Elinizi kaldırın böylece kim olduğunuzu anlayalım ve bize, adınızla yaşınızı söyleyin. Mikrofonu aldığınızda, mikrofonu yememeniz gerektiğini unutmayın 🙂

Acı Çekmek ve Kurban Meselesi

— Benim adım Selva, 10 yaşındayım. Kurban ile ilgili öğrendiğim en iyi şey: siz, O’nun kurbanı durdurmasından bahsettiniz. Bu sayede insanların kimseye acı çektirmeyeceklerinden ve kendilerinin de acı çekmeyeceğinden bahsettiniz. Sevdikleri insanlara…

— Muhteşem! Selva, bu o kadar önemli ki, ben aslen Pakistanlıyım değil mi?

Birkaç yıl önce Pakistan’a gittim. Uzun zamandır gitmemiştim, 29 yıldır hiç gitmemiştim ve birkaç yıl önce gittiğimde, çok şey öğrendim ve öğrendiğim bir şey şuydu: Oradaki Müslümanlar, Allah’ın onları affetmesi için acı çekmeleri gerektiğine inanıyorlar. Birçok Müslüman çok fazla ızdırap çekmesi gerektiğine inanıyor böylece… (Urduca) Allah bize acı çektirecek böylece günahlarımız temizlenecek.

Bugün bunun tam tersi olan bir şey öğrendik değil mi? Evet. Öyle düşününce diyorsunuz ki: “Ben yalnızca acı çekmiyor, aynı zamanda acı çekmeyi hak da ediyorum ve çektiğim acı Allah’tan geliyor. Acı çekmiyorsam zaten iyi biri değilim demektir.” O yüzden de acı çektiğin durumu değiştirmeye çalışmıyorsun. Çünkü zaten acı çekmek gerekiyor. Zaten acı çekmen gerekiyor. Allah, bizi bundan kurtardı.

Bu arada eğer %1 böyle düşünürse hayatı boyunca depresyonda yaşar. Eğer %2’si böyle düşünürse hayatları boyunca depresyonda yaşarlar. Eğer 2 milyon, 20 milyon, 200 milyon insan böyle düşünürse… Bütün millet ne olacak? Bir üretim yapacaklar mı? Başarılı olacaklar mı? Yenilikler yapıp bir şeyler inşa edecekler mi? Başarılı olmak isteyecekler mi? Hayır! Çünkü neyi kabul ettiler? Ne olmamız gerektiğini kabul ettiler? Acı çekmemiz gerektiğini. Ta ki Allah, çektiğimiz acının yeterli olduğuna karar verene dek. Ve o zaman gelince Allah onu giderecek. Bizim acımızı gidermek için hiçbir şey yapmamıza gerek yok. Değil mi?

İşte bu yüzden bu dersler çok önemli. Sizin gibi çocuklar, umuyorum, sizin gibi 1 milyar çocuk bu dersi öğrenir. Böylece acı ve ızdırabı; Allah’ın karar kıldığı, sizin aleyhinize karar kıldığı bir şey gibi öğrenmezler. Bunları yaşamak zorunda olduklarını öğrenmezler. Bu dersi senden dinlediğime çok memnun oldum beta (çocuğum). Teşekkürler.

İbrahim (as) Ateşte Ne Kadar Kaldı?

Peki, şimdi erkeklerin sırası. Evet delikanlı.

— Bir sorum var.

— Sor bakalım.

— İbrahim Peygamber’in (as) tam olarak ne kadar süre ateşte kaldığını biliyor musunuz?

— Doğrusu budur demiyorum. Yalnızca tahmin. Bence onlar bir çukur açtılar, içinde büyük bir ateş yaktılar, onu içine attılar ve “Tamam arkadaşlar gösteri bitti!” dediler. Çünkü şöyle çığlıklar duymayı bekliyorlardı: Ama hiçbir şey duymadılar ve “herhalde düşünce öldü” diye düşündüler. “Görecek bir şey kalmadı, hadi eve gidelim.” ve eve gittiler, ateş yanmaya devam etti ama o içeride yanmıyordu.

Ateş söndüğünde, oradan zarar görmemiş bir halde çıktı ama belli ki oradan hemen çıkıp yürümedi çünkü öyle yapsaydı ne yaparlardı? “Hığ!? Onu tekrar atın!” Değil mi? Yani muhtemelen oradan ayrıldılar ve ateş söndükten sonra oradan çıktı. Yani birkaç dakika da olabilir, birkaç saat de. Bilmiyorum. Çok büyük bir ateş yaktıkları belli.

— Yani bilinmiyor mu?

— Evet bilinmiyor. Güzel soru!

Hayatımızdaki Zorluklar: Sınav mı, Ceza mı?

Daha önce fırsat verilmemiş kim var? Sorun ne, sor bakalım?

— Benim sorum… hayatımızda bir zorluk olduğunda, bunun bir sınav mı yoksa hayatımızdaki bir engel mi olduğunu nereden anlayacağız?

— Hayatımızdaki engeller birer sınavdır.

— Evet ama acısının çekilmesi gereken zor şeyler mesela?

— Hayır hayır, öyle bir şey yok. Yalnızca sınavlar var.

Kendini bildiğin zamandan, öleceğin güne kadar göreceklerin yalnızca sınav olacak. Hiçbirini ceza olarak düşünme. Her şeyi sınav olarak düşün ve insanların sana “Sen cezalandırılıyorsun!” demesine izin verme. İnsanlar Allah’tan bir e-posta almıyor, bu yüzden cezalandırıldığını bilemezler. Ne dediklerinin farkında değiller. Tamam mı?

“İşte, Allah seni cezalandırıyor!” Hadi ya? Nereden öğrendin bunu? Gaybden haber mi alıyorsun? Çünkü o kesinlikle Allah’tan değil. Ama gaybde olup da seninle bu şekilde konuşacak bir şeyi biliyorum!

Allah’ın Bizden Hoşnut Olup Olmadığını Nasıl Anlarız?

— Sizce… Sizce Allah benden hoşnut değilse bunu bilmenin bir yolu var mı?

— Ne zamandan beri bu soruyu düşünüyorsun?

— 2025’in başından beri merak ediyorum. Çünkü yıla iyi başlamak istemiştim.

— Tamam, bana şunu anlat… Adın neydi çocuğum?

— İbrahim.

— İbrahim, yani sen şunu merak ediyorsun… Ne isim ama!.. 🙂 Sen Allah’ın senden hoşnut olup olmadığını öğrenmek istiyorsun. Sana, Allah’ın senden hoşnut olmadığını düşündürten bir sebep var mı? Allah’ın senden hoşnut olmayabileceğini sana ne düşündürüyor, anlat bakalım.

— Bazen affını dilemediğimde…

— Tamam. Yani affını dilemediğin için Allah’ın senden hoşnut olmayabileceğini mi düşünüyorsun? Başka bir şey var mı peki?

O zaman, sana birkaç şey söylemek istiyorum. Çok ama çok kötü bir insan olmadığın sürece ve çok kötü şeyler yapmadığın sürece… Öyle olsa bile Allah’ın razı olmadığı sen değil, senin yaptığın şeylerdir. Sen ve senin yaptığın şeyler arasında bir fark var.

Mesela sana oğlumu örnek vereyim. Oğlum yanlış bir şey yapsa, onun yaptığı şeyden hoşlanmam. Onunla yaptığı yanlış hakkında konuşurum. Kız kardeşine vurdun, bunu yapmamalıydın. Bunu söylememeliydin, yaptığın şeyi hiç beğenmedim. Şundan hiç hoşnut değilim… Ama bu artık oğlumdan hoşnutsuz olduğum anlamına mı gelir? Yoksa onu yine kucaklar mıyım?

— Yine kucaklarsınız.

— Hala onu kucaklarım. Hala onu severim. Yapılan bir şeyden hoşnut olmasam bile. Değil mi?

O nedenle, Allah’ın sizden hoşnut olmadığını düşünmeyin. Sizin yaptığınız bir şeyden hoşnut olmayabilir ve Allah’tan af dilediğiniz an şunu bilmelisiniz ki Allah hemen affeder ve Allah affedince hiçbir şey kalmaz. Ama bundan önce bile, sizin hiçbir zaman “Allah benden razı değil” diye düşünmenizi istemiyorum. En fazla şunu düşünebilirsiniz: “Allah, yaptığım şeyden razı değil.” bu kadar. Sizden değil. Kendinizi yargılamayın. Eylemlerinizi yargılayın.

Putların Konuşmaması ve Allah ile İletişim

Delikanlı, sen ve sen…

— Selamun aleyküm.

— Ve aleyküm selam.

— Sormak istediğim şey İbrahim’in kıssası ile ilgili. Gençliğiyle ilgili.

— Tabii.

— O putları yıktığı zaman…

— Evet.

— O, halkına “Putlarınıza sorun!” (Enbiya, 63) dedi. Ama onlar göremiyor, konuşamıyor veya işitemiyorlardı ve bir cevap da veremiyorlardı. Neden onlar da dönüp, “Senin Tanrın da dua ettiğin zaman sana doğrudan cevap vermiyor!” diyemediler? Onların yağmur tanrısına yağmur için dua ettiklerinde yağmur gelmesi gibi. Bununla İbrahim’in dua edip onun gerçekleşmesi arasında nasıl bir fark görebilirlerdi ki?

— Mükemmel bir soru. Bunun cevabı oldukça basit. Onların tanrıya ait görsel temsilleri vardı. Yani, tanrı beş duyuyla algılanabilirdi ve onların beklentileri, onlarla beş duyu organı aracılığıyla iletişim kurulmasıydı. İbrahim (as) görsel bir tanrıya inanmıyor. O, beş duyunun ötesindeki Tanrı’ya inanıyor. Yani o, Allah ile doğrudan bir iletişime sahip olduğunu söylemiyor. Bunu onlar söylüyor. O, onların iddiasına meydan okuyor. Ben, Allah ile doğrudan iletişime sahip olduğumu iddia etmiyorum değil mi? İbrahim (as) da bunu iddia etmiyor.

Buradaki daha önemli bir husus ise, eğer onlar kendileri adına konuşabilselerdi, bu arada onlar İbrahim’e dediler ki:

لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَٰٓؤُلَآءِ يَنطِقُونَ

(Lekad alimte mâ hâulâi yentikûn)…

“Sen de bilirsin ki onlar konuşmazlar!”

(Enbiya, 65)

Sen zaten biliyorsun! Yani bunu onlar da itiraf ettiler. Biz onların konuşmadığını biliyoruz!

O zaman İbrahim (as) dedi ki: Eğer onlar konuşmuyorsa ve eğer sizinle iletişim kuramıyorlarsa, onların ne istediğini nereden biliyorsunuz? Yani onlara tapıyorsunuz ama onlara tapma fikrini size kim verdi? Bu kesinlikle onlardan olamaz çünkü onlar konuşamıyorlar. Ve onlar size ne istediklerini söyleyemiyorlarsa o zaman sizin ne istediğinizi anlayacaklarından nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Çünkü onlar ne istediklerini bile ifade edemiyorlar değil mi?

“Konuşabiliyorlarsa onlara sorun!” gibi küçücük bir cümle, onların tanrılarına dair tüm bir felsefenin altını oydu. Yalnızca “konuşma” kavramı üzerinden giderek.

Daha geniş bir düzlemde ele alırsak bizler ve İbrahim (as), Tanrı’nın bizimle seçilen insanlar aracılığıyla konuştuğuna iman ediyoruz. Ve O, konuştuğu zaman… Bu yüzden İbrahim (as) görevinde sona yaklaştığında bir peygamber için dua ediyor. Allah’ın konuşacağı ve Allah ile konuşmasının bizimle paylaşılacağı ve bu yolla bize öğretildiği bir peygamber… O zaman dahi Allah bizimle konuşuyor.

Ama bu yalnızca konuşmanın yarısı. Bir konuşma şöyle olur: A, B ile konuşur B de A ile. Fatiha’da ne gerçekleşir? Fatiha’da, ٱلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ ۙ مَٰلِكِ يَوْمِ ٱلدِّينِ (Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn errahmânirrahîm mâliki yevmiddîn) Allah’ın konuşmasıdır. Ama إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ۙ ٱهْدِنَا ٱلصِّرَٰطَ ٱلْمُسْتَقِيمَ (İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn ihdinassırâtal müstakîm) kimin konuşmasıdır? Biz O’na söyleriz. Yani Kur’an, en başında şunu ilan etti: Bu, insanlar ve Tanrı arasındaki resmi konuşmadır. Değil mi? Bu, o duanın son cevabıdır. Umarım bu biraz yardımcı olur.

Peki, erkeklerden son bir kişi. İsmin ne senin?

— Abdurrahman.

— Benim sorum şu, İbrahim (as) ateşe atıldığında kaç yaşındaydı?

— Muhtemelen bir ergen yaştaydı. Çünkü kullanılan “faten” kelimesi genelde genç adam anlamına gelir. O yüzden tahminimiz ergen olduğu yönünde.

Duaların Kabul Olması ve Özgüven

Tamamdır, şimdi kızların tarafından… Bugün söz almamış birisi olsun.

— Benim ismim Safa.

— Kaç yaşındasın Safa?

— 12 yaşındayım. Duaların kabul olduğunu nasıl anlarız?

— Duaların kabul olduğunu nasıl anlarsın? Sadece iyimser olmalı ve Allah’ın dualarını kabul ettiğini ummalısın, hepsi bu kadar. Olduğun yerde oturup acaba duam kabul oldu mu diye meraklanmamalısın. Kendinden şüphe duymamalısın, Allah hakkında iyi olanı düşünmelisin. İyi bir şey yaptığında, sadece inan, Allah’ın amelini kabul ettiğine dair iyimser düşüncede ol.

— Tüm dualar kabul edilir. Eğer kabul edilmezse Allah onları saklar veya sana bir şey verir.

— Evet, tüm dualar kabul edilir.

Kurban Edilen Çocuk: İsmail (as) mı, İshak (as) mı?

— Benim iki sorum var, birlikte soracağım. İlki, Hristiyanların veya Yahudilerin, İsmail yerine neden İshak (as)’ın kurbanlık olduğuna inandıklarını biliyor musunuz? Neden bunu değiştirdiler? Ve ikincisi, eğer onlarla kurban meselesi hakkında tartışıyorsak ve “Hayır, o İsmail’di.” diyorsak bunu nasıl kanıtlarız?

— Bu yüzden size bu kitabı tavsiye ettim işte. O muhteşem bir kitap çünkü önce İncil’den kanıt sunuyor, sonra Yahudilere ait ilimden ve ardından da Kur’an’dan ispatlıyor.

— Peki neden değiştirdiklerini biliyor musunuz?

— Çünkü kendi halkı için bir tür etnik üstünlük sağlamak istediler. Bugün bile, kendilerinin bu yüzden üstün insan olduğuna inanıyorlar. Böylece, “Allah’ın seçilmiş halkı olarak bizden başkasını kabul etmiyoruz çünkü kurban sayesinde kutsanmış halk bizdik.” diyebiliyorlar. Dolayısıyla kurban hadisesini ırksal bir üstünlük kurmak için kullanıyorlar.

— Çünkü onlar da o soydan geliyor.

— Evet doğru. Eğer buna inanmasalardı ellerindeki her şeyi kaybederlerdi. Hristiyanlar bunu yapmadı, Yahudiler yaptı. Hristiyanlar başka bir şey yaptı ama o başka şeyi Paul adında birisiyle yaptılar. Bunu daha sonra açıklayacağım inşallah.

Başka soru var mı? Evet, sen… Senin ismin ne bakalım?

— İsmim Danya, dokuz yaşındayım. En çok hoşuma giden kısım İbrahim’in inanmayanları umursadığını söylediğiniz kısımdı.

— Vay be, en beğendiğin kısmın olması için sonuna kadar beklemişsin. Çok güzel Danya, bunu bizimle paylaştığın için çok teşekkür ederim.

Allah Neden Herkesi Müslüman Yapmıyor?

— Eğer Allah tüm Müslümanların hayatta başarılı olmalarını istiyorsa, iyi insanlar olmalarını istiyorsa neden herkesi direkt iyi yapmıyor?

— Güzel soru. Eğer Allah herkesin başarılı olmasını istiyorsa neden direkt herkesi Müslüman yapmıyor?

İnekler, koyunlar, keçiler ile insanlar arasındaki fark ne? Fiziksel görünüşten ziyade büyük farklılığımız nedir? Bizim türümüzü diğer hepsinden ayıran nedir? Akıl.

Hepimiz aynı şekilde düşünmeyiz değil mi? Hepimizin farklı problemleri ve problemlerimize dair farklı çözümlerimiz var. Allah insanları; düşünme, problem çözme, icat etme, araştırma, keşfetme ve üretme konusunda muazzam bir yetenekle yarattı, değil mi?

Allah bizden sadece dinine inanmamızı istemiyor. Allah bizden düşünmemizi ve problemi olan dinlerin arasındaki farkları ayırt etmemizi ve problemi olmayan mükemmel dine ulaşmamızı ve üzerinde düşündükten sonra bu dini takip etmemizi istiyor. Gerçekten ihtiyacımız olan tek araç aklımız ve kalbimizdir. Allah bize bunları verdi. Eğer onları kullanmayı reddedersek…

Şöyle demeyiz: “Nasıl olur da bunu takip etmem için beni zorlamazsın?” “Çünkü ben sana akıl verdim, sana ruh verdim, kalp verdim. Senin işin onu kullanmak ve bu sonuca varmaktı.” Allah diyor ki eğer hakikaten aklını, kalbini, ruhunu kullanırsan; sana verdiklerimi kullanırsan buna ulaşacaksın. Ama bunları kullanmak zorundasın.

Kur’an’ın her yerinde sürekli takip et, takip et, takip et denilmiyor. Kur’an’ın her yerinde düşün, düşün, düşün deniyor. Çünkü eğer sahiden düşünürsen doğal olarak sonunda takip edersin. Eğer keçi ve koyun olarak yaratılsaydık o zaman verilen emir takip et şeklinde olurdu. Çünkü bir şekilde takip etmeye programlanmış olurduk. Ama biz takip etmeye değil, düşünmeye programlandık.

Dolayısıyla Allah’tan gelen kılavuz “Herkes sadece Müslüman olmalı” şeklinde değil. “Herkes düşünmeli ve ne kadar düşünürlerse İslam’a o kadar yaklaşırlar” şeklindeydi. Ve aslında, sırf Müslüman oldunuz diye düşünmeyi bırakacak değilsiniz. Müslüman olduğunuzda asıl düşünme o zaman başlar. Bazı insanlar, Müslüman oldukları an: “Diğer herkesin düşünmesi gerekiyor, elhamdulillah ben zaten bitiş çizgisini geçtim, artık aptal olabilirim!” gibi düşünüyor. Hayır, senin herkesten daha fazla düşünmen bekleniyor.

Allah ile İlişkimiz Bir Alışveriş Değildir

— İbrahim (as)’ın kendisine inanmayanlara karşı sunduğu argümanların hatalı olduğunu düşünüyorum. Onları yanlış bir şeye inandırıyordu gibi sanki. Çünkü o onlara diyordu ki, hani siz başta demiştiniz ya farklı şeyleri tanrılardan istemek zordur ama her şeyi tek bir Tanrı’dan istemek daha kolaydır. Bence bu, onları inandırmak için yanlış bir şey.

— Onun söylediği de benim söylediğim de bu değildi. Ben, onların başından beri kurmuş oldukları şeyin bir alışverişten ibaret olduğunu söylüyordum. Onların inanışında her bir tanrı bir başka çeşit alışveriş içindi. Allah’ın, İbrahim (as)’dan oğlunu kurban etmesini istediğini söylediğimi hatırlıyor musunuz? Bu size neyi gösteriyordu? Allah alışverişle ilgilenmiyor. Çünkü bu durum İbrahim (as)’ın bir şey isteyip sonra Allah’ın ondan bir şey istediği gibi bir durum değildi.

Dinimizde, Allah için X işini yaparsak o da bizim için Y işini yapar diye bir şey yok. Dinimizde Allah size hayatınızı en iyi şekilde yaşayın diye rehberlik ediyor. O’nun sizden gelecek hiçbir şeye ihtiyacı yok. Ve eğer ki sırtını dönmek istersen Allah, kendisine itaat eden başkasını senin yerine getirir. Ama ihtiyaç söz konusu değil. Kimse O’nu takip etmese bile O’nun yine de hiçbir şeye ihtiyacı olmaz.

Kur’an’da tarif edilen Allah, bizim kendisine ihtiyacımız olan Allah’tır. Karşılığında O’nun bize ihtiyacı yoktur. Biz yalvardığımız için bize vermez, lütfettiği için her halükarda verir. Biz de O’na şükran duyduğumuz için itaat etmeliyiz.

Yani İbrahim (as)’ın, özellikle babasının onu evden kovduğu gün dile getirdiği o şükran dolu argümanlarının detaylarına girmedim. O kısımla ilgili ayrıntılara girmedik. Ama asıl o zaman Allah’ın İbrahim (as) için ne anlama geldiğini öğreniyorsunuz.

Bugün atladığımız iki kısım diyalog vardı. Bunlardan biri, onun (İbrahim as’ın) evden ayrıldığında Allah’tan nasıl söz ettiğiydi ve ikincisi de biraz daha sonralarda, insanlar öldükten sonra onları tekrar nasıl dirilttiğiyle ilgili Allah ile yaptığı konuşmaydı. Yeniden dirilişin nasıl olacağıyla ilgili yani. Bu konuyla ilgili soruları vardı ve o soruları Allah’a sordu. İnşallah başka bir derste ele alacağımız iki diyalog da bunlar olur. Güzel, harika bir soru. Ayrıca haklısın, onun argümanı bu değildi.

Çok Fazla İmtihan Edilmek Allah’ın Kızgın Olduğu Anlamına mı Gelir?

— Benim adım Muhammed.

— Söyle bakalım Muhammed.

— Eğer Allah sizi çok fazla imtihana tabi tutuyorsa, bu O’nun size kızgın olduğu anlamına mı gelir?

— Asla! Yusuf (as) kardeşleriyle imtihan edildi, kendi kardeşleri onu kuyuya attı. Sonra birkaç sahtekarın kendisini zorla götürüp bir çocuk işçi pazarında satmasıyla imtihan edildi. Sonra yozlaşmış politikacıların kendisini satın alıp bir ev vermeleriyle imtihan edildi. Ardından, o evde kendisine iftira atan çıldırmış bir kadınla imtihan edildi. Ondan da sonra hiçbir suç işlemediği halde hapse atılmakla imtihan edildi. Sonra, kendisine yardım etmesini istediği bir adamın onu hapiste çürümeye terk etmesiyle tekrar imtihan edildi. İmtihan üstüne imtihan edildi. Peki herhangi bir noktada Allah’ın Yusuf (as)’a kızgın olduğunu düşünüyor muyuz? Kızgın değildi.

Ve biliyorsun, Nuh (as) kendisini sürekli aşağılayan ailesiyle perişan durumdaydı ve toplum da 950 yıl boyunca onu aşağılamaya çalıştı. 950 yıl boyunca imtihan edildi. Allah, Nuh (as)’a kızgın mıydı? Hayır tabii ki. Babası İbrahim (as)’ı evden kovdu. Allah İbrahim (as)’a kızgın mıydı?

Allah bize ne diyor? Allah’ın çok sevdiği insanların bile hepsi imtihandan geçtiler. Allah’ın sevmediği, Allah’ın hidayetine uymayan insanlar bile imtihan edilirler. Diğer bir deyişle, mümin de olsanız, inkarcı da olsanız imtihan edileceksiniz.

Bir hastaneye, kalp krizi geçiren insanların olduğu bölüme gittiğinizde kalp krizi geçirenler arasında inanan kişiyi de göreceksiniz inanmayan kişiyi de. Bir araba kazası gördüğünüzde, inananların da kaza yaptığını, ateistlerin de kaza yaptığını görebilirsiniz, öyle mi değil mi? Allah bu dünyada başarı da verir, kolaylık da zorluk da. Bunları inananlara da verir, inanmayanlara da ve inanmayanlara verdiğinde, bu onları sevdiği anlamına gelmez. Yine, inananlara vermesi de onları sevdiği anlamına gelmez ve onlardan çekip alması sevmediği anlamına da gelmez.

Hatta, Uhud Savaşı’nda dahi, Müslümanlar acı çektiler. Bazı Müslümanlar: “Madem biz acı çekiyoruz, bu ne anlama geliyor? Demek ki Allah bizden nefret ediyor.” diye düşünmeye başladılar ve Müşrikler mutluydu. “Biz kazandık, demek ki Tanrı bizden razı!” diyorlardı. Allah diyor ki:

وَتِلْكَ ٱلْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ ٱلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ ٱللَّهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَآءَ وَٱللَّهُ لَا يُحِبُّ ٱلظَّٰلِمِينَ

(Ve tilkel eyyâmü nüdâvilühâ beynen nâsi ve li ya’lemallâhüllezîne âmenû ve yettehıze minküm şühedâe vallâhü lâ yuhibbüz zâlimîn)

(Al-i İmran, 140)

Allah: “Ben bu günleri insanlar arasında döndürür dururum. Bazen düşmana zafer veririm bazen inananlara veririm. Bu iniş çıkışları yaparım ki, kim gerçekten inanmış göreyim. Çünkü kazanıyorken iman etmek kolaydır, kaybediyorken zordur. Kimin kaybediyorken bile inanmaya devam ettiğini, sonra kazanıp hala iman edip etmediğini görmek istiyorum.” der. Sonra Allah der ki: “Kafanız karışmasın. Allah zalimleri sevmez. Allah onları sevdiği için onlara zafer vermedi.”

Kur’an Kıssalarında Detaylar ve Allah’ın Süzgeci

— Benim ismim Muhammed, iki sorum var. İkisi de tamamen zıt kutuplarda gibi. İlk olarak, İbrahim’in (as), rüyasında Allah’tan (svt) vahiy aldığında oğluyla etkileşimi nasıldı ve bu olaylar yaşanmıyorken her iki oğluyla da olan iletişimi nasıldı? Bunun hakkında herhangi bir şey biliyor muyuz?

— Hayır, dediğim gibi, onun hayatı hakkında küçük kesitlere sahibiz. İncil/Tevrat, Kur’an’da olmayan kısımları da kapsıyor ama bunların doğruluğundan emin değiliz çünkü İncil’in büyük kısmı revizyon görmüş bir anlatıya sahip. Ancak Kur’an’ın anlatımında ve sünnetin aktarımında, elimizde çok ama çok az kesit var. Öyle olsa bile, Kur’an’da kendisinden en çok bahsedilen ikinci peygamber İbrahim (as)’dır. Hakkında en çok konuşulan peygamber ise Musa (as)’dır ve ikincisi de İbrahim (as)’dır. Yani, onunla ilgili elimizde bu var.

Ayrıca bu Allah’ın sünnetidir (Sünnetullah). Allah’ın sünneti şudur ki, peygamberlerin uzun bir ömrü olur ama Allah onların hayatlarından bazı anların bizim hidayetimiz için yeterli olmasını ister. Yani Nuh (as) 950 yıl yaşamış olsa da, elimizde onunla ilgili birkaç sayfa var. Bunlar 950 yılı anlatmaya yetmez tabii. Ama 950 yıllık ömründe yaşadığı, Allah’ın anlattığı o birkaç dakika; insanların Nuh’tan (as) alabileceği dersler için kâfi olduğuna Allah’ın karar verdiği birkaç dakikadır.

İbrahim (as) için de aynı şeyi yapmıştır. Aslına bakarsanız, Peygamber Muhammed ﷺ (Sallallâhu aleyhi ve sellem) için de aynısını yapmıştır. 23 yıl peygamber olarak yaşadı. Elimizde 23 yıla ait 24 saatlik bir günün kaydı yok. Yok. Kur’an’da onun hayatına dair birkaç dakika var, o kadar. Önemi belirtilmiş birkaç parça var.

Bazen insanlar yazılana değil yazılmayana odaklanırlar. Kur’an’daki formül ise şudur: “Bazı şeyleri kasten anlatmıyorum. Bazı şeyleri bilerek siliyorum. Yani dikkatinizi çekmek istediğim şeylere odaklanmayı öğrenmenizi istiyorum. Peygamberlerin miraslarını incelerken bu zihniyette olmanızı istiyorum.” Bize söylemediklerinden ziyade, bize söylediği şeyler nelerdi?

Genç adam, sana bununla ilgili bir örnek daha vermek istiyorum. Yusuf (as)’ın kıssasını biliyorsunuz, değil mi? Kıssada, Mısır’daki bir bakandan bahsediliyordu. Bakanın karısı vardı. Yusuf (as)’ın kardeşleri vardı. İki tane de mahkum vardı. Herhangi birinin ismi geçiyor mu? Hayır. Yusuf (as)’a sonra neler oldu, biliyor muyuz? Evlendi mi, evlenmedi mi vs… Çocuğu oldu mu, olmadı mı? Allah Kur’an’da bunlardan bahsediyor mu? Hayır.

Kehf Suresi’nde Kehf ashabından bahseder. Mağarada uyuyan gençler. Kaç kişiydiler? Yanlarındaki köpeğin cinsi neydi? Şivava mı, yoksa… Alman kurdu mu? Nasıl bir köpekti, hiç bahsetmiş mi? Allah kaç kişi olduklarından bahsetmiş mi? Detayları kasıtlı olarak geçiyor, değil mi? Evet, öyle.

Burada aşmayı öğrenmemizi söylediği, detaylara olan saplantılarımızla ilgili söylenmesi gereken şeyler var… O detaylara takıldığımız zaman bize anlattığı asıl şeyleri kaçırıyoruz. Bize anlatmadığı şeylerde kayboluyoruz. İnsanlar Yusuf’un (as) Züleyha ile evlenip evlenmediğini Yusuf Suresi’nin kendisinden daha çok merak etti. Bu da Yusuf’a (as) haksızlık olur. Aynı şey İbrahim (as) için de geçerli.

Ben diyorum ki… İbrahim (as) ile ilgili ilk başta sorduğun soru neydi?

— Oğullarıyla arasındaki ilişki…

— Tamam, evet… Oğullarıyla kurduğu iletişimin bize fayda sağlayan kısmından bahsedilmiştir. Eğer oğullarıyla kurduğu bazı iletişimler bize fayda sağlamıyorsa bahsedilmemiştir. Ne kadar güzel olurlarsa olsunlar Allah, insanlığa son mesajında yer almayacaklarını takdir etmiştir. Bu Allah’ın süzgecidir.

Konuşmacı Olmak İsteyen Gençlere Tavsiyeler

— Ben de sizin gibi konuşmacı olmak istiyorum. Sizin konuşmalarınız… Nereden başlasam…

— Umarım benim gibi olmazsın.

Bir şeyi merak ediyorum. Aranızda kaç kişi… fenomen demek istemiyorum-podcast yayıncılığıyla veya konuşmacı olmakla ilgileniyor? Size birkaç ipucu vermek istiyorum. Birkaç şey var.

1. Gösteri Yapmayın, Öğrenmek İçin Konuşun

Bana heyecan veren şeyler hakkında konuşmayı seviyorum. Konuşacağım bir sonraki konuyu aramam. Sadece konuşmak için konu aramam. Bir şeyi öncelikle, kendim için öğrenmem gerekir. Hakkında yeterince şey öğrendiğimde ve o konuda kendimi yeterince güçlü hissettikten sonra konuşmak isterim. Beni anlıyor musunuz? Bazı insanlar konuşabilmek için öğrenirler. Fakat ben öğrenebilmek için konuşuyorum. Bir konu hakkında konuşuyorsam, onu önce kendim için öğrenirim. Sonra konu üzerine konuşurum.

Peki bu neye yarıyor? Konuşmalarım… -mânevîyatımı kastetmiyorum- Konuşmalarım bir gösteriye dönüşmüyor. Size bir konuşma sergilemiyorum. Sizinle karşılıklı iletişim kuruyorum. Sizinle, öğrendikçe anladığım şeyler hakkında konuşuyorum. Tek amacım sizin bunları daha kolay anlamanızı sağlamak. Demek istediğim, bu konuşmayı sizinle restoran masasında da yapsam yakamda mikrofonla yaptığım şu anki konuşmadan bir farkı olmazdı. Çünkü sonuçta bu, bildiğim ve hakkında konuşmak istediğim bir şey.

İnsanların karşısında konuşmayı bir çeşit gösteri gibi görmenizi istemiyorum. Mikrofonu çıkarıp sizinle başka bir yerde konuşacak olsam yine aynı şeyleri söylerim. Bazıları, insanların karşısında konuşurken belli bir duruş sergilemek gerektiğine inanıyor. Belli bir imaj çizmek istiyorlar. Eğer komik biri değilsen, sıkıcı biriysen bununla barışman lazım. Dert etme. Bayağı şakalar yapmak için kendini zorlamana gerek yok. Bunu yapmak zorunda değilsin.

Aslında çok bayat espriler yaptığımın farkındayım. Ama yüzde bıraktığı ekşimeyi seviyorum. Tuhaf sessizlikler de hoşuma gidiyor. Gülüp gülmemeniz de umurumda değil. Ben kendim gülerim. Hiç önemli değil. Rahat olmanız lazım. Ne kadar özgün olursanız o kadar etkileyici bir konuşmacı olursunuz. Bu birinciydi.

2. AVM Olmayın, Bir Tutkunuz Olsun

Söylemek istediğim ikinci şey… AVM olmayın. Aklınızın bir kenarına yazın: AVM olmayın. AVM nedir? Noel kampanyası olur… Yılbaşı kampanyası olur, okula dönüş kampanyası olur… Anladınız, değil mi? Cadılar Bayramı gelmiş. Cadılar Bayramı’yla ilgili bir podcast yapalım! Ramazan geliyor, Ramazan ile ilgili bir seri yapmamız lazım. Falan tarih yaklaşıyor, onunla ilgili bir şey yapmamız lazım vs. Ne yapıyorsun? Sezonluk satış yapıyorsun. Anlıyor musunuz? Artık gösterişli bir “İslamî etiketli bir satış elemanı”sın. Topluma vereceğin belli bir mesaj yok. Amacınız konuşmak olmamalı. Amacınız bir hizmet sunmak olmalı.

Özellikle buradaki gençler son bir şey daha söylemek istiyorum. İlgilendiğim iki hizmet var. Kendimi bunlara adadım.

Gençken Kur’an’ı anlayamadığımı düşünürdüm. Bunu da Arapça bilmeyişime bağlardım ve Arapça öğrenmenin zor olduğunu sanırdım. Kendime bir görev edindim. Arapçayı önce kendim için kolaylaştıracaktım. İleri düzeyde öğrenecek, sonra da başkalarının Arapçayı daha kolay öğrenmesine yardım edecektim. Arapça öğrenmeyi olabildiğince kolay hale getirmek istiyordum. Çünkü bunun ne kadar faydalı olduğunu kendimden biliyorum. Bu ilk görevimdi.

İkinci görevim ise; Kur’an çalışırken aklıma bir sürü soru geldiğini, kafamın karıştığını fark ettim. Ve çoğu zaman aldığım cevaplar, sorularımın tam karşılığı değildi. Bu yüzden Kur’an’ı daha iyi anlamam gerekiyordu ve diğerlerine yardım etmek için de elimden geleni yapmalıydım. En azından Kur’an’ı çalışma yolunda atacakları ilk adımı kolaylaştırmalıydım. Hem Arapçayı kolaylaştırmak istiyordum hem de Kur’an’ı daha derinden kavramayı kolaylaştırmak istiyordum. Bu iki şeyi yapmak istiyordum.

Sonra, kendimi bu işe verdim. Fıkıh, îtikâd, usul üzerine çalışmalar yapan arkadaşlarım vardı. Şeriat, hadis vb… O alanlarla da biraz ilgilendim fakat dikkatimin %90’ı tek bir şeye yönelmişti: Kur’an ve Arapça… Onlar konferansa giderdi, ben kalıp Arapça çalışırdım. Onlar MSA kampına giderdi, ben kalıp Kur’an ve Arapça çalışırdım. Onlar türlü türlü işle uğraşırlar, toplantıdan toplantıya koşardı. ” – Bak, bu programa bu konuşmacı geliyor, şu konferansa şu konuşmacı geliyor.” “Sağ olun arkadaşlar. Kur’an çalışmam lazım. Arapça çalışmam lazım.” Tüm dikkatimi bu işe veriyordum.

Üstelik o zamanlar bu işle tam zamanlı olarak uğraşmadım. Hem de hiç. Tam zamanlı olarak ya üniversiteye gidiyordum ya da tam zamanlı bir işim vardı. Kur’an ve Arapça ile hep yarı zamanlı olarak ilgilendim.

Tıkandığım zamanlar da oldu. Ne zaman bir yerde tıkansam bir imama ya da şeyhe gider; bunu anlamadım, bu konuda bana yardımcı olur musunuz, diye sorardım. Onlar da yardım ederlerdi. Onlar bana yardım eder etmez rutinime geri dönerdim. Her şeyi kendim hallederdim. Birinin elimden tutmasına ihtiyacım olmadı. Kendi başıma halledebileceğimi bilirdim. Ta ki, daha ileri gidemeyeceğimi bildiğim noktaya gelinceye kadar. O zaman yardıma ihtiyacım olurdu tabii ama sonsuza dek değil. Sadece o noktada yardıma ihtiyaç duyardım. Sonra “Bırakın ben kendi başıma devam edeyim”

Biraz yüzmeye benziyor. Eğer yüzme hocanız sizi sürekli tutarsa yüzmeyi asla öğrenemezsiniz. Kendinizi bırakmanız lazım. Biraz boğulmanız lazım.

Bir tutkunuz olsun. Sizi harekete geçiren şey nedir? Konuşmak bir tutku değildir. Konuşmak bir tutku değildir. Kur’an’ı daha iyi anlamaya çalışmak, Arapçayı öğrenmeye veya öğretmeye çalışmak tutkudur. İşte bu tutku beni konuşmaya teşvik ediyor. Konuşmanın ardında başka bir şey var.

Fenomen çağındayız, içerik üreticisi çağındayız. Ama her şeyi içeriğin kendisi yönetiyor. İçerik kraldır, diyorlar. Tek gaye içerik oldu. Daha çok içerik üretmem lazım, daha çok, daha çok… İçerik umurumda bile değil. Benim bir sonraki sureye çalışmam lazım. Ondan sonra da, henüz çalışmadığım başka bir sure var. Ondan sonra da, henüz çalışmadığım başka bir sure daha var. Ondan sonra, cevabını henüz bulamadığım Kur’an’la ilgili bir soru var. Yani beni harekete geçiren şey içerik değil. Beni harekete geçiren şey Kur’an. Çünkü benim hedefim o oldu.

Üstelik çok fazla teklif gelmişti. Bu işe girdiğim ilk zamanlarda bana şöyle gelenler oldu: “Konferans vermeni istiyoruz… Münih’te İslâm ile ilgili bir konferans düzenliyoruz vs. Orada konuşmacı olmanı istiyoruz.” Olmaz, dedim. “Neden?” Çünkü Kur’an değil. Konuşma yapardım tabii ama bu beni kendi tutkumdan alıkoyardı. Benim tutkum konuşma yapmak değil. Sahnenize ihtiyacım yok. Davetinize ihtiyacım yok. Youtube videolarına, viral olmaya ihtiyacım yok. İstemiyorum. Ben amacıma hizmet etmek istiyorum.

Ama sizin hedefiniz benimkiyle aynı olmak zorunda değil. İstediğiniz hedefi seçebilirsiniz. Ama sizi harekete geçiren bir hedef yoksa insanlara hizmet etme yoluna girmeyin. Öncelikle sizi harekete geçiren bir hedefiniz olmalı ve o hedef sayesinde ağzınızdan çıkan kelimeler, ürettiğiniz şeyler halka ulaştırdığınız şeyler samimi bir tutkudan kaynaklanıyor olacak. Samimi bir bilgiden kaynaklanıyor olacak.

İki Çeşit Zihniyet: Gelişim Odaklı ve Statü Odaklı

Son bir şey daha söyleyip bu bahsi kapatacağım. Dünyada iki çeşit zihniyet vardır. Tamam mı? İki çeşit zihniyet vardır. Bunları şöyle ayırt edebilirsiniz: Biri Yusuf (as)’ın zihniyetidir, diğeri kardeşlerinin zihniyeti. Ama ben bu şekilde kullanmayacağım. Kullanmakta hiçbir sakınca yok ama yine de başka şekilde anlatacağım.

Gelişim odaklı zihniyet vardır. Bir de statü odaklı zihniyet vardır. Aklınızda kalması için tekrar ediyorum. Neydi bu iki zihniyet? Siz söyleyin.

— Gelişim odaklı zihniyet ve statü odaklı zihniyet.

Bazıları statü elde etmeyi saplantı haline getirmiştir. Bir milyon takipçim olsun istiyorum. O-bu-şu şeylerle viral olmak istiyorum. Şu kadar izlenmem olsun, şu kadar şöyle olayım, şu kadar para kazanayım… Bunların hepsi hangi zihniyetin bir parçasıdır? Statü odaklı. Onda, bunda ya da şunda bir numara olmak istiyorum. Şu adamdan daha popüler olmak istiyorum. Bu da statü odaklıdır.

Bazı kardeşler vardır: “Öyle başarılı olacağım ki, annem senin adını bile unutacak!” Statü odaklı zihniyet. Arkadaşımın düğünü oldu. Hem de Shalimar Sarayı’nda. Burada hangi saray var, bilmiyorum… Biz de düğünümüzü Süper Shalimar Sarayı’nda yapacağız! Bu hangi zihniyettir? Statü odaklı.

Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslarsın. Kendine, statüne göre değer biçersin. Diğer insanları ezerek daha üst konuma geçmek için sürekli çabalarsın. Asla kendine bakmazsın. Gözlerin hep başkalarının üstündedir. Bu bir kıyaslama zihniyetidir. Kendini sürekli başkalarıyla kıyaslarsın. Sürekli. Kim benden daha bilgili? Kim benden daha popüler? Kimin takipçisi benden daha fazla? Kim benden fazla kazanıyor? Kimin arabası benimkinden güzel? Kimin evi benimkinden güzel? Kimin?.. Kimin?.. Kızlardan biri, benden önce kimler evlendi, diye soruyordu. Kimin benden önce çocuğu oldu? Kimde bu var?.. Kimde şu var?.. Aman Allah’ım! Statü odaklı zihniyet.

Bir de gelişim odaklı zihniyet var. Gelişim odaklı zihniyet ne biliyor musunuz? “Bir şeyler öğrenmeliyim.” “Daha fazla tecrübe kazanmalıyım.” Odaklandığım tek şey kimin gelişimi? Benim gelişimim. Etrafta başka kimse yokmuşçasına… Başka biri var mı yok mu umurumda değil.

Biri gelip de bana “Falan konuşmacıyı duydun mu? Senden daha iyi bir konuşmacı.” dediğinde cevabım: “Öyle mi? Ondan bir şeyler öğrenmek isterim.” olur. “Filan kişi Arapçayı senden çok daha iyi biliyor.” Öyle mi? Bu çok güzel. Şimdi kimin yanına gideceğimi biliyorum. Çünkü ne istiyorum? Gelişmek istiyorum. Öğrenmek istiyorum. Kendimi bir öğretmenden ziyade bir öğrenci olarak konumlandırmak istiyorum.

Birisi senden daha iyi bir öğretmen tanıyorum dediğinde ise ” Aman Allah’ım birine benim statüyü kaptırdım!” demek yerine bunun bir ne fırsatı olduğunu düşünmeliyim? Bir gelişme fırsatı. Çünkü benden daha iyi veya kötü olmaları, daha çok veya az rağbet görmeleri umurumda değil. Umurumda değil. Umurumda olan şey; onların benim bir kişi, bir öğrenci, bir insan, bir inanan, bir kul, bir baba, bir oğul olarak gelişmeme yardımcı olacak bir şeylere sahip olmaları. Gelişerek daha iyi bir baba, daha iyi bir Kur’an öğrencisi, daha iyi bir sporcu olmak istiyorum. Yani sadece gelişmeye odaklısınız.

Başarılı insanlar, hangi alanda çalıştıkları fark etmeksizin, ister din, ister spor, ister medya olsun… Gerçekten başarılı olan insanların hepsi gelişime odaklı kişilerdir. Gelişime odaklılar. Statüye odaklı değiller. Statü umurlarında değildir.

Bana sorarsanız gelişim odaklı zihniyet ümmetin en sıkıntıda olduğu şey. Herkes neye kafa takmış durumda? Statüye. Herkes ama herkes statüye takmış durumda. Sen kimsin, statün ne?

Pakistan’ı çok seviyorum. Damarlarımda Pakistan kanı akıyor. Fakat Pakistan hakkında beni çok üzen bir şey var, o da statü kanserine yakalanmış olması. Pakistan’a gidiyorsunuz, daha sizinle konuşmaya başlamadan önce: “Selamünaleyküm Hocam. İsmim Abdülkerim. Tıp Fakültesi 3. sınıf öğrencisiyim. Şifa Üniversitesi’nde okuyorum. Statü no. 3.” diyor. Bana ne diye ayakkabı numaranı falan söylüyorsun? “Hocam filan üniversitesinde ekonomi profesörüyüm. Statü no.16. 45 yıldır yapıyorum bu işi. Herkes öz geçmişini ezberlemiş. Neden? Çünkü benimle konuşmaya başlamadan önce belli bir statüm olduğunu bilmelisin ki o zaman belki bana saygı gösterirsin. Çünkü öbür türlü senden saygı göremeyeceğim, önce statümü bilmen gerekli. Değil mi?

Sonra bunu bir de aile ilişkilerimizde uyguluyoruz: “Ben senin annenim, farkında mısın?” “Hey, ben senin abinim!” “Ben şuyum. ben buyum…” Herkes statüsünü birbirinin gözüne sokuyor. Kaynanalar gelinlerine karşı, karılar kocalarına, kocalar karılarına karşı kendi statülerini kullanıyor. “Kimi daha çok seviyorsun anneni mi yoksa beni mi?” “İşin mi ben mi? Seçimini yap.” Kendini veya beni kurtarmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalsan? “Neden sürekli kendinizi puanlandırmak zorundasınız? Niye? Ancak birinin üstü isek değer göreceğimiz düşüncesine takmış durumdayız.

Başkasını düşünmeyi bırakın. Bu Yusuf (as)’ın kardeşlerinin zihniyeti. Aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ Yusuf (as)’a kafayı takmış haldeydiler. Yusuf (as) hapishanedeyken kardeşlerini düşünüyor muydu? Hayır. Hapishanede! Kaçırıldığında kardeşlerini düşünüyor muydu? Hayır. Köle olarak çalışırken kardeşlerini düşünüyor muydu? Kendisine ne yaptıklarını? Hapishanede dahi onları düşünmüyordu. Ne zaman kardeşleri karşısına çıktı, o zaman onları düşündü. Hatta o zaman bile onlar Yusuf (as) hakkında konuşuyorlardı ama Yusuf (as) onlar hakkında konuşmuyordu. Çünkü odaklandığı şey tecrübe kazanıp gelişmekti. Kendini sürekli geliştirmek istiyordu.

İhtiyacınız olan zihniyet bu. Bu zihniyete sahipseniz tabii ki podcastçi olun, içerik üreticisi olun. Geri durmayın.

İbrahim (as)’ın Tüm İnsanlığa İmam Kılınması

— قَالَ إِنِّى جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا (ayetinde tam olarak neyi kastediyor?) Bütün ümmetlerin babası olması mı yoksa bu liderliğin ardında farklı bir bağlam mı var?

— Allah, İbrahim (as)’a seni tüm insanların lideri/imamı yapacağım demesini mi söylüyorsunuz? Evet. Bence bu, diğer peygamberlerin belirli kavimlere gönderilmiş olmasından ve İbrahim (as)’ın ilk evrensel elçi olmasından dolayı. Biz de Peygamberimiz (sav) tüm insanlara gönderilen bir elçiydi diyoruz. Aslında o tüm insanlığa gönderilen elçi çünkü İbrahim (as)’ın misyonunu tamamlıyordu. Burada “linnas” ifadesi çok önemli. Allah’a ulaşmaları için tüm insanlığa rehberlik edeceksin. İşte bu yüzden Kâbe, tüm insanlık için. Bu yüzden İslam tüm insanlığa geldi. Tek bir halka veya bir grup insana değil مِن كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ (Min külli feccin amîk) (Hac, 27) Değil mi? Bu yüzden bu lakabın verildiğine inanıyorum. Ve bunu Kâbe’yi inşa ederken anlamıştı.

— “Lakap daha öncesinde verilmedi mi? Daha sonra mı oldu?”

— Hayır, sonrasında oldu. Ondan önce imtihan üzerine imtihandan geçti. O imtihanlar bitti. “Şimdi tüm insanlık için örnek teşkil edeceğin pozisyona geçmeye hazırsın.” Bu yüzden, Kâbe’yi sonra inşa etti. Bu yaşandıktan sonra inşa edildi.

— Hz. Muhammed’in (sav) putları neden kırmadığı konusuna geri dönebilir miyiz?

— Evet.

— Bence putları kırmadı çünkü sabırlıydı.

— Evet, cevabını beğendim. Aferin.

Sosyal Medya Bağımlılığı ve Kapanış Tavsiyeleri

Son bir soru alacağım.

— “Konuyla ilgili olmayabilir ama yaşıtlarımdan sosyal medya hakkında gelen bir soruyu yöneltmek istiyorum. Sosyal medyanın kısmen bağımlılık yaptığını biliyoruz. Bu durum bazı arkadaşlarım ve akrabalarım için sorun olabilir. Bu konuda bir yorumunuz veya tavsiyeniz var mı?

— Evet, kendinizi daha sağlıklı bir bağımlılıkla meşgul edin. Boş zaman tehlikelidir, değil mi? Sosyal medyanın olayı, ekranı kaydırıp durmanın çok kolay olması. Bu yüzden çok hızlı bir şekilde bağımlılık hâline gelmesi anlaşılır bir durum. Ben uzun süren içerikleri seviyorum, bir ders serisi mesela. Birkaç saatlik, on saatlik, yirmi saatlik, bir süre kendinizi verip izleyebileceğiniz içerikleri. Kısa kısa dinlemeye başlasanız bile, başta acı verici gelse de ilerledikçe zamanınızı daha üretken bir şekilde kullanmaya başlıyorsunuz ve vaktinizi yiyip bitiren kaydırma alışkanlığınızı bırakıp yerine bunu koyabiliyorsunuz. Bu, bağımlılıkla başa çıkmanın iyi bir yolu olabilir. En iyisini Allah bilir.

Özellikle bu derslerde harika bir iş çıkaran çocuklarımız için bir alkış istiyorum. Elhamdülillah. Sizlerle gurur duyuyorum. Buradaki ebeveynlerin her birini çocuklarıyla tartışma yapmaya devam etmeye teşvik ediyorum. Sadece İbrahim (as) hakkında değil diğer şeyler hakkında da… Hepinize selam vermek isterim. Çok çok çok teşekkür ederim.

Aynı zamanda hiperaktif davranan ve sürekli söz hakkı almaya çalışan çocuklar hakkında bir şey söylemek istiyorum. O çocuklar, bu topluluktaki en öz güvenli ve en zeki çocuklar. Bu yüzden onların hareketlerini yaramazlıkla karıştırmayın. Hareketleri, oldukça faal/enerjik bir zihinleri ve oldukça cesur bir kişilikleri olduğunu gösterir. “Sus, dur, otur!” demek yerine onları beslememiz, desteklememiz gerekiyor. Bu kişilikteki çocuklar nadir çünkü. Çocukların çekingen, sessiz, sakin, kabuğuna çekilmiş olması daha yaygındır. Ama yıllar sonra bu hareketli çocuklar en iyi hutbeleri vereceklerdir çünkü öz güvenleri var. Buna rehberlik etmemiz ve bunu desteklememiz gerekiyor ama bunu sinirlenmeden yapmalıyız.

Burada bulunup da sessiz kalan çocuklara gelecek olursak birer ebeveyn olarak sizin göreviniz, eve dönerken konuşmalarını sağlamanız. Bunu yapmanın yolu “Ne öğrendin, söyle, ha? Anlat bakayım ne öğrendiğini. Hatırladığın beş şeyi söyle.” demek değil. “Hadi, söyle.” Hayır. Dur. Dur. İzninizle size yardım edeyim.

“İbrahim (as)’ın gençlik zamanları hakkında öğrendiklerimizi hatırlayamıyorum. İnsanları düşündürmek için yaptığı şey neydi?” Sonra çocuklarınız diyecek ki: “Evet, sorular soruyordu insanları düşündürmek için.” Bir de tartışmanın iki yolu vardı: düşünerek.. diğeri de..?” O zaman ne diyecekler? “Duygularla”

Aslında dersi gözden geçirdiğinizi söylemeden üzerinden geçiyorsunuz. Onlara sufle veriyorsunuz; “Ne öğrendin, ha? Anlat bakalım her şeyi.” demek yerine, onların da boşlukları doldurmasına izin vererek bir diyalog oluşturuyorsunuz. Pakistan’dan kaçmanıza sebep olan şeyi neden arabaya geri getirmeye çalışıyorsunuz bilmiyorum. Bunu yapmayın, çocuklarınızla üretken diyalog kurun.

Allah sizleri iyilikle mükafatlandırsın. Selamünaleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu.