Siz bu tapınakta başka birini görebilir ve “Ah, ben de bunu istiyorum!” diyebilirsiniz ve sonra tüm hedefiniz karşılaştırmaya dayalı hale gelir. Aslında bu çok güçlü. Allah bize dünyayı nasıl göreceğimizi öğretir. O, gerçekliğe bakışımızı şekillendirir. Doğruya ve yanlışa bakışımızı şekillendirir. Bu cihazların şimdi tüm hak ve batıl tanımımızı şekillendirmeye başlamış olması mümkün mü? Birileri aslında neyin doğru neyin yanlış olduğuna bir parmak dokunuşuyla girdikleri tapınağa göre karar veriyor.

Hamd Allah’adır. Hamd; yokluktan varlığı, karanlıktan aydınlığı yaratan, kederden sabır çıkaran, pişmanlık üzerine tövbeye hükmeden Allah’adır. Biz, O’nun nimetlerine şükrettiğimiz gibi musibetlerine de şükrederiz. Salat ve selam tamamlanmış olan nuru, onuru ve şerefi hürmetine Resul-ü Ekrem’e; ona nazil olan muhkem kitabına, peygamberlerin sonuncusu olan, Meryem oğlu İsa’nın (as) müjdelediği, ademoğullarının efendisi, İbrahim’in (as) Kabe-i Muazzama’nın temellerini atarken gönderilişini zikrettiği o nebinin üzerine olsun. Salât ve selâm olsun, Allah’ın Arap olan ve olmayan tüm insanların üzerine mübarek kıldığı o en hayırlı peygamber tebaasına.

Hamd; çocuk edinmemiş, mülkte ortağı ve hakimiyetinde yardımcısı olmayan, en yüce olan Allah’a aittir. Hamd, kuluna kitabı indiren ve o kitapta hiç eğrilik bulundurmayan Allah’adır. Allah’a hamdolsun ki ancak O’na hamd eder, ondan yardım dileriz ve ondan bağışlanma dileriz. O’na inanır ve O’na tevekkül ederiz, nefsimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. Allah kime hidayet ettiyse onu dalalete düşürecek yoktur, kimi saptırmışsa onu hidayete erdirecek yoktur.

Şahitlik ederiz ki Allah’tan başka ilah yoktur ve O’nun hiçbir ortağı yoktur. Yine şahitlik ederiz ki Muhammed (sav) O’nun kulu ve elçisidir. Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter. Resulullah’a çokça salat ve selam olsun. Şüphesiz kitapların en güvenilir olanı Kur’an-ı Kerim’dir ve en hayırlı hidayet rehberi Resulullah’tır. En şerli iş ise sonradan oluşmuş bidatlardır ve bütün bidatlar dalalettir, dalalet ise ateşten bir parçadır.

Yüce kitabında Allah azze ve celle buyurdu ki: —başlamadan kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırm—

وَلَقَدْ ءَاتَيْنَآ إِبْرَٰهِيمَ رُشْدَهُۥ مِن قَبْلُ وَكُنَّا بِهِۦ عَـٰلِمِينَ

(Ve lekad âteynâ ibrâhîme ruşdehû min kablu ve kunnâ bihî âlimîn)

(Enbiya, 51)

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِۦ مَا هَـٰذِهِ ٱلتَّمَاثِيلُ ٱلَّتِىٓ أَنتُمْ لَهَا عَـٰكِفُونَ

(İz kâle li ebîhi ve kavmihî mâ hâzihit temâsîlulletî entum lehâ âkifûn)

(Enbiya, 52)

قَالُوا وَجَدْنَآ ءَابَآءَنَا لَهَا عَـٰبِدِينَ

(Kâlû vecednâ âbâenâ lehâ âbidîn)

(Enbiya, 53)

قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُمْ فِى ضَلَـٰلٍ مُّبِينٍ

(Kâle lekad kuntum entum ve âbâukum fî dalâlin mubîn)

(Enbiya, 54)

Rabb’im! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar. Allah’ım ömrümüzün sonuna kadar bizi “لا إله إلا الله (Lâ ilâhe illallâh)” üzerine sabit kıl. Allah’ım bizi iman eden ve salih amel işleyenlerden, hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eyle.

Kur’an’da Babalık Kavramı ve Eski Toplumlarda Babanın Rolü

Bu dersin konusu babalar ya da Kur’an’daki babalık. Eski toplumlarda baba, soyuyla birlikte kişide bir kimlik duygusu oluşturuyordu. Ayrıca kişinin değerlerini, bu dünyadaki ve yaşamdaki yerini de. Aynı zamanda babalar, kişinin davranışlarını şekillendiren kimselerdir. Onlara örnek olup rol model oluyorlardı. Örneğin eskiden herkesin, anne ve babasının isteklerine uygun bir şekilde hareket etmesi gerekiyordu. Çünkü onlar size hedeflemeniz gereken değerleri aşılıyorlardı. Eski zamanlarda, kişiliğinizi şekillendirmede önemli bir rol oynarlardı.

Ama günümüzde, tamamen farklı bir tarzda yaşıyoruz. Aşırı bireycilik çağında yaşıyoruz. Artık aileler parçalandı ve babalar artık geçmişte olduğu gibi aynı etkiye sahip değiller. Yani şimdi başka etkilerden etkileniyoruz. Bu yüzden inşallah dikkat çekici bir örnekle başlayacağım.

Müşrik bir baba ve oğul olduğunu ve tapınağa gittiklerini düşünün. Baba; oğlunu tapınağa götürür, ondan putun önünde oturmasını ister. Ona bir putun önünde nasıl oturacağını öğretir, onu terbiye eder ve ona üç nasihatte bulunur:

  1. Birincisi: Bu gelenek, yani bu ibadet biçimin ve bu oturma şeklin, kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu senin aslındır ve karakterinin bir parçasıdır.
  2. İkincisi: Bu ibadeti hepimiz yapıyoruz, hiçbirimiz bu eylemden kaçınmıyoruz. Bu yüzden bizim yaptığımızı yapmalısın. Bu da insanlar arasındaki iletişimin ve birliğin korunmasına yardımcı olur. Yalnız değilsin, kabilenin bir parçasısın ve bu da onlarla olan bağının kanıtıdır. Bu yüzden tapınağa çağrıldığında orada hazır bulunmalısın. Birincisi kimlik, ikincisi ise bir gruba aidiyet.
  3. Üçüncüsü ise: Arzuların var oğlum, görevlerin, hedeflerin var. Bu yüzden ihtiyacın olan her şeyi bu puttan istemelisin. Hedeflerine, bu hayatta istediklerine ulaşmak için bu önündeki puta dua etmelisin.

Bugünkü konumuza İbrahim (as) ile ilgili ve bir örnekle başlamak istedim. İbrahim (as)’ın kıssasından yola çıkarak üzerinde durmak ve gerçekten yoğunlaşmak istediğim asıl konu, babalık kavramı. Çünkü onun kıssası çok önemli ve babalık da kıssasının temel direklerinden biri. Çocukluğunda babasıyla büyük bir dramatik olay yaşar ve daha sonra kendisi de baba olur. Yani babalık, muhtemelen İbrahim (as)’ın hayatındaki en kalıcı temadır.

Bir an için babalık hakkında düşünelim. Eski toplumlarda babalar sizi tanımlamada en merkezi rolü oynarlardı. Bir kişi olarak kimliğiniz, toplumdaki yeriniz, dini dünya görüşünüz, benlik duygunuz, saygınlığınız, gururunuz, dünyadaki yeriniz, hayattaki hedefleriniz gibi. Bunların hepsi sadece bir kişiden yani babadan gelmiyor, onun arkasında bütün bir soy var değil mi? Ve siz de soyun ayrılmaz bir parçasısınız.

Bilirsiniz, eski toplumlarda eğer biri köydeki bir kişiye sataşırsa tüm köye sataşmıştır. Çünkü kendinizi tek bir birey olarak görmezsiniz. Siz daha büyük bir bütünün ayrılmaz bir parçasısınız ve bu insanlara babanız aracılığıyla bağlısınız. Babanız aslında bir anlamda sizi kabilenize, halkınıza, ırkınıza vb. bağlayan göbek bağıdır.

Bu nedenle dünyadaki pek çok toplumda babamızın mirası diye bir şey vardır, değil mi? Faşizmin yükseldiği, etnosentrizm ve ırkçılığın arttığı, Avrupa toplumları gibi modern toplumlarda bile atalarımız, atalarımız derler değil mi? Ya da kalıtımsal saflık. Bu konuşmalar şimdi tekrar geri geliyor, değil mi? Tam da insanlık köy yaşamına ve kabileciliğe geri dönemeyecek kadar modern olduğunu düşünürken, kendimizi hem insanlığın gördüğü en modern teknolojinin hem de insanlığın gördüğü en kabileci düşüncenin içinde buluyoruz. Yani insanlık bu fıtratından bir türlü kurtulamıyor.

Binlerce yıl önce sahip olduğumuz aynı eğilimler, aynı zaaflarımız bugün de aynı zaaflarımızdır. Bilirsiniz, modern teknolojiye sahip olduğumuz ya da çok ilerlediğimiz, felsefe çok ileri gittiği ve bilimler çok ilerlediği için geliştik. Fakat biz aslında gelişmedik. Her şey aynı. Bu “aynı eski domuza yeni ruj sürmek.” Teksas’ta böyle derler, değil mi? Hepsi bu.

Tapınak Örneği ve Babanın Üç Öğüdü

Babam benlik duygumda, aidiyet hissimde büyük bir rol oynadı. Çünkü bir baba sadece bir kişiyi temsil etmez. O bütün bir milleti temsil eder. Babam aracılığıyla halkımla, dünyayla ilişki kurarım. İşte babanın oynadığı rol bu.

Şimdi benimle birlikte hayal gücünüzü kullanmanızı istiyorum. Eski zamanlarda, pagan bir köy ve bir baba varmış. Çocuğunu bir tapınağa götürüp bir heykelin önüne oturtuyor ve çocuğuna “İşte böyle oturman gerekiyor. Ellerini böyle tutman gerekiyor. Mumu bu şekilde yakman gerekiyor. Bu şekilde tütsüyü ve yemeği önüne koyacaksın…” diyor ve ona şirk adabını öğretiyor, değil mi? Ve bu durum binlerce yıl boyunca tekrar tekrar yaşanıyor. Oğluna üç öğüt veriyor ve diyor ki:

Birincisi bu senin kimliğin. Bu senin kimliğinin bir parçası, bunu asla bırakma. Kim olduğunu asla unutma, eğer bunu yapmazsan aidiyet hissin olmaz. Bu birincisi, kimliğin buradan geliyor.

İkincisi, burada ibadet eden tüm bu insanları tanıyor musun? Evet bu büyük annem, bu benim kuzenim. Bu bizim komşumuz. Bu kasap. İşte hepsi burada. Neden hepsi burada? Çünkü hepimiz tek bir bütünüz ve burası bizim bir arada kalmamızı sağlıyor.

Bu arada antropologlar ve sosyologlar dini ibadet merkezlerinin aynı zamanda toplumsal merkezler olduğundan bahsederler. Yani topluluklar belirli kurumlar etrafında organize olmuşlardı ve toplulukların etrafında organize olduğu en önemli kurumlardan biri de dini merkezlerdi. Çünkü başka bir yeri düşündüğünüzde; eğitim seçkinler içindi, sizin de bildiğiniz gibi herkesin eğitime erişim imkanı yoktu. Tarla, dışarıda takılabileceğiniz bir yer değildir. Tarla, işçilerin çalıştığı yerdir. Pazarda alışveriş yaparsınız ve oradan ayrılırsınız. Sosyalleşmezsiniz. Sadece alım satım yapılır, değil mi? Mahkeme bir sorunu olanların, hastane hastaların gittiği yerdir. Bir araya geldiğiniz ve gerçekten aileleri tanıdığınız, buluştuğunuz ve başka bir amacınızın ya da problemin olmadığı yer… Böyle birkaç yer vardı ya kulüpler, gece kulüpleri ve benzeri şüpheli yerlerdi ya da ibadet yerleriydi.

Toplumlarda ibadet merkezleri birçok yönden uygarlığın merkezi haline gelmiştir. Örneğin Avrupa’da bile günümüze kadar ayakta kalabilmiş çok sayıda görkemli kale göremiyor oluşumuz sürpriz değil. Ancak kiliseler herhangi bir kaleden çok daha görkemli. Kiliselere çok daha fazla yatırım yapılıyor. Antik zamandan günümüze ayakta kalmış pek fazla kale göremezsiniz. Peki ayakta kalan ne görürsünüz? Antik tapınaklar değil mi? Bu durum tüm dünyada böyledir.

Her neyse. Bu çocuğa diyor ki; dinle, toplumumuzla bağımızı bu şekilde sürdürüyoruz. Sen bu insanların bir parçasısın. Onlar da senin bir parçan. Birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için. Senin kimliğin burada ve bu insanlar sana sadakatle bağlılar. Burayı asla bırakma. Burayı terk etmek halkını terk etmekle aynı şeydir. İşte böyle bağlısın.

Üçüncüsü ise; oğlum, biliyorum ki senin de kendine ait bazı dileklerin, beklentilerin ve isteklerin var ve eğer istediğin şeyi başarmak istiyorsan öncelikle beklenti ve isteklerin asla belli bir sınırın dışına çıkmayacak. Babalar beklentilerine ve hayallerine bir sınır koyarlardı ve bu sınır o kabilenin ve tapınağın sınırıydı. Yani beklenti ve hayallerin varsa, bunlar bu sınırın içinde olsa iyi olur, değil mi? Ama artık bu sınırın içinde olduğuna göre… Örneğin; sadece bu köyden biriyle evleneceksin ya da sadece bu işi yapacaksın çünkü baban bu işi yaptı. Bunun gibi şeyler, bir sınır çizerlerdi değil mi?

Artık isteklerin varsa ve hatta bu sınır dahilinde bazı isteklerin varsa önündeki bu puttan ne istiyorsan iste. Çünkü doğru şekilde istemeyi öğrenmezsen hayatta ihtiyacın olan şeyi elde edemezsin. Evlenmek istediğin kızla ya da evlenmek istediğin erkekle evlenemeyeceksin. Para kazanamayacaksın. Ev alamayacaksın, şunları alamayacaksın. Düzgün bir şekilde istemeyi öğrensen iyi olur. Yani bu senin kendi hedeflerinle ilgili.

Üç şey; kimlik, birliktelik, bağlılık ve hedefler. Bunlar, oğlunu tapınağa götürdüğünde ona öğüt verdiği şeylerdi. Bu, babanın rolüydü.

Sanayi Devrimi ve Sosyal Medya: Yeni Tapınaklar ve Yeni Babalar

Fakat şimdi hızlıca ileri saralım. Artık eski zamanlarda yaşamıyoruz. Sanayi devrimi çoktan gerçekleşti ve bu gerçekleştiğinde; milyonlarca insan köylerini, büyükannesinin, amcasının ve diğer herkesin yanında yaşadığı ve sabah akşam babasını gördüğü o geniş aile sistemlerini terk etti. Şimdi oğul İngiltere’de bir fabrikada çalışmak zorunda ya da iş için başka bir yere seyahat etmek zorunda kaldı. Her geçen gün daha fazla insan sanayileşmiş şehirlere taşınmak zorunda kaldı ki orada tüm aileyle birlikte yaşamaya güç yetiremiyorlar. Tek başlarına yaşamaya bile zar zor güçleri yetiyor. Birçok insan bir başlangıç yapmak için tek başına bir daire bile tutamıyor. Mecburen 4-5 oda arkadaşı edinmek zorunda kalıyorlar.

Dünya üzerinde gittiğim yerlerde taksi şoförlerinin sırayla bir yatak kiraladıklarını biliyorum. Mesela biri şoförlük yapıyor diğeri uyuyor, diğeri şoförlük yapıyor öbürü uyuyor. O yataktan başka bir şeye paraları yetmiyor. Hepsi bu kadar. Tüm sahip oldukları bu. İşte yeni dünya buydu.

Peki bu durumun insanlar ve aileleri arasındaki bağ üzerinde bir etkisi oldu mu? Kesinlikle oldu. Milyarlarcasında. Kesinlikle. Tüm dünyada. Ve ne kadar çok sanayileşmek isterseniz, ne kadar çok eğitimli, profesyonel olmak isterseniz, doğal olarak ailenizden o kadar çok koparsınız. Çünkü eskiden baba çiftliğe giderdi. Peki çiftliğe giderken yanında kimi götürüyordu? Oğlunu götürüyordu. Kuyuya mı gidecek, oğlunu da kuyuya götürecek. Hep birlikteler. Baba ve oğul arasında bir bağ vardı. Bu artık mümkün değil çünkü artık oğlun kreşi, anaokulu, okul sonrası programı, futbol antrenmanı… ve babanın yönetim kurulu toplantıları, iş gezileri… İki farklı hayat, bu artık mümkün değil.

Böylece bir kopma yaşanmaya başladı ve ardından başka bir devrim geldi. Sosyal medyanın ortaya çıkışıyla dünya yeni baştan değişti tıpkı sanayi devriminin dünyanın gidişatını değiştirdiği gibi. Ama bu sefer, durum çok daha fazla tehlikeliydi. Gençler şehirlere taşındıklarında, bir kampüste ya da büyük bir şehirde tek başlarınalar. Bir akıl hocaları yok. Bir baba figürüne sahip değiller. Onlara rehberlik edecek ve yardım edecek biri yok, değil mi? Dolayısıyla kötü alışkanlıklar, kötü arkadaşlar edinebilirler. Hata yapabilirler. Yoldan sapabilirler değil mi? Ama yine de kalplerinin bir köşesinde, asıl akıl hocalarının ya da asıl değerlerinin bir yerlerde olduğunu biliyorlar. Onlar köyde kaldı. Bazı bağlar hala orada.

Sosyal medya ne yaptı? Hatırlıyor musunuz, baba oğlunu tapınağa getirdi ve burası senin kimliğin dedi. Bunlar senin bağlı olduğun insanlar, burası hedeflerine ulaşmayı öğreneceğin yer. Hedeflerini buradan isteyeceksin, dedi.

Bu yeni makineler hayatımıza girdi, bizi dünyanın dört bir yanındaki milyarlarca insana bağlayan uygulamalarıyla bu küçük cihazlar ve şimdi bu cihazlar bize kendi kimliğimizi anlatmaya başladı. Kendinizi sizinle aynı hisseden ya da sizin gibi görünen, ya da onlar gibi görünmek istediğiniz diğer insanlar ile özdeşleştirmeye başlıyorsunuz. Ve değer duygunuz, benlik duygunuz, bu dünyada nereye ait olduğunuz duygusu, yeriniz, sevdikleriniz, nefret ettikleriniz… Artık bir algoritma. Sürekli olarak bu değerleri size dayatıyor ki bu binlerce yıl öncesinde babanın rolüydü. Şimdi ise bu rolü bu makine üstlendi. Öyle değil mi?

Eskiden bir aidiyet duygun vardı şimdi ise yok. Bir binada karşı komşunla yaşayabilirsin ama onları 10 senedir tanımıyorsun. Bir tek, biraz fazladan pizza ya da başka bir şey yapmış olduğunuzda, bozulmasını istemiyorsunuz ‘Allah rızası için’ kapısının önüne bırakıyorsunuz. Ama kimlerle bağınız var? Farklı bir kıtadaki rastgele insanlarla. Bir WhatsApp, Facebook grubunun parçasısın veya şunun ya da bunun parçasısın. Bağlısınız ve fiziksel olarak hissetmediğiniz bir aidiyet duygusunu sanal olarak hissediyorsunuz. Gerçekten yakınımızda bulunan insanlara çok daha az bağlıyız, sanal olarak yakın olduğumuz insanlara daha fazla.

Burası insanların toplandığı yeni tapınak. Eskiden insanlar fiziksel olarak tapınaklarda toplanıyordu artık burası insanların toplandığı ve benzer fikirlere sahip insanların bir araya geldiği bir yer oldu. Biliyorsunuz insanlar eskiden vaizi ya da guruyu dinlerlerdi ya da her kimse, onu dinlerlerdi. Şimdi ise influencerı dinliyoruz ve hepimiz onun arkasında toplanıyoruz. O, kürsüde konuşmasını yapıyor ve hepimiz dinliyor, beğenip paylaşıyoruz.

“Tıpkı eski domuz, yeni ruj.” Ne dediğimi anlıyorsunuz değil mi? Bu “domuza ruj sürmek” deyimine bayılıyorum. Teksas’ın bazı vahşi bilgece sözleri var, bu onlardan birisi. İkinci favorim ise, bu vesileyle sizinle paylaşayım: “Yemiş kovasındaki bir kediden daha çılgın” derler. Bunun ne anlama geldiğini bilemezsin. Bu çok fazla yemiş demek. Bu kişi gerçekten çıldırmış. Bir yemiş kovasından daha çılgın. Kedinin orada ne işi var bilmiyorum ama sorun değil.

Ama ne olursa olsun, üçüncü madde şuydu: İstediğini elde edersin. Eğer kendini bu tanrıya adarsan istediğini elde edeceksin. İsteklerini gerçekleştireceksin. Biliyor musunuz son zamanlarda gördüğüm en şaşırtıcı istatistiklerden biri, ABD’de her geçen gün daha az insanın gerçek ilişkiler kurduğunu söylüyor. Gayrimüslimler bile… flört peşinde değiller. Samimi ilişki veya evliliği bırakın flört bile etmiyorlar. Her geçen gün daha da azı. Peki bu neden böyle? Sadece sosyal medyadaki ‘kaydırmalardan’ bile yeterince dopamin alıyorlar ve artık erkeklerin vücutlarında daha az testosteron olduğuna dair çalışmalar var. Hem de önemli ölçüde daha az %40 %50 daha az. Şu anda 20 yaşındakilerin; 30, 40 yıl önce 60 yaşındakilerin sahip olduklarından daha az testosterona sahip oldukları görülüyor. Çünkü istediğini elde etmek için çıkıp bir yere gitmene gerek yok. Sadece bunun önünde otur.

Haydi hayal gücümüzü tekrar kullanalım. Eğer birinin bir zaman makinesi olsaydı ve babasından puta saygı göstermesi için bu terbiyeyi alan bir çocuk, zamanda yolculuk yaparak genç bir erkek ve genç bir kadına ulaşıp, tüm gün onları izleyip takip etseydi ve her iki saniyede bir… ya da tuvalete gitselerdi ve gitmeden önce, “Ah benim telefonum nerede?” dediklerini duysaydı: “Vay canına, eskiden tapınağa gider ve putun önünde otururduk. Bu adamlar kendilerini çok adamış, putlarını her yere yanlarında götürüyorlar. Asla bırakmıyorlar ve birkaç dakikanın geçmesine izin vermeden tekrar saygılarını sunuyorlar. Onlar putlarıyla beraberken onlarla öyle bir bağ kuruyorlar ki, dünyada neler neler oluyor ama onlar sadece buradalar. Şurada ağlayan bir bebek var. Burada bağıran biri var ama onlar öyle adamışlar ki kendilerini. Tanrım! Bu gerçekten iyi bir Tanrı olmalı. Bu onlara istedikleri her şeyi veriyor olmalı çünkü ben istediğimi almak için tapınağa giderdim, değil mi? Bana istediğim her şeyi veriyor.”

Bu makineler ya da bunları, bu uygulamaları yöneten bu şirketler; yeni babalar haline geldi. Uygulamaların kendileri de size nasıl oturacağınızı öğrettikleri tapınaklar haline geldi. Olan şey bu.

Kendimizi Adadığımız Şeyler ve Allah İle İlişkimiz

Bu ayeti okuduğunuzda, İbrahim (as)’ın insanlara gelip şöyle dediğini duyarsanız:

مَا هَٰذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ

(Mâ hâzihit temâsîlulletî entum lehâ âkifûn)

“Kendinizi adayarak önünde oturduğunuz bu heykeller nedir?”

(Enbiya,52)

Bazen merak ederdim, neden Allah “onlara secde ettiğiniz, ibadet ettiğiniz” demiyor da ‘عَـٰكِفُونَ (Âkifûn)’ “kendinizi adadıklarınız” diyor? İtikâfı biliyorsunuz, değil mi? Kendinizi her şeyden soyutladığınızda ve kutsal bir odaklanmaya ve tefekküre adadığınızda; dünyadan koparsınız, kaybolursunuz. Dünyadan koptunuz. Farklı bir dünyaya girdiniz. İtikaf dünyasında böyledir. Tanıdık geliyor mu? Artık kendinizi adadığınız bu insanları görmek için tapınağa gitmeniz mi gerekiyor?

Bu kadar ilgi isteyen şeyler… “Nouman hocam telefonumun bir müşrik putu olduğunu söyledi!” Hayır hayır, dediğim şey bu değil. Fakat “Olabilir mi?” dedim. Kendime ve hepinize soruyorum, “Olabilir mi?”

Allah ile ilişkimiz nedir? Kendimize bunu soralım. Allah ile ilişkimiz; O’ndan istediğimiz, O’na dua ettiğimiz bir ilişkidir. O’nu zikrederiz. O’nu her zaman hatırlarız değil mi?

وَأَنَّهُۥ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَىٰ

(Ve ennehû huve edhake ve ebkâ)

“O bizi güldürür. Bizi ağlatır.”

(Necm, 53)

Kendisi hakkında söylediği şey bu.. Yani duygusal bir ilişki var, gülmek ve ağlamak. Bir hatırlama var. Bir bilgelik arayışı var. Allah’tan hikmet istiyoruz. Allah’tan hidayet isteriz değil mi? O bize ne yapacağımızı ve ne yapmayacağımızı öğretir. Kültürümüzü o belirler. Bize bir kimlik duygusu veriyor mu? O bize bir kimlik duygusu veriyor. Bize bir amaç duygusu veriyor mu? Hedefler ve amaçlar…

Kapıldığımız bu yeni makinenin sürekli kendisini zikretmemizi talep etmesi mümkün mü? Kaç görüntüleme olduğunu kontrol edin. Bir yeni sürüm olup olmadığını kontrol edin. Sürekli bir zikir… Hatta size kendisinin tebliğini yapmayı ve diğer bir milyon kişiyle paylaşmayı öğretiyor mu? Size duygularınızın kendisi tarafından dikte edilmesine izin vermeyi öğretiyor mu? Değer duygunuzu, benlik duygunuzu, aidiyet duygunuzu, başkalarıyla ilişkinizi, hedeflerinizi etkilemeye başlıyor mu?

Nihai hedefleriniz nelerdir? Hayatta ne istiyorsunuz? Bu nereden gelmeye başladı? Siz bu tapınakta başka birini görebilir ve “Ah, ben de bunu istiyorum!” diyebilirsiniz ve sonra tüm hedefiniz karşılaştırmaya dayalı hale gelir. Aslında bu çok güçlü. Allah bize dünyayı nasıl göreceğimizi öğretir. O, gerçekliğe bakışımızı şekillendirir. Doğruya ve yanlışa bakışımızı şekillendirir. Bu cihazların şimdi tüm hak ve batıl tanımımızı şekillendirmeye başlamış olması mümkün mü? Birileri aslında neyin doğru neyin yanlış olduğuna bir parmak dokunuşuyla girdikleri tapınağa göre karar veriyor. Bu mümkün mü? Olan bu mu?

Bu yüzden hepinizi Kur’an üzerinde gerçek bir tefekkürde bulunmaya davet ediyorum. Kendinize sorun. “Biz bu putlara adanmış olarak burada oturuyoruz” diye İbrahim (as)’a cevap vermişlerdi. “Babalarımızın böyle yaptığını gördük, babalarımız bize bunu yapmamızı öğretti.” Babanın rolü ortadan kalktı. Başladığım yer de burası değil miydi ve babanın eskiden oynadığı rollerin çoğu? Şimdi dikkatinizden faydalanmak isteyen, bu rolü oynayan şirketler var. Onlar baba oldular. Sohbet şekli değişti.

Bu yüzden Kur’an’ı okumalı ve o zaman ne anlama geldiğini ve bu gerçekliğin zamanımıza nasıl uyarlandığını anlamalıyız. Tam olarak neyden bahsediyor?

Allah azze ve celle’ye dua ediyorum ki bizi tefekkür, tedebbür edenlerden, gerçeği olduğu gibi görebilenlerden eylesin. “Allah’ım, bize eşyanın hakikatini olduğu gibi göster.” Allah bizleri Kur’an-ı Kerim’in hikmetiyle bereketlendirsin. Ayetlerin ve hikmetli zikirlerin sayesinde bizleri yüceltsin.