur’an tedebbürü ölüyor. Bunu yapmıyoruz. Ve bir karar vermek zorunda kaldım. Biriniz de gelseniz hiçbiriniz de gelmeseniz Kur’an tedebbürü yapacağım. Sadece bir kişinin, topluluktan bir kişinin Kur’an tedebbürü yapması için bir kıvılcım yaksam yeter bana.

Bunu Bayyinah kampüsünde bir kameranın karşısına oturup yapabilirdim ama. Bunu yapabilirdim. Yusuf Suresi’ni daha önce bu şekilde yaptım. Kehf Suresi’ni de. Ali İmran’ı da. Sonra şöyle dedim: Hayır ben seyahat ederek zor olanı yapmak istiyorum.

Bilirsiniz kafamdaki zihinsel engel şuydu: Bu işe yaramayacak. Olmayacak. Çünkü bu talep görecek bir program değil. Çünkü çok fazla şey var içinde. Sonra şöyle suratına bir tokat atan ayetler var. Talep görmeyecekse ne olmuş yani! N’olmuş yani pazarlayacağımız kitleye uygun değilse! Yani başarılı olmayacaksa… Bu senin amacın değil! Bu senin amacın değil!

Kendimi, karşımda 2 kişi de otursa, 200 kişi de otursa, 2000 kişi de otursa farkı olmadığına inandıracak bir noktaya getirdim. وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى (Ve mâ yentıku anil hevâ) ayetinden bir şey anladığım an işte o andı.

O (Peygamber) konuştuğunda duygularını kenara bırakırdı. O’nun için önemli olan tek şey, O elçi vahyi iletmeye kendini adamıştı.. hepsi bu. Bunun birinin kalbine ulaşıp ulaşmamasının kendi elinde olmadığını biliyordu. Çünkü kalbe etki Allah’tan gelir. Yoksa bunlar sadece ses dalgaları, ulaşıp ulaşmamaları bizim elimizde değil. Anladınız mı? Bu وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى (Ve mâ yentıku anil hevâ) ayetindeki çok çok inanılmaz bir mesaj.

“Hevâ” Kelimesindeki Tezat

Son olarak ”هَوَى (Hevâ)” kelimesine dikkat edin. Boşluk. Düşüş. وَالنَّجْمِ إِذَا هَوَى (Ven necmi izâ hevâ) ayetinde de aynı kelime kullanılıyor. (Necm, 1)

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى

(Mâ dalle sâhibukum ve mâ ğavâ ve mâ yentıku anil hevâ)

Yıldızlar kayar… En başında yıldız düşer (kayar) ama Peygamber (s.a.v) düşmez. Yıldızlar düşebilir ama bu mesaj değil… Bu ilk ayette kullanılan ”هَوَى (Hevâ)” kelimesi ile 3. ayetteki ”هَوَى (Hevâ)” arasında oluşturulan bir tezat.

Necm Suresi’nin bir sonraki dersinde niyetim inşallah 18. ayete gelmeye çalışmak. Bu ilk bölüm.

Kalp Filtresi ve Tedebbür Hazırlığı

“Kur’an’ı nasıl tefekkür edeceğimizle” ilgili olan kitapçıklardaki her büyüteç işaretinde çıkarılacak bir ders anlatacağım. Büyütece başlamadan önce kalp filtresi diye adlandırdığımız bir şey var. Bitirmeden önce kalp filtresi ile ilgili konuşacağım.

Tedebbür yapmadan önce kendimi duygusal ve ruhsal olarak hazırlamalıyım. Tefsir içinse kendimi zihinsel olarak hazırlamalıyım. Hatırlar mısınız bir defa bir kelimenin tefsirini yapıyordum. O Arapça kaynaklardan ve hocalardan, sahabelerden ve tabiinden alıntılar vs vardı. İşte bunlar zihinsel çalışmalar. Ama tedebbür beyin gerektirmez. Tedebbür neyi gerektirir? Kalbinizi. Önden yapmanız gereken hazırlıklar kalbinizdedir.

İlk ön gereklilik şudur: ”Allah’ın konuşması mükemmeldir ve benim anlama kabiliyetim mükemmel değildir.” Bu da şu demek oluyor. Bir şey okuduğumda ve bana anlamsız geldiğinde benim kavrayışım yeterince geniş ve kapsamlı değildir ama Allah’ın bilgeliği sonsuzdur. Allah’ın konuşması karşısında kendi acizliğimi kabul etmem gerekir.

Bu, tedebbüre başlamak için gereken en zor şeylerden biridir. Çünkü eleştiren bir toplumda yaşıyoruz. Aldığın her mesajı eleştiriyorsun. Kalp atıyorsun, beğenme işareti atıyorsun, beğenmedim işareti atıyorsun… Yorum yazıyorsun altına. Okulda bir ders alıyorsun, profesörünü değerlendiriyorsun. Bir konuşmayı dinliyorsun, değerlendiriyorsun. İnsanlar hutbeyi bile değerlendirmeye ilgi duyuyor! İnsanlar hutbeyi değerlendiriyor.

Ve bu… şöyle bir şey oldu. Bir keresinde hutbe verdim, kardeşin biri geldi: ”Gerçekten iyiydi ama şu ayetle şu ayeti de söyleseydin daha iyi olurdu.” Ben de “Ne bu? hutbemideğerlendir.com mu? Nedir bu” oldum. Sana 7.5 puan vereceğim. Bir skor aramıyorum dostum… Ama İslam’ı da oyluyoruz. “Favori konuşmacın kim, ona kaç verirsin?” Bu aptallık sona ermeli. Bu saçmalık sona ermeli.