Allah, içinde oturulmayan evlere, yani ticari binalara girmemizde bir sakınca olmadığını söylüyor. Ki oralarda sizin için meta’ vardır. (Nur, 29)

Peki Allah, ekonomik menfaat arayışından nasıl bahsediyor? Ya rızkınız, işiniz ve harcamalarınızın hepsi birer ibadet olsaydı? Anlayacağınız, Kur’an maneviyatı maddiyattan ayırmaz. Bize nasıl kazanıp harcadığımızın ve nasıl inşa ettiğimizin Allah katında ne kadar

Giriş: Kur’an’a Yeni Bir Mercekle Bakmak

السَّلَامُ عَلَى سَيِّدِ الْأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ (Esselâmu alâ seyyidi’l enbiyâi ve’l murselîne ve alâ âlihî ve sahbihî ecmeîn.)

Başlamak istediğim nokta, Kur’an’la olan ilişkimiz mefhumu. Kur’an’la bir bağ kurmamız gerektiğini her zaman duyarız, değil mi? Kur’an’ı anlamamız, üzerinde derinlemesine düşünmemiz gerektiğini. Allah’ı Kur’an aracılığıyla zikretmemiz gerektiğini. Bunların hiçbiri sizin için yeni değil.

Ben bu meseleye şunu eklemek istiyorum; belki zaten biliyoruz ama bilincimizde ön plana çıkarmak istiyorum: Bazen insanlar dini bir metni düşünürken, —sadece İslam’da değil, diğer dinlerde de— o dini metnin iki amacı olduğunu düşünürler. Manevi bir amacı vardır ve ritüelistik bir amacı vardır. Herhangi bir dine bakıp onu ya maneviyata ya da ritüellere indirgerler. Öyle değil mi?

İslami terminolojiyi kullanacak olursak, örneğin Kur’an’ı sadece akideye ya da fıkha indirgeyebiliriz. Sadece Kur’an’daki teolojik kavramları düşünebiliriz ya da fıkhî meseleleri, fetvaları, hükümleri, ahkâmı düşünebiliriz. Bu ikisi de dinimizin çok önemli, çok temel parçalarıdır. Fakat Allah’ın kelamı, bu merceklerin sunduğundan çok daha kapsayıcıdır. Kur’an’da bu iki mercekten çok daha fazlası olup bitiyor.

Biz dışarıdan bakıldığında bu iki mercekten ibaret olduğunu söylemesek de, pratikte, çoğu zaman, sadece bu iki mercekle bakar hale geliriz. Kur’an’a bakmamız, ondan bir şeyler öğrenip uygulamamız gereken diğer mercekler arka planda kalır… Hatta o kadar geride kalırlar ki, bazen bir bakarsınız, Kur’an’a bir yönden son derece ciddi yaklaşırken başka bir yönden oldukça lakayt davranan insanlar çıkar karşınıza.

Örneğin, Kur’an’da miras kuralları hakkında çok kesin talimatlar vardır. Aynı şekilde, Kur’an’da boşanma sürecine dair çok net kurallar bulunur. Bir bakarsınız, her gün Kur’an okuyan biri çıkar karşınıza. Hafızlık yapıyordur. Tecvidini öğreniyordur. Mutlaka akide dersleri alıyordur. Arapça öğreniyordur. Teravih namazlarının hepsini hiç aksatmadan kılıyordur. Teravih notu tam puandır yani. Ramazan’ın son on gününde itikafa giriyordur. Ramazan’da hepsi tamamdır. Elinden geldiğince her yıl defalarca umreye gidiyordur. Ama kız kardeşine mirastaki payını vermemiştir. Öylece es geçmiştir, bazı şeyler tamamen göz ardı edilmiştir.

Ya da boşanma süreci çok çirkin bir hal almıştır. Kur’an’da وَلَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ (Ve lâ tensevu’l fadle beynekum.) denilmesine (Bakara, 237) “boşanırken bile birbirinize iyilik etmeyi unutmayın” buyrulmasına rağmen… Halbuki aynı Kur’an! Ne ironiktir ki, bu ayeti çok güzel bir şekilde okurlar. Hatta bu ayetin tefsir dersine bile katılmış olabilirler. Ama iş pratiğe dökülünce, hayatın diğer kısımlarına yansımaz.

Dışarıdan bakıldığında, o kişi aslında çok ciddi, dindar bir Müslüman gibi görünebilir. Ve öyledir de. Ciddi bir Müslümandır. Ancak Kur’an’a baktığı mercek daralmıştır. O yüzden ortada bir sorun olduğunu görmezden gelirler. Bu büyük bir çelişkidir ama fark etmezler. Bunun farkında değillerdir.

Bu derste paylaşmaya çalışacağım şey de Kur’an’a bakacağımız yeni bir mercek. Bunun her zaman manevi bir mercek olacağının farkında olsak da, bu kez Kur’an’a, ekonomiyi anlama merceğinden bakacağız. Bu mercekle Allah maddi dünyadan ve bizim zenginliği nasıl aramamız gerektiğinden nasıl bahsettiğine bakacağız. Mesela ticaret nasıl yapılmalı? Bir ülkenin ekonomisi nasıl kalkınmalı? Biz bu konularda ne düşünüyoruz?

Çünkü bazen Kur’an derken dini düşünürüz. Ama bankacılık ya da ticaret, gümrük veya kariyerden bahsederken aslında dünyanın işlerini konuşuyoruzdur. Din eşittir Kur’an, dünya ise bambaşka bir şeymiş gibi. İkisi tamamen ayrı dünyalarmış gibi. Fakat Kur’an, bu iki dünyayı birbirinden ayırmamıza izin vermez. Bu konuları, Kur’an sohbetinden ayrı tutamayız. Bunun, Kur’an yolculuğumuzun ayrılmaz bir parçası haline gelmesi gerekiyor.

Doğal Kaynaklar ve Tedarik Zinciri

Şimdi hemen konuya gireceğim çünkü yine söylüyorum, ele alacağımız tonlarca mesele var. Önce Allah’ın bu dünyadaki doğal kaynaklardan nasıl bahsettiğine bir bakalım. Birkaç kolay örnekle başlayacağım. Bu arada, bu derste seçtiğim ayetler kesinlikle kapsamlı bir liste değil. Bunlar sadece ufak tefek örnekler. Konulara şöyle bir değinip geçiyorum. İslami ilimler okuyan üniversite öğrencileri için bu konuların her biri, yeterince derine inerlerse ayrı bir doktora tezi konusu olabilir. Ama ben sadece şöyle bir dokunup geçeceğim, bu farklı okyanuslardan sadece birkaç damla alacağım.

Pekâlâ. Allah şöyle buyuruyor:

اَنَّا صَبَبْنَا الْمَٓاءَ صَباًّۙ

(Ennâ sabebnâ’l mâe sabbâ.)

“Suyu bol bol indirdik.”

(Abese, 25)

ثُمَّ شَقَقْنَا الْاَرْضَ شَقاًّۙ

(Summe şekaknâ’l arda şekkâ.)

“Sonra toprağı yardıkça yardık.”

(Abese, 26)

فَاَنْبَتْنَا فِيهَا حَباًّۙ

(Fe enbetnâ fîhâ habbâ.)

“Oradan taneler bitirdik.”

(Abese, 27)

وَعِنَباً وَقَضْباًۙ وَزَيْتُوناً وَنَخْلاًۙ

(Ve ineben ve kadben ve zeytûnen ve nahlâ.)

“Üzümler, sebzeler…” Salkım salkım çıkan meyveler. “Zeytinler, hurma ağaçları,”

(Abese, 28-30)

وَفَاكِهَةً

وَاَباًّۙ

(Ve fâkihe.)

(Ve ebbâ.)

“Her türden meyve”

“İrili ufaklı otlaklar”

(Abese, 31)

مَتَاعاً لَكُمْ

وَلِاَنْعَامِكُمْۜ

(Metâan lekum.)

(Ve li en’âmikum.)

“Bütün bunları sizin faydalanmanız için yarattık.”

“Ve hayvanlarınız için.”

(Abese, 32)

Allah çok kısaca yağmurdan, ürünlerden, bizim tüketimimizden ve özellikle sığır, koyun vesaire hayvanlar olmak üzere hayvanların tüketiminden bahsetti. Sadece ekonomik açıdan düşünecek olursanız, kendi doğal tarım kaynaklarına, et ve kümes hayvanı kaynaklarına, süt ve süt ürünleri kaynaklarına sahip olan ülkeler halihazırda devasa bir ekonomik avantaja sahiptir. Çünkü gıda sıkıntısı çekmezler. Dünyadaki koca koca bölgeler, ihracat için bu ülkelere bağımlıdır. Marketteki buğdayın, yumurtanın, ekmeğin fiyatını onlar belirler. Tüm bunlar tamamen bu ülkelere bağlıdır…

Bu, bir ayette öylece geçiveriyor. Ama buna ekonomik bir perspektiften bakarsanız, Allah’ın aslında en temel kaynaklardan bahsettiğini görürsünüz. Antik dünyayı düşünürseniz, insanlar çiftçiydi. Şimdiyse devasa binalarımız, otoyollarımız, cep telefonlarımız var. Ama biliyor musunuz? Hâlâ yumurtaya ihtiyacımız var. Hâlâ ekmeğe ihtiyacımız var. Hâlâ süte ihtiyacımız var. Hâlâ meyveye ihtiyacımız var. Hâlâ markete gidip, 5000 yıl önce birilerinin yediği meyvenin aynısını satın alıyorsunuz. Hâlâ aynı temel şeylere muhtacız.

Ne zaman bir şey olsa… Mesela Ukrayna’da, Rusya ve Ukrayna arasındaki çatışma yüzünden… Biliyorsunuz Ukrayna birçok ülkeye buğday ve diğer doğal gıda kaynaklarını sağlıyordu. Fiyatlar fırladı ve bu durum pek çok ülkede kâr-zarar dengesini etkilemeye başladı. Bu arada, gıda fiyatları yükseldiğinde, bu diğer emtialar üzerinde de kelebek etkisi yaratmaya başlar. Tüm o ticari tedarik zinciri bütünüyle etkilenmeye başlar.

Allah bir şeyden bahsediyor ama bunun dünyanın işleyişi üzerinde o kadar büyük bir etkisi var ki! Milletler, koskoca uluslar su için, su kaynakları için savaşa giriyor. Bunun bir benzerini yakın zamanda Pakistan ve Hindistan arasındaki çatışmada gördük mesela.

Rızık ve Su Yolları

الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقاً لَكُمْۚ

(Ellezî haleka’s semâvâti ve’l arda ve enzele mine’s semâi mâen fe ahrace bihî mine’s semerâti rızkan lekum.)

“Gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indiren O’dur.”

(İbrahim, 32)

Yine yağmur. Yağmuru, bir düşünün, mesela kendi başınıza gidin araştırın. Artık kolaya kaçabilirsiniz. Gidin ChatGPT’ye sorun tamam mı? Yağmurun küresel ekonomiye etkisi nedir diye. Kur’an’da çalıştığınız herhangi bir şeyi, sadece kişisel bir egzersiz olarak deneyin. Allah bir şeyden bahsediyor… Diyelim ki Allah bulutlardan, yağmurdan ya da başka bir şeyden bahsediyor. Sadece bunun küresel ekonomiye etkisine bakın. “Vay canına, bu beklediğimden çok daha derinmiş. Gerçekten çok ciddi, çok etkili bir mesele,” diyeceksiniz.

Allah, “O su ile size rızık ( رِزْقاً لَكُمْۚ (Rızkan lekum.)) olarak türlü meyveler, ürünler çıkardı” diyor. Burada Allah sadece bunları ürettiğini, meydana getirdiğini söylemiyor. Bunların rızık elde etmeniz için birer vesile olduğunu söylüyor.

“Rızık”, Kur’an’daki en temel ekonomik terimlerden biridir. Kur’an’ın belirli ekonomik terimleri vardır. En temel ekonomik terimlerden biri de rızıktır. Rızık kelimesine hepimiz aşinayız. Rızık iki çeşittir. Biri manevi rızıktır. Hocanız bir rızıktır. Bu hidayet, bir rızıktır. Anne babanız bir rızıktır. Verebildiğiniz sadaka, iyi niyetleriniz, bunların hepsi Allah’tan bir rızıktır. Ancak Allah’tan gelen diğer rızık, kelimenin tam anlamıyla tabağınızdaki yemektir, değil mi? Afiyetle yediğiniz o ürünlerdir.

Bu arada, az önceki ayette değinmeyi unuttum. Allah yağmurdan, topraktan, mahsulden, sizden ve hayvanlarınızdan bahsederken…

Akşam yemeği yiyeceğiniz zaman, ya et yiyeceksiniz ya da sebze, değil mi? Yani, çok fazla çeşit yok. Ya bir çeşit et ya da bir çeşit sebze vardır. Peki o et tabağınıza nasıl geldi? O sebze tabağınıza nasıl ulaştı? Her şey yağmurla başladı, ekin büyüdü, hayvan o ekini yedi, hayvan kesildi, mahsul toplandı, işlendi, fabrikaya kondu, depolandı, nakledildi. Belki de yediğiniz meyve bin mil yol kat etmiştir. Bilemeyiz. Yediğiniz et, ne bileyim, Yeni Zelanda’dan uçakla getirilmiştir. Allah bilir nereden geldi, değil mi?

Geçenlerde Katar’da yaşayan biriyle konuşuyordum, biliyorsunuz oranın süt ve süt ürünleri sıkıntısı var çünkü adı üstünde Katar. Çölde öylece takılan inekleri yok pek tabii. Bu yüzden kümes hayvanlarını ve hatta bazen büyükbaş hayvanları uçakla getirmek zorundalar. Yüz binlerce hayvanı uçakla getirtmek zorundalar. Eğer bölgede bir çatışma alanı varsa ve uçuşa yasak bölgeler ilan edilmişse, bu gıda ithalatı için bir ölüm kalım meselesine dönüşür, öyle değil mi? Yani, gördüğünüz gibi, tüm tedarik zincirinden bile çok basit bir şekilde bahsedilmiş bu ayette.

Ama sonra Allah şöyle buyuruyor, (İbrahim, 32)

وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِهِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ

(Ve sehhara lekumu’l fulke li tecriye fî’l bahri bi emrihî ve sehhara lekumu’l enhâr.)

Allah gemileri emrinize verdi, böylece sizin için çalışsınlar diye. Ve Allah nehirleri emrinize amade kıldı ki, sizin yararınıza aksınlar.

Bakın ortada iki farklı yapı var şimdi. Gemi; çünkü geminin illa ki suyun üzerinde kalma özelliği olması gerekmiyordu. Allah onun yüzmesini sağladı. Öte yandan nehirler işbirliği yapmak zorunda değildi. Dalgalar her zaman sizi karaya çarpacak şekilde hareket edebilirdi. Yani tüm bu su sistemi ve gemiler sizinle işbirliği yapıyor.

Dünya ticaretinin %90’ı su yolları üzerinden gerçekleşiyor. Dünyanın dört bir yanından gelen ve keyfini sürdüğümüz malların çoğu, ithalat ve ihracat faaliyetleri deniz yoluyla yapılıyor, değil mi? O devasa hacimdeki yükleri, pek çok ülkenin limanına yanaşan o dev konteyner gemilerini taşıyacak başka bir aracımız yok. Su sistemleri, su yolları olmadan bunların hiçbiri mümkün olmazdı. Bunlar Kur’an’daki en temel kavramlardan bazıları.

Semer (Meyve): Yatırım Kavramı

Bunlar daha doğrudan ayetler ama şimdi sizin burada başka bir ayet üzerinde düşünmenizi isteyeceğim.

اُنْظُـرُٓوا اِلٰى ثَمَرِهِٓ اِذَٓا اَثْمَرَ وَيَنْعِهِۜ اِنَّ فِي ذٰلِكُمْ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

(Unzurû ilâ semerihî izâ esmera ve yen’ıh, inne fî zâlikum le âyâtin li kavmin yu’minûn.)

“Meyvesine bakın, ilk çıktığında ve olgunlaştığında.”

(En’am, 99)

Kur’an’da meyve kelimesi sadece meyve için kullanılmaz. Aslında yatırımlar için de kullanılır. Kur’an’daki ikinci bir ekonomik terimden bahsediyorum. İlk terim neydi? Rızık. Şimdi bir diğeri geliyor. Nedir peki? Meyve, “semer”, rızık.

Kur’an’da meyve sadece bahçe, portakal, elma ya da mangostan demek değildir. Kur’an’da meyve bir yatırımı ifade eder; çünkü bahçenin kendisi aslında bir gayrimenkuldür, sonra insan kaynaklarıdır, ardından bakım, yatırım, yetiştirme, güvenlik ve tüm o diğer şeylerdir. Bir de tedarik zinciri vardır, çünkü o meyveyi toplamanız gerekir. Zaman çizelgeleri, satışlar, satışlar için son tarihler vardır. Acele etmelisinizdir çünkü meyve bozulabilir. Ve en nihayetinde, bu yatırımdan faydalanan kişi bahçıvandır, yetiştiricidir. Böylece sonunda meyveyi alırlar. Bahçıvanın o bahçenin meyvesinden faydalanması sadece portakal yetiştirip onu yediği anlamına gelmez. Bu, portakal bahçesinden veya o koruluktan elde ettiği gelirin tadını çıkardığı anlamına gelir. Anlatabiliyor muyum?

Peki şimdi Allah neye işaret ediyor? Allah diyor ki; bakın nasıl filizlenen, yeşermeye başlayan ve ardından olgunluğa erişen yatırım fırsatları yaratıyorum. Yeni kurulan bir şirket düşünün, önce ufak bir geliri olur, sonra bayilik verecek konuma gelir, büyür, istihdam sağlar ve koskoca bir sektör yaratır veya o sektöre öncülük eder, liderlik yapar. İşte Allah, bu konu üzerinde tefekkür etmemizi istiyor. Doğal kaynaklardan sonraki adım dünyadaki ticari gelişimdir. Allah buna bile işaret etmiştir.

Fazl Arayışı ve Ticaret

Pekâlâ, diğer kavramlara geçelim. Sadece Kur’an’da geçen şekliyle temel ekonomik terimlerden bazılarını bilmenizi istiyorum. İki tanesinden zaten bahsetmiştim. Ne demiştim? Rızık ve semer (meyve).

Bir de “fazl” var. Arapçada fazl tam anlamıyla ekstra demektir. Patronunuz size ikramiye verdiyse, bu bir fazldır, değil mi? Gelirleriniz beklenenden fazlaysa, bu bir fazldır. Masrafları çıkardıktan sonra elinize kalandan daha fazlasını kazandıysanız, o kâr, o kazanç bir fazldır. Allah bu kelimeyi Kur’an’ın farklı yerlerinde çeşitli şekillerde kullanır. Maneviyatın zirvesi olan Müzzemmil Suresi’nde bile Allah şöyle buyurur:

وَآخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِي الْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللَّهِ

(Ve âharûne yadribûne fî’l ardı yebteğûne min fadlillâh.)

(Müzzemmil, 20)

Dünyada Allah’ın fazlını aramak, yani yeni iş fırsatları bularak para kazanmak için uzak mesafelere seyahat eden başka insanlar da vardır. Mal alıp satarlar, anlaşmalar yaparlar, yatırım yolları ararlar, vesaire. İşte tüm bunlar, Allah’ın tanımıyla “Allah’ın fazlını aramaktır”. Birazdan bu ayete geri döneceğiz.

Ama bu fikri size açmak istiyorum. Allah, iş fırsatları peşinde koşmaktan nasıl bahsediyor? Rızık arayışından? Fazl arayışından? Allah neler söylüyor?

قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الْرِزْقِ

(Kul men harrame zînetallâhilletî ahrace li ıbâdihî ve’t tayyibâti mine’r rızk.)

Allah diyor ki, “De ki: Allah’ın yarattığı o güzellikleri, O’nun kulları için çıkardığı o nimetleri kim haram kılmaya cüret edebilir? Kulları için çıkardığı o ziynetleri ve rızkın temiz, helal olanını kim haram kılabilir?”

Yani Allah diyor ki; bahçeler yarattım, petrol ve doğal gaz rezervleri yarattım, maden kaynakları yarattım, her türlü kömür ve diğer doğal kaynaklar veya demir cevheri için kazılabilecek dağlar yarattım. Ben tüm bunları yarattım, sonra biri çıkıp geliyor ve “Kardeşim, dünyayı düşünme, ahiretini düşün” diyor. “Estağfurullah, vaktini mescitte geçir, başka işin olmasın.” Bir saniye. Dur bakalım. Allah’ın yarattığı ve kullarının istifadesine sunduğu o güzel, iyi ve temiz şeyleri haram kılmaya kim cüret edebilir? Sanki Allah, birinin sizi O’nun yarattığı nimetlerden soğutmasından razı olmamış gibi. مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ؟ (Men harrame zînetallâh.) Buna kim cüret edebilir?

Biliyorsunuz, bir yandan, Müslümanlar dini yaşamaya başladıklarında böyle çok hassaslaşırlar, “Haram olan bir şeyi alıp helal yapamazsınız” derler. Bu konuda çok ciddileşirler. Hop, o haram, bu haram, şu haram. Fakat helal olan bir şeyi alıp kötü göstermeye çalıştığınızda da Allah bir o kadar razı olmaz. Allah’ın hiçbir sorun görmediği bir şeyi alıp onu sorunlu bir şeye dönüştürmek senin ne haddine? Yani, helal olanı alıp birine harammış gibi hissettirmek de tıpkı tam tersi gibi bir cürümdür.

لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ وَنَنْتَبْضَهُ فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ

(Leyse aleykum cunâhun ve nentebdahû fadlen min rabbikum.)

(Bakara, 198)

Hacca gidiyorsunuz, hayatınızın en manevi yolculuğuna çıkıyorsunuz. İhrama gireceksiniz; ki bu, gömüleceğiniz kefenin bir temsilidir. Tavaf ediyor ve Haram’a gelip diyorsunuz ki; لَبَّيْكَ اللَّهُمَّ لَبَّيْكَ (Lebbeyk اللهم lebbeyk.) Çünkü mahşer gününün provasını yapıyorsunuz. Bu dünyayı terk ediyorsunuz. Bu, dünyada geçici olduğumuzu, asıl toplanma yerinin mahşer günü olduğunu gösteren bir tatbikattır ve kıyamet gününü hatırlama toplantısı her yıl yapılan hac ibadetidir.

Allah hac hakkında der ki; hacca gittiğinizde Rabbinizin fazlını aramanızda hiçbir sakınca yoktur. Yani, birisi hacca gidecekse, bin mil, iki bin mil yol kat edecek demektir. Eski zamanlarda, belki de birisi oraya ulaşmadan önce altı ay, dört ay, beş ay seyahat ediyordu. Birikimleri, paraları olmadan oraya nasıl varacaklardı? Hacca kadar gidebilmek için birikimleri, paraları, bir şeyleri olması gerekiyordu. Hacca vardıklarında, oraya ulaştıklarında belki de tüm paraları tükenmiş oluyordu. Ttebrikler hacı oldunuz, ama dönüş yolunda da açlıktan öleceksiniz. Öyle mi?

Allah, hayır, hayır diyor.

وَتَزَوَّدُوا

(Ve tezevvedû)

“Yol azığınızı alın.”

(Bakara, 197)

فَإِنَّ خَيْرَ زَادِتْ تَقْوَى (Fe inne hayra zâdi’t takvâ.) Çünkü yolculuğunuzun bütçesini ayarlamak için yeterli azık almak takvanın bir parçasıdır. “En iyi azık takvadır.” Bunun iki manası var. Hem manevi olarak yanınıza takvayı alın hem de tedbirinizi alın, doğru bir bütçeyle yola çıkın. Oraya vardığınızda, belki de yanınıza yeterince para veya kaynak almalısınız ki hacca gittiğinizde alım satım yapabilesiniz.

اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْۜ

(En tebteğû fadlen min rabbikum.)

(Bakara, 198)

Şöyle düşünün. Ticaret fuarlarımız olur, değil mi? Mesela bir teknoloji konferansı var. Teknoloji şirketleri oradadır. Ya da biliyorsunuz benim yaşadığım Teksas’ta bayağı bir silah fuarı olur. Silah üreticileri vardır. Hepsi bir araya toplanır, öyle değil mi? Comic-Con vardır. Farklı sektörler için türlü türlü fuarlar, etkinlikler yapılır.

Peki hacda kimler toplanıyor? Kimler bir araya geliyor biliyor musunuz? Her sektörden, her iş kolundan insanlar. Bu gezegendeki en büyük networking, iş ağı kurma fırsatıdır. İşte Allah diyor ki; oraya gittiğinizde Rabbinizden fazl aramanızda bir sakınca yoktur. Gidin bağlantılar kurun. Mal alıp satmanın peşine düşün. Anlaşmalar yapın. Sorun değil. Siz haccınızı ifa ettiniz. Şimdi dünyanın payını aramaya da devam edebilirsiniz.

Bu arada, dünyayı unutmanızın beklendiği bir yerde… Tavaf yapıyoruz, değil mi? Tavaf yapıyoruz. Sadece Allah’ı düşünüyoruz. Ve Rükn-ü Yemani’den her geçtiğimizde,

رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً

(Rabbenâ âtinâ fî’d dunyâ haseneten ve fî’l âhırati haseneh.)

“Bize bu dünyada da iyilik ver, ahirette de.”

(Bakara, 201)

Orada bile Allah bize neyi unutturmadı? Bu dünyayı.

Zülkarneyn Kıssası: İstikrar ve Yeniden Yatırım

Allah Zülkarneyn hakkında ne diyor bir bakalım. Kehf Suresi, genç adamların dünyayı terk ettiği bir kıssa ile başlar. Bir mağaraya sığınmışlardı. İnsanlar da bu kıssayı alıp şöyle derler: “Kardeşim, dünya fitnedir. Nereye gitmen lazım? Mağaraya çekilmen lazım. Çünkü dışarıda çok fazla şey var. Şu otoyollara bak. Şu internete bak. Şu cep telefonlarına bak. Estağfurullah. Fitne, fitne, fitne. Git mağaranı bul kardeşim. Tamamdır. Kota Kinabalu’ya taşınıyorum. Okyanusa bile bakmayacağım. Orada da çok fitne var. Yüzümü dağa döneceğim ve sadece orada yaşayacağım. Dünyayı istemiyorum… Kimseyle hiçbir işim olmaz. Çöle taşınacağım. Sadece herkesten uzaklaşmak istiyorum. Bir dağda yaşamak istiyorum.”

Aynı surede surenin sonuna geldiğinizde ise Zülkarneyn kıssasını görüyoruz, değil mi? Zülkarneyn kıssasında,

اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْاَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَباًۙ فَاَتْبَعَ سَبَباً

(İnnâ mekkennâ lehû fî’l ardı ve âteynâhu min kulli şey’in sebeben fe etbea sebebâ.)

(Kehf, 84-85)

Allah diyor ki, biz ona dünyada istikrar verdik. Allah’ın en büyük lütuflarından biri; bir toplum, bir işletme, bir aile, bir ülke için istikrardır. İstikrarlı piyasa, istikrarlı fiyatlar, istikrarlı işler, istikrarlı orta sınıf, istikrarlı ticaret ortakları, istikrarlı fiyat aralıklarıdır, değil mi? İstikrarın kilit noktası budur. İstikrarlı bir piyasa olmadan istikrar sağlayamazsınız. Eğer piyasa çöküyorsa, o toplumda istikrar olamaz. Hatta piyasalar tepetaklak olduğunda, siyaset de tepetaklak olur. İş dünyası, siyaset dünyası ve ulusal güvenlik; bunların hepsi birer domino taşıdır. Birbirlerine bağlıdırlar. Birbirlerinden ayrı düşünülemezler.

Allah diyor ki,

وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَباًۙ

(Ve âteynâhu min kulli şey’in sebebâ.)

“Ona her şeyden her türlü kaynağı sağladık.”

Basit bir çeviri yapacağım. Ona her türlü neyi sağladık? Kaynakları. Şimdi, eğer benim çok fazla kaynağım varsa, Elhamdülillah, Allah bana çok şey vermiş demektir; artık hiçbir şey yapmama gerek yok çünkü bir sürü kaynağım var. Peki Allah Zülkarneyn hakkında ne diyor? فَأَتْبَعَ سَبَبًا (Fe etbea sebebâ.) O da bu kaynakları, daha fazla kaynağa ulaşmak için kullandı.

Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Buna yeniden yatırım denir. Buna kârı yatırıma dönüştürmek denir. Allah ona her türlü kaynağı verdiğini söylüyor. Sadece krallığında oturup keyfine bakabilirdi. Halkı da mutlu olurdu. O da mutlu olurdu. Her şey yolunda giderdi. Ama Zülkarneyn’e baktığınızda nereye gidiyor? Daha önce kimsenin gitmediği yerlere gidiyor. Dağlar arasındaki çamurlu bir bölgeye gidiyor, tek kelime dil konuşamayan insanların yanına gidiyor, böyle değil mi? Neden onca yere gidiyor? Gidebildiği her yere kalkınma ve gelişme götürmek istiyor. Bu kadar geniş bir vizyona sahip, yanına insanları katıyor ve ilerledikçe daha önce hiç tanımadığı insanlarla ittifaklar kuruyor.

Bu da küçük bir dipnot ama ilginçtir, tanıştığı o insanlar… Allah özellikle o insanların, ortaklık kurduğu, muhatap olduğu, iş yaptığı insanların illa ki mümin kişiler olduğunu belirtiyor mu? Peki bu bir şart mıdır? İşinizi büyütürken, illa inançlı ortaklarla mı iş yapmak zorundasınız? Hayır. Medine’de bile Resulullah (sav) gayrimüslimlerle iş yaptı. Gayrimüslimlerden, hatta Yahudi kabilelerden bile mal ve hizmet satın aldık. Bunu yaptık. Bunlar yaşandı. Bu, siyerin bir parçasıdır. Nitekim Bedir savaş meydanındaki silahların birçoğu, silah üreticisi oldukları için Yahudi kabilelerden satın alınmıştı. Kureyş tarafındaki bazı kılıçlarla Müslüman tarafındaki bazı kılıçlar, aynı üreticinin elinden çıkmaydı. Ticaret ticarettir. Etik olduğu sürece çıkarınıza olan ticaretinizi yaparsınız. Velhasıl, فَأَتْبَعَ سَبَبًا (Fe etbea sebebâ.)

İslam’ı Sekülerleştirmek ve Dünya İlmi

Şimdi, İslam dünyasında giderek yayılan bir tuhaflık var. Belki tıp, ekonomi, işletme gibi alanlarda yükseköğrenim gördünüz. Ne bileyim, diş hekimliğine gittiniz. Veya ne bileyim, mühendislik okudunuz. Her ne okuduysanız…

Oğlunuzu başka bir ülkeye yüksek lisans ya da doktora yapmaya göndermek üzeresiniz. Ve çok dindar, çok İslami arkadaşlarınız var. İslam’dan bile daha İslamiler maşallah. Oğlunuz eğitimini sürdürmek için yola çıkmadan iki gün önce onlarla akşam yemeği yiyorsunuz. O maşallah, çok İslami arkadaşlarınız ne diyor? “Sen şimdi oğlunu dünya için hicret etmeye mi gönderiyorsun? Bu, dünya uğruna bir hicret değil mi? Kardeşim, sen oğlunu ahiret uğruna göndermelisin. Gitsin de şeriat üzerine bir diploma alsın. Fıkıh ve akide öğrensin. Bırak da hadis okusun. Neden onu ekonomi okumaya gönderiyorsun? Neden mühendis olması için gönderiyorsun? Kardeşim, Allah kıyamet günü mühendislikten hesap sormayacak ki!”

Öyle mi? Allah mühendislikten sormayacak mı? Zülkarneyn ne yaptı peki? Bir set inşa etti, değil mi? Bir set yaptı. Duvar örmek için “abdesti neler bozar” dersi mi aldı? O ilim de faydalıdır elbet, ama onun mühendislik bilgisi, hangi malzemelerin gerektiği… Bakır mı lazım? Demir mi lazım? O madenleri nasıl eriteceksin? O ikisinin arasına nasıl yerleştireceksin? O duvar nasıl ayakta duracak? Bu dünya ilmi midir yoksa ahiret mi? Nedir bu? Hem bu Kur’an’da var mı, yok mu?

Bizim yaptığımız şey, İslam’ı sekülerleştirmek oldu. Bunun anlamı şudur: İslam sadece dini alana aittir. Mühendislikte yeri yoktur. Ticarette yeri yoktur. Oysa bu uğraşlar da bereketli, kutlu uğraşlardır.

Meta’ Kavramı: Fayda ve Keyif

Şu ayete bir kulak verin.

وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِۙ وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ وَاِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ اِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلٰى حِينٍ

(Ve âyetun lehum ennâ hamelnâ zurriyyetehum fî’l fulki’l meşhûn. Ve halaknâ lehum min mislihî mâ yerkebûn. Ve in neşe’ nuğrikhum fe lâ sarîha lehum ve lâ hum yunkazûn. İllâ rahmeten minnâ ve metâan ilâ hîn.)

(Yasin, 41-44)

Bu, Yasin Suresi. İşin ironik tarafı şu ki, o aşırı dindar kardeşlerimiz Yasin Suresi’ni okuyup, “Dünyaya dalmayın, dünya, dünya, dünya…” diye öğüt verirler.

Allah diyor ki, “Onlar için mucizevi bir işaret de, bizim onların çocuklarının gemilere binmesine izin vermemizdir.” Neden insanlar antik dünyada çocuklarını gemilere bindirip yolluyordu? Neden? Hangi amaçla? Git yeni bir dünya keşfet. Git yeni ekonomik fırsatlar bul. Git bir şeyler öğren. Git ticaret zanaatını öğren. Bunu bu köyde öğrenemeyiz. Büyük şehre git ve nasıl tencere tava yapılacağını öğren. Git inşa etmeyi öğren. Bunu öğren. Ticareti öğren. Bizden daha fazla şey öğrenenlerin yollarını öğren. Git yönetimi öğren. Git bu işte çalış. Git kralın emrinde çalış. Danışmanın yanında çalış vesaire. Yaptıkları şey bu değil miydi? Gelecek nesilleri daha iyi bir geleceğe sahip olsun diye çocuklarını yolcu ediyorlardı.

“Estağfurulah, Dünya için miii?!”

Allah وَاٰيَةٌ لَهُمْ (Ve âyetun lehum.) diyor. İnsanların gelecek nesilleri dünyaya açarak onlara daha iyi bir gelecek sunmasına Allah’ın müsaade etmesi onlar için büyük bir işarettir. “Onlar için tıpkı o gemiler gibi binecekleri başka şeyler de yarattık” diyor Allah. Allah’ın onlar için gemiler yarattığını, ama binecekleri başka binekler, başka araçlar da var ettiğini belirtmesi çok güzel. Allah bunların hangi araçlar olduğunu söylemedi, bu belki bugün uçakları bile kapsıyordur. Değil mi? Şundan eminim ki, aya giden roketleri filan kapsamıyordur herhalde. Bezos’un roketlerini kapsamadığına eminim. (!)

Allah diyor ki, “Eğer isteseydik onları suda boğardık.” Eğer bu bereketli bir yolculuk olmasaydı, Allah buna hiç müsaade etmeyebilir ve denizin ortasında onları öylece boğabilirdi. Kimse çığlıklarını bile duymazdı çünkü boğulurken ağızları suyla dolardı. فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَۙ (Fe lâ sarîha lehum ve lâ hum yunkazûn.) “Kimse onları kurtarmazdı.” Tüm bunlar bizden bir rahmettir ve مَتَاعاً اِلٰى حِينٍ (Metâan ilâ hîn.) yani belirli bir süreye kadar yararlanılacak kaynaklardır.

Bir başka ekonomik terim daha. Diğer ekonomik terimler, neydi onlar? Rızk ve semer yani meyveydi, değil mi? Rızk, meyve ve fazl. Şöyle hızlıca geçerken, üzerinde durup “sebep” yani kaynakların da başka bir terim olduğunu söyleyemedim Zülkarneyn kıssasından “sebep”.

Kur’an’daki ekonomik sözcükleri öğreniyoruz, öyle değil mi? İşte yeni bir tane daha. Allah (ac) şimdi meta’ kelimesini kullanıyor. Meta’.

Meta’nın iki anlamı vardır. Kullanılacak bir şey, bir kaynaktır. Aynı zamanda keyif alınacak bir şeydir. Fayda ve… ne demiştim? Fayda ve keyif.

Meyvenin bir faydası vardır. Bana vitamin sağlar, besin sağlar. Ama meyvede aynı zamanda ne vardır? Keyif. Tavuk iyi bir protein kaynağıdır. Fayda ve keyif. Arabaların bir faydası vardır. Sizi A noktasından B noktasına götürür. İşe yararlar. Ama güzel bir araba aynı zamanda nasıldır? Keyiflidir. Bir at. Eskiden atlar binek aracıydı, fayda sağlardı. Ama güzel bir at aynı zamanda nedir? Keyiftir.

Aslında keyif, sanayiyi de ayakta tutan ve yönlendiren bir şeydir. Sadece fayda değil. Bir uygulama, telefonunuzdaki uygulamalar, birçoğu bir fayda sunar. Harita aracıdır. Alışveriş aracıdır. Şudur, budur. İşlevi her neyse işte. Ama kullanıcı deneyiminin keyifli olduğundan emin olmak için kurdukları bir tasarım ekipleri vardır, değil mi? Eğer kullanıcı deneyimi keyifli değilse, o uygulamayı silecek ve size daha keyifli bir deneyim sunan başka bir uygulama indireceksiniz. Öyle değil mi? Elinizdeki telefonlar bile öyle. Bu cihazlar, hem fayda sağlar hem de keyif verir. Meta’ (مَتَاع (Metâ)), Kur’an’da yer alan önemli, temel bir terimdir. Allah tüm bunların bir rahmet ve belli bir süreye kadar bir “meta'” olduğunu söyler.

Ticari Alanlar ve Küresel Bakış Açısı

Allah der ki;

لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَدْخُلُوا بُيُوتاً غَيْرَ مَسْكُونَةٍ فِيهَا مَتَاعٌ لَكُمْۜ

(Leyse aleykum cunâhun en tedhulû buyûten ğayra meskûnetin fîhâ metâun lekum.)

Aynı terim, değil mi? Bu ifade birçok kez geçer. Size okyanustan damlalar sunuyorum. Allah diyor ki, içinde oturulmayan evlere, yani ticari binalara girdiğinizde üzerinize bir günah yoktur; çünkü orada sizin için bir mata’ (fayda) vardır. (Nur, 29)

Bir üniversiteye adım atıyorsunuz. Sizin için mata’. Bir alışveriş merkezine giriyorsunuz. Sizin için mata’. Bir muayenehaneye, hastaneye veya bir muhasebe şirketine, bir ofise veya taksiye biniyorsunuz. Bunların hepsi dünyanın ticari alanlarıdır. Allah diyor ki, o yerlere gitmenizde bir sakınca yoktur. Şöyle dememelisiniz: “Yok, hayır, hayır. Ben sadece evde dururum. Benim hayatım evimle mescit arasında geçer. O kadar, çünkü ben çok İslami yaşıyorum.” Sanırım Kur’an’dan bile daha çok İslamisin.

İkametgâh olmayan, ibadet harici işlevleri olan diğer binalara girmenizde hiçbir sakınca yoktur, çünkü o binalarda sizin için ne vardır? Mata’. Bu arada, eğer doğru anladıysam Allah zaten çok fazla ticari yapının olması gerektiğini ima etmiyor mu? Çünkü meta’ sağlayan بُيُوتاً غَيْرَ مَسْكُونَةٍ (Buyûten ğayra meskûneh.) diyor. Allah zımnen diyor ki; böyle binaları inşa edin, böylece daha çok yarar sağlayın. Keyfini süreceğiniz daha fazla kaynağınız olsun.

Şimdi ilerledikçe sizi biraz daha geriye, antik çağlara götüreceğim. Allah ekonomik menfaat arayışından nasıl bahsediyor?

Nuh (as), ulu’l-azm peygamberlerin ilkidir. Kavmine ne diyordu? Nuh’un (as) evrensel bir peygamber olmadığını, bir yerlerde, sadece bir köyde yaşadığını düşünebilirsiniz. O zamanlar öyle büyük şehirler yoktu, değil mi? Onlara ne diyordu? Diyordu ki; (Nuh, 19-20)

وَاللّٰهُ جَعَلَ لَـكُمُ الْاَرْضَ بِسَاطاًۙ لِتَسْلُكُوا مِنْهَا سُبُلاً فِجَاجاً

(Vallâhu ceale lekumu’l arda bisâtan li teslukû minhâ subulen ficâcâ.)

“Allah yeryüzünü sizin için bir döşek kıldı ki, geniş yollarda ve otobanlarda ilerleyebilin, yeni ufuklar bulup dünyayı keşfedebilin.”

Nuh (as), kavmine Allah’ın dünyayı, içinde tartıştıkları bu daracık köyden çok daha büyük kıldığını ve dünyada rızkınızı arayabilmeniz için burayı bu kadar geniş yarattığını söylüyordu. Düşünebiliyor musunuz, Nuh’un (as) küresel bir bakış açısı vardı. O zamanlarda kimse daha seyahat edemiyordu. Ekonomik bir planı olmadan kimse dünyayı dolaşamaz. Nerede uyuyacaklar? Nasıl hayatta kalacaklar? Kendilerini nasıl koruyacaklar? Hangi malzemeyle inşa edecekler? Ekonomik bir planları olmak zorunda. Demek ki Nuh (as) peygamber bile, insanoğlunun seyahat ederek ve hep daha fazlasını arayarak dünyayı kalkındırmasına atıfta bulunuyordu. Subhanallah.