İbrahim (a.s.) ve Putlar

… Onlar ise “Dalga mı geçiyorsun?” diyorlar. O da, “Hayır!” diyor.

قَالَ بَل رَّبُّكُمْ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ الَّذِي فَطَرَهُنَّ وَأَنَا عَلَىٰ ذَٰلِكُم مِّنَ الشَّاهِدِينَ

(Kâle bel rabbüküm rabbüs semâvâti vel ardıllezî fetarahünne ve ene alâ zâliküm mineş şâhidîn)

(Enbiya, 56)

“Tanrınız, tek Tanrınız gökleri ve yeri yaratan ve hepsini başlatandır. Ve ben tanığım ki, hepinize karşı kanıt benim ki…” Yani, ben haklıyım ve siz hepiniz haksızsınız, diyor.

وَتَاللَّهِ لَأَكِيدَنَّ أَصْنَامَكُم بَعْدَ أَن تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ

(Ve tallâhi le ekîdenne asnâmeküm ba’de en tüvellû müdbirîn)

(Enbiya, 57)

“Ve Allah’a yemin ederim! Her şeyi yaratan o Allah’a yemin ederim, heykellerinizden o kadar nefret ediyorum ki, siz onların yanından uzaklaştığınızda onların icabına bakacak bir plan yaptım.” “Tanrılarınız dikkat etse iyi olur!” Yani toplumuna diyor ki, tanrılarınızı koruyun çünkü onlarla görüşeceğim!

Aslında bu komik çünkü onların bu tanrılarının olmasının amacı o tanrıların kimi korumasıydı? Onları koruması! Şimdi o onlara diyor ki, “Tanrılarınızı koruyun, çünkü tanrılarınızı parçalayacağım.” Bu bile birinin “evet ya, bu hiç mantıklı değil” demesi için yeterliydi. Çünkü eğer koruman için koruma arıyorsan koruman iyi bir koruma değildir. Değil mi? Eğer sizi koruması gereken o tanrılar…

Aslında, onun onları tehdit etmesi; onların da “Bizi tehdit etme yoksa tanrılarımıza söyleriz seni çarparlar!” demeleri, Veya “Tanrılarımızdan biri seni yıldırımla çarpar!” demeleri gerekiyordu veya inek tanrısına söyleriz ve bir boğa gelip seni boynuzlar… Değil mi? Ama o onları tehdit etmedi! Kimi tehdit etti? Tanrılarını! Aslında onların da şöyle yapıp gülmeleri gerekiyordu: “Haha, bu tanrıları mı?!” “Onlar o kadar güçlüdür ki kendilerini koruyabilirler!” “O tanrılara bir şey yapacak sen misin çocuk!?”

Ama o bu tehdidi yapıyor. “بَعْدَ أَن تُوَلُّوا مُدْبِرِينَ (Ba’de en tüvellû müdbirîn)” Uzaklaştıklarında, -bir festivale falan gittiklerinde- İbrahim (as) şuna karar verdi: Bir çeşit balyoz alıp, tapınağa girdi, orada bir sürü tanrı vardı, biri büyük diğerleri küçüktü ve onlara “فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا (Fe cealehüm cüzâzâ)” yaptı. Bu yalnızca onları kırdı demek değildir. Çünkü bir vazoyu kırdığınızda veya bir heykeli kırdığınızda ikiye parçalayabilirsiniz. İkiye parçalayabilirsiniz. Bu onun için yeterli değildi çünkü tekrar yapıştırabilirlerdi. Yani kırdı ve şöyleydi… Ufacık parçalara ayırdı!: جُذَاذًا جُذَاذًا (Cüzâzan cüzâzâ) unufak olmuş çakıl taşları demek.

Sanki çin mağazasına giren boğa vakası gibiydi! Sanki her şeyin üzerinden buldozerle geçmişti! Bütün tapınak artık küçük parçacıklarla, ufalanmış taşlarla doluydu. Ve hangi parçanın nereye oturması gerektiğini bile bilemiyordunuz. O yüzden gidip boğa olan tanrının parçasını tavus kuşu olana yerleştiriyordunuz. Ve tavus kuşu tanrısı artık kuyruğa sahip olmuş oluyordu. Her şey karman çorman olmuştu. Onlar gitmiş, tapınağın tamamı harabeye dönmüştü. Yani bunu yapmış oldu.

إِلَّا كَبِيرًا لَّهُمْ (İllâ kebîran lehüm) Tanrılarından en büyüğü hariç, onu sağlam bıraktı. Yani tüm putlar parçalandı ve kalan tek put şöyleydi: Peki, kim suçlu gibi görünüyor? Tek kalan put… Ne yaptın sen? Kıskandım. Ona muz verdin ama bana sadece bozuk üzüm verdin. Onlara göstermeye çalıştığı şey buydu.

Her neyse, geri geldiler… Bu arada o bunu yaptı ve dedi ki:

لَعَلَّهُمْ إِلَيْهِ يَرْجِعُونَ

(Leallehüm ileyhi yerciûn)

(21:58)

Bunu, belki tekrar düşünen insanlar olurlar umuduyla yapıyordu. Yani tekrar fıtratlarına dönerler, asıllarına dönerler umuduyla.

Her neyse, قَالُوا مَن فَعَلَ هَٰذَا بِآلِهَتِنَا (Kâlû men feale hâzâ bi âlihetinâ) Dediler ki: “Bunu tanrılarımıza yapmaya kim cüret etti! Kim yaptı bunu?” Yani tanrılarına bunu yapanın kim olduğunu sormaları daha kolay olabilirdi. Hey, şu an biraz kendinizden geçtiğinizi biliyorum ama bunu yapanın kim olduğunu bana söyleyebilir misiniz? Büyük olanı orada en azından ona sorun, o gördü yani değil mi? Putların ağızlarını, gözlerini, kulaklarını temizliyorlardı değil mi? Görmeliydi yani değil mi?

Sonra şöyle dediler:

قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُ إِبْرَاهِيمُ

(Kâlû semi’nâ feten yezküruhüm yukâlü lehû İbrâhîm)

(21:60)

“Putlarımız hakkında konuşan genç bir çocukla ilgili bir şeyler duyduk.” “Tanrılarımız hakkında bazı kötü sözler söylüyordu. Galiba ona İbrahim diyorlardı.” Hah, bu söz yayıldı. O İbrahim idi! Çünkü onu ciddiye almadılar. Bizim için o bir kahraman, bir efsane, meşhur birisi ama o köyde sadece bir çocuktu. O yüzden isminden bile emin değillerdi. “Bence bu İbrahim adındaki o çocuk!” “Onu bulun ve buraya getirin!” İşte şimdi birisi var.

Kalabalığın Öfkesi ve Sorgulama

…Bir köy dolusu insan! Yetişkinler üstüne yürüyordu. Peki sizce onları tutacak bir engel var mıydı? Ringlerdeki gibi mesela, değil mi? Sizce ona ne kadar yaklaşmışlardır? Sizce İbrahim (a.s) onlardan uzak, onlar da İbrahim’den (a.s) uzakta iken mi bağırıyorlardı? Sizce nasıldı?

Tepesine çıkmışlardı, onu kuşatmışlardı. Bağırıyor, bağırıyorlardı… “Sen ne yaptın!? Sen ne yaptın?… Söyle hadi!” Sonra biri çıkıp “Tamam, bakalım ne diyecek!” Şöyle demiş olmalı: “Çok çok üzgünüm..” “Arkadaşlarım beni zorladı!” Bir şey demiş olmalı… Bir şey demiştir.

Bakalım İbrahim (a.s) ne diyor: Diyor ki:

قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ

(Kâle bel fealehû kebîruhüm)

(Enbiya, 63)

Şu büyük olan var ya… O yaptı.

فَاسْأَلُوهُمْ

(Fes’elûhüm)…

(Enbiya, 63)

Bence ona sormalısınız, neden bana sorduğunuzu bilmiyorum.

إِن كَانُوا يَنطِقُونَ

(İn kânû yentikûn)

(Enbiya 63)

Onlara sorun. Konuşabilirlerse kırık olanlara da sorabilirsiniz. Bunlar tanrı değil mi? Bir iki tahta kırmak, mermer veya taş parçalamak onları öldürmemeli. Yani konuşabiliyorlarsa onlara hala soru sorabiliyor olmanız lazım.

Bir an herkes dondu kaldı! Onlar da şu haldeydi:

فَرَجَعُوا إِلَىٰ أَنفُسِهِمْ

(Fe raceû ilâ enfüsihim)

(Enbiya, 64)

Bu ayetin manalarından biri şudur: Aralarında konuşmaya başladılar. “Ona ne diyeceğiz?” “Ne diyeceğiz?” Ayetin başka bir manası da şudur: Bir an kendi içlerinde düşündüler: “Aman tanrım, o haklı!” Bütün kalabalığı ifşa ettiğinde; “Haydi ona sorun!” Hepsi bunun mantıksız olduğunu biliyordu. Bunu biliyorsunuz, değil mi?

Bunu biliyorlardı. Hatta geri gelip şöyle dediler: “O konuşamaz, biliyorsun!” “Hiçbiri konuşmaz, biliyorsun!” “Neden duyamayan, göremeyen, size yarar sağlamayan bir şeye tapıyorsunuz?” İşte şimdi gerçekten kızdılar. Çünkü şimdi İbrahim (a.s) onlara mantıksız olduklarını gösterdi. Şimdi geriye tek şey kaldı. Mantıklı olmadıkları anlaşıldı. Bu kanıtlandı. Tartışmayı sen kazandın. Peki geriye ne kaldı? Duygular. Ama bir sürü insanın mantığını alt üst edersen duygularına hakim olamazlar. Tepkileri aşırı duygusal olur.

Ateşe Atılma Kararı ve Diğer Dinlerde Acı Çekme

Peki bu duygusal tepkilerden biri neydi?

حَرِّقُوهُ وَانصُرُوا آلِهَتَكُمْ

(Harrikûhü vensurû âliheteküm)…

(Enbiya, 68)

“Onu canlı canlı yakın!” Onu canlı canlı yakın dediler. Tanrılarınıza yardım edin, dediler.

İbrahim (a.s)’ı kurban etmeye hazırdılar. Aralarında kim vardı? Bir düşünün… Babası vardı. Babası da buna izin vermişti. İbrahim (a.s) öyle bir şey yapmıştı ki babası bile devasa bir ateş çukuruna atılmasına ses çıkarmamıştı. Peki neden? Neden böyle dediler? Gerekçeleri neydi? Tanrılarınıza yardım edin. Artık tanrılarını memnun etmenin tek yolu bu suçluyu yakalayıp canlı canlı yakmaktı.

Size o tanrılardan daha önce bahsetmiştim, hatırladınız mı? Çok kolay öfkelenirlerdi. Öfkeleri geçsin diye bir şeyler yapmanız gerekirdi. Onlara göre, o tanrılar öfkelendiği zaman onlara bir şeyler kurban etmeniz gerekirdi.

Şunu bilmelisiniz, diğer tüm büyük dinlerde tanrının mutlu olması için insanların acı çekmesi gerekir. Bir tanrının mutlu olabilmesi için insanın o veya bu şekilde acı çekmesi gerekir. Ya ağır bedeller ödemelisiniz ya acı çekmelisiniz… işin içinde mutlaka acı olmalı ki nihayetinde o tanrı mutlu olabilsin. Dinin buna indirgenmiştir.

Dinimiz bizden acı çekmemizi istemiyor. Siz acı çekiyorsunuz diye Allah mutlu olmaz. Bu bizim dinimizde yok. Diğer dinlerde bu var mı, yok mu? Evet, diğer dinlerde var. Diğer dinlerde öfkeli bir tanrı veya tanrılar var, öfkelerinin nihayet dinmesi için sizin acı çekmeniz gerekiyor. Bir şey elde edebilmeniz için önce sizin onlara bir şeyler vermeniz gerekiyor. Bu diğer dinlerde var, İslam’da yok.

Hakikat ve Korkusuzluk

İbrahim (a.s.) evinden kovuldu, kendi halkına kafa tuttu, putları yok etti ve şimdi de halkı onu öldürmek istiyor. (Tüm bunlara rağmen) korkuyor mu? Hayır. İbrahim (a.s)’dan öğreneceğiniz bir özellik varsa o da nedir?

Allah ile olduğunuzda, hakikate sahip olduğunuzda; işte o zaman korkacak hiçbir şeyiniz yok demektir. Eğer hakikate sahip değilseniz o zaman insanlardan, ateşten, kalabalıktan, babanızdan, toplumdan… bir sürü şeyden korkarsınız. Ama hakikate sahip olduğunuzda hayatınızda artık olmayan şey nedir? Korku. Korkuyla baş edebilirsiniz. Üstesinden gelebilirsiniz.

Sizce günümüzde, kendi hayatlarımızda böyle bir korkusuzluğa ihtiyacımız var mı? Evet. Birçok şeyden korktuğumuz zamanlarda yaşıyoruz. Zorbalığa maruz kaldığımız zamanlarda. Çoğunuz okulda zorbalığa maruz kalıyor. İbrahim (a.s.) gibi olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Fakat onun hikâyesini dikkatlice öğrenmemiz gerekiyor.

Düşünmek İçin Bir Soru: Peygamberimiz (s.a.v.) Neden Put Kırmadı?

Şimdi size bir soru soracağım ve düşünmeniz için vakit vereceğim.

İşte sorum: İbrahim (a.s.) putları kırdı, değil mi? Peygamberimiz (s.a.v) hangi şehre gönderilmişti? (Mekke!) Peki, Mekke’deyken peygamber olduğunda kaç yaşındaydı? 40 yaşındaydı. Kâbe’nin içinde ve etrafında ne vardı? Putlar. Bizler, Peygamber (s.a.v.) kimin dinini takip etti diyoruz? İbrahim. İbrahim’in dinini.

Peygamber (s.a.v) Medine’ye göç etmeden önce Mekke’de ne kadar kaldı, bilen var mı? 13 sene. 13 sene boyunca hiç put kırdı mı? Peygamberimiz, Resulallah (s.a.v) 13 sene boyunca hiç put kırdı mı? Hayır kırmadı.

Ama İbrahim (a.s)’ın putları kırdığını öğrendiğimiz bu ayetler, Peygamberimiz’e (s.a.v.) Mekke’deyken indi. Size okuduğum bu ayetleri, Peygamber (s.a.v) okurken neredeydi? Mekke’de. Ve Mekke’de putlar vardı. Değil mi? İbrahim (a.s.)’ın hikâyesi de putlar olan bir toplumda yaşadığı bir hikâye. Peki, İbrahim (a.s.) o putları ne yaptı? Kırdı.

Peygamber (s.a.v.) bu ayetleri 13 sene boyunca okudu, peki hiç put kırdı mı? Nasıl olur (da kırmaz)? Niye hiç put kırmadı?