Eğer gerçekten yaptıklarından pişman olsalardı, Allah’a ne konuda söz vermeleri gerekirdi? “Evet, gelecek sene Allah bize yine rızık verirse yoksulları asla göz ardı etmeyeceğiz.” gibi bir söz, değil mi? Bu doğrultuda bir şey söylemeliydiler. Ne söyleyeceklerine bir bakalım…
Negatif Narsisizm ve Hataları Genelleştirme
Yaptığım bir hataydı ama hatam benim kim olduğumu göstermez. Hatamı kabul edebilir, onunla yüzleşebilir ve hayatıma devam edebilirim. Hayatınızda, ilerlemenize asla izin vermeyecek bazı insanlar olacak. Sizi hatalarınızla tanımlamak isterler veya o kadar kötü bir durumdasındır ki onlar seni hatanla tanımlamadan önce sen kendini bir “hata” olarak tanımlamalısın ki onlar herhangi bir şeye işaret edemesin.
“Evet, biliyorum biliyorum işleri batırdım.” “Biliyorum ben eziğim.” Hiç kimse senin ezik olduğunu söylemiyor, sadece yaşlı kadını merdivenlerden itmemeliydin diyoruz (!) Tam olarak hapse girmene neden olan bir suç işledin (!) Bu negatif narsisizm olarak adlandırdığım şey. Biz hep hatalıydık hatalıyız, işleri hep berbat ettik.
Bekle, Allah onların sürekli yaptıklarını eleştirdi mi? Allah, onların sürekli yaptıkları kötülükleri mi açığa vurdu? Doğrusu eğer ayeti dikkatli okursanız… Hadi kıssayı dikkatlice tekrardan okuyalım. Bakalım eleştirecek bir şey bulabilecek miyiz.
إِذْ أَقْسَمُوا
(İz aksemû)
onlar bir yemin ettiklerinde
لَيَصْرِمُنَّهَا مُصْبِحِينَۙ
(Leyasrimunnehâ musbihîn)
sabah vakti mahsulü biçeceklerine…
(Kalem 17)
Bu kulağa bir suçmuş gibi mi geliyor? Eğer kıssanın sadece bu kısmını biliyorsan “Estağfirullah, bu insanlar mahsulünü biçmek mi istiyorlar hem de sabahleyin! Bu caiz değil!” Bunu söyleyebilir misin? Hala ortada suç sayılacak bir şey yok.
وَلَا يَسْتَثْنُونَ
(Ve lâ yestesnûn)
(Kalem 18)
Hiçbir istisna yapmadıkları, bunu istedikleri ve bunu yapmaya kararlı oldukları anlamına gelebilir. Bunu “inşallah” demedikleri şeklinde okuyabilirsiniz, yorumlardan biri budur. Ama bu şekilde okumak zorunda değilsiniz, başka yorumları da olabilir. Bunlardan birisi de, kararlarına son derece bağlı olmaları. Kararına bağlı olmak suç mu? Hayır, öyle bir şey yok.
وَلَا يَسْتَثْنُونَ (Ve lâ yestesnûn) ve sonra:
فَطَافَ عَلَيْهَا طَائِفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُمْ نَائِمُونَ
(Fetâfe aleyhâ tâifun min rabbike ve hum nâimûn)
(Kalem 19)
Ve fırtına gelip de bahçelerini yok ettiğinde Allah bize sebebini söylemedi. Bu bir suç değildi, Allah bunu yaptı. Sonrasında:
فَأَصْبَحَتْ كَالصَّرِيمِ
(Fe asbahat kessarîm)
bahçe bikilmiş ekin gibi oldu.
(Kalem 20)
Tamam, bunu Allah yaptı ve bunun onlarla bir alakası yok. Sabah olunca:
فَتَنَادَوْا مُصْبِحِينَۙ
(Fe tenâdev musbihîn)
birbirlerini uyandırdılar
(Kalem 21)
Bu bir suç mu? Burada hala suç sayılacak bir şey yok.
أَنِ اغْدُوا عَلَىٰ حَرْثِكُمْ إِن كُنتُمْ صَارِمِينَ
(Eniğdû alâ harsikum in kuntum sârimîn)
“Acele et ve gidip mahsulünü biç”
(Kalem 22)
Mahsulünü biçmeye niyet etmen suç mu? Hala bir suç yok. Suç sayılacak bir şey yazmıyor burada ama sonra şu:
فَانطَلَقُوا
(Fentalakû)
“yola koyuldular”
Hala sorun yok.
وَهُمْ يَتَخَافَتُونَۙ
(Ve hum yetehâfetûn)
“Kendi aralarında sessizce konuşuyorlardı…”
(Kalem, 23)
أَن لَّا يَدْخُلَنَّهَا الْيَوْمَ عَلَيْكُم مِّسْكِينٌ
(En lâ yedhulennehâl yevme aleykum miskîn)
“Herhangi bir yoksul bugün size rastlamazsa daha iyi olur.”
(Kalem 24)
Haa işte, suç burada. Yani her şey suç değil, suç olan bu.
Bu arada diyoruz ki:
لَوْلَا تُسَبِّحُونَ
(Levlâ tusebbihûn)
“Niye tesbih etmiyorsunuz?”
(Kalem 28)
diyen adam bile… Neden çıkıp da neyin yanlış olduğunu açıkça söylemedi? “Size yoksul kimseleri de gözetmenizi söylememiş miydim!?” Çünkü bazen insanlar genel konuşarak konuyu asıl yanlıştan başka yere çekerler. لَوْلَا تُسَبِّحُونَ (Levlâ tusebbihûn) genelleme değil mi? “Başından beri yanlış yapan kimselerdik!” bu genelleme değil mi?
Tıpkı yanlış yaptığını kabul etmek isteyen bazı kişiler gibi. Diyelim ki; yüzüne bir tokat attı. Sonrasında söylemekte zorlanarak derler ki “Ya, o zaman yüzüne bir tokat attım ve sen de azı dişini kaybettin. Bu konu hakkında berbat hissediyorum. Bunu yapmamalıydım, suçluyum, yaptığım berbattı, pişmanım” falan… Hayır, derler ki “Eğer seni incitecek yanlış bir şey yaptıysam…” O “eğer” kelimesine bayılıyorum, en sevdiğim “eğer” o. Veya şöyle derler: “Artık her ne olduysa olanlar için gerçekten üzgünüm.” Her ne olduysa mı!? Kardeş sen yüzüme tokat attın! “Evet, bunu dedim zaten.” Hayır, öyle demedin! “Her ne olduysa” dedin!
Çünkü sen davranışının çirkinliğini genelleştirerek ifade etmeye çalışıyorsun. “Fakir insanların açlıktan ölmesini istedik ve onları umursamadık” demek yerine “Başından beri yanlış yaptık” diyerek genelleştiriyorsun çünkü kulağa çok çirkin geliyor. Ama “Başından beri yanlış yaptık” demek kulağa daha alçakgönüllü, güvenli geliyor, değil mi? Bu temkinli bir özür, siyasi bir özür gibi. Hala kendi yaptığın çirkin eylemleri tam anlamıyla kabullenmemişsin.
Allah’a Karşı Samimi Olmak
Allah bizden amellerimizi dünyaya yayınlamamızı beklemiyor. Ama en azından yaptıkların konusunda Allah’a açık ol, en azından Allah’a karşı samimi ol. Konuştuklarını dikkatle seçmek yerine açık ve samimi ol. Allah’a karşı bu seviyede bir samimiyete sahip olmalıyız. Ahiret günü Allah’ın karşısında tamamen açığa çıkmış olacağız ve her hatamız günahımız öyle ya da böyle ortaya dökülecek.
لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا
(Lâ yuğâdiru sağîraten ve lâ kebîraten illâ ahsâhâ)
(Kehf 49)
En kötü amellerimiz hakkında Allah ile açıkça konuşmamız ve O’ndan af dilememiz bizim için daha hayırlı olur. Bunun iki neticesi olacaktır:
- Birincisi; Allah ile daha doğrudan bir bağım olacak, filtreler olmayacak.
- Ve ikincisi; eğer ki kendim hakkında dürüst olabilirsem bu benim için gerçekten iyileştirici olacak.
Çünkü sürekli maske takmak zorunda olduğumuz bir hayat yaşıyoruz, değil mi? Sadece Allah ile beraberken maskeni çıkarıp kendini olduğun gibi ifade ediyorsun. Tıpkı Ebubekir’in (ra) şu meşhur sözündeki gibi: اللهم أعطني بما يقولون ولا تؤاخذني بما لا يعلمون (Allâhumme a’tınî bimâ yekûlûne ve lâ tuâhiznî bimâ lâ ya’lemûn). Bilirsiniz, insanlar onu sürekli över, iltifat ederlerdi. O da dedi ki: “Allah’ım, bana onların söylediklerine göre lütufta bulun ve beni, onların benim hakkımda bilmedikleriyle hesaba çekme. Çünkü onlar benim iyi tarafımı görüp çok güzel şeyler söylüyorlar ama karanlık bir tarafım da var, Rabbim sen hatalarımı biliyorsun. Bana bu hatalarım konusunda yumuşak davran.” İşte Allah ile böyle bir ilişkiye sahip olmamız lazım. Allah hepimize bunu nasip etsin.
Birbirini Suçlama ve “Levm” Kavramı
Tabi sonra Allah’a yöneliyor ve “biz başından beri hatalıymışız” diyorlar ama sonra da:
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ
(Fe akbele ba’duhum alâ ba’dın yetelâvemûn)
Birbirlerini suçlamaya başladılar.
(Kehf, 30)
أَقْبَلَ (Akbele)’nın anlamı birine doğru dönmek ve onu suçlamak sonra başkasına dönüp onu suçlamak. Sonrasındaysa:
إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ
(İnnâ kunnâ zâlimîn)
“biz günahkar kimselermişiz”
Aslında biz değil sen öylesin!
Birisi konuşmaya başladı ve “beyler; beni dinlemeniz gerekiyordu, size Allah’a karşı dikkatli olmanızı söylüyordum.” Ve başkası da dönüp onu suçladı: “Öyle mi? O zaman sen niye geldin? Sen geldiğinde sandık ki -çünkü sen aramızdaki en dindar kişisin, eğer böyle dindar biri geldiyse- bu bize İslam’a zıt bir şey değil gibi geldi. Bu senin hatan, kötü örnek oldun.” Ve yanındaki diğer adam da dedi: “Aslında biliyor musun, seninle hemfikirdim. Sesimi çıkarmam gerekiyordu ama çıkarmadım çünkü şu adamdan korkuyordum.” “Ben suçlu değildim. Bunu kendim için değil sizin için yaptım beyler. Herkesin iyiliğini gözetiyordum.” Parmaklarıyla birbirlerini işaret ediyorlar… Çünkü, kaybetmiş olmamızın hayal kırıklığı var.
Bunu anlayamadıysanız belki şunu düşünmeniz daha kolay olabilir: Finale çıkmış bir takımın maçı kaybetmesini düşünün. Maç sonrası soyunma odasında üzgün haldeler. Birisi penaltıyı kaçırmış, bazısı 3 sayılık atışı kaçırmış veya oyunun son 12 saniyesinde iki serbest atışı da kaçırmış veya teknik direktör aşırı yorulan sporcuları görmesine rağmen oyundan çıkarmamış… Sonuç olarak çeşitli hatalar yapılmış ve hepsi şimdi soyunma odasında beraber. Şimdi ne olacak? “Neden bana pas vermedin ki!” “Sen şunu yaptın, sen şunu yaptın…” Herkes birbirini suçluyor… Ve takım antrenörü de takımın sahibiyle buluştuğunda yine suçlamalar havada uçuşuyor. Çünkü ortada bir kayıp olduğunda kayıpla baş etmenin yollarından biri de şahsi sorumluluk almak yerine suçu başkasına atmaktır.
Hayatta birtakım hatalar yaptığımız anlar olacak ama hata yapan tek kişi biz olmayacağız, başkalarının da hataları olacak. Dolayısıyla ortada net bir tablo yok. Peki şöyle dediğinizde ne olur: “Evet, işi mahvettim ama sen de mahvettin! Ben bir hata yaptım ama sen de yaptın!” “Benim hata yaptığım kısım şuydu ama senin hatan da şu…” Bu konuşmayla nereye varılıyor? Olayı “kim daha haksız” meselesine çeviriyorsun. Peki bu suçlama yarışını kim kazandı? Meseleyi yarışmaya çevirdik.
Sağlıklı olan yaklaşım, kendin için kendi hatanı kabul etmek ve başkalarının kendileriyle yüzleşip yüzleşmemeye karar vermesine izin vermektir. Çünkü eğer kendi hatanın etkisini hemen akabinde başkasının hatasını dile getirerek azaltırsan o zaman kendi hatanla gerçekten yüzleşmemiş olursun. Dolayısıyla sadece kendi hatana odaklan, kendi yanlışını düzelt; başkasının kendi yanlışını düzeltip düzeltmemesine karışma, bu onlara kalmış. Aksi takdirde iyi bir sonuç çıkmıyor.
فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ يَتَلَاوَمُونَ
(Fe akbele ba’duhum alâ ba’dın yetelâvemûn)
Birbirine döndüler ve birbirlerini suçlamaya başladılar.
(Kalem 30)
“لوم (Levm)” suçlama kelimesi Arapçada çok ilginç bir kelime. Kristalleşmiş baldan geliyor. Bal peteği içerisindeki balı bilirsiniz, bazen o balın bir kısmı katılaşır. İçeride akışkan bal vardır ama dışarı akmaz. Çünkü kavanozun/kabın ağzındaki bal katılaştığı için o orada hapsolmuştur. Dolayısıyla onu kazıyarak çıkarmanız gerekir. Bazen konserve kutusu veya benzer bir şey olur, kutunun yüzeyindeki kısım katılaşmış, yumuşak kısmı içeride sıkışıp kalmıştır ve sert kısmı ayırman gerekir. Bu aslında Arapçada لوم (Levm) olarak ifade edilir ve لوم (Levm) suçlama anlamına gelen bir kelimedir. Bunun arkasındaki anlam ise şudur: Birini suçladığında o kişiyi yerinde tutmaya çalışıyorsun. Birisini bir tür hapsetme şekli, aynı zamanda şöyle de denebilir: Seni suçlar veya eleştirirsem o davranışı bir daha tekrarlamayacaksın ve daha da kısıtlanacaksın. Dolayısıyla Arapçada suçlama kelimesi hapsetme, birisini kısıtlamayla ilişkilendirilir. Bir şeyi katı bir şekilde saklamak.
Şimdi, İmam Razi’nin tasavvuru şu şekilde -çünkü Allah birbirlerini nasıl suçladıklarını söylemedi- dolayısıyla İmam Razi hayal gücünü kullanıyor.
Aralarından biri diğerlerini suçluyor: “Bunu yapmamızı söyleyen sendin!” Diğer kişi: “Eğer bunu yapmazsak mahvolacağımızı söyleyen sendin!” Çünkü mahsulümüz geçen sene azdı. “Bana sürekli daha fazla birikime sahip olmamı tavsiye eden sendin. Çünkü mali açıdan yeterince sorumluluk sahibi değildim.” Şu tarafı veya o tarafı gösteren birisi dedi ki: “Ona katılıyorum, bunu yapmamamız gerekiyordu ama sessiz kaldım.” Sonra sessiz olan kişi dedi ki: “Neden bunca zaman sesin çıkmıyordu? Neden hiçbir şey demedin?” Suçlamalardan biri de buydu. Biri de dedi: “Biliyor musunuz, hiçbirinize katılmıyorum. Hatta niye bunun bir parçasıyım onu bile bilmiyorum!” İmam Razi’nin düşüncesi bu.
Sınırı Aşmak ve Sorumluluğu Dağıtmak
قَالُوا يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ
(Kâlû yâ veylenâ innâ kunnâ tâğîn)
(Kalem 31)
“En kötü şey başımıza geldi” dedi. وَيْلٌ (Veyl) Arapçadaki anlamı yıkımdır. وَيْلٌ (Veyl)’in bir diğer anlamı da bela/lanettir. “Biz lanetlendik.” وَيْلٌ (Veyl) yine bir diğer anlamı “cehennemin en kötü tarafı”dır. “Sanki şimdiden cehennemin en kötü tarafındayız.” gibi وَيْلٌ (Veyl).
Gerçekten öyle mi? Paralarını kaybettiler, bahçelerini kaybettiler, cehenneme mi gittiler? Hayır, gitmediler. Ama Allah diyor ki: Bu dünyada öyle bir zenginlik yaşayan insanlar var ki eğer bu zenginliklerini kaybederlerse yaşadıkları bu durum onlar için tıpkı cehennem gibi olur. “Ekonomi sınıfında uçarsam ölürüm.” يَا وَيْلَنَا (yazık bize). Orta koltuk mu, B mi?
Mesele bu ama يَا وَيْلَنَا (Yâ veylenâ) derler ki: “Off başımıza çok büyük bir felaket geldi, olabilecek en kötü şey oldu.”
إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ
(İnnâ kunnâ tâğîn)
Bu إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ (İnnâ kunnâ zâlimîn) ifadesinin bir yankısıdır. Başından beri asilik etmiş ve yanılmışız! Sürekli günah üstüne günah işledik. Önce ظَالِمِينَ (Zâlimîn) “zalimin” dediler şimdi طَاغِينَ (Tâğîn) “tağin” diyorlar. طَاغِينَ (Tâğîn)’in anlamı “çizgiyi aştık, çok ileriye gittik bu kadar ileriye gitmememiz gerekirdi. Bu çok fazla kötülük idi.”
طَاغِينَ (Tâğîn) aslında sınırı aştığını ifade etmek için kullanılır. Tıpkı suyun seti aşıp taşması; sel, taşkın gibi. Arapçada birisinin yarasındaki kanamanın durmadığını ifade etmek için kullanılır. Buradan şu çıkarılıyor; birisi itaatsizlik ederek sınırı aştığında veya başka bir deyişle; derler ki: “Bir şey yaptık ve farkındayız, hata yaptık ama bu sefer daha da beter bir hata yaptık.” Yani ظَالِمِينَ (Zâlimîn) genel bir hataydı ama طَاغِينَ (Tâğîn) artık normal sayılamayacak bir hataydı. Bu o kadar kötü bir hataydı ki Allah bize dur demeye karar verdi ve bahçemizi yok etti.
Burada ironik olan şu ki: Bu kişiler bazı kişileri mahrum bırakmak isterken, onlara azıcık bile vermek istemezken kendileri hiçbir şey elde edemedi. Hiçbir şey elde edemediler, Allah onları elde etmeyi umduklarından tamamen mahrum bıraktı.
Nihayetinde söyledikleri özünde şuydu: “Aman Allah’ım! Hepimiz işi çok fena batırdık!” Ve bence bu, başka bir “sorumluluğu dağıtma” şekli. Herkes kendi adına “ben hatalıydım” demeliydi ama onlar “tamam, tamam” gibi… Gerçekten hatalı olduğunun farkında olan birisi genel dil kullanarak veya konuşmasına herkesi dahil ederek günahını başkalarına dağıtır. “Evet hepimiz mahvettik.”
Bir örnekle anlamanıza yardımcı olayım, örnekle daha iyi anlarsınız. Sınavda kopya çekmiş bir öğrenci hayal edin ve öğretmen hepsini cezalandırmak üzere. Sınavda kopya çeken öğrenci diyor ki: “Profesör, sınıf olarak gerçekten çok kötü bir iş yaptık biliyorum ama…” “Sınıf olarak mı yaptık? Dostum bunu sen yaptın!” O öğrenci sorumluluğu kendisi dışındakilere nasıl yayıyor, ne diyor? “Sınıf olarak hata yaptık…” ‘Biz’ mi? Dolayısıyla إِنَّا كُنَّا طَاغِينَ (İnnâ kunnâ tâğîn) bunu da ifade ediyor olabilir.
Samimiyetsiz Tövbenin Kanıtı
Böylece hemen amaçlarını anlamış olduk, suçlarını itirafları samimi değil diyordum. Samimi olmadıklarının en büyük kanıtı ne peki? Eğer yaptıklarından gerçekten pişman olsalardı Allah’a neyin sözünü verirlerdi? “Tabi, Allah eğer gelecek sene yine bize rızık verirse asla hiçbir yoksulu göz ardı etmeyeceğiz” gibi bir söz değil mi? Bu doğrultuda bir şey söylemelilerdi. Gelin ne söyleyeceklerine bir bakalım.
عَسَىٰ رَبُّنَا
(Asâ rabbunâ)
“Umarız ki, yakında, çok yakında Rabbimiz”
أَن يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِّنْهَا
(En yubdilenâ hayran minhâ)
“Bize bu bahçeden daha iyisini verecektir.”
Bahçeni daha yeni kaybettin, berbat bir hata yaptığının farkındasın. Yaptığın berbat hata diğerlerini görmezden gelmendi ve şimdi de itirafın, Allah’tan umudun “Umarım Allah bizi affeder, görmezden gelmeye çalıştığımız kişilere hizmet için bize bir şans verir”, “Umarım Allah tövbemizi, pişmanlığımızı kabul eder, umarım…” olmalıyken diyorsun ki “Umut ederiz ki Allah bize bundan daha iyi bir bahçe verir.”
أَن يُبْدِلَنَا خَيْرًا مِّنْهَا إِنَّا إِلَىٰ رَبِّنَا رَاغِبُونَ
(En yubdilenâ hayran minhâ innâ ilâ rabbinâ râğibûn)
“Tüm içtenliğimizle Rabbimize yöneliyoruz; Tamamen Rabbimize yöneliyoruz.”
“Artık Allah’a yöneldik, ona döndük.” Ne yetimden bahsediyor, ne miskinden bahsediyor, ne fakirden bahsediyor ne de günahından bahsediyor. Tek bahsettiği şey “Umarım Allah bana bir dahaki sefer daha fazlasını verir.” Beni tövbelerinin gerçekten samimi olmadığını düşünmeye iten sebep bu.
Kehf suresindeki kıssayla ilginç bir zıtlık oluşturuyor çünkü oradaki bostancı bostanını kaybettiğinde:
يَا لَيْتَنِي لَمْ أُشْرِكْ بِرَبِّي أَحَدًا
(Yâ leytenî lem uşrik bi rabbî ehadâ)
“Keşke ben Rabb’ime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım.”
(Kehf 42)
dedi. Bu kulağa samimi geliyor. O bunun farkına varmıştı ama bu insanlar farkına varmış gibi görünmüyor, böyle bir izlenim vermiyor.
Ayetin ilerleyen kısmında رَاغِبُونَ (Râğibûn) ifadesine odaklanacağız…