إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَىٰ
(İnne rabbeke huve a’lemu bimen dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bimenih tedâ)
Şüphesiz ki Rabbin -evet yalnızca O- kendi yolundan kimin saptığını çok iyi bilendir ve O kimin doğru yola ulaştığını da çok iyi bilendir.
(Necm, 30)
Yoldan çıkanı da doğru yola geleni de O bilir. Gerekli olmayan yorumları öncelikle bir tarafa bırakalım. Çünkü bu konuda çok konuştuk. En azından bir kez yorum yapıp içimi dökmeliyim.
Hidayet ve Sapkınlığa Hükmetme Takıntısı
Müslümanlar, kimin doğru yolda olduğuna ve kimin olmadığına karar verme konusunda takıntılıdır. İnsanlığın ne kadar sapmış olduğuna kanaat getirmekten sıkıldığımızda “Başka kimi kâfir ilan etmeliyim?” gibi bir havaya bürünüyoruz. Sonra da Müslüman kardeşine bakıp “Hey, sanki sen biraz sapıtmışsın gibi,” diyorlar. “Bana biraz inançlarından bahsetsene. Ardından senin ne kadar kâfir olduğunla ilgili bir video yapayım.” Sonra da onun bunun ne kadar sapkın olduğuyla ilgili videolar yapıyoruz. Neyi ilan etmeye takık durumdayız? Kimin hidayete erdiğini, kiminse saptığını ilan etmeye. Buna kafayı takmışız.
Yanlış fikirleri eleştirmenin kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. Mesela biri yanlış düşünüyorsa eleştirebilirsiniz. Ama biz böyle yapmıyoruz. Biz fikirleri eleştirmiyoruz. İnsanları eleştiriyorsunuz. Bu ikisi arasında ufak bir fark var.
Konuştuğum, kendilerinden çok şey öğrendiğim ama kesinlikle aynı fikirde olmadığım alimler var. Ve mesela bir konu hakkındaki görüşlerinin kesinlikle yanlış olduğunu düşünüyorum. Böyle düşünüyorum ve bunu direkt yüzlerine de söylüyorum. Ama ne biliyor musunuz? Asla onların… sapık veya kâfir olduklarını düşünmüyorum. Benim bilgim dahilinde, en mantıklı bulduğum şey budur diyebilirim. Başka birinin yanlış yolda olduğuna hükmedecek cesaretim yok.
Çünkü sapkınlık sadece beyinde olmaz. Hidayet ve sapkınlık aynı zamanda nerede olur? Kalpte. Ve benim kalbin içine erişimim yok ki. Yazdıklarına ulaşabilirim, derslerine ulaşabilirim, fikirlerine ulaşabilirim. “Bu fikir biraz yanlış,” diyebilirim. “Bu argüman biraz zayıf.” Bunları yapabilirim. Ama bunu bile YouTube videosunda “Oooo, Allah hakkında böyle düşünceleri var,” demek bana göre değil.
Biz nasılız biliyor musunuz? Bazı gençlerimiz UFC (Amerikan Güreşi) seviyor değil mi? İşte bizim de İslami UFC’miz var. “O bunu yapıyor, şu bunu yapıyor.” Sonra siz de dersten sonra gelip, “Numan hocam, bu kişi hakkındaki fikriniz nedir?” diye soruyorsunuz. “Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz? Size bir video göndereceğim, ne düşündüğünüzü söyleyin.”
Görüşümle ne yapacaksın? Görüşümle salata mı yapacaksın? Ne yapacaksın yani? Benim görüşüm sebebiyle daha iyi bir insan mı olacaksın? Benim görüşümle Allah’a, İslam’a daha yakın mı olacaksın? Düşüncelerimle kişisel problemlerin mi çözülecek? Bir de benim o kişi hakkındaki düşüncelerimle mi? Neden soruyorsun? Çünkü Müslümanlar arasındaki çekişmeyi eğlenceli buluyorsun. Tüm bunlar ne takıntısıdır? Kimin hidayete ermiş, kimin sapmış olduğuna hükmetme takıntısı.
Allah kendi peygamberine, kendi elçisine (sav), “Kimin doğru yolda olup kimin saptığını en iyi bilen senin Rabbindir,” diyor. Çünkü şu an karşında cidden yanlış fikirlere sahip kişi, Halid bin Velid gibi mesela, yolun sonunda hidayete eriyor. Henüz İslam’ı kabul etmeyen Hamza (as) olabilir ki sonradan sahabe oluyor. Sen bunları henüz bilmiyorsun. Savaş meydanında defalarca senin karşında olan Ebu Süfyan var; Mekke’nin fethinde diğer Müslümanlarla beraber Kabe’de secde edecek. Şu an Mekke’de senden ölesiye nefret eden bir grup insan var, ama Mekke fethedildiğinde seninle beraber bu insanlar hac yapacak.
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ
وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَىٰ
(İnne rabbeke huve a’lemu bimen dalle an sebîlih)
(Ve huve a’lemu bimenih tedâ)
(Necm, 30)
Allah bilir. Biz sadece fikirleri değerlendirebiliriz.
Bu ayette gerçekten ilginç bir ayrım yapılıyor. Bilgilerinin sınırlarını değerlendirebiliriz, ancak onları yargılayamayız. Farkı anlıyor musunuz? Ayetin ilk kısmı:
ذَٰلِكَ مَبْلَغُهُم مِّنَ الْعِلْمِ
(Zâlike mebleğuhum minel ilm)
o kişilerin fikirlerinin değerlendirilmesidir. Ama ayetin geri kalanı ise, onların fikirlerini eleştirebilirsin ama gerçekte onların hangi tarafta olduğuna hükmedemezsin. Bu benim işim. Senin işin değil. Bu sebeple ikisi aynı ayete konulmuş. Çünkü bizim yaptığımız şu ki, birinin fikirlerini eleştirdiğimizde o kişi hakkında değerlendirme yapabilecek düzeyde olduğumuza karar veriyoruz. Bu yüzden ayırıyor.
Eğer ayeti bölmek istemiyorsanız, bu çizgi Allah tarafından çekilmiş:
الَّذِينَ جَعَلُوا الْقُرْآنَ عِضِينَ
(Ellezîne cealul kur’âne ıdîn)
Onlar, Kur’an’ı bölüp ayıranlardır.
(Hicr, 91)
Parçalara ayıranlar. Amacınız bu değilse eğer.
“Dalel” (Sapmış) Kelimesinin Anlamları
Şimdi burada sapmış kelimesini tercih ettim. Çünkü surenin en başında, مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَىٰ (Mâ dalle sâhibukum ve mâ ğavâ) (Necm, 2) size sapmış kelimesinin çeşitli anlamlarını anlattım. Ama şimdi size sapmışın ikincil olarak “İki farklı şeyin aynı gibi görünmesi” anlamından bahsedeceğim. Çünkü ضلل (Dalel) kelimesi günümüzde birçok kişinin bilgilerinin yetersizliği sebebiyle içinde bulunduğu durumdur. Onlar tüm dinleri kültürel antropolojik bir olgu olarak görürler. “İslam’ı doğuran bu Arap kültürü. Akdeniz bölgesi de Hristiyanlığı geliştirdi.” Bilirsiniz işte, “Yahudilik ve Hinduizm Doğu’dan. Asya dinleri, Budizm 2500 yıl önce…” falan filan. “Tüm bu dinler bir kültürel antropolojik olgudur. Bu yüzden İslam’ı incelediğimiz şekilde Budizmi de inceleriz. Hıristiyanlığı da aynı şekilde inceleriz, sadece tarihsel bir olgu olarak.” İşte akademisyenlerin yaptığı budur.
Bu nedir biliyor musunuz? İki farklı şeyin aynı gibi görünmesi. Doğru ve yanlış, sanki aynıymış gibi karıştırılıyor. İşte ضلل (Dalel)’ın anlamlarından biri de budur: iki şeyin aynı gibi görünmesi. Beden toprağın altına gömüldüğünde ve sadece toprak gibi göründüğünü hatırlayın. İşte buna ضلل (Dalel) deniyordu. İki şey tek bir şey olduğunda. Diğer şey heba oluyor. Ve bu doğru. Bu insanlar devasa boyutlarda dünyevi bilgiye sahipler. Zekaları burada (kalpte) olan biteni düşünmek istemedikleri için boşa harcanıyor. Gerçekten derinlikli bir zihin.
İtalya’dayken harika bir dilbilimciyle tanıştım. Ağustostan beri gittiğim 32 şehirden biri. Roma’daydım ve Palermo’da da. Palermo’da oryantalistlerin Kur’an konulu bir konferansı vardı, IQSA kongresi. Yani çoğunlukla Müslüman olmayan akademisyenler, biraz da Müslüman katılımcı vardı. Ve Arapça’da uzmanlaşmış harika bir gramerci ve dilbilimciyle tanıştım. İsmini vermeyeceğim, bir gayrimüslim. Kur’an’ı çok seviyor. Kur’an üzerine doktorası var. Çünkü Kur’an ona göre edebi bir eserden ibaret. “Kur’an’ın Allah tarafından gönderilip gönderilmediğini hiç düşündün mü?” diye sorduğunuzda, “Orası beni ilgilendirmiyor,” diyor. “Ben gramerle ilgilenirim,” diyor.
ذَٰلِكَ مَبْلَغُهُم مِّنَ الْعِلْمِ
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ
(Zâlike mebleğuhum minel ilm)
(İnne rabbeke huve a’lemu bimen dalle)
(Necm, 30)
Heba olmuş. Senin bildiğin Arapçanın 10’da birini öğrenmek için ölebilecek milyarlarca Müslüman var dostum. Bunun için ölürler. Ve sen bunu biliyorsun. Ne büyük ziyan. Az bir şey ziyan edin. Yazık, gidip Çince falan öğrenseydin. Bilemiyorum.
Sonraki anlam yok etmek. ضلل (Dalel) kelimesi aynı zamanda yok etmek demektir. أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ (Elem yec’al keydehum fî tadlîl) ayetindeki gibi. (Fil, 2) ضلل (Dalel) aynı zamanda yıkım demektir. Allah kimin mahvolma yolunda gittiğini bilir.
Ayrıca ضلل (Dalel), Raculu’n Dall, yani rastgele herkese kulak veren insan anlamına da gelir. Çok çabuk ikna olurlar. Herhangi bir şeyin peşinden gidebilirler. Ahmak insanlar. Allah kolayca ahmaklaşıp kendi yoluna sırt çevirenleri biliyor.
Yön ve Hidayet Yolculuğu
“O’nun yolu” kavramının kullanılması da ilginç. Çünkü yol, yönü simgeler değil mi? ضلل (Dalel) da yönün olmamasını simgeler. Allah diyor ki: “Yönü ben belirlerim ve kimin artık o yöne yönelmek istemediğini de ben bilirim.”
وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ ٱهْتَدَىٰ
(Ve huve a’lemu bimenih tedâ)
Ve en iyi O bilir, kimin gerçekte hidayete erip ermediğini.
Bu, yargılama ve yargılamama konusunda gerçekten önemli bir ayettir. Şu anki uyanık kültürde yaşanan ikiyüzlülüğü ortaya çıkarmak istiyorum. “Kanka kimseyi yargılama.” Ama şu an sen beni bu fikri yargıladığım için yargılıyorsun. “Kimseyi dinleme.” Peki şimdi seni niye dinleyeyim? Bana kimseyi dinlemememi söylüyorsun. Sonra da “Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim,” diye bitiriyorsun konuşmayı. “Kimseyi dinlemediğinizden emin olun!” Esasında bu yeni çıkan özgürlükte bir yön yok. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Her türlü çılgın yöne yöneliyoruz. Ve Allah bize, بِمَنِ ٱهْتَدَىٰ (Bimenih tedâ) Ve Allah doğru yöne sıkı sıkıya bağlı olanlardan bahsediyor.
Yön ve hidayet burada önemli bir sebeple aynı şekilde kullanılıyor. Çünkü hidayet bir şey değildir, gidilecek yoldur. Birileri şu an Hıristiyan olsa bile hidayet yolunda olabilir. Kur’an okuyup bir şeyler öğrenirler. Aslında çoktan hidayet yoluna çıkmışlar bile. Her pazar kiliseye gitseler de bu böyle. Yine de hidayet yolunda olurlar.
Yeni başlayıp yeni Müslüman olan biri vardır mesela. Henüz namaza alışıyorlardır. Namazı öğreniyorlardır. Beş vakit namaz kılmada hâlâ zorlanabilirler. Bu onlar için bir süreç. Bunlar hidayet yolundalardır. Onlar için bir yolculuktur bu. Menzile varacaklar.
Allah şehadet eden insanlara hemen beş vakit namazı zorunlu kılmadı. Sahabeye bile. Yapabilirdi. Müslüman olur olmaz haram yemek, alkol, namazlar, bütün kısıtlamalar ilk günde başlayabilirdi. Biri Müslüman olunca bizim yaptığımız gibi, değil mi? Sakin olun. Olgunlaşmalarına izin verin. Bu bir yolculuk. Allah kimin daha bağlı olduğunu bilir.
Namaz kılmakta zorlanan insanlar olabilir. Ancak bu yolculukta Allah’a, beş vakit namaz kılıp diğer insanları yargılayandan daha yakın olabilir. Çünkü onlar diğer insanlar hakkında yargıda bulunarak onları rencide ediyorlardır… Çünkü bunu sadece Allah yapabilir.
İbn Aşur’un Yorumu ve Hitabın Asıl Muhatabı
إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِۦ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ ٱهْتَدَىٰ
(İnne rabbeke huve a’lemu bimen dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bimenih tedâ)
Burası cidden ilginç, İbn Aşur diyor ki: Allah neden Peygamberine “Kesinlikle Rabbin bilir,” diyor? “Doğru yolda olanları da olmayanları da sadece Rabbin bilir.” Allah, Peygamberiyle konuşuyor. Peygamber şüphe duyan bir muhatap değil ki. Şüphe eden bir muhatap varsa vurgular kullanılırdı, hatırlıyor musunuz? Hatta burada iki vurgu var, sanki neredeyse inkâr eden bir muhatap varmış gibi. Evet, Allah anlattığı gibidir. Ve Peygamberiyle konuşuyor. Peki o zaman Allah neden Peygamberiyle bu şekilde konuşuyor?
Bazen biriyle konuşursunuz ama başka birine hitap edersiniz. Yani mesela ben sana “Bu gönüllüler çok tembel!” desem, ben seninle konuşuyorum ama esasında gönüllülere hitap ediyorum. Bu arada gönüllülerimiz harika. Sadece… Şeytan bana bu örneği verdirdi. Ama mesele şu, böyle yapmış olsaydım, seninle konuşuyor görünsem de aslında gönüllülere konuşuyorum. Olay şu: onlar benim vaktime değmezler ki onlarla direkt olarak konuşayım. Yani bu hitapta Allah’ın öfkesi var ama muhatap peygamberimiz değil. Sesini Peygamberimize (sav) yükseltiyor gibi görünüyor olsa da.
Bazılarınız evli ve bu durumu biliyor. Bazen eşiniz sizi çok sinirli bir şekilde arar. Size değil, başka birine sinirlenmiştir. “Bunu yaptıklarına inanamıyorummmm!!!” Eşinizin size sinirlenmediğini bilecek kadar iyi tanıyorsunuz. Amcasına falan sinirlenmiştir. Ya da patronuna sinirlenmiştir. Yani size saydırmıyordur. Eğer ilişkinizin ilk zamanlarındaysanız, “Ben bunu hak edecek ne yaptım?” dersiniz. “Bana niye kin güdüyor?” Sonra anlıyorsunuz: “Aaaaa tamam, tamam.” Ben deneme tahtasıyım ve “Evet haklısın, mahvet onları,” demem gerekiyor. Benim rolüm buydu. Yani bu da benim İbn Aşur’u açıklama tarzım.