مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَّا يُبْصِرُونَ
(Meselühüm kemeselillezistevkade nâran felemmâ edâet mâ havlehû zeheballâhü binûrihim ve terakehüm fî zulumâtil lâ yubsirûn)
(Bakara, 17)
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
(Summun bukmun umyun fehum lâ yerciûn)
(Bakara, 18)
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي
(Rabbişrah lî sadrî. Ve yessir lî emrî. Vahlul ukdeten min lisânî. Yefkahû kavlî)
(Taha, 25-28)
Arka Plan ve Kıyaslamalar
İlk olarak, bu derste biraz arka plan oluşturmak istiyorum. Çünkü bir örneğin amacı size bir dersi anlamanızda yardımcı olmaktır. Yani ortada zaten mevcut bir ders var ve o dersi ne kadar iyi anlarsanız, örnek de o kadar anlamlı olur.
Öğretmenler bazen örnekleri dersin sonunda değil, başında verirler. Bazen teori o kadar karmaşıktır veya detaylıdır ki, başlamak için en kolay yer basit bir örnektir ve sonra teoriye geçersiniz. Böylece teori de anlamlı hale gelir. Bir öğretmen her defasında önce teoriyi mi, yoksa örneği mi anlatacağına veya örneği aralarına mı serpiştireceğine karar vermelidir. Aynı ilke Kur’an’da da birçok kez geçerlidir.
Bu derste başlayacağım konu, özellikle daha genç kitlelere yönelik. Kur’an ezberliyor gibi görünen birçok çocuk gördüm, bu yüzden ezberliyorlarmış gibi varsayıyorum. Hafız çocukların belli bir görünüşü vardır, çok gördüğüm için anlayabiliyorum. Özellikle de Kur’an ezberleyenler için Kur’an’ı daha kolay anlamalarına yardımcı olacak bazı temel bilgilerden bahsedeceğim. Bu temel bilgiler, bu dersteki örnekle de bağlantılı.
Allah, Bakara suresinin başında sadece Peygamber’e (sav) indirilen bu kitaptan bahsetmiyor.
وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ
(Ve mâ ünzile min kablik)
“Ve senden önce vahiy olunanlara, senden önce indirilmiş olanlara”
(Bakara, 4)
diyor. Surenin en başından beri Allah, bu kitap hakkında şüphe olmadığını ve onun takva sahipleri için bir rehber olduğunu söyledikten sonra, bu kişilerin Hz. Muhammed’e (sav) indirilene ve ondan önce indirilenlere inandıklarını ekledi. Bizden önce indirilenler, önceki kitaplar değil mi? Bu surenin önemli bir kısmı, bizden önce kitabı alan insanlara ayrılacak. Bu nedenle, bizden önce neyin verildiğini ve nasıl bir muamele gördüğünü anlamak, dinimizin çok önemli bir parçası haline geliyor. Biz Müslümanlar, Kur’an ehli, Hz. Muhammed’in ümmeti (sav), önceki kutsal kitabın devamıyız, onun son bölümü, son ahdiyiz tabiri caizse.
Bunu akılda tutarak, Allah’ın yaptığı şeylerden birisi de, bu kitap Allah’ın son vahyi olduğu gibi, Allah daha önce yaşananlarla Peygamberimiz’in (sav) hayatında olup bitenler arasında kıyaslamalar yapar. Bu derste bu kıyaslamalardan belki üç ama en az iki tanesini hatırlatacağım.
Birincisi, Peygamberimiz (sav) Mekke döneminde Kureyş kabilesinden çok ciddi bir muhalefetle karşılaşmıştır. Kur’an’ı reddetmiş, ona sihir demişlerdi. Son kararları sihir olduğuydu. Daha önce başka iddialarda bulundular, peygamberi çeşitli şekillerde küçük düşürmeye çalıştılar. Ama son kararları sihir olduğuydu. Böylece mantıklı bir açıklama yapmak zorunda kalmıyorlardı. Açıklayamadıkları için sihir olduğuna karar vermişlerdi, öyle değil mi?
İşte Allah, bu durumu defalarca, özellikle Musa (as) ile Firavun arasındaki mücadeleye benzetmiştir. Mekke dönemine ait ayetleri incelediğinizde, Firavun’un sıkça karşınıza çıktığını göreceksiniz. Firavun ve Musa (as) arasındaki çatışma anlatıldığında, aslında Allah, Peygamberimiz’in (sav) Mekkelilerle yaşadığı zorluklarla Musa (as)’ın Firavun’la yaşadığı zorluklar arasında bir paralellik kurmaktadır. Bu, sürekli karşımıza çıkan kıyaslamalardan biridir. Hatta Firavun’dan bahsedilen herhangi bir ayeti okurken ya da incelerken, Peygamberimiz’in (sav) sahabeleri Firavun ve Musa (as)’ı okuyorlardı, ama sadece onları düşünmekle kalmıyor, aynı zamanda kendi yaşadıkları zorlukları da bu kıssalarda görüyorlardı.
Şimdi sınıflarda bu tip eski teknoloji araçları artık kullanmıyoruz, ama eskiden bazı öğretmenler asetattaki slaytları getirir ve onları tepegözün üzerine koyarlardı, böylece duvarda görüntü belirirdi. Sonra bir sayfa daha eklediklerinde, görüntüler üst üste binerek birleşirdi. Kur’an da Kureyş’in hikayesiyle Firavun’un hikayesini birbiriyle harmanlıyor. Bu da Allah’ın kullandığı yöntemlerden biridir.
Peki Firavun ve Musa (as)’ın hikayesinin ilginç yanı ne, biliyor musunuz? Musa (as) hangi topluma önderlik ediyordu? İsrailoğullarına.
İsrailoğullarının hikâyesi iki bölümden oluşur: Basitçe Kızıldeniz’den öncesi ve sonrası diye düşünebilirsiniz. Denizi yarmadan önce Firavun’la mücadele ediyorlardı. Sonraki kısımda ise Musa (as) kendi kavmiyle mücadele ediyordu. Kendi toplumunu kurmuş, özgürlüğüne kavuşmuş, çölde zorlu bir yaşam sürerken, kavminden bazı inananların aslında düşündüğü kadar inançlı olmadığını fark ediyor. Bu kişiler onu sorgulamaya, ona zorluk çıkarmaya, hatta acı çektirmeye başlıyorlar. Başka bir deyişle, kendi topluluğu içinde ikiyüzlü insanlar vardı. Onu sabote etmeye, zayıflatmaya çalışan, olumsuz etkilerden kolayca etkilenen insanlar vardı ve Musa (as) tüm bunlarla mücadele etmek zorundaydı.
Allah, Müslümanlar Mekke’deyken O’nun hayatının bu kısmından bahsetmez. Ancak Müslümanlar Medine’ye hicret ettiklerinde bunlardan bahsetmeye başlar. Çünkü Peygamberimiz’in (sav) hayatında, hicretten önce ve hicretten sonra olmak üzere iki dönem vardır; tıpkı Musa (as)’ın hayatında denizi geçmeden öncesi ve sonrası olduğu gibi. Musa (as) denizi geçmeden önce Firavun’la mücadele ediyordu, denizi geçtikten sonra da kendi kavmi içerisindeki ikiyüzlülerle, İsrailoğullarıyla mücadele ediyordu.
Peygamberimiz (sav) Medine’ye hicret ettikten sonra kiminle mücadele ediyordu? Mücadele ettiği en büyük sorunlardan biri ikiyüzlüler, münafıklardı. Onlar, dışarıdaki düşmandan daha büyük bir tehlike oluşturuyorlardı. Çünkü dış düşman kolayca tanınırken, iç düşman size öyle zararlar verebilir, öyle saldırılar yapabilir ki durdurmanız bile mümkün olmayabilir, değil mi? Çünkü size katılırlar ve “Biz de sizin gibi inandık.” derler. Bu yüzden onlar, Müslüman toplumunda çok daha derin, çok daha içsel bir sorundurlar.
Peki Allah ne yapar? Medine dönemi ayetlerinde ikiyüzlülükten çok daha fazla bahseder. İsrailoğulları’nın Musa (as)’a nasıl davrandığından da Medine dönemi ayetlerinde çok daha fazla bahseder. Tıpkı Bakara suresinde olduğu gibi.
Özetle, müminler Musa (as)’ın gerçek takipçileriyle kıyaslanıyorlar. Musa (as)’ın gerçek takipçileri sahabe ile, Kureyş müşrikleri bir anlamda Firavun ile ve Müslüman toplum içindeki münafıklar ise Musa (as)’a zorluk çıkaran İsrailoğulları ile kıyaslanıyor. Yani o dönemdeki Müslümanlara, “Bunların hiçbiri yeni değil, hepsi daha önce yaşandı.” deniyor. “Sizin yaşadıklarınız daha önce de yaşandı ve hepsi tarihte yerini aldı” deniyor.
Bakara suresinin başında Allah, müminlerden, ardından kafirlerden ve son olarak da münafıklardan bahseder. Bu üç gruptan bahseder. Surenin ilerleyen kısımlarında Adem (as)’dan ve ardından da uzun ve detaylı şekilde İsrailoğulları’ndan bahsedilir. Ancak ilginç olan şu ki, Allah İsrailoğulları’ndan bahsederken, sadece onları kastetmez. Çünkü Medine’de İsrailoğulları gibi davranan bir grup daha vardır: Münafıklar. Bu iki grup sanki bir araya getirilmeye başlanmıştır.
Sonra işler daha da karmaşık, hatta korkutucu bir hal almaya başlar. Korkutucu derken neyi kastediyorum? Sıkıntılı iki grup, yani kafirler ve münafıklar, Kur’an’ın başında ayrı ayrı gibi görünür. Ancak Kur’an ilerledikçe, Allah onlardan sanki tek bir grupmuş gibi bahsetmeye başlar, ikisini bir arada ele alır.
جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ
“Kafirlerle ve münafıklarla cihad et”
(Tevbe, 73)
Onları aynı kefeye koyar. İşte bunlar, Allah bu örneği vermeden önce arka planda olan bazı şeylerdir.
Kafirler ve Münafıklar
Şimdi sizlerle bazı ayetleri hızlıca okuyacağım, ardından kısa açıklamalarda bulunacağım ve örneğimize geçeceğiz. Kafirlerden bahsederken Allah, 6. ayetten itibaren şöyle buyurur:
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
(İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e-enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn)
“Onlar inkar ettiler; artık onlara öğüt versen de, vermesen de onlar için birdir, inanmazlar.”
(Bakara, 6)
Neden Allah, peygamberin (sav) davetinin onlar için bir fark yaratmayacağını söylüyor? Çünkü Peygamber (sav) zaten Mekke’de 13 yıl boyunca onlara her türlü daveti yapmış, İslam’ı kabul etmeleri için her türlü fırsatı vermiştir. Onlar İslam’ın hak olduğunu biliyor ve yine de reddediyorlardı. Allah bunu Mekke dönemi ayetlerinin tamamında tekrar tekrar kanıtlıyor, ta ki artık Kur’an’ı duymak istemez hale geldikleri ve Peygamber’i (sav) öldürmeye kalkıştıkları noktaya kadar. Bu noktada artık kendi kaderlerini mühürlemişlerdir. Allah onları Müslüman olmaktan alıkoymamış, onlar ömür boyu inanmak istemediklerine karar vermişlerdir.
Şimdi Allah da bu durum hakkında yorum yapıyor:
خَتَمَ اللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ وَعَلَىٰ أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ
(Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ihim ve alâ ebsârihim ğişâve)
(Bakara, 7)
Bu kafirlerden bahsederken Allah şöyle buyurur: Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de bir perde vardır. Kalpleri ve kulakları mühürlü, gözlerinde ise perde vardır.
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
(Ve lehum azâbun azîm)
“Onlar için büyük bir azap vardır.”
(Bakara, 7)
Bu, Peygamber’in (sav) halihazırda düşmanları olan, inanmayan kafirler hakkında bir yorumdur.
Şimdi ikinci kategoriye geliyoruz:
وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ
(Ve mine’n-nâsi men yekûlu âmennâ billâhi ve bi’l-yevmi’l-âhiri ve mâ hum bi-mu’minîn)
(Bakara, 8)
Bu da inanmayanların ikinci kategorisi. Allah şöyle buyuruyor: İnsanlardan öyleleri vardır ki, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler; oysa onlar inanmış değillerdir.
Hmm, “İnandık derler, oysa onlar inanmış değillerdir.” İlk grup “inanmayanlar” olarak adlandırılmıştı, ikinci grup ise “aslında inanmamışlar” olarak adlandırılıyor. Sanki ilk grup gibi görünüyor. Çünkü birisi hakkında “inanmıyor” dediğinizde, bu onların inkar ettiği anlamına gelir. Ancak Allah tam olarak bu ifadeyi kullanmıyor. “Hayır, onlar inanıyoruz derler ama aslında inanmazlar,” diyor.
يُخَادِعُونَ اللَّهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ
(Yuhâdiûnallâhe vellezîne âmenû ve mâ yahdeûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn)
(Bakara, 9)
Onlar Allah’ı kandırmaya çalışıyorlar, müminleri aldatmaya çalışıyorlar. Ama aslında sadece kendilerini kandırıyorlar, وَمَا يَشْعُرُونَ (Ve mâ yeş’urûn) farkında bile olmadan.
فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ مَرَضًا
(Fî kulûbihim meradun fezâdehumullâhu meradâ)
(Bakara, 10)
Kalplerinde bir maraz, bir hastalık var, مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللَّهُ (Meradun fezâdehumullâh) Allah da onların hastalığını daha da artırdı.
Şimdi size birkaç soru soracağım:
- İlk olarak, onlar Allah’ı ve müminleri kandırmaya çalışıyorlar ama sadece kendilerini kandırıyorlar. Peki onları nasıl kandırıyorlar? Allah bunu söylemiyor, sadece kandırmaya çalıştıklarını söylüyor ama nasıl olduğunu açıklamıyor.
- İkinci olarak, kalplerinde bir hastalık var ve Allah onların hastalığını daha da kötüleştirdi. Peki, bu hastalık nedir ve Allah onu nasıl daha da kötüleştiriyor? Bunu da açıklamıyor, sadece onların başına böyle bir şey geldiğini ve farkında bile olmadıklarını söylüyor.
- Üçüncü olarak:
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ
(Ve izâ kîle lehüm lâ tüfsidû fîl-ardı kâlû innemâ nahnü muslihûn)
(Bakara, 11)
Onlara “yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, problem çıkarmayın” dendiğinde, “Biz ancak barışı sağlayanlarız” derler. “Biz ancak barışın pazarlığını yaparız” derler.
Görüyorsunuz, münafıkların ilginç bir politikası vardı. “İslam barış dinidir, o halde Mekkelilerle müzakere etmeli ve barışçıl bir çözüm bulmalıyız” derlerdi. “Evet, bazı şeyler yaptılar ama o kadar da kötü değil. Hala bizim kardeşlerimiz, neden tekrar savaşalım ki? Savaşa kimin ihtiyacı var? Savaş kötü bir şey, öyle değil mi? Allah savaşı sevmiyor. Biz barış için çalışıyoruz,” diyerek gizlice Kureyş’le anlaşmalar yapmaya ve Müslümanları zayıflatmaya çalışıyorlardı. Ama onları uyardığınızda; “Ne yapıyorsunuz? Neden Medine yönetimini sabote ediyorsunuz? Neden Peygamber’in (sav) arkasından iş çeviriyorsunuz?” dediğinizde, “Hayır, hayır, biz sadece barış yapmaya çalışıyoruz. Bunu toplumun iyiliği için yapıyoruz, kamu yararını gözetiyoruz,” derlerdi. Korkaklıklarından böyle yapıyorlardı ama bunu kamu hizmeti gibi gösteriyorlardı.
إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ
(İnnemâ nahnu muslihûn)
“Biz ancak ıslah edicileriz.”
أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَٰكِن لَّا يَشْعُرُونَ
(Elâ innehum humu’l-mufsidûn. Ve lâkin lâ yeş’urûn)
“İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat bunun farkında değillerdir.”
(Bakara, 12)
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ آمِنُوا كَمَا آمَنَ النَّاسُ
(Ve izâ kîle lehum âminû kemâ âmene’n-nâs)
“Onlara, ‘İnanan kimseler gibi inanın.’ dendiğinde,”
(Bakara, 13)
Yani münafıklara; “Sizin İslam anlayışınız, Peygamber’e samimiyetle inanan ve onu sorgulamayan bu insanların İslam anlayışına neden benzemiyor? İşte iman böyle bir şey olmalı. Madem imanınız var, neden onlara benzemiyorsunuz? İman yolunda sizden daha ileride olanlara özenin, onlar gibi olun,” dendiğinde;
قَالُوا أَنُؤْمِنُ كَمَا آمَنَ السُّفَهَاءُ
(Kâlû enü’minü kemâ âmenes-süfehâ)
(Bakara, 13)
Onlar; “Bizden bu ahmaklar gibi inanmamızı mı istiyorsunuz?” derlerdi. السُّفَهَاءُ (Es-Sufehâ) “Ahmaklar” derlerdi. “Bunların inandığı gibi mi inanalım, öyle mi? Onlar evlerini, işlerini, ailelerini, her şeylerini bırakıp buraya geldiler. Şimdi evsizler, muhacirlerle yaşıyorlar, kendi karınlarını bile zor doyuruyorlar, bir de arkalarında aileleri var. Gerçekten zeki insanlarmış! Onlara mı benzememizi istiyorsunuz? Bırakın biraz yaşayalım!” diyerek Mekke’den hicret eden sahabelere bakar ve “Bu insanlar çok aptal. Hayatlarını mahvettiler, bizim hayatımızı da zorlaştırıyorlar,” derlerdi. Hatta daha sonra Kur’an’ın başka yerlerinde, onların kendileri için bir ekonomik yük olduklarını bile söyleyecekler. “Niye bu insanlarla uğraşmak zorundayız?” İşte bu zihniyetteydiler. Onlara “Onlar gibi olun” dendiğinde, “Hayır, teşekkürler. Bunlar hiç kimseye örnek olamaz. Bunlar çok da akıllı insanlar değiller.”
أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَٰكِن لَّا يَعْلَمُونَ
(Elâ innehum humu’s-sufehâ. Ve lâkin lâ ya’lemûn)
“Aslında asıl aptallar onlardır. Fakat farkında bile değillerdir.”
(Bakara, 13)
وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا
(Ve izâ lekullezîne âmenû kâlû âmennâ)
(Bakara, 14)
Müslümanlarla karşılaştıklarında, “Elbette biz de Müslümanız, biz de inanıyoruz” derlerdi.
وَإِذَا خَلَوْا إِلَىٰ شَيَاطِينِهِمْ
(Ve izâ halev ilâ şeyâtînihim)
(Bakara, 14)
Ama şeytanlarına, yani gizli danışmanlarına döndüklerinde… Bu arada bu şeytanlar sadece cinler değil, Allah Kur’an’da insanlardan da şeytanlar olduğunu söyler. Bu şeytanlar insanlar arasındaki şeytanlardır. Bu insanların yanlarına döndüklerinde, onlarla toplandıklarında ise;
إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ
(İnnemâ nahnu müstehziûn)
“Biz onlarla sadece alay ediyoruz.”
(Bakara, 14)
إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ
(İnnâ meakum innemâ nahnu mustehziûn)
(Bakara, 14)
“Biz aslında sizinleyiz. O toplantılara sadece onlarla birlikte olduğumuzu göstermek için gidiyoruz, ama asıl bağlılığımız size. Onlarla sadece dalga geçiyoruz,” derlerdi. “Biz onlarla (Müslümanlarla) sadece oyun oynuyoruz.”
Allah da şöyle buyuruyor:
اللَّهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
(Allâhu yestehziu bihim ve yemudduhum fî tuğyânihim ya’mehûn)
(Bakara, 15)
(Asıl) Allah onlarla alay eder ve onların azgınlıkları içinde kör olarak bocalayıp durmalarına izin verir. Burda يَعْمَوْنَ (Ya’mevn) yerine يَعْمَهُونَ (Ya’mehûn) kullanılması da ilginçtir; يَعْمَوْنَ “kör” olurdu, يَعْمَهُونَ ise “kalpten kör”. Yani onlar farkında bile olmadan kör bir şekilde bocalıyorlar. Tüm bunlar birazdan netleşecek, çünkü biliyorum, çok fazla bilgi gibi görünüyor ama hepsi birbirine bağlanacak.
أُولَـٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ ٱشْتَرَوُا ٱلضَّلَـٰلَةَ بِٱلْهُدَىٰ فَمَا رَبِحَت تِّجَـٰرَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ
(Ülâikellezîneşteravud-dalâlete bil-hüdâ femâ rabihat ticâratuhum vemâ kânû mühtedîn)
(Bakara, 16)
İşte onlar hidayeti verip dalaleti satın alanlardır. Hidayete ermişlerdi, ondan vazgeçip yerine dalaleti almayı seçtiler. Onların bu ticareti onlara hiçbir fayda sağlamadı, kârlı bir iş değildi ve zaten onlar doğru yola hiç girmemişlerdi.
Şimdi sizlerle açıklamak istediğim bazı kısa notları paylaşacağım. İlk olarak, Allah 8. ayette; “İçlerinden öyleleri vardır ki, inandık derler; oysa onlar inanmış değillerdir,” buyurmuştu. “Aslında inanmamışlar” derken ne kastediliyor? Birisi nasıl inanıyorum diyebilir de aslında inanmıyor olabilir? Bunu nasıl anlayabiliriz? 14. ayette ise Allah bunu açıklar. Şöyle söyler: Müminlerle karşılaştıklarında “Biz de inandık” derler. Ama kendi liderleriyle baş başa kaldıklarında ise “Biz sizinleyiz, biz sadece onlarla alay ediyorduk” derler. Yani “biz aslında inanmadık” derler. Kendileri söylerler bunu. Allah bunu gün yüzüne çıkarmış ve sonrasında da onların kendi ağızlarıyla, sizin bilmediğiniz gizli toplantılarda bunu itiraf ettiklerini açıklamıştır. Böylece Allah perde arkasında olanları da açığa çıkarmıştır.
Hatırlarsınız onlar, “Allah’ı ve inananları kandırıyoruz,” diye düşünüyorlar ama aslında sadece kendilerini kandırıyorlardı. Aynı şekilde geri döndüklerinde de “Biz sadece alay ediyorduk, ciddi değildik.” dediklerinde Allah; “Onlar kimseyi kandırmıyorlar, alay ettikleri de yok. Alay edilen asıl kendileridir,” buyuruyor. Kendilerini kandırıyorlar ve şakanın sonunda gülünç duruma düşenler de onlar.
وَيَمُدُّهُمْ فِى طُغْيَـٰنِهِمْ يَعْمَهُونَ
(Ve yemudduhum fî tuğyânihim ya’mehûn)
(Bakara, 15)
Buradaki en ilginç örneklerden biri de Allah’ın; “Onların kalplerinde bir hastalık vardır ve Allah onların hastalığını daha da artırır,” demesidir. Onlara örnek kimseler gösterildiğinde ve onları takip etmeleri söylendiğinde, içlerinde biraz rahatsızlık hisseden biri; “Evet, ben de öyle olmalıyım, neden daha çok öyle değilim, bilmiyorum,” diyebilir. Sonra da; “Evet, daha iyisini yapmalıyım, daha çok çabalayacağım,” diye ekleyebilir. Ancak hastalığı çok ilerlemiş biri, kendisine örnek olması gereken kişiye baktığında, ondan ilham almak ve daha iyi olmak yerine, “En iyi savunma saldırıdır” mantığıyla hareket eder. Hastalığının ne kadar kötü olduğunu kabul etmek yerine, o kişiye bakar ve; “Bu aptalı mı, bunu mu takip etmemi istiyorsunuz? Bu budala mı! Kalsın, hidayetinize ihtiyacım yok,” der. İşte bu, onların ne kadar kötüye, ne kadar ileriye gittiklerini gösterir.
Bu durum oldukça kötü bir tabloyu tasvir ediyor ancak benzetmeye geçmeden önce sizinle paylaşmak istediğim iki önemli nokta var.
İlk olarak, münafıklar kendilerini çok zeki sanıyorlardı. Tüm bu ayetlerde onların bir tür çifte oyun oynadıklarını düşündüklerini fark edersiniz. Müslümanlara karşı bir izlenim veriyorlar ve Müslümanların bunu fark edemeyecek kadar aptal olduklarını düşünüyorlar. Bu yüzden onlar, ikili oynayıp başkalarına sadık olabileceklerini ve kimsenin de bunu anlamayacağını zannediyorlar. Kendilerini çok zeki ve politik olarak konumlandırıyorlar. Ancak Allah sürekli olarak gerçek aptalların kendileri olduğunu, şakanın asıl muhatabının kendileri olduğunu söylüyor. Tabii onlar bunu göremiyorlar. Burdaki ilk ilginç ironi şu: Onlar aslında bir anlamda kör, bir anlamda da aptal, ancak bunu bilmeyen tek kişi kendileri. Hiçbir fikirleri yok. Buradan çıkan ilk ilginç nokta bu.
Buradan çıkan ikinci ilginç nokta ise bir kıyaslama yapılması. Asıl odaklanmanızı istediğim nokta burası. Firavun kimle kıyaslanmıştı? Kureyş, evet. Peki ya İsrailoğulları kimle kıyaslanmıştı? Münafıklar.
Medineliler ve İsrailoğulları Arasındaki Ortak Noktalar
Eğer münafıkların durumuna bakarsanız, onların Mekke’den hicret edenlerden olmadığını görürsünüz. Münafıklar olarak düşünülen topluluğun büyük çoğunluğu -hatta bazıları isimleriyle anılmıştır- Medine’nin hâlihazırdaki yerli halkından oluşuyordu. O halkın içinden kimselerdi. Medine’de aynı zamanda İsrailoğulları da yaşıyordu. Yani bu iki grubun bir ortak noktası daha var: Hepsi aynı bölgeden geliyorlardı.
Şimdi her iki grubu düşünelim ve ortak noktalarının neler olduğuna bakalım. Medine halkı Evs ve Hazrec gibi birçok kabileden oluşuyordu ve merkezi tek bir yönetim kurmaya çalışıyorlardı. Mesela 14 kabile varsa, her kabilenin kendi lideri ve meclisi vardı. Hepimiz biliyoruz ki, birçok insan bir araya geldiğinde tek bir karara varmak çok kolaydır. Herkes ortak bir noktada hemen buluşur değil mi? Tabii ki hayır. Uzun süre alır. Mesela kendi işinizin patronu olduğunuzu düşünün. Toplantılara katılıp tartışmanız gerekmez. Bir komitenin olmasına, sonra o komitenin yaptıklarını kontrol eden başka bir komite olmasına gerek yoktur. Doğrudan kararları alabilirsiniz. Çünkü patron sizsiniz, çabucak halledebilirsiniz.
Evs ve Hazrec fark etti ki; 14 kabile var, hepsinin kendi meclisleri var, her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Ortak bir karara varamıyorlar. Bu durum şehre de zarar veriyor ve tek bir kralın olması herkesin yararına olacak. Böylece “Medine Birleşik Devletleri” veya “Medine Birleşik Kabileleri” gibi bir oluşum kurulabilir ve tek bir kral seçilebilirdi. Hatta Peygamber Efendimiz’in (sav) Medine’ye gelişinden önce Abdullah bin Ubey, bu kral olmak üzereydi. Medineliler, İslam’dan önce bile Medine halkının amaçlarını birleştirecek bir lidere sahip olmak istiyorlardı.
Diğer tarafta ise İsrailoğulları var. Onlara her nesilde bir peygamber gönderilmişti. Bir rivayette Peygamber Efendimiz (sav) her peygamber öldüğünde yerini başka bir peygamberin aldığını söyler. Kur’an da:
قَفَّيْنَا عَلَىٰٓ ءَاثَـٰرِهِم بِرُسُلِنَا
(Kaffeynâ alâ âsârihim birusulinâ)
(Hadid, 27)
der. Biz onları bir zincirin halkaları gibi birbirine ekledik, bir peygamberden sonra bir diğeri. Örneğin hikayelerini bildiğimiz İbrahim (as), İshak (as), Yakup (as), Yusuf (as) gibi; daha sonra Zekeriya (as), Yahya (as), İsa (as) gibi, hepsi birbiri ardına gelmişlerdi. Musa (as), hemen sonrasında Harun (as). Sürekli bir devamlılık, bir ardıllık vardı. Hatta daha sonra Musa (as)’ın hikayesinde:
إِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِفَتَىٰهُ
(İz kâle mûsâ lifetâh)
(Kehf, 60)
Bazı tefsirlere göre burdaki لِفَتَىٰهُ (genç yoldaşı) Yuşa peygamberdir. İsa (as)’a kadar bu peygamberler zinciri sürekli devam etmiştir.
İsrailoğullarına gönderilen son peygamber İsa (as)’dı. 6 yüzyıl geçmiş ve kimse gelmemişti. Onlar (İsrailoğulları) için bile. Bunun farkına varmışlardı. Bazıları, kendilerinden 400 veya 800 yıl önce bir peygamber geldiğini söylüyor, Yahudi geleneğinde birine atıfta bulunuyorlardı ama onlar son peygamberi bekliyorlardı. Hatta bazı Yahudi alimleri bile, aradan geçen bunca zamanın, son peygamberin geleceğine işaret ettiğini söylüyordu. Kendi literatürlerinde son peygamber hakkında bir şey biliyorlardı: Son peygamber gelecek ve onları zafere ulaştıracaktı. Son peygamber hakkında inançları buydu. Hatta bazı tarihçilere göre, Yahudilerin bir kısmı son peygamberin Medine’ye geleceğine inanıyordu. Bu yüzden bazı Yahudi aileleri, okuduklarına dayanarak son peygamberin oraya geleceğini ve kendilerini zafere ulaştıracağını düşünerek Medine’ye göç etmişlerdi.
Peki Medinelilerle Medine’deki Yahudilerin ortak noktası neydi? Her ikisi de kendilerine zafer getirecek, onları koruyacak birleştirici bir lider umuyorlardı. Her ikisi de bunu umuyorlardı ve ilginç bir şekilde bu ortak noktaya sahiplerdi.
Başka hangi ortak noktaları vardı? İki grup insan da kendi aralarında çok fazla kavga ediyorlardı. Onlar da kendilerini daha bilgili, daha zeki görüyorlardı, İsrailoğulları da kendilerini daha bilgili, daha zeki görüyorlardı. İsrailoğulları’nın Yahudi olmayanlara karşı bir sorunu vardı. Onlar, “Liderimiz bizden biri olmalı” diye düşünüyorlardı.
Peygamber Efendimiz Medine’ye hicret ettiğinde, Medineli miydi yoksa bir göçmen miydi? Bir göçmendi. İsrailoğulları’nın onunla bir sorunu vardı, çünkü O İsrailoğullarından değildi. Medineli siyasetçilerin de onunla bir sorunu vardı, çünkü o Medine doğumlu değildi ve herhangi bir Medine kabilesine mensup değildi. “Hükümetimizi Mekke’den gelen bir yabancıya ve bütün kabinesi de Mekkelilerden oluşan insanlara nasıl teslim edeceğiz, bu nerden çıktı şimdi böyle?” Bu durum bir anlamda, her iki tarafın da Peygamber Efendimiz ile ilgili çok benzer sorunları olduğunu gösteriyor. İki taraf da bu benzer soruna sahipti.
Bu yüzden Allah, Bakara suresinde münafıklardan bahsederken, aslında İsrailoğulları’na da bir gönderme yapıyor. Çünkü Bakara suresinde ilerledikçe göreceksiniz ki;
نُؤْمِنُ بِمَآ أُنزِلَ عَلَيْنَا وَيَكْفُرُونَ بِمَا وَرَآءَهُۥ
(Nu’minu bimâ unzile aleynâ ve yekfurûne bimâ verâeh)
(Bakara, 91)
onlar; “Biz zaten bize indirilenlere inanıyoruz,” diyorlardı. Ama Allah, “Hayır, onlar inanmıyorlar,” diyor. Yani onlar inanıyoruz diyorlar. Münafıklar ne diyorlardı? “Biz inanıyoruz.”
وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ
(Ve mâ hum bi-mu’minîn)
(Bakara, 8)
Allah da onların aslında inanmadıklarını söylüyor.
يُخَـٰدِعُونَ ٱللَّهَ وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا
(Yühâdiûnallâhe vellezîne âmenû)
“Onlar, Allah’ı ve inananları aldatmaya çalışıyorlar.”
(Bakara, 9)
Ve Bakara suresinin devamında göreceğiniz gibi, İsrailoğulları’ndan da bazıları onlara katılıyor. Böylece Allah, münafıklardan bahsederken, aslında İsrailoğulları’na da bir taş atmış oluyor. Ve Allah İsrailoğulları’ndan bahsederken, bu kez taş başka kime gitmiş oluyor? Münafıklara. Yani her iki taraf arasında, tıpkı Kureyş ve Firavun arasında olduğu gibi, iki yönlü bir bağlantı var.
Ateş Yakan Kimsenin Örneği
Şimdi Allah bir örnek verecek ve bu örnek ilginç bir şekilde her iki tarafa da çarpacak. Şimdi örneğin ilk kısmına bakalım:
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ ٱلَّذِى ٱسْتَوْقَدَ نَارًۭا
(Meseluhum kemeselillezistevkade nârâ)
“Onların durumu, ateş yakmaya çalışan kimsenin durumu gibidir.”
Burdaki “mesel” kelimesi ile ilgili yapacağım tek yorum şu; İbn-i Aşur (rh) tefsirinde şöyle söyler: “Mesel” çok ilginç bir tablo çizilmedikçe Araplar tarafından yaygın olarak kullanılmayan bir kelimeydi. Onlar için alışılmış bir şey değildi ve bir kez kullanıldığında, kalıplaşmış bir ifade haline geliyordu. Hatta söz dizimini bile değiştirmiyorlardı. Örneğin, Urduca konuşanların “kahawat” dedikleri gibi, değiştirilmeyen, olduğu gibi korunan bir deyim, söz. “Mesel” kelimesi de, tekrar tekrar yankılanacağını bildikleri güçlü bir şey olarak kullanılırdı. Yani herkes kolayca bir “mesel” söyleyemezdi, bu aslında Araplar için bir sanattı. Bu yüzden onların ünlü atasözleri ve deyimleri de “emsâl (meseller)” olarak adlandırılırdı.
Allah مَثَلُ (mesel) kelimesini kullandıktan sonra, ardından كَ (ke) kullanmıştır: مَثَلُهُمْ – كَ – مَثَلِ ٱلَّذِى ٱسْتَوْقَدَ نَارًۭا (Meselühüm ke meselillezistevkade nârâ). Burdaki كَ (ke) genellikle benzetme edatı olarak kullanılır ve “gibi” anlamına gelir. Bu iki kelimenin birleşimi, Allah’ın, bir durumu bir durumla karşılaştıracağını gösterir. Birini başka biriyle veya bir şeyi başka bir şeyle karşılaştırmak yerine, bir durumu başka bir durumla karşılaştıracağını gösterir.
Burada tefsir ilginçleşmeye başlıyor. Münafıkların bu durumunu anlamak için Allah, “Ateş yakmaya çalışan birinin durumu gibidir,” diyor. Ateş yakmaya çalışan biri. Peki kim ateş yakmaya çalışır? Çölde seyahat eden, üşüyen, ıssız bir yerde mahsur kalan biri. Birkaç dal parçası, birkaç taş toplar, kıvılcım çıkarmaya ve ateş yakmaya çalışır. Bir konakta yaşıyorsanız ateş yakmaya çalışmazsınız. Eğer kundakçı değilseniz. Veya bir medeniyetin içindeyken ateş yakmaya çalışmazsınız. Yolda ateş yakan birini görürseniz polisi ararsınız, değil mi? Ateş yakma fikri, ıssız bir yerde olmayı gerektirir.
Bu örnekten ilginç şeyler öğreniyoruz. Araplar gelişmiş bir medeniyet değil, çölde yaşayan insanlardı. Roma İmparatorluğu’nun ortasında yaşayanlara ateş yakma örneği vermezsiniz. Çünkü onların gelişmiş şehirleri, mimarileri, sokakları, sokak lambaları vs. vardır. Perslere, Çinlilere bu örnek bir anlam ifade etmez. Ama Araplara ateş yakmaktan bahsederseniz, “Evet, çölde bunu hep yapıyoruz. Geçen hafta kaybolmuştum, ateş yakmak zorunda kaldım,” derler. Onlar için bu örnek, sizin için benzin istasyonuna gitmek gibi bir şey, “ah evet, acıyı hissedebiliyorum.” Araplar anında ilişkilendirebiliyorlar.
Ama size demiştim ki bu örnekte iki gönderme var. Hem İsrailoğulları’na hem de münafıklara gönderme yapılıyor. İsrailoğulları’nın ateş yakmaya çalışan biriyle çok özel bir ilişkisi vardır; bu aslında Musa (as)’ın bir hikayesidir. O çölde seyahat ederken ailesi üşümüş ve hava kararmıştı. Ateş yakmaya çalışmış ama başaramamıştı. Uzakta bir ateş görmüştü. Yani; “ateş yakmak” ifadesiyle Allah bir yere varmak istiyor. Peki nereye?
اسْتَوْقَدَ نَارًا (Ateş yakmaya çalışan birisi). Bu kısmı iki şekilde yorumlayabiliriz. Ben size hangisine daha yakın olduğumu da söyleyeceğim. Bu ateş yakmaya çalışan kişinin kim olduğuyla ilgili ilk yorum: الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا (Ateş yakmaya çalışan birisi).
Birinci yoruma göre, Allah burada 600 yıldır peygamber görmemiş ve kendilerine liderlik edecek son peygamberi bulmaya çalışan İsrailoğulları’ndan bahsediyor. Onlar, ateş yakmaya çalışan birine benzetiliyor; çünkü bu kişi ateşi yaktığında artık karanlıkta nereye gideceğini bilir, kendini nasıl savunacağını bilir, soğuktan donmaz ve sonunda sorunları çözülür. Yani bu adamın tüm sorunları aslında ateşe sahip olmamasından kaynaklanıyor. Tıpkı İsrailoğulları’nın tüm sorunlarının, liderleri olan son peygamberin gelmemesinden kaynaklandığını düşündükleri gibi. Diğer yandan, Medineliler de bir lider bulmaya çalışmıyorlar mıydı? Bu arada ateşe sahip olan biri aynı zamanda yolu da aydınlatmaz mı? Mesela birkaç kişinin veya bir ailenin orda soğukta üşüdüğünü ve karanlıkta kaldığını hayal edin. Eğer ışığınız yoksa, başınız belada demektir, değil mi? Işığınız olduğunda ise herkese yol gösterebilirsiniz. Yani ateş yakan kişi diğerlerine yol gösterebilir. Yani her iki taraf da bir ateş yakmaya çalışıyor. Bu karşılaştırmayı anlamanın bir yolu bu.
Aynı örneği anlayabileceğiniz bir diğer yol ise; aslında Peygamber Efendimiz (sav)’in durumunu düşünmektir. Kur’an gelmeden önce, Mekke’de bulunuyordu ve şehirde yaşayan diğer insanların iyiliği için yoğun bir şekilde çaba harcıyordu. Ancak bu çabalar onu o kadar çok yoruyordu ki, sık sık şehirden uzakta bir mağarada zaman geçiriyordu. Eğer Umre veya Hacc’a gittiyseniz ve Peygamber Efendimiz’in zaman geçirdiği mağaranın bulunduğu dağa çıkma şansınız olduysa, oraya ulaşmanın ne kadar çaba gerektirdiğini bilirsiniz. Şimdi orada merdivenler var ama o zamanlar merdiven yoktu. Yani oraya tırmanmak ve birkaç gün orada kalmak büyük bir fiziksel çaba gerektiriyordu. Eşi de O’na yemek getiriyordu. Ne kadar özel bir kadın, değil mi? (ra) Siz olsanız, üst kattayken “Yemeğini kendin al, mutfak aşağıda” dersiniz. Ama o bir dağa tırmanıp yemek götürüyor, sonra geri dönüyordu. Onlar gerçekten özel insanlardı.
Peygamber Efendimiz orada tefekkür ediyor, düşünüyor, düşünüyor… Peki ne düşünüyor? Siyer alimleri arasında bu konuda birçok teori var. Benim yorumladığım bir olasılık, onun tüm bu kaosun çözümünü aradığıdır. “Yoksullara yardım etmeye çalışıyorum ama yoksulluk artıyor. Haksızlığa uğrayanlara yardım etmeye çalışıyorum ama haksızlık artıyor. Sanki hiç bitmeyecek gibi.” İnsani yardım çalışmaları yapanlar da yıllar geçtikçe daha umutlu değil, daha umutsuz hale gelirler. Çünkü sorunun büyüdüğünü görürler. Şu kadarına yardım etmişlerdir, yardımlar gittikçe artar. “Bu yıl %5 yardım edebildik, gelecek yıl %7, sonraki yıl %10 yardım edebileceğiz. Ama sorun %300, %400, %800 artıyor.” Sorunun grafiği, çözümün grafiğinden çok daha hızlı yükseliyor. Böylece umutsuzluk baş gösteriyor.
Peygamber Efendimiz de bir ışık arıyordu. Peygamber (sav) dağdayken, günlerini ve gecelerini orada geçirmek için ateş yakmaya çalıştığını düşünebilirsiniz. Bu örnek birden fazla hedefe sahip. Peygamber Efendimiz (sav) ateşi yaktığında, tıpkı Kur’an’da kendisine benzetilen bir diğer figür olan Musa (as) gibi… Musa da ateş yakmaya çalışmış ve sonra uzakta ne görmüştü? Oraya giderken asıl aradığı şey نَار (ateş) idi. Ama oraya vardığında ateş yerine ne bulmuştu? نُور (Nur). Oraya vardığında bulduğu şey ışıktı, yani hidayetti. Nur, hidayetin sembolüdür.
Eğer bu benzetmeyi incelerseniz;
مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ
(Meseluhum kemeselillezistevkade nârâ felemmâ edâet mâ havlehû zehebellâhu binûrihim)
(Bakara, 17)
Allah’ın نَار (nar) kelimesinden hemen sonra نُور (nur) kelimesine geçtiğini görürsünüz. Çünkü her iki arayışta da bir ateş yakılıyor ama sonunda ulaşılan şey nar değil, nurdur. Yani hidayettir. Bu örneği düşünmenin dikkat çekici bir yolu da bu. Ben Peygamber Efendimiz (sav)’in durumu için bu yorumu daha uygun buluyorum. Bu benzetmeyi sizinle birlikte incelemeye ve Allah’ın bize bu benzetmeyle ne anlatmak istediğini, benim anladığım kadarıyla, görselleştirmeye çalışacağım.
Rasulullah (sav) bir çözüm arıyordu ve Cebrail (as) O’na Nur’u, yani Kur’an’ı getirdi. Kur’an’ın kendisi de bir nur olarak tanımlanır, değil mi?
فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنزَلْنَا
(Fe-âminû billâhi ve resûlihî ve’n-nûrillezî enzelnâ)
“O halde, Allah’a, Resul’üne ve indirdiğimiz nura inanın.”
(Tegabun, 8)
Artık Peygamberimiz’in (sav) ışığı vardı. O, ateşi yakıp, فَلَمَّا أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ (Felemmâ edâet mâ havleh) ateş, etrafındaki her şeyi aydınlattığında; burada kullanılan dil çok güzel, çünkü Allah; فَلَمَّا نَوَّرَتْ مَا حَوْلَهُ (Felemmâ nevverat mâ havleh) demedi. Aydınlatmak veya ışık tutmak anlamında kullanılan kelime نَوَّرَتْ (nevverat) veya أَنَارَتْ (enârat)’tır. Bunun yerine, أَضَاءَتْ (edâet) kelimesini kullandı. Bu kelime, aynı zamanda ısı, hararet unsuru da taşır. نُور (nur) içerisinde ısı unsuru taşımaz ama ضوا bu da ışık anlamına gelen başka bir kelime. Ondan ضِيَاءً (diyââ) kelimesini de elde edersiniz. Hatta Urduca’daki “zeya” ve “zıya” aynı kelimelerdir. Yani ضوا ışık anlamına gelir, ama içerisinde ısı olan bir ışık.
هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا
(Hüvellezî cealeş-şemse diyâen vel-kamera nûrâ)
“Güneşi bir ziya (ısı içeren ışık), ayı bir nur yapan”
(Yunus, 5)
Peki bu ısı neyi temsil ediyor? Allah’ın kelamı geldi ama Allah’ın kelamı aynı zamanda uyarı içeriyor, yoğunluk içeriyor. Tıpkı çöl güneşinin yakıcı sıcağı gibi. Bu ışık etrafı aydınlatıyor ve bu arada çöl güneşi diğer tüm güneşlerden daha parlaktır, her şey apaçık görünür hale gelir. Yani, أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ (edâet mâ havleh) etrafındaki her şeyi tamamen aydınlattığı anlamına gelir.
Örneğimize dönelim: Birisi ateş yakmaya çalışıyor. Ateş sadece yanmakla kalmıyor, bu sıra dışı bir ateş ve etrafındaki her şeyi aydınlatıyor. أَضَاءَتْ مَا حَوْلَهُ (Edâet mâ havleh). Ateş yakmanın amacı sadece kendini ısıtmak değildir, orada bulunan herkes ışık ve sıcaklık arıyor, ateşe yaklaşmak istiyor.
“Allah Onların Nurunu Götürdü”
Allah burada çok çok ilginç bir ifade kullanıyor:
ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ
(Zehebellâhu binûrihim)
Bu ifadeyi çevirmek zor, önce size kötü bir çeviri yapayım: Allah onların ışığını yok etti. Daha doğru bir çeviri ise şöyle olur: Allah onların nurunu aldı, götürdü. Allah onların nurunu kendisiyle birlikte aldı, götürdü. ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ (Zehebellâhu binûrihim).
Şimdi burada neler olduğunu anlamaya çalışalım, çünkü Allah az önce ateş yakan tek bir kişiden bahsediyordu. Peki burdaki “onlar” nerden çıktı bir anda?
İbni Aşur yorumuna göre bu bir tecrit (soyutlama). Yani Allah önce bir örnekten bahsediyordu, sonra örneği bırakıp gerçeklikten bahsetmeye başladı. Yani Allah, münafıklardan, İsrailoğulları’ndan ve kafirlerden nuru alıp götürdü, onların iman nurunu yok etti.
Başka bir yoruma göre ise Allah hala örnekten bahsediyor, imge hala yerli yerinde. Ben de bu ikinci yorumu esas alarak size anlatmaya çalışacağım. Diyelim ki siz ve ben çölde kaybolmuş bir grup insanın arasındayız, nereye gideceğimizi bilmiyoruz. İçimizden biri ateş yakmaya çalışıyor ve sonunda başarıyor. Hepimiz birinin ateş yakmasını umuyor muyduk? Evet. Medineliler birleştirici bir lider bulmayı umuyor muydu? Evet. İsrailoğulları son peygamberlerini bulmayı umuyor muydu? Evet. Değil mi? Mekke’de karanlıkta olan insanlar da vardı ve onlar ışığa ihtiyaçları olduğunu bile bilmiyorlardı.
Allah, “Allah onların nurunu aldı, götürdü” diyor: ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ (Zehebellâhu binûrihim). Bu, gerçekten ilginç ve beklenmedik bir örnek. Örneğin öncesinde konuştuğumuz tüm ayetler şimdi burda işimize yarayacak. Onlara, “İnananlar gibi inanın” dendiğinde ne demişlerdi? “Bu aptallar gibi mi inanalım?” Yani onlara, Peygamber’e (sav) ve etrafındakilere, O’ndan öğrenenlere yani onlara imanın sıcaklığını veren ışığa yaklaşmaları söylendiğinde, “Hayır, teşekkürler. Biz uzak duracağız.” dediler, değil mi? “Biz güvenli mesafeyi koruyacağız. Onlara mı katılalım? Hayır hayır. O ateşte yanmak istemiyoruz. Belli bir mesafede daha iyiyiz, uzaktan bakmak bizim için gayet yeterli, teşekkürler.” Orada bulunanlardan bazıları ateşe yaklaştılar, sadece göstermelik olarak “Evet, biz de buradayız” dediler ve sonra geri dönüp “Biz aslında bunu ciddiye almıyoruz” dediler. Yani onlar ateşe çok yaklaşmak istemiyorlardı, yaklaştıklarında bile sadece gösteriş için yaklaşıyorlardı.
Peki Allah ne diyor? “Allah onların nurunu aldı, götürdü.” Bu kulağa nasıl geliyor? Sanki onlar aynı yerdeydiler ama Allah ışığı alıp götürdü. Aslında olan şu ki, Peygamber onların arasındaydı, sahabeler onların arasındaydı. Aslında uzaklaşan kimdi? Onlar. Allah, “Sonunda ışık geldiğinde onlar uzaklaştılar” diyebilirdi, çünkü uzaklaşan onlardı. Ama Allah, “Allah onların nurunu aldı, götürdü.” diyor.
Bunu nasıl anlayabiliriz? Eğer önceki ayetlere bakarsanız, Allah onların bir tepkisinden bahsettiğinde şunu fark edersiniz: Onlar Allah’la alay ediyorlar, aslında Allah onlarla alay ediyor. Onlar Allah’ı kandırmaya çalışıyorlar, ama aslında kendilerini kandırıyorlar. Ayetlerde defalarca onların bir şey yaptığını ve Allah’ın da buna karşılık bir şey yaptığını görürsünüz. Peki Allah onların nurunu nasıl yok etti? Onların uzaklaşmasına izin vererek. Allah onların nurunu böyle alıp götürmüş oluyor. Allah’ın ışığı alıp gitmesi değil bu. Işık hala orada.
İlginçtir ki Arapça’da ذَهَابُ النُّورِ (ışığın gitmesi) körlüğü ifade etmek için de kullanılır. Mesela şöyle bir örnek vereyim: “Işıklar açılmak üzere, burası aydınlanacak. Burası çok karanlık, korkutucu!” Sonra ışıklar açıldığı an, gözleriniz görmez olur. Buradaki ironi, aslında ortamın gayet aydınlık olmasıdır. Bu aydınlıktan faydalanamayan tek kişi, ya kördür ya da gözlerini kapatmaya karar vermiştir.
Allah burada çok üzücü bir gerçeği anlatıyor: Siz Peygamber’in (sav) yanı başındasınız. Allah sizi bu çevreye getirdi. Peygamber’i Mekke’ye, Medine’ye getirdi ki O’na yakın olabilesiniz. Işığa, insanlığın geri kalanından daha yakınsınız. Bu ışık sizin içindi. Medine’deki, Mekke’deki herkes… Bu ışık onlar içindi. Bu, Allah’ın onlara bahşettiği özel bir armağandı. Allah bunu Romalılara, Perslere, hiç kimseye vermemişti ama onlara vermişti. Onların en acayip yanı da, bu ışıktan kör olmalarıydı. Bundan faydalanamıyorlardı.
Buradaki بِنُورِهِمْ (binûrihim) ifadesine dikkat edin. “Onların ışığı”: ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ (Zehebellâhu binûrihim). Allah burda “Işığı yok etti” diyebilirdi: ذَهَبَ اللَّهُ بِالنُّورِ Veya ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِ (Zeheballâhu binûrih) veya بِنُورِ النَّارِ (binûrin-nâr). Başka bir ifade de kullanabilirdi. Ama ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ (Zehebellâhu binûrihim) dedi. “Onların ışığı” yani ışık onlar içindi, onlar için hazırlanmıştı ama onlar bunu takdir etmeyince, ışık ellerinden alındı.
Bu karşılaştırmayı şöyle anlayabilirsiniz: Eğer gözlerinizi bağlayıp altı ay boyunca açmazsanız, gözlerinizi açtığınızda ne olur? Kör olursunuz. Bacaklarınızı sıkıca bağlayıp altı ay boyunca öyle yatarsanız, sonra ayağa kalkabilir misiniz? Hayır. Allah’ın yarattığı bir fıtrat var. Allah size bir yetenek veriyor, bana bir yetenek veriyor. Bu yeteneği kullanmayı reddettiğimizde, kullanmadığımızda onu kaybederiz. Allah onlara ışığı görme, sıcaklığını hissetme, ona yaklaşma kabiliyeti vermişti. Onlar bunu defalarca reddedince, Allah onlardan bu ışığı takdir etme kabiliyetini aldı. Onları bu ışıktan kör etti.
Böylece Peygamber’in (sav) yanı başında oturuyor olabilirlerdi ama kalpleri O’nun, Allah’ın elçisi olduğunu göremezdi. Kur’an’ı Rasulullah (sav)’in kendi sesinden duyuyor olabilirlerdi ama bu onları hiç etkilemezdi, çünkü onlar bu konuda kördüler. Kendilerini bu ışıktan o kadar mahrum bıraktılar ki, Allah bu yeteneği onlardan aldı. Bu yetenekleri felç oldu, onlardan alındı: ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ (Zehebellâhu binûrihim). İşte bu insanlar böyle tasvir ediliyor.
وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ
(Ve terakehum fî zulumât)
“Ve onları karanlıklar üstüne karanlıklarda bıraktı.”
(Bakara, 17)
Peki bu çoklu karanlıklar ne anlama geliyor? Eğer ışık burada yanıyorsa ve ben burada duruyorsam ve ışıktan uzaklaşmaya devam ediyorsam, ne olur? Daha mı aydınlık olur yoksa daha mı karanlık? Daha da karanlık olur. Yani onlar Peygamber (sav)’den gittikçe uzaklaşıyorlar. Allah onları karanlıkta daha da ileriye, daha da ileriye gitmeye terk etti.
İlginç olan şu ki, Allah bunu ilk kez burada anlatmıyor. Daha önce kafirlerden bahsederken de aynı şeyi söylemişti. Daha öncesinde söylemişti, size ayeti okuyayım:
إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ ءَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ خَتَمَ ٱللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ وَعَلَىٰٓ أَبْصَـٰرِهِمْ غِشَـٰوَةٌ
(İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e-enzertehum em lem tünzirhum lâ yü’minûn. Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ihim ve alâ ebsârihim ğişâve)
(Bakara, 6-7)
Kafirleri böyle tanımlamıştı, değil mi? Şimdi münafıklar da uzaklaştıkça kâfirlere yaklaşıyorlar. Eğer müminlerden ve Peygamber (sav)’den uzaklaşırsanız, kime yaklaşırsınız? Kafirlere, gözlerinde perde olanlara.
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
(Ve lehum azâbun azîm)
“Onlar için büyük bir azap vardır.”
(Bakara, 7)
Bu, bu tabloyu tasvir etmenin inanılmaz bir yolu. Bu tablodaki en güzel şeylerden biri de şu ifade:
فَلَمَّآ أَضَآءَتْ مَا حَوْلَهُۥ
(Felemmâ edâet mâ havlehû)
“Onun etrafındakileri aydınlattığında…”
Rasulullah da (sav) hidayet arıyordu. Allah şöyle ifade ediyor:
وَوَجَدَكَ ضَآلًّا فَهَدَىٰ
(Ve vecedeke dâllen fehedâ)
“Seni arayış içinde, kaybolmuş gördü ve sana yol gösterdi.”
(Duha, 7)
Allah, elçisine (sav) yol gösterdi ama sadece onu hidayete erdirmekle kalmadı, etrafını aydınlatan bir şey verdi. Allah’ın ışığının ilginç yanı,
وَٱللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِۦ
(Vallâhu mutimmu nûrih)
(Saff, 8)
23 yıl içinde bütün Arabistan aydınlandı, birkaç yıl sonra İran aydınlanmaya başladı, Roma aydınlanmaya başladı, Hindistan aydınlanmaya başladı, Afrika, Avrupa, Avustralya, Güneydoğu Asya… Bu ışık yayılmaya devam etti, etti, etti… ve dünyanın her yerinden milyarlarca insan bu ışığın himayesine girdi. Ama bu ışığa, en yakınındaki bazı insanlar kördüler. Bu ne kadar da garip, değil mi? ذَهَبَ ٱللَّهُ بِنُورِهِمْ (Zeheballâhu binûrihim).
Sanırım Râgıb el-İsfahânî şöyle bir alıntı yapmıştı: الْعَقْلُ عَقْلَانِ (El-aklu aklân). Akıl, iki çeşittir. Zihin, iki çeşittir. Şiirde metbu ve mesmu olarak geçer:
- Bir öğrenilen akıl vardır. Bir çocuğun büyüdükçe öğrendiği, “baba” veya “mama” gibi kelimeleri duyup tekrarlayarak geliştirdiği akıldır. Bu, “mesmu'” yani öğrenilen akıldır.
- Bir de “metbu'” olan akıl vardır. Bu akıl, bizim tabiatımızda bulunan, Allah’ın fıtratımıza yerleştirdiği akıldır. Allah’ın hepimize verdiği bir ışıktır.
Der ki: “İçindeki ışık ölürse, yeni şeyler öğrenmenin sana hiçbir faydası olmaz.” Bunu da güneş ışığının, gözleri görmeyen birine fayda etmemesine benzetir. Allah’ın nuru, Kur’an geldi ama ona en yakın olanlardan bazılarının kalpleri kapalıydı ve ondan faydalanamadılar.
Tüm bu tarih anlatısının, bu inanılmaz örnekte anlatılanların bizim için ne anlamı var? Bu örneğin bize anlatmak istediği şey; İslam’a olan sosyal yakınlığımızın, camiye gitmenin, ilim meclislerinde bulunmanın, İslam’ın yankılandığı, Allah’ın nurunun olduğu bir mekanda bulunmanın yeterli olmadığıdır. Tüm bunların ortasında olup da kör olabilirsiniz, orada olup da nurun yanınızdan geçip gitmesine izin verebilirsiniz. Hiçbirimiz buna karşı bağışıklıklı değiliz. Belki bir dönem iyiydiniz ama sonra yavaş yavaş kaymaya başladınız. Ama fiziksel olarak uzaklaşmıyorsunuz. Allah’ın bize verdiği bu hediyeyi kullanmayı bıraktığımızda, Allah fıtratımızda olan diğer her şey gibi bu yeteneği de bizden almaya başlar.
Sağır, Dilsiz ve Kör: Körlüğün Kökeni
صُمٌّۢ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
(Summun bukmun umyun fehum lâ yerciûn)
(Bakara, 18)
Meşhur bir ayet değil mi? صُمٌّ (Summ) sağırdırlar. بُكْمٌ (Bükm) dilsizdirler, konuşamazlar. عُمْىٌ (Umy) kördürler.
Ama önceki ayette, karanlığa terk edildiklerinde körlükten bahsetmiyor muydu? Karanlığa terk edildiler. Peki, karanlık mı onları kör etti, yoksa görme yetileri yok oldu da öyle mi kör oldular? Son ayette dışardaki karanlığa bakarsanız, kör edici olan şey odur. Bu ayet aynı zamanda fiziksel körlüğü de ele alacak: عُمْىٌ (Umy).
Ancak körlüğün ilk bahsedilen şey olmasını beklersiniz. Çünkü önceki ayet karanlıkla ilgiliydi. Bu yüzden Allah’ın şimdi körlükten bahsetmesini beklersiniz. Fakat Allah önce körlükten bahsetmedi. Sağırlıktan bahsetti, sonra dilsizlikten bahsetti, en son körlükten bahsetti: صُمٌّ بُكْمٌ (Summun bukm) ve en sonunda عُمْىٌ (Umy).
Bu sıralama çok özel, gerçekten çok özel. O yüzden bu sıralama üzerinde düşünelim. Bu aslında tecrit (soyutlama)’nın en etkileyici örneklerinden biridir. Bu şu anlama geliyor, Allah bir benzetme yapıyordu, ama aslında o benzetmeden bahsetmiyordu. O benzetme, gerçeği tasvir etmek için kullanılıyordu. Şimdi o benzetmeyi bırakıp gerçeklerden bahsedecek.
Benzetmedeki ışık ateşe benzer, ama gerçekte hakiki ışık, duyulan bir şeydir. Manevi ışık görülmez, manevi ışık duyulur. Kur’an ışık olarak tanımlanır ama Kur’an görülmez, Kur’an duyulur. Yani manevi alemde aslında nihai ışık, kulağa giren şeydir.
Arapça’da bir ifade aklıma geliyor: “Kötü bir şey duyduğunda, kötü tepki verirsin.” Bilirsiniz işitme engelli insanlar, net konuşmakta zorlanırlar. Konuşma problemleri yoktur, sadece duyma problemleri vardır ama net konuşamazlar. Peki neden? Çünkü düzgün duyamadıkları için hangi sesleri taklit edeceklerini bilmezler, bu yüzden bir şeyi doğru telaffuz etmeyi asla öğrenemezler. Sağır bir insanın konuştuğunu duyduğunuzda, “Onun konuşma problemi de mi var?” dersiniz. Hayır, aslında duyma sorunu, konuşma sorununa dönüşmüştür.
Allah صُمٌّ (sağırlık)’tan bahseder ve ardından بُكْمٌ (dilsizlik) ile bunu takip eder, yani konuşamamalarıyla. Manevi anlamda da Allah’ın sözünü işitmemişler, Allah’ın sözünü işitmediklerinde ise, doğru karşılığı vermemişlerdir. Ona doğru karşılığı vermemişlerdir.
Ama bu ifadenin biraz daha derinine inelim. Allah’ın sözünü dinlememek, ilk suç, bu en kolay anlaşılır olanı. Allah, “Dinlediğini söyleyenlerden, ama aslında dinlemeyenlerden olmayın” der.
وَهُمْ لَا يَسْمَعُونَ
(Ve hum lâ yesmeûn)
(Enfal, 21)
Bu bir sorun, ama ikinci, daha önemli bir sorun var. Toplumda her zaman fenomenler ve takipçiler olmuştur. Gençler “fenomen” ve “takipçi” dediğimde hemen Instagram, TikTok veya başka bir şeyi anlar. Ama bu teknolojiden önce de dünyada her zaman fenomenler ve takip edenler vardı. Radyoda fenomenler vardı. Tapınakta fenomenler vardı. Köyde fenomenler vardı, ailede fenomenler vardı. İnsanlığın tamamı her zaman fenomenler ve onları takip edenlerden oluşmuştur. Şimdi sadece fenomen olmak daha kolay hale geldi. Eğer aptal insanları etkiliyorsanız, etrafınızda küresel olarak daha fazla aptal insan toplayabilirsiniz. Böylece küresel olarak tüm aptal insanları bir araya getirebilir ve onların fenomeni olabilirsiniz. Akıllı biriyseniz, diğer akıllı insanları etrafınızda toplayabilir ve onların fenomeni olabilirsiniz. Yani eğilim her zaman vardı, teknoloji sadece bir katalizör. Her şeyi daha hızlı ve gittikçe daha güçlü hale getiriyor, hepsi bu. Ama öz her zaman vardı.
Kur’an genellikle fenomenlerden bahseder. Tekrar söyleyeceğim, Kur’an genellikle fenomenlerden bahseder. Neden? Çünkü fenomen genellikle büyük bir sorun yaratır, çünkü fenomen kimi etkilemeye başlar? Takipçileri. Mekke dönemi Kur’an’ında Allah milyonerlerden, politikacılardan, sosyal liderlerden, toplumun seçkinlerinden bahseder. Neden? Çünkü herkes onlar gibi olmak ister. Herkes onların sahip olduğu ata, deveye, konağa, kıyafete sahip olmayı diler. Onlar fenomenlerdir, herkes fenomen gibi giyinir, herkes fenomenle aynı arabaya binmek ister, herkes fenomenle aynı mahallede yaşamak ister, herkes fenomenler gibi görünmek ister. Bu binlerce yıl önce de oluyordu, bugün de oluyor, değil mi? Herkes bir şekilde fenomeni taklit etmek istiyor. Bir ünlü belli bir tişört giyer, tişört satışları artar. Bir ünlü, bir içecek alır ve içer, o içeceğin satışları artar. Ünlü desteği, değil mi? Bir ünlü “Bu restoranı seviyorum, şu restoranı seviyorum” der, o kadar. Herkes takip eder. Şirketler, bu sponsorların, fenomenlerin ürünlerini onaylaması için büyük paralar ödüyor, değil mi?
Kur’an da, toplumda sözü geçen, fenomenlerin peşine düşer, ama bazen de takipçileri hedef alır. Bu ayet, bir anlamda her ikisini de ele alıyor.
Fenomen dinlemeyi reddediyor. Onlar ışığa en yakın olanlar, yani anlamak ve özümsemek için en fazla imkana sahipler ama istemiyorlar. Onlar istemediklerinde takipçileri ne yapıyor? “Eğer o istemiyorsa, ben de istemiyorum. Eğer bu iyi bir şey olsaydı, en sevdiğim fenomen de beğenirdi. O dinlemek istemiyorsa, ben de dinlemek istemiyorum.” Bu durum bugün de geçerli, değil mi? Beyninizi teslim edip fenomenin eline verdiğinizde, “Benim yerime sen düşün efendim” dediğinizde, onlar neyi kabul ederse siz de kabul edersiniz, neyi reddederlerse siz de reddedersiniz. Yani dinlemeyi reddetmeye karar verirsiniz çünkü onlar konuşmuştur, “Bunu dinlemiyorum” demişlerdir.
Bu arada, bazen fenomen Kur’an’da bir şey duyar ve ona katılır: “Aman tanrım, bu çok doğru! Eğer bunu itiraf edersem, eminim artık bir fenomen olamam. Çünkü takipçilerimin çoğu bunu takip etmiyor. Ya gerçekten inandığım şeyi söylerim ya da takipçilerimi korurum.” Peki ne yaparlar? Konuşurlar mı, yoksa sessiz mi kalırlar?
Bugünlerde şu oluyor mu, bir fenomen soykırım gibi bir konu hakkında konuşması gerektiğini bilir ama konuşursa sponsorluğunu kaybedebilir, sözleşmesini kaybedebilir, bir sonraki Netflix dizisini veya her neyse onu kaybedebilir. Öyleyse ne yapsa daha iyi olur? Sessiz kalmak, konuyu değiştirmek, konuşmamak. “Şşşt, lafını etme.” “Hey, neden bir şey demedin?” “Ne demedim? Neden bahsettiğini bilmiyorum.”
Bu nedir biliyor musunuz? بُكْمٌ (dilsizlik)’tir. Dinlemek istemiyorlar, aynı zamanda bir şey söylemek de istemiyorlar. Çünkü onlar fenomen, ağızlarını açarlarsa başkası dinleyebilir ve tüm takipçilerini kaybedebilirler. Bu arada, eğer Kur’an’ı dinlerse, kendi etkisinin anlamsız olduğunu kabul etmiş olur. Sadece Allah ve Resulü’nden (sav) etkilenir. Artık lider olmakla ilgilenmez, takipçi olmakla ilgilenir. Yani tüm o hayatı bırakmak üzeredir ama o hayat bırakılamayacak kadar çekicidir, bu yüzden gerçekten düşündüğü şey hakkında sessiz kalmak daha iyidir, sadece sessiz kalır.
Tabii bir de takipçiler var. Takipçileri; “Aslında peygamberin söylediği şeyleri gerçekten beğeniyorum. Ama eğer ona uyarsam, takipçi olan tüm arkadaşlarım benden nefret edecek, beni dışlayacaklar. Onunla aynı fikirde olamam, o sözlere katılamam. Bu bana tüm sosyal çevreme mal olacak. Üyelik kartımı alacaklar, beni engelleyecekler. Kimse yorumlarımı beğenmek istemeyecek. Eğer onunla aynı fikirde olursam her şey bitecek. Bedel çok yüksek, ben de dilsiz olacağım. Ben de sessiz kalacağım, hiçbir şey söylemeyeceğim.”
Son olarak عُمْيٌ (kör); “Sadece görmezden geleceğim. Hayır, düşünmek istemiyorum.” عُمْيٌ (Umy) sadece fiziksel körlük anlamında da değil, bir şeyin orda olduğunu biliyorsunuz, ama bakmak istemiyorsunuz. “Ne, hiçbir şey görmedim.” İşte bu, kasıtlı olarak bir şeyi görmezden gelmektir, çünkü oradadır ve eğer onunla ilgilenmek zorunda kalırsanız, gerçek ortaya çıkacaktır. Allah, her şeyin aydınlatıldığını söyler, yani bunu görmezden gelmek imkansızdır.
Bu ayet bize aslında körlükten önce dinlemeyi reddetmenin ve vicdanınızda olanı söylemeyi reddetmenin geldiğini öğretiyor. Eğer bu dinleme konuşma yoksa, körlük oradan gelir. İlk ayet körlükle ilgiliydi, bu ayet ise صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ körlüğün kökenini, nereden geldiğini anlatıyor. Bu insanlar nasıl bu kadar kör olabilir?
Günümüzde sosyal medyada insanlar konuşuyor ve söyledikleri şeyler tamamen saçmalık. “Bu kişinin gerçekten buna inanması imkansız” diyorsunuz, değil mi? Gerçekliğe nasıl bu kadar kör olabilirler? Eğer birazcık araştırma yaparsanız arkasında صُمٌّ (sağır) ve بُكْمٌ (dilsiz)’i bulursunuz, ki bunlar da عُمْيٌ (kör)’ü açıklayacaktır. İşte açıklayacağı şey odur.
Son olarak Allah, فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ (Nitekim geri dönmezler) der. Bu da bu imgeyi tamamlar. Hatırlarsanız, kulağa Allah ışığı alıp götürüyor gibi geliyordu. Eğer Allah ışığı alıp götürseydi, ayet şöyle biterdi: “Ve Allah ışığı geri getirmeyecektir.” Ayet böyle bitmiyor, ayet “Onlar geri dönmezler” diye bitiyor. Peki ayet bize ne öğretiyor? Allah onları terk eden değil, aslında terk eden kim? Onlar, Allah sadece onların gitmesine izin verdi. Allah onların ışığının ellerinden alınmasına izin verdi çünkü onu takdir etmek istemediler ve bu ışığa geri dönmek istemediler.
Bu; Allah’ın, yollarında inatçı olanlar ve Allah’ın rehberliğini takip etmeyi reddedecek olanlar hakkında çizdiği güçlü bir tablodur. Allah (ac) hepimizi bundan korusun ve Allah (ac) bu dikkat çekici ayette şunu fark etmemizi sağlasın: Ateşi yakan kişi belki sadece bir kişidir, yani her zaman çoğunluğun tersine giderler. Işığı olan kişiye gittiğinizde, popüler olana gitmiyorsunuz, her zaman popüler olmayan bir şeye doğru gidiyorsunuz. Ailenizde, toplumunuzda, çevrenizde popüler olmayan bir şey.
Müslüman bir ülkede olmanız, İslam’ın öncelikli olduğu anlamına gelmez. Geçen yıl birkaç Müslüman ülkede, Müslüman olmanın en zor yanı nedir diye sordum ve birçok kız bana başörtüsü takmak dediler. Hepsi başörtüsü takıyordu. “Nasıl yani, Müslüman bir ülkede neden zor olsun ki?” diye düşündüm. Birisi bunu Avustralya’da veya Kanada’da ya da Fransa’da söylese anlarım. “Niye zor olduğunu söylüyorsunuz, Müslüman bir ülkedesiniz.”
“Bizimle kaç öğrencinin, kaç öğretmenin dalga geçtiğini biliyor musun? Müslüman ülkelerdeki okullarımızda, başörtüsü takan kızlarla.” Gerçek bu. Bu gerçek ve aileleri, aileleri de onlarla dalga geçiyor. “Kuzenlerim, amcalarım, teyzelerim, akrabalarım, kardeşlerim, herkes başörtüsü takmak istediğim için benimle dalga geçiyor. Müslüman bir ülkede. Öğretmenim, arkadaşlarım, herkes örtünmek istediğim için veya teneffüste namaz kılıyorum diye beni dışlıyor.” Müslüman bir ülkede iki kız köşede namaz kılıyor ve okuldaki tüm kızlar bu iki kızla dalga geçiyor çünkü onlar “abartıyorlar”, değil mi?
Yani demek istediğim, ışığa tutunan insanlar her yerde azınlık olabilirler. Azınlık olabilirler ve gözlerini açmanın bir bedeli vardır, kör kalmak daha kolaydır, dinlememek daha kolaydır, bir şeyi düşünmek ama onu söyleyecek cesarete sahip olmamak daha kolaydır. Söylemenin bedeli ağırdır. Körlüğün üstesinden gelmek çok şey gerektirir ama körlük kolaydır. O ateşi yakan kişi çaba sarf etti, onu takip etmek de çaba gerektirir. Yerinizde kalmak kolaydır, kör kalmak kolaydır. Allah bizi ışığa yüzünü dönen ve orada kalanlardan eylesin.