Allah neden bu çok özel kıssaları seçti? Çünkü bu kıssalar, insanlık tarihi boyunca tekrar edecek olan hikayelerdir. Bu kıssalardan hiçbiri ölü değil, hepsi canlıdır. Dünyada, müminleri Allah’ın ayetlerinden uzaklaştırıp onları vahiyden uzak tutmak için putperestliğe çekmeye çalışan Samiriler olacak. Allah onların taktiklerini tarif ediyor ve şöyle diyor:
إِن يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا
(İn yerav sebîler rüşdi lâ yettehızûhu sebîlâ)
“Doğru yolu görseler ona uymazlar”
(Araf, 146)
ama sapkın yolu görseler, hemen onu takip ederler.
Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Şimdi sahnede, en sevdiğim arkadaşlarımdan biri benimle beraber. Onu sahneye çıkarmak için resmi bir izin almadım, bu gece sizinle bir kıssa paylaşacağım ama başlamadan önce, hakkında konuşacağım bir çift ayeti okumasını dinlemek istiyorum. Evet, İbrahim Bakeer.
Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.
وَإِذْ قَالَ مُوسَىٰ لِقَوْمِهِ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تَذْبَحُوا بَقَرَةً قَالُوا أَتَتَّخِذُنَا هُزُوًا قَالَ أَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجَاهِلِينَ
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا هِيَ قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ لَّا فَارِضٌ وَلَا بِكْرٌ عَوَانٌ بَيْنَ ذَٰلِكَ فَافْعَلُوا مَا تُؤْمَرُونَ
قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّن لَّنَا مَا لَوْنُهَا قَالَ إِنَّهُ يَقُولُ إِنَّهَا بَقَرَةٌ صَفْرَاءُ فَاقِعٌ لَّوْنُهَا تَسُرُّ النَّاظِرِينَ
(Ve iz kâle mûsâ li kavmihî innallâhe ye’murukum en tezbehû bakarah, kâlû e tettehızunâ huzuvâ, kâle eûzu billâhi en ekûne minel câhilîn)
(Kâlûd’u lenâ rabbeke yubeyyin lenâ mâ hiye, kâle innehu yekûlu innehâ bakaratun lâ fâridun ve lâ bikr, avânun beyne zâlike fef’alû mâ tu’merûn)
(Kâlûd’u lenâ rabbeke yubeyyin lenâ mâ levnuhâ, kâle innehu yekûlu innehâ bakaratun safrâu fâkıun levnuhâ tesurrun nâzırîn)
(Bakara, 67)
(Bakara, 68)
(Bakara, 69)
Alemlerin Rabb’ine hamd olsun. Salât ve selam nebilerin ve elçilerin efendisi olan Allah’ın Resulü’ne, onun ailesine ve tüm ashabına olsun.
Kur’an Kıssalarının Amacı ve Canlılığı
Bu derste sizinle paylaşmak istediğim şey Kur’an’dan bir kıssa, ancak başlamadan önce girişte birkaç şeyi açıklamak istiyorum. Kur’an’daki birçok kıssa İsrailoğulları ile ilgilidir, birçoğu; ve Kur’an’da adı geçen peygamberlerin birçoğu İsrailoğulları’nın peygamberleridir. Ancak eğer tarihleri hakkında İncil’de ve Yahudi literatüründe anlatılanlarla Kur’an’da anlatılanları karşılaştırırsanız büyük bir fark görürsünüz. Kur’an’da çok daha kısa.
Allah; son vahyinde, kitabı için hangi kıssaları koyacağı konusunda oldukça seçicidir, bu yüzden Kur’an’da çok az kıssa var, hatta bazıları Yahudi edebiyatında bile bulunmuyor. Allah, Yahudi tarihinin kaybolmuş bölümlerini Kur’an’da bize anlatıyor. Mesela, Kehf Suresi’ndeki Musa ve Hızır kıssası Yahudi literatüründe hiç yoktur. Onlarda yok ama bu Musa (as) hakkında bir kıssa ve Yahudi halkı için Tevrat’ın isimlerinden biri Musa’nın Tevratı‘dır. Ancak Kur’an’daki Musa ile ilgili kıssalardan biri, onların kendi dini metinlerinde bile bulunmamaktadır.
Yani ilk tespit, düşünmenizi istediğim şey; Allah, bu kitabı kıyamete kadar insanlığa rehberlik etmek için göndermiştir, öncelikle Müslümanlara rehberlik etmek için. Müslümanlar Allah’ın rehberliğini bulup ona göre yaşadıklarında, insanlığın geri kalanının da bu rehberliği bulup ona göre yaşaması kolaylaşır. Yani ilk muhatap biziz ve dolayısıyla insanlığın tamamı.
Allah bizim rehberliğimiz için anahtar parçalardan birini seçmiştir. Allah’ın bize rehberlik etmeyi seçtiği anahtar araçlardan biri de kıssa anlatmaktır ve oldukça özel kıssalar seçmektir. Bu yüzden hikayeye başlamadan önce, zihninizi belli bir şekilde ayarlamanızı istiyorum.
Allah, neden bu çok özel kıssaları seçti? Çünkü bu kıssalar, insanlık tarihi boyunca kendilerini tekrarlayacak kıssalardır. Bu kıssalar ölü değiller, hepsi canlı. Tüm bu kıssalar kendilerini giderek daha yeni şekillerde yeniden canlandırıyor. Yani Kur’an’ın kıssalarına sadece binlerce yıl önce olmuş olaylar olarak değil, aynı zamanda şu anda bile gerçekleşebilecek şeyler olarak bakmalıyız. Bu, Kur’an’ın günümüze göre yorumlanmasıdır. Güncel olaylara dair bir yorum. Gerçekliğimize dair bir yorum. Zihniyet budur, eğer bu ders hakkında başka hiçbir şey hatırlamasanız bile bir dahakine Kur’an’daki kıssaları okuduğunuzda şunu hatırlamanızı istiyorum.
Mısır İmparatorluğu ve İnek Kültü
Şimdi sizi biraz tarihe götüreceğim. İsrailoğulları nerede köleleştirilmişti? Mısır’da.
Mısırlılar devasa bir imparatorluktu. Süper güçtüler, binlerce yıl boyunca baskın bir güç oldular. Kocaman büyük hanedana sahiptiler. Muhteşem bir mimarileri vardı ve dünyaya liderlik ediyorlardı. Hatta dünyanın hakim gücüydüler. Diğer ülkelerin kraliyet aileleri çocuklarını Mısır’a eğitim almaya gönderiyordu. Yani öğrenci vizesi alıp eğitim için oraya gidiyorlardı. Onların mimarisi herkesinkinden üstündü. Anıtları herkesinkinden üstündü. Tarımı ve her şeyi herkesinkinden üstündü. Dünyada bir hakimiyetleri ve bu özellikleri vardı.
Hatta o kadar etkileyiciydiler ki daha sonra bile, Mısır İmparatorluğu çöktükten sonra, diğer imparatorluklar Mısır’ı kopyalamaya ve kendilerini “Yeni Mısır” olarak tanıtmaya çalıştılar. Yeni Mısır İmparatorluğu onlar. Roma İmparatorluğu orayı fethedip, Mısır yıkıldıktan çok sonra bile Mısır’dan anıtlar alıp kendi topraklarının farklı köşelerine götürdüler. Roma imparatorluğu “Biz yeni Mısırız” diyordu. Türkiye’de Sultanahmet’in yanında bir Mısır dikilitaşı görmenizin bir nedeni var. Doların üzerinde piramit görmenizin de bir sebebi var. Bunlar gücün sembolleridir. Mısır’ın süper gücünü ve etkisini gösteriyor.
Şimdi İsrailoğulları’na dönelim. Onlar köleydiler. Şimdi Mısırlıların dini inanışlarından bahsedelim. Binlerce yıllık fakat çok önemli olan bir şey vardı ki o da inek. Birçok altın inek anıtları, heykelleri ve oymaları vardı. Çok tanrıları vardı, birçok tanrıya inanırlardı. Tanrılarından birisi boğa olan Apis‘ti. Bir diğer tanrıları dişi olan inek Hathor‘du.
Boğa, düşmana karşı korumayla bağdaştırılmıştı. Güçle, kuvvetle ve istikrarla bağdaştırılmıştı. Bu yüzden bu ineğe ne kadar inanırlarsa imparatorluk o kadar istikrarlı hale gelir ve düşmanlarını yenebilirdi.
Dişi olan inek Hathor’un sembolü ise şuydu: bize süt, deri, et, kemikleri verir, toprağımızı işler; o bizim annemiz. Müslümanlar Allah’ın isimlerinden birini El-Rezzak olarak bilirler. Rızık veren. Onlar için rızkı veren inekti. Yani ineğe taptılar, yücelttiler. Bunu yapma sebepleri: yağmurun yağdığından emin olmak istediler, hastalıkların önlenmesinden emin olmak istediler, çocuklarının sağlıklı doğduğundan emin olmak istediler.
Hatta bazı tarihçiler arasında; firavunlar tahta çıkmadan önce, onun yasal olarak yeni kral olduğunu anlamanın yolunun, kutsal bir inekten süt içmeleri gerektiği olduğuna dair tartışmalar var. O güçle bağdaştırılması için kutsal ineğin sütüne ihtiyacı var. Hatta Güneş doğudan batıya doğru hareket ettiğinde ineğin onu doğudan alıp batıya taşıdığına bile inandılar. İnek hakkında inandıkları şey buydu.
Peki, size Mısır dini hakkında ders vermek istemiyorum ama onun hakkında bir şey bilmenizi istiyorum. İnek büyük bir meseleydi, inek onlar için sadece bir hayvan değil.
İsrailoğulları’nın Kölelik Psikolojisi
İsrailoğulları, nesiller boyu Mısırlıların kölesiydiler. Öyle ki doğup özgürlüğün ne demek olduğunu bile bilmediler, hiçbir zaman bilmediler. Babaları bilmedi, dedeleri bilmedi, büyük dedeleri bilmedi. Bildikleri tek şey üst sınıfın kölesi olmaktı. En iyi senaryoda hayvan gibi davranılmasıydı ki genelde onlara hayvandan da kötü davrandılar. Böyle yaşamaya alışmışlardı, hayatları böyle görünüyordu. Nesiller boyu devam eden bu köleliği kabullendiler.
Ve o çevrede, bilmenizi istediğim bir diğer ek not: İsrailoğulları, İsrail’in (as) çocuklarıdır. Eğer daha da ileri giderseniz onlar da İbrahim (as)’ın çocukları. Onlar İbrahim’in çocukları. Yani anlatmaya çalıştığım şey, onların Müslüman oldukları. O dönemde doğmuş Müslümanlar, bizim bakış açımızdan, o peygamberlere inananlar o zamanın Müslümanlarıydı. Bu yüzden onlara o zamanın Yahudileri demiyoruz, onlara o zamanın Müslümanları diyoruz.
Bir süper gücün altında köle olarak doğuyorlardı. Sonraki nesiller, özgürlüğün ne olduğunu dahi bilmiyorlardı. Süper gücün baskısının altında doğdular. Peki azınlık olarak yetiştirilen genç erkek ve kadınlara ne olur? Daha büyük bir süper gücün kontrolü altında olan, aşağılanmış bir azınlık olarak yetişenlere? İsteyerek ya da istemeden kendi kendine şunları düşünürsün:
“Bu insanların daha güzel yolları var. Daha temiz evleri, daha güzel giysileri var. Çok daha zekiler, çok daha sağlıklılar, çok daha güçlüler. Sürekli kazanmaya devam ediyorlar. Onların hayatlarıyla ilgili her şey harika. Allah’ım her şeyleri var! Yani kafirler fakat harikalar. Onların sokaklarına bak! Çevrelerine, karayolu sistemlerine, teknolojilerine bak. Tarımlarına bak bi de bizim yaşadığımız yere bak! Tamam bizler inananlarız ama aynı şekilde ezik olanlarız. Evet onlar kafir ama onlara bir bak aman Allah’ım!”
Efendileriyle bu tür bir sevgi-nefret ilişkisi geliştirirler. “Efendiden nefret ediyoruz çünkü bizi köle yaptı. Ama bir yandan da onu seviyoruz çünkü hayatı yaşıyorlar dostum. Yaşıyorlar bu hayatı!”
İsrailoğulları’nın nesiller boyu yaşadıkları ortam buydu.
Tur Dağı ve Samiri’nin Altın Buzağısı
Şimdi hızlıca ileri saralım: Allah, Musa’ya vahyi indirdi. Musa (as) ve Firavun arasında bir mücadele başladı. Sonunda Firavun boğuldu ve İsrailoğulları özgürlüklerine kavuştu, değil mi? Evet. Artık köle değillerdi. Uzun yıllar kölelikten sonra özgürlüğü tatmaya başladılar ve bu arada birçok ilginç olay yaşandı.
Bu kıssa hakkında sizinle paylaşacak çok fazla şeyim var. Fakat en azından kıssanın iki kısmına odaklanmanızı istiyorum. Bunun hakkında seçici olacağım.
Çölden çıktılar, artık özgürler. Allah, kendisi ile görüşmesi için Musa (as)’ı çağırıyor. Yani İsrailoğulları’nı geride bırakıp dağda Allah ile görüşecek ve dağ o kadar uzakta değil. Tur Dağı o kadar da uzakta değil. Böylelikle onları, kardeşi Harun’u geride bırakıp Allah ile görüşmeye gidiyor ama erken varıyor, erken varıyor ve Allah soruyor:
وَمَا أَعْجَلَكَ عَن قَوْمِكَ يَا مُوسَىٰ
(Ve mâ a’celeke an kavmike yâ mûsâ)
“Musa, neden erken geldin? Seni halkından ne uzaklaştırdı?”
(Taha, 83)
Neden çok erken geldin? Ve tabii ki dedi ki: “لِتَرْضَىٰ (Li terdâ)”
وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَىٰ
(Ve aciltu ileyke rabbi li terdâ)
“Rabb’im, hoşnut olman için sana çabucak geldim.”
(Taha, 84)
Açıkça Allah’ı memnun edeceksek Cuma namazı için mescide erken gideriz, bu daha sevap değil mi? Bu yüzden Allah’ı memnun etmek için acele etti. Kıssanın o kısmına girmeyeceğim, benimle beraber odaklanmanızı istediğim kısım Allah’ın ona ne dediği. Musa (as) Allah’a:
هُمْ أُولَآءِ عَلَىٰٓ أَثَرِى
(Hum ulâi alâ eserî)
(Taha, 84)
“Hayır hayır, benden sadece birkaç adım gerideler” dedi. Sizden bunun iki anlamını hatırlamanızı istiyorum. Allah neden acele ettin dediğinde, “Benden sadece biraz gerideler.” dedi.
- İlk olarak, çok da uzakta değiller, eğer bir sorun olursa oraya geri koşacağım ve 20 dakikada varabilirim demek. Bu birinci anlam.
- Diğer anlam da şu: suyu benimle birlikte geçtiler, Firavun’a karşı olan korkularının üstesinden geldiler ve bu çölü benimle beraber geçtiler. Bir sürü mucize gördüler. Eminim ki benim liderliğime saygı duyacaklar. Eğer 10 gün daha orada olmazsam hiçbir sorun olmaz. Hala benim izimdeler.
هُمْ أُولَآءِ عَلَىٰٓ أَثَرِى
(Hum ulâi alâ eserî)
(Taha, 84)
“Eminim ki sıkıntı olmayacak.”
Allah diyor ki: “Aslında… Samiri, ismi Samiri olan birisi var.” Aslında yabancı bir isim. Onları belaya sürükledi, kafalarını karıştırdı, aralarında kargaşa yarattı.
Şimdi sizi Samiri’ye ve çıkan kargaşaya götüreceğim. Musa (as) yokken, bu arkadaş Samiri… Kısacası yaptığı şey: tüm altınlarını toplamak, her ne kadar altın varsa. Onlar biriktirdikleri tüm parayla Mısır’dan kaçtılar. Her nasılsa Samiri bütün bu altınları onlardan alıp, hepsini eritip tahmin edin ne heykeline çevirdi? Altın bir buzağıya, altın bir ineğe.
Bu da birkaç şeye işaret ediyor:
- Bir, inek yapmak için yeterli altınları olmadığı için yavru bir inek yapmak zorunda kaldıklarına işaret ediyor, değil mi? Bu bir sebep olabilir.
- Diğer bir sebep ise eğer eski Mısır dinini çalışırsanız… Onlar buzağıyı alıp tapınağa götürüp üstüne altın koyarlardı. O büyüyene kadar onu kimsenin rahatsız edemeyeceği özel bir alana götürürlerdi. Çünkü onun özellikle seçilmiş tanrısal bir inek olması gerekiyor. Bu yüzden buzağıyla başladı, oradan başladı.
Peki şimdi bu inek işinin İslam’la bir alakası var mı, yoksa Mısır diniyle mi bir alakası var? Binlerce yıldır Mısır dini bu. Bu İsrailoğulları köle olarak yaşadılar. Mısırlıların yönetimi altında birçok nesil boyunca psikolojik olarak işgal edildiler, değil mi? Yani bir anda onlara bu buzağıyı yaptı. Rüzgar estiğinde inek sesi çıkarsın diye heykelin içinde açıklıklar yapıyor. Bir bakıyorsun ki İsrailoğulları’ndan birçok kişi bu ineğe tapıyor.
Bu kıssayı ilk okuduğumda kafam karışmıştı, nasıl olabilir? Yaptığıma bakın diyor ve sonra sanki “Aman Allah’ım!” gibiler. Neden birdenbire bu şeye tapınmaya başlasınlar ki? Bu onlara yabancı bir olay değil ki, bu tür şeyleri daha önce görmüşlerdi. Nerede gördüler? Mısır’da, nesiller boyunca.
Ama onlar Müslümanlar, putperest değiller, Firavun’un dinine inanmıyorlar. Hayır, Firavun’un dinine inanmıyorlar ama inananların ve azınlığın bilinçaltında bir şeyler oluyor. Baskın bir çoğunluğun altında yaşayınca; yolları daha iyi, giysileri daha iyi, evleri daha iyi, orduları daha iyi, sağlıkları daha iyi… dinleri, felsefeleri, yaşama şekilleri, önemli olduğunu düşündükleri her şey de ne olmalı diye düşünürsünüz? Daha iyi.
Karaçi’deki evlerde yılbaşı ağaçları olmasının sebebi de bu. Sebep bu. Adapte olmaya başlarsın. “Ah hayır onlardan nefret ediyoruz, tüm güç onlarda, her şeye sahipler!” dersin ama daha iyi olduklarını bilirsin. Bu değerlerden bazılarını alırsın ve kendi dininle birleştirmeye başlarsın.
Kendine “Yani eğer süpergüç oldularsa bir şeyleri doğru yapıyor olmalılar.” dersin. Eğer onları koruması ve desteklemesi için bu ineklere tapmaya devam ederlerse belli ki korunacaklar, belli ki gelişecekler. Yani tamamen hatalı değiller! Tamam Müslüman’ım fakat şansımı kaçırmak istemiyorum. İslam’ı bırakmıyorum sonuçta, sadece birazcık. Küçük “ş” ile yazılmış şirk gibi, değil mi? O kadar da kötü değil. Kendilerine bunun sorun olmadığını söylüyorlar.
Her neyse onlar bunu yaparken, bu ineği tapınmak için kabul ederken Musa (as) dönüyor ve tamamen şok oluyor, değil mi? Sizinle bu kıssayı paylaşmak istememin iki sebebi var:
- İlki Samiri’nin bunu neden yaptığı. Ona ne oldu, sebebi ne? Samiri’yi anlamalıyız çünkü o, Allah’ın Kur’an’da onun isminden bahsetmesine yetecek kadar önemli. Bu büyük bir şey. Çoğu kişiden isimle bahsedilmez. Ondan ismen bahsedildi.
- Diğer bir şey ise İsrailoğulları’na ne olduğunu anlamanızı istiyorum. Çünkü tekrar söylüyorum, bu kıssalar sonsuza kadar yaşayacak.
Samiri’nin Amacı ve “Elçinin Ayak İzi”
Samiri’den başlayalım. Musa (as) gelip ona soruyor -onları azarlaması bittikten sonra- Kardeşine bağırdı, kardeşine kızdı… Bundan bahsetmiyoruz. Samiri’ye ne yaptığı hakkında konuşuyoruz.
مَا خَطْبُكَ يَـٰسَامِرِىُّ
(Mâ hatbuke yâ sâmiriyy)
“Hey Samiri, senin sorunun ne?”
(Taha, 95)
Bunu neden yaptın? Ve Samiri’nin çok tuhaf bir cevabı vardı:
قَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ ٱلرَّسُولِ
(Kabadtu kabdaten min eserir resûl)
(Taha, 96)
Çok kafa karıştırıcı bulduğum bir şey dedi, dedi ki: “Elçinin ayak izinden bir avuç aldım.” Eğer bire bir çevirirsem, “Elçinin ayak izinden bir avuç aldım.”
Kur’an’da bunu okuduğumda dedim ki, bakın ben araştırmacı birisiyim, okuduklarıma peki tamam diyip geçmiyorum. Ne? Nasıl? Ayak izi? Elçi? Elçi ta yukarıda, Musa (as)’ı takip edip ayak izinin tozunu mu aldı? Neler oluyor?
Sonra tefsirleri okursunuz ve birçok kişinin, müfessirin şöyle yorum yaptığını görürsünüz: Cibril (as)’ı bir şekilde at üzerinde gördü, atın bastığı her yerde bitkiler çıkmaya başlıyordu. Samiri, Cibril (as)’ın atının ayak izinin hayat verdiğini gördü. Böylece Cibril (as)’ın atının toynağının altındaki tozdan bir parça kaptı. Onu ineğe koydu, böylelikle inek canlandı.
Fakat bunların hiçbiri hadislerde yer almıyor, sahabeler tarafından doğrulanmadı. Hiçbiri Kur’an’da bulunmuyor. İbn Aşur (ra) tefsiri oldukça etkileyici… et-Tahrîr ve’t-tenvîr eserine göre bunların hiçbiri sahih değil. Hatta Kur’an’ın metnine bile ters.
Peki öyleyse “habercinin ayak izinden aldım” ne anlama geliyor? Alternatif bir anlam sunmak istiyorum. “أَثَرِى (Eserî)” kelimesini dediğimi hatırlıyor musunuz? Musa (as) Allah ile beraberdi ve Allah “Neden çok çabuk geldin?” dediğinde, “Birkaç adım ötemdeler” dedi. Ayak izlerini hatırladınız mı?
هُمْ أُولَآءِ عَلَىٰٓ أَثَرِى
(Hum ulâi alâ eserî)
(Taha, 84)
İki anlamı vardı, “ayak izi” demekti. Başka ne anlama geliyordu? “Yakından takip ediyorlar” demekti.
Samiri bir fırsat gördü: bu insanların İslam’ı o kadar da güçlü değil. Vahyi gerçekten anlamıyorlar ama kültürel olarak hâlâ Mısır’ın baskın kültürüne çok bağlılar. “Alternatif bir din yaratabilirim. Onun İslam olmadığını söylemeyeceğim, şirk olduğunu söylemeyeceğim. Firavun’un dini olduğunu da söylemeyeceğim, hala İslam diyeceğim ama içlerinde hala eski geleneklerden etkilenen bir tarikat yaratacağım. Bu şekilde az da olsa resullerinkine benzer bir etki yaratacağım. Beni daha düşük düzeyde bir resul olarak kabul edecekler. Bana resmi olarak resul demeyecekler ama nasıl olsa beni tarikat gibi takip edecekler.”
Bir tarafta Musa (as) gibi peygamberlere verilmiş olan İslam var, diğer tarafta ise Samiri gibilerinin insanların altınlarını alıp istedikleri şeyi onlara vererek yürüttüğü bir tarikat var, onlara put vererek yürüttüğü.
Tabii ki de bu İslam tarihinde asla yaşanmadı. Özellikle Güney Asya’da, özellikle (!) Bazı insanların gayb ile bağlantılı olduğu tarikatlar ve onların bazı güçleri var. Bunların hiçbiri İslam değildi. Hiçbiri. Allah bizi bunların olacağı konusunda Samiri’nin kıssası ile uyarmıştı.
Fakat bir adım ileri gidiyor. Allah (ac) Kur’an’da Musa (as) dağda iken ona dedi ki: -Bu arada inananlarının arasında bile, Müslümanların arasında bile…-
سَأَصْرِفُ عَنْ ءَايَـٰتِىَ ٱلَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِى ٱلْأَرْضِ بِغَيْرِ ٱلْحَقِّ
(Se asrifu an âyâtiyellezîne yetekebberûne fil ardı bi ğayril hakk)
“Ben dünyada kibirli olanları, büyüklenmeye çalışanları ayetlerimden uzaklaştıracağım.”
(Araf, 146)
Peki Samiri ne yaptı? Takip edilmek istedi. İnsanlar üzerinden para elde etmek istedi, dini lider olmak istedi. Tarikat lideri olmak istedi, dünyada güç istedi. Allah ise böyle insanları “ayetlerimden uzaklaştıracağım” diyor.
Alışverişe Dönüşen Din Anlayışı
Peki diğerleri neden onu takip ettiler? Gerçekten hatırladığınızdan emin olmak istediğim başka bir ince nokta daha var.
İslam’da bir tanrı kavramımız var. Mısırlıların dinlerinde farklı tanrıları, ilahları vardı. Hinduizm’in tanrıları var. Hristiyanlığın tanrı kavramı var, Yahudiliğin tanrı kavramı var… İslam’ın tanrı kavramını özellikle pagan dinlerinden ne ayırıyor, özellikle Mısırlıların dininden?
Mısırlıların dini -eğer bunu anlayabiliyorsanız- bu bir alışverişti. Ben Tanrı’ya bir şey veririm, o da bana bir şey verir. O tanrı için bir şeyleri feda ederim, Tanrı bana özgürlük verir. Tanrı adına altın bir heykel dikmeyi ihmal etmem, o da ülkeyi korur vs. Her zaman bir alışveriş. Al ver, al ver, al ver… Yani tek bir tanrıya inanıyor olsalar bile İsrailoğulları’nın tanrı kavramı artık yozlaşmış ve alışveriş tanrısına dönüşmüştür.
“Tamam bu tanrıyı denizi geçerken takip edelim, çöle vardık ama bu nasıl bir tanrı? Eğer gerçekten bizim tarafımızdaysa Mısırlıların tanrısı gibi bizi bir araya getirmeli, bize nehirler ve bitkiler göndermeli. Bize neden bu tek bulutu yolluyor ve sadece menna ve selva veriyor. Hani buraya biraz salata yollayamaz mısın?”
وَقِثَّٓائِهَا وَفُومِهَا وَعَدَسِهَا وَبَصَلِهَاۜ …
“Sebzeler nerede? Bu tanrı bize neden daha iyi menü seçenekleri sunmuyor?” Neden? Çünkü onların zihninde tanrıları tamamen alışverişe dönüşmüştü. Ama bu İslam’dan dolayı değil pagan dininden geliyordu.
Tabii ki Müslümanlar böyle bir tuzağa düşmezdi, özellikle 2024 yılında (!) “Çok dua ettim, teheccüt namazı bile kıldım, hatta 5 vakit namaz kılmaya bile karar verdim ve yine de tıp sınavında başarısız oldum!” Tabii ki biz asla alışverişe dönüştürmeyiz (!) “Dua etmeyi kestim çünkü Allah, benim istediğim şekilde dualarıma cevap vermiyor. O işi istiyordum ama işe giremedim, yeni bir iş bulana kadar Uber’de araba sürmek zorundayım. Bu yüzden de Allah’a karşı hayal kırıklığına uğradım. Çünkü ben bana düşeni yaptım ama o yapmadı.”
Bu pagan diniydi, İslam değildi. Biz dinimizi alışverişe dönüştürmeye başladık. Bu dinlerin sana sunduğu şey nedir? Sana alışveriş sunuyorlar: Şunu yap çocuğun korunacak, şunu yap yağmur yağacak, şunu yap bu gerçekleşecek… Hepsi bu, bunların hepsi alışveriş.
Samiri konusu bitmişti. Dünyada, inananları Allah’ın ayetlerinden uzaklaştırıp vahiylerden uzak tutmak için kültlere çekmeye çalışan Samiriler hep olacak. Allah onların taktiklerini açıkladı. Allah diyor ki:
وَإِن يَرَوْا سَبِيلَ ٱلرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلًا
(Ve in yerav sebîler rüşdi lâ yettehızûhu sebîlâ)
“Doğru yolu görseler, ona uymazlar”
(Araf, 146)
ama sapkın yolu görseler, hemen o yola giderler.
İçteki Putu Kırmak: İnek Kurban Etme İmtihanı
Şimdi bir adım ileri taşıyalım. Musa (as) geri döndü ve bu saçmalığı gördü. Samiri’ye ne yaptığını söyleyip ona çıkışıyor ve sonra onun önünde bu ineği yok edeceğini gösteriyor. İneği parçalara ayırmaya başlıyor.
Onu parçalarken eğer İsrailoğulları’ndan birisi olsaydım ve onu bu işi yaparken izleseydim -nesillerdir kültürel olarak köleleştirilmiş durumdayım- bir yanım: “Şu anda şimşek mi çarpacak? Deprem mi olacak çünkü kırıyor… aman tanrım bakamıyorum.”
Sonra onu alıp kıracak ve nereye atacak? Nehre. İlginçtir ki, bu aynı zamanda içinde kimin boğulduğu nehir? Firavun’un, çoktan boğuldu değil mi? Demek ki Firavun boğuldu ama Firavun’un bu insanların içine koyduğu zehir hala boğulmadı. Onun da boğulması gerekiyor.
Bu Samiri kısmıydı, tamam. Peki ya öbür kısım? Diğer kısım ise onu takip edenler, ona inanan insanlar. Put dışardan kırılmış olsa bile bu, içerdeki putun kırıldığı anlamına gelmiyor. Muhtemelen hala ona inanıyorlar.
Allah onları, okunan ayetlerde geçen şu ilginç şeyle imtihan ediyor: “Allah sizden bir inek kurban etmenizi istiyor.” İsrailoğulları’na ne kurban etmelerini söylüyor? Hepiniz bir inek keseceksiniz. Samiri harap ettiği o ineğin lanetiyle yüzleşecek ama siz de kendi ineklerinizi kurban etmelisiniz.
Bu neyi kanıtlayacak? Artık inekle özel bir bağınız olmadığını gösterecek. İçinizde bir yerlerde saklanan putperestliğin kırılması gerekiyor. Hâlâ altında yaşadığınız kültürel sömürgeciliğin kırılması gerekiyor. Katledilmesi gerekiyor.
Bunu ilk duyduklarında şoka girdiler. Bu arada Samiri onlara ineğe tapmalarını söyleyince anında yaptılar mı? Evet. Musa (as) bir ineği kesmelerini söyleyince hemen yaptılar mı? “Hayır. Dalga mı geçiyorsun?” dediler.
أَتَتَّخِذُنَا هُزُوًا
(E tettehızunâ huzuvâ)
“Dalga mı geçiyorsun?”
(Bakara, 67)
dediler. “Bizimle alay mı ediyorsun?” dediler. Rahatsız oldular, şaşırdılar.
Onlar bunu yaparken Allah, Musa (as)’a dağda ne dedi? “Eğer doğruyu görürlerse ona uymayacaklar ama yanlışı görürlerse ona uyacaklar.” Yani vahiyden uzaklaşan bu insanlara ne olacak? Çarpık bir şey görüp kolayca takip ederler. Doğru yolu gördüklerinde ise birçok soru sormaya başladılar.
“Bu çok karışık, emin değilim. Namaz hakkında çok sorum var, ellerini nereye koyman gerekiyor? Ellerimi nereye koymalıyım bilmiyorum. Ayaklar ne kadar ayrı olmalı?” Çok zor, çok karışık ama yılbaşı ağacı oldukça basit. Yanlış şeyler çok basit ama doğru şeyde çok sorum var.
“İnek, nasıl türde bir inek, kafam karıştı…” Allah, hiç boyunduruk altına alınmamış bir inek dedi. Çok genç de değil çok yaşlı da değil. Bu arada ne çok genç ne çok yaşlı, harika yaş, bu inek Mısır’da kutsal olmaz mıydı?
Sonra da “Peki tamam ama hangi renk?” dediler. Peki Allah hangi rengi söyledi? Sarı, altın çünkü altını katletmen gerekiyor.
Onlar sordukça… Soruyorlar çünkü yapmak istemiyorlar. Ne kadar çok sorarlarsa cevap onları doğrudan, yapmak istemedikleri tek şeye götürüyor. Onları tam olarak o yöne götürüyor.
Son kez sorduklarında, “Tamam tamam kafamız karıştı, bize bu inekten daha fazla bahsedemez misin?” Hiç çalıştırılmamış bir inek, serbest bırakılmış. Tek bir kusuru veya lekesi olmayan bir inek. Tahmin edin bu ne? Mısır’ın kutsal inekleri. Onları çiftlikte çalıştırdılar mı? Hayır, onları özel alanda tutup lüks bir hayat verdiler, değil mi? Onlara deri koltuklar verselerdi ironik olurdu. Biraz komik olurdu ama neyse.
Yani mesele şu ki, Allah bu kıssa ile Mısır’ın ineklerini anlatıyor ve sonunda en harika kısmı şu ki, Allah şöyle diyor:
فَذَبَحُوهَا وَمَا
(Fe zebehûhâ ve mâ)
(Bakara, 71)
Sonunda kestiler ama…
وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ
(Ve mâ kâdû yef’alûn)
“…az kalsın yapmayacaklardı.”
(Bakara, 71)
“…az kalsın yapmayacaklardı.”
Kültürel Sömürgecilik ve Zihinsel Özgürleşme
Allah neden bunu dedi? Allah bize diyor ki, ne zaman inananlar sömürgeleştirilse, inananlar hakimiyet altına alınsa… Siyasi hakimiyet diye bir şey var, askeri hakimiyet, ekonomik hakimiyet diye bir şey var ama aynı zamanda kültürel hakimiyet diye bir şey de var. Psikolojik hakimiyet, manevi hakimiyet diye bir şey var. Bu kadar uzun süre yaşanırsa aşağılık kompleksi geliştirmeye başlıyorsunuz.
“Beyaz insanlar daha akıllı, ne yapalım!?” Böyle düşünmeye başlayacaksın. Onlar daha iyi. Okulda seninle dalga geçiyorlar ve sen eziksin diyorlar ve içinden bir ses şöyle diyor: “Eğer onlar gibi davranırsam daha kabul edilebilir olacağım. Eğer onlar gibi giyinirsem daha kabul edilebilir olurum. Eğer onlara daha çok benzersem, daha çok onlar gibi davranırsam, ismimi onların isimlerine benzesin diye değiştirirsem… beni asla kabul etmeyecekler ama en azından kazanan takıma daha yakın olduğumu hissederim.”
Firavunlar İsrailoğulları’nı hiçbir zaman eşit kabul etmeyecekti ama İsrailoğulları hâlâ onların dinlerine hayrandı, değil mi? Aşağılık kompleksiniz o kadar güçlenebilir ki neredeyse bu kültüre taparsınız. Onu kendi dininizle birleştirirsiniz. “Dinimi bıraktım!” demek istemiyorsunuz. “Hayır, benim bir dinim var ancak aslında içimde yaşayan bu Firavun ineğine büyük bir yakınlık duyuyorum.” diyeceksiniz.
Yani bunu dikkatinize sunmak istememin nedeni, bunun Müslüman dünyasında her zaman var olacak olmasıdır. Her daim Samiriler olacak, her zaman. Kendi ineklerine tapmaya hevesli Müslümanlar her zaman olacaktır. Bu kültürel bir şey. Ekonomik bir şey, uygulamalarımızdaki bir şey.
Kendi içimize derinlemesine bakmamız gerekecek. Gurur duygumuz, değer duygumuz, amaç duygumuz… Nereden geliyor? Bu değerleri nereden aldık? Şu ya da bu şekilde olmaya neden bu kadar kararlıyız?
Okuyan genç bir çocuğunuz varsa ve arkadaşlarını taklit etmeye çalışıyorsa… Bütün arkadaşlarının doğum günlerinde aldıkları bir alet onlarda olmadığı için evde bağırıp çağırıyorlar, öfke nöbeti falan geçiriyorlar… Bu çocukları şimdiden neye alıştırıyoruz? Bu neslin ineğine tapmaya alıştırıyoruz. Onları hazırladığımız şey bu, kendi akılları ile düşünebilmeleri ve özgür olabilmeleri yerine…
Allah bize bu kıssaları anlattı çünkü bu problemler hiçbir zaman ölmeyecek. Bu problemlerin farkına varmamız gerekiyor ki bunlara dikkat edebilelim.
Bu derste paylaşmak istediğim mesajın son kısmı bu. Bu kıssa Bakara Suresi’nde geçiyor. Bakara Suresi’nin başlarında. Bakara’nın ikinci yarısına doğru Allah bizi, dengeli bir ümmet olarak yarattığını söylüyor:
وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَـٰكُمْ أُمَّةً وَسَطًا
(Ve kezâlike cealnâkum ummeten vesatâ)
(Bakara, 143)
Bize söylediği bu. Allah, neden ilk önce İsrailoğulları’ndan bahsediyor? Oryantasyon ne demek, biliyor musunuz? İşte senden önce bu işi yapan insanlar bunlar; işte bu yüzden kovuldular, sıradaki sensin. Onların hatalarını tekrarlama.
Bakara Suresi’nin ilk yarısının, İsrailoğullarının bu kıssalarını vurgulamasının sebebi: bunların büyük olasılıkla Müslümanlar tarafından tekrarlanacak olan hatalar olması. Yani Allah, bize hitap etmeden önce bize onlardan bahsediyor. Bize onlardan bahsediyor.
Allah’ın verdiği çok basit olan, açık olan talimatlara odaklanmak yerine, kendimizi “çok zor, çok fazla mezhep var, ellerimi nereye koyacağımı bilmiyorum, sakalımın boyunu ölçemiyorum, bir türlü hangisine uyacağımı seçemiyorum, başörtümün desenini bilmiyorum ya da…” Bunu yaptığın sürece, detaylara inmek istediğin sürece -ineğin rengi, ineğin boyu…- bunu yapmaya devam ettiğin sürece ne olacak biliyor musunuz? Siz küçük detaylar için kavga ederken kültürel olarak sömürgeleştirilmeye devam edeceksiniz. Olacak olan bu.
Müslümanların kendilerini zihinsel olarak özgürleştirme zamanı geldi. Kendimizi politik, ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak özgürleştirmeden önce; kendimizi entelektüel olarak, manevi olarak, psikolojik, duygusal, içsel olarak özgürleştirmemiz gerekiyor. Vakti geldi!
Bakın arkadaşlar, dünyada kimsenin beş yıl önce, iki yıl önce hayal edemeyeceği çılgın bir dönemdeyiz. Ohio’da beyaz bir genç kızın tiktok’ta Gazze’de olup bitenler hakkında ağlayacağını kimse tahmin edemezdi. Hiç kimse bunu tahmin edemezdi. “Hadi oradan, hangi evrenden bahsediyorsun!”
Dünya değişti. Bugün dünyada dikkat çekici olan şey yeni bir farkındalık düzeyinin olması ve bu asla geri gitmeyecek. Siyasi adaletsizlik konusunda yeni bir farkındalık düzeyi var, ayrıca ne var biliyor musunuz? Bunu bir işaret olarak algılayın.
Eğer dünya 70 yıl boyunca gözlerinin önünde olup kör kaldıkları bir şeye şimdi uyanabiliyorsa Müslümanlar, sizin de potansiyeliniz var. Allah’ın kitabında olanlara gözünüzü açabilirsiniz. Allah’ın verdiğine uyanabilirsiniz, ben de uyanabilirim. Artık bu ümmetin entelektüel ve manevi bir rönesans deneyimlemesinin vakti. Bunu başaracak olan neslin bu olduğuna inanıyorum.
Allah razı olsun. Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.