Kur’an bunları yüzeysel şekilde anlatmaz. Allah bize temel olarak dünyanın nasıl değişeceğini öğretiyor. Siz ve ben kendi kişisel hayatlarımızda ve aile hayatlarımızda adil insanlar olursak, o zaman “toplumumuz için adalet istiyoruz” sözümüzün sağlam bir dayanağı olur. Bundan sonra adaletin daha büyük unsurları hakkında konuşabiliriz. Ayrıca şu çok ilginç ve gülünç ki, kendi ailesinde adaletli davranmayan insanlar tüm gün boyunca dünyadaki adaletsizlik ve politika hakkında tartışıyor.
Hutbe Girişi ve Ayetlerin Bağlamı
Hamd en güzel nizam üzere yaratan Allah’a mahsustur. En yüce makam ve mevki sahibi O’dur. Selam ve dua, kelamı en güzel şekilde ulaştırana (Hz. Muhammed’e) olsun; Bedir’deki zaferin bulutların arasından tecelli ettiği (gün) ve onun kıymetli ashabına… Hamd, kuluna Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah’a mahsustur.
Her çeşit hamd Allah’a mahsustur. Biz O’na hamdeder, O’ndan yardım diler, O’ndan bizi bağışlamasını niyaz eder, O’na inanır ve O’na güveniriz. Kendi nefislerimizin şerlerinden ve işlerimizin kötü neticelerinden O’na sığınırız. Her kime Allah hidayet verirse, hiç kimse onu doğru yoldan saptıramaz ve O her kimin doğru yoldan saptığına karar verirse hiç kimse onu hidayete erdiremez.
Biz, Allah’tan başka birinin ibadet edilmeye değer olmadığına şehadet ederiz. O tektir, ortağı yoktur. Biz, Muhammed’in O’nun kulu ve resulü olduğuna da şehadet ederiz. Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.
Rasulullah’a çokça salat ve selam olsun. Şüphesiz sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en güzeli Muhammed’in (sav) yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenlerdir. Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir. Tüm bid’atler dalalettir, dalalet ise ateşten bir parçadır.
Allah Teala kerim olan kitabında şöyle buyuruyor ki, kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım dedikten sonra:
إِنَّ ٱللَّهَ لَا يَسْتَحْيِۦٓ أَن يَضْرِبَ مَثَلًا مَّا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا ۚ فَأَمَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّهِمْ ۖ وَأَمَّا ٱلَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلًا ۘ يُضِلُّ بِهِۦ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِۦ كَثِيرًا ۚ وَمَا يُضِلُّ بِهِۦٓ إِلَّا ٱلْفَٰسِقِينَ ٱلَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ ٱللَّهِ مِنۢ بَعْدِ مِيثَٰقِهِۦ وَيَقْطَعُونَ مَآ أَمَرَ ٱللَّهُ بِهِۦٓ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى ٱلْأَرْضِ ۚ أُولَٰٓئِكَ هُمُ ٱلْخَٰسِرُونَ
(İnnallâhe lâ yestahyî en yadribe meselen mâ beûdaten femâ fevkahâ, fe emmellezîne âmenû fe ya’lemûne ennehül hakku min rabbihim, ve emmellezîne keferû fe yekûlûne mâzâ erâdallâhu bihâzâ meselâ, yudillu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrâ, ve mâ yudillu bihî illel fâsikînellezîne yenkudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıhî ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yufsidûne fil ard, ulâike humul hâsirûn)
(Bakara 26-27)
Rabbim göğsümü genişlet ve işimi kolaylaştır! Dilimin bağını çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Allah’ım ömrümüzün sonuna kadar bizi “La ilahe illallah” sözü üzerine sabit kıl. Allah’ım bizi iman eden ve salih amel işleyenlerden, hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eyle. Amin ey alemlerin Rabbi!
Allah bu kitap (Kur’an) hakkında der ki:
كِتَٰبٌ أُحْكِمَتْ ءَايَٰتُهُۥ
(Kitâbun uhkimet âyâtuh)
“Bu kitap ayetleri birbirine bağlanmış bir kitaptır.”
أُحْكِمَ (Uhkime) kelimesi eski Arapçada “dokuma, örme” anlamında kullanılıyordu. Bir battaniye veya bir kıyafet dokumak istediğinizde ipleri iç içe geçirerek örersiniz ve birbirinden ayrılmaz kopmazlar ve daha sıkı olurlar. Daha fazla أُحْكِمَ (Uhkime) olurlar. أُحْكِمَ (Uhkime) ayrıca bir şeyi birbirine aşırı sıkı bağladığında da kullanılır. Hatta modern Arapçada emniyet kemerini bağlamaya ihkamu-r rapt veya el-ahzam denir. Bu kelime bir şey aşırı sıkı bağlandığında da kullanılır.
Allah bu kelimeyi Kur’an’ın mahiyetini tanımlarken kullanıyor. Allah Kur’an’daki ayetlerini birbirine bağlamıştır. Ve Ayetlerin sırası ve birbiri ile nasıl bir ilişki içerisinde olduğu bizzat Allah Subhanehu ve Teala tarafından belirlenmiştir. Bu derste ilk olarak bunu izah etmek istedim çünkü bugün sizinle paylaşmak istediğim ders aslında bir ayetle alakalı. Ama o ayete geçmeden önce kendime ve size bu ayetin neye işaret ettiğini ve bu ayetin diğer hangi ayetlerle bağlantılı olduğunu anlamada yardımcı olmak istiyorum.
Önceki ayet, Kur’an ile alay eden insanlarla başlamakta. Allah der ki: “Allah bir sinekten örnek getirmekten utanmaz” ve iman edenler bilir ki, Allah bir misal verdiğinde bunu vermesinde bir hikmet vardır. Üzerinde tefekkür eder, tevazu ile düşünürler ve Allah’ın örnek üzerinden verdiği dersi öğrenmeye gayret ederler. Ama küfür ehli olan, inanmayan, kalplerinde nankörlük olan kimseler derler ki:
مَاذَآ أَرَادَ ٱللَّهُ بِهَٰذَا مَثَلًا
(Mâzâ erâdallâhu bihâzâ meselâ)
derler ki “Allah bu örnekle ne demek istemiş?” “Bu ne biçim bir örnek!?” Allah’ın ayetine karşı küçümseyici, eleştirel, alaycı tavır içerisinde olurlar.
Daha sonra Allah diyor ki:
يُضِلُّ بِهِۦ كَثِيرًا وَيَهْدِى بِهِۦ كَثِيرًا
(Yudillu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrâ)
Allah aynı kitabı birçok insanı saptırmak için kullanacaktır. Hali bozuk olanlar hidayete ulaştırılmayacaktır. Ve Allah yine aynı kitapla birçok kişiyi hidayete erdirecektir. Aynı örnek bazılarını alaycılığa iterken bazılarının Müslüman olmasına vesile olmaktadır. وَيَهْدِى بِهِۦ كَثِيرًا (Ve yehdî bihî kesîrâ). Ama daha sonra Allah diyor ki:
وَمَا يُضِلُّ بِهِۦٓ إِلَّا ٱلْفَٰسِقِينَ
(Ve mâ yudillu bihî illel fâsikîn)
Bu kitap (Kur’an) tarafından saptırılmış insanlar kimlerdir? Bu kitapla Allah’ın hidayetini hak etmeyenler kimlerdir? Allah onlar hakkında şöyle diyor: “Allah hiç kimsenin bu kitapla saptırılmasına izin vermez ancak fasık olanlar hariç.”
Fesad ve Fısk Kavramları
Daha ilerlemeden önce bir anlığına فَاسِقِينَ (Fâsikîn) sözcüğü üzerine düşünmenizi istiyorum. Bu üzerinde konuşmak istediğim ayet değil, öncesindeki ayettir. Ama şimdi bir saniyeliğine فَاسِقِينَ (Fâsikîn) kelimesine odaklanalım.
Arapçada birbiriyle çok yakından ilişkili 2 kelime vardır: فَسَدَ (Fesede) sonunda “dal” var ve فَسَقَ (Feseka) sonunda “kaf” var. Yani feseda ve feseka. Yiyecek, mesela bir elma içten bozulsa bile dışarıdan hala iyi görünmeye devam eder. Bu فَسَدَ (Fesede) dir. Bu bozukluğu elmayı kesip içini açmadan, içindeki kurdu veya çürümeyi görmeden bilemezsin. İşte bu فَسَدَ (Fesede) dir.
فِسْق (Fisk) ise halihazırda yiyeceğin dışarıdan bozulduğunu anlayabiliyor olmandır. Bu, içerideki bozukluk o kadar kötü ki artık dışa yansımış anlamına gelir. Dolayısıyla, eğer birisi فَسَدَ (Fesede) ise onun bozukluğu içindedir ve sen onu göremeyebilirsin. Bu فَسَدَ (Fesede) dir. Ama eğer birisi فِسْق (Fisk) ise yine içlerinde bozukluk vardır fakat bu bozukluk o kadar güçlüdür ki artık dışına yansımaya başlamıştır.
Şöyle düşünün: Arapçada فِسْق (Fisk) ve فَسَدَ (Fesede) kelimelerinin فِسْق (Fisk) ve فَسَدَ (Fesede) olan yiyecekler için kullanılmasının sebebi; فَسَدَ (Fesede) olan yiyecek çürüktür ama sen bir ısırık alıp çok geç olduğunu anlayana kadar çürük diyemezsin. فِسْق (Fisk) olan yiyeceğin ise yanına bile yaklaşmazsın, kokusundan görünüşünden anlarsın. Etrafında böcekler kurtlar vardır, “yaklaşmak bile istemiyorum” dersin.
Allah bu ayette şöyle diyor: Allah’ın saptıracağı insanlar o kadar yozlaşmışlar ki, siz dahi onların yozlaşmışlıklarını görebilirsiniz. Çünkü Allah ayette فَسَدَ (Fesede) demedi, فِسْق (Fisk) dedi. Bu kelimeyi kullandı.
Bu derste bu ayet hakkında size anlatmak istediğim Allah’ın فِسْق (Fisk) ‘i nasıl tanımladığı. Bu derece yozlaşmış insanlar kimler ki Allah’ın ayetlerinden gelen hidayeti hak etmemişler? Ama tekrardan burayı, size hakkında konuşmak istediğim ayeti geçeceğim. Sonraki ayete geçip tekrar geriye döneceğim. Çünkü anlatmak istediğim ayetin, diğer hangi ayetlerle bağlantılı olduğunu anlamanızı istiyorum. İçerisinde nasıl bir örgü yapısı olduğunu anlamanızı istiyorum.
Allah sonraki ayette şöyle buyuruyor:
كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِٱللَّهِ وَكُنتُمْ أَمْوَٰتًا
(Keyfe tekfurûne billâhi ve kuntum emvâtâ)
Ayet şöyle başlıyor: “Allah’a nasıl oluyor da iman etmiyorsunuz, siz ölüydünüz size hayat verdi.” Ayet önce kalbinde küfür olan, Kur’an ile ve Kur’an’ın misalleriyle dalga geçen kişilerden bahsediyordu. Ve bundan dolayı hidayeti hak etmediklerinden bahsediyordu çünkü kalplerinde فِسْق (Fisk) vardı. Devamındaki ayette ise diyor ki “Allah’ı nasıl inkar edebilirsiniz?” كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِٱللَّهِ (Keyfe tekfurûne billâh).
Fasıkların Özellikleri
Ama ortadaki ayet -bu dersin konusu olan ayet- فَاسِقِينَ (Fâsikîn) in tanımıdır. Kim bu insanlar? فِسْق (Fisk) ‘ı nasıl tanımlıyor?..
1. Allah’a Verilen Sözü Bozmak
ٱلَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ ٱللَّهِ مِنۢ بَعْدِ مِيثَٰقِهِۦ
(Ellezîne yenkudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıh)
(Bakara, 27)
Bu birden fazla kısımdan oluşan bir tanım, o yüzden toplu olarak aklınızda tutmanızı istiyorum. Bu tanımın ilk kısmı şudur: Onlar ki Allah’a verdikleri bağlayıcı olan sözü sonra bozarlar. Allah bir söz vermişti; Allah ile bir anlaşma yapmışlardı, O’na söz vermişlerdi, daha sonra ise anlaşmasını bozdular. Bu tanımın ilk kısmıydı.
Çok fazla detaya inmeyeceğim ama bunun hakkında bilmeniz gereken bazı şeyler var. Biz daha dünyaya bile gelmeden, melekler sizleri ve beni annelerimizin rahmine bırakmadan önce biz zaten Allah’a bir söz vermiştik. Bu söz sizden zaten alınmıştı. Araf Suresinde geçen:
أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ
(Elestu birabbikum)
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”
sorusuna hepimiz dünyaya gelmeden önce dedik ki:
بَلَىٰ ۛ شَهِدْنَا ۛ
(Belâ şehidnâ)
“Şahidiz, kabul ettik.”
Dolayısıyla bizim yaratılışımızda öyle bir şey var ki o zaten Allah ile bir anlaşma yapmıştı, ruh zaten Allah ile bir anlaşma yapmıştı. Allah’ın söylediği ilk şey bu insanların en derinlerinde olan bu sözü tutmadıklarıdır. Bunun anlamı, en basit tabirle kendi insanlıklarını inkar ediyor olmalarıdır. Çünkü eğer samimiyetle insanlığını ve fıtratını kabul edersen Allah’ı bulacaksın. Bu insanlar özü itibariyle o kadar bozulmuşlar ki, içlerinde hiçbir insani değer kalmamış.
يَنقُضُونَ عَهْدَ اللَّهِ مِن بَعْدِ مِيثَاقِهِۦ
(Yenkudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkıh)
(Bakara, 27)
Şu anlama da gelir… Aynı ifadenin diğer bir anlamı: İnanırlar, vahyi kabul ederler, “evet bir ilah, ölümden sonra bir hayat, peygamberler ve bir kitap var, hepsine inanıyorum ama umrumda değil” derler. “Evet evet Müslümanım ne olmuş yani, evet ayet var ee yani? Peygamber (sav) var ee? Bu kadar önemli olan ne? Bırak da hayatımı yaşayayım.”
Diğer bir deyişle, onlar bir taraftan kendilerini Allah ile, İslam ile olan ilişkilerine bağlı olarak tanımlamakta bir sorun yaşamıyorlar, buna bağlılar; ama aynı zamanda, istedikleri zaman emirleri çiğneyebileceklerini düşünürler ve bundan hiç pişmanlık duymazlar.
Şimdi, ben de dahil hepimiz insanız. Pek çok hata yapıyoruz, pek çok pişmanlıklarımız ve günahlarımız oluyor, hem de hiç de az değil. Ama hata yapmak ile hatayı umursamamak arasında bir fark var. Aralarında büyük bir fark var. Bu insanlar, istediklerinde bağları koparabileceklerini düşünürler.
Her neyse, sonuç olarak فِسْق (Fisk) ‘ın tanımının ilk kısmı şudur: Umursamazlar; istedikleri zaman Allah ile kurdukları bağı koparabileceklerini düşünürler. Bu şuna benziyor: “Allah benden günde 5 vakit namaz kılmamı istiyor, tamam kılacağım. Benden haram olduğu belirli olan şeylerden uzak durmamı istiyor. Evet ama günde 5 vakit namaz kılıyorum bu yeterli olmalı.” Allah’ın söylediği bazı şeyleri yapacağım, diğerlerini ise canım istemediğinde göz ardı edebilirim. “Bu benim kişisel tercihlerime uymuyor.” O halde, dinin istediğim kısımlarına tutunabilir, istemediğim kısımlarını da bırakabilirim, benim kişisel tercihlerime kalmış. Ya bu sözleşmeye teslim oluruz ya da olmayız.
Şimdi, yasada bir sözleşmeniz olduğunda; eğer finansal bir sözleşmeniz, yasal bir sözleşmeniz, bir iş sözleşmeniz veya herhangi bir çeşit sözleşmeniz varsa, sözleşmenizin maddeleri ve koşulları da vardır değil mi? Şöyle demezsin: “A, B ve C şartlarını beğendim ama D, E, F… umrumda değil. En azından A, B ve C ye uyuyorum.” Hayır, eğer bu maddelerden birini ihlal edersen sözleşmeyi ihlal etmiş olursun ve mahkemeye gidersin. Sözleşmenin anlamı budur. Sözleşmeyi ihlal etmek demek tüm maddeleri ihlal etmek demek değildir.
Bu kişiler ihlallerinde seçicidir. “Ben bir kısmını ihlal edebilirim sen de diğer kısmını ihlal edebilirsin… ve yine de kendimizi iyi hissedebiliriz çünkü en azından hala A, B ve C’yi yapıyorum.” Ama kimse mahkemeye gidip hakime: “Burada 5 tane madde var ama ben 4 tanesinde gayet iyiyim. Beni serbest bırakmalısınız. Bak burada sürücü belgesi var, her dur işaretinde dururum… Her kırmızı ışıkta dururum ama şerit değiştirirken asla sinyal vermem ve tek yönlü yolda ters yönden giderim. Ne var? Her kırmızı ışıkta durdum bu yeterli, değil mi?” Bu mantık işlemez. Ehliyet sahibi olmalarını sağlayan koşulları çiğnerler. Bu ilk şeydi. Çünkü bozulmuşlukları açığa çıkar. -الْفَاسِقِينَ (El fâsikîn)-
2. Allah’ın Birleştirilmesini Emrettiği Bağları Koparmak
İkincisi ise daha da korkutucu, daha da umulmadık bir şey. Allah şöyle buyuruyor:
وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ
(Ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsal)
(Bakara, 27)
“Koparırlar” “Onlar, Allah’ın bir arada tutulmasını emrettiği şeyi koparırlar.” Allah, bazı şeylerin bir arada tutulmasını emretti; ancak bu insanlar bu şeyleri birbirinden kopardılar. Allah bu şeyin ne olduğunu söylemedi. Neyin bir arada durması gerektiğini ve onların neyi kopardıklarını söylemedi. Allah sadece basitçe bu sözü söyledi.
İlk Müslümanların -örneğin Taberi ve Kurtubi- bu ayet hakkındaki tefsirlerinde, hatta daha güncel tefsirlerde bile sahabenin bu ayet hakkında söylediği ilginç şeylerle karşılaşacaksınız. Bazı kişiler demişler ki: “Bazılarımız Allah’ı dinlemek istiyor ama Peygamberini (sav) dinlemek istemiyor.” Allah ile O’nun Peygamberi (sav) arasındaki bağı koparmışlar.
Bazı kişilerse bu hayat ile ahiret hayatı arasındaki bağı koparmışlar. Sadece bu hayatı umursayıp ahireti umursamamışlar. Bize gönderilen bu din iki hayatı birbirine bağlar. Bu dünyada yaptığımız her şey ahiretimizi etkiler.
رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ
(Rabbenâ âtinâ fid dünyâ haseneten ve fil âhirah)
Birbirine bağlılar, ayrılamazlar. Tıpkı fizikteki, kimyadaki veya biyolojideki gibi düşünebilirsiniz; etki ve tepki vardır. Manevi alem açısından da bu dünyadaki her eylemin ahirette bir karşılığı vardır. Bunlar doğası gereği birbiriyle bağlıdır, birbirinden ayıramazsınız.
Ulu’l Erham ve Aile Bağları
Ancak bu ayet hakkında daha baskın başka tefsir de var. Peki bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Bu Ulu’l Erham ile alakalı. Allah’ın hayatıma dahil ettiği, benim seçmediğim kişiler var. Annemi de ben seçmedim babamı da ben seçmedim, Allah seçti. Erkek kardeşimi de kız kardeşimi de ben seçmedim, Allah seçti. Kuzenlerimi, çocuklarımı ben seçmedim; Allah seçti.
Şimdi; iş ortağını, en yakın arkadaşını, karını veya kocanı sen seçtin. Ama anneni, babanı, kız kardeşini, erkek kardeşini, çocuklarını sen seçmedin. Bazen erkek kardeşine bakarsın ve dersin ki: “Sen nasıl benim kardeşimsin ya? Hiçbir ortak noktamız yok. Sen Allah’ın tamamen farklı bir mahlukusun! Eğer benim kardeşim olmasaydın seninle asla aynı odada bulunmayı bile istemezdim.” Tamamen zıt bir kişiliğe sahip. Peki ama onları bir araya getiren kim? Allah getirdi!
Nuh (as) ve oğlu mesela. Oğlu, hiç Nuh (as) gibi değildi. İbrahim as ile babasını kim bir araya getirdi? Birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Rasulullah (sav) ile amcası Ebu Leheb’i kim bir araya getirdi? Kim yaptı bunu? Tekrar tekrar aynı şeyle karşılaşıyorsunuz. Yusuf (as) ile kana susamış kardeşlerini kim bir araya getirdi? Bu bağları ne ben kurdum ne de siz kurdunuz, Allah kurdu.
Ve Allah bu ayette diyor ki: “Yozlaşmış, bozulmuş kişiler onlardır ki; Allah’ın korunmasını emrettiği bağları koparırlar.” Ve Sahabenin büyük çoğunluğu ile ilk dönem Müslümanları dediler ki: Bu ayet, kan bağıyla birbirine bağlandığımız kişilerle yani “Ulu’l Erham” ile alakalıdır.
Kuzenimi sevmek zorunda değilim ama onunla bağımı korumak zorundayım. Amcamı sevmek zorunda değilim ama onunla bağımı korumak zorundayım. Günümüzde Tiktok ve Instagram terapisi çağında olduğumuzdan şöyle diyenler var: “Babamı sevmiyorum o tam bir narsist, annemi de sevmiyorum o toksik.(…) bu yüzden mesafemi koruyorum ve onların çağrılarına dönmüyorum.” Başka bir seçeneğin yok. Allah bazı bağların korunmasını emretti.
Modern Bireysellik ve Ailenin Parçalanması
Bu ayeti bir de başka bir açıdan anlamanızı istiyorum. Eski zamanlarda, bu ayetler geldiğinde aile hakkındaki şimdiki fikirlerimiz, o zamanki fikirlerimiz gibi değildi. Ailenin o zamanlarda ne olduğunu biliyor musunuz? O zamanlar aile bütün bir kabileydi. Doğuyorsun; kardeşlerin yanında, baban, annen, bir sonraki kapıda amcan, dedelerin ve ninelerin her iki tarafta, tüm kabile bir arada… Kocaman bir aile yapısı ve bu kişilerin hepsi senin için “Ulu’l Erham”. Hepsiyle kan bağın var. Bu yüzden kabile kimliği çok güçlüydü.
Ama modern dünyada, ulus devletlerde yeni kapitalizmle beraber ne oldu? Son derece bireysel bir toplum oluşturduk. Büyük şehirlerde, büyük metropol merkezlerinde -New York, Sidney, Hong Kong gibi yerlerde- insanlar üniversiteye gitmek veya iş bulmak için köyden ayrılırlar ve ebeveynlerini köyde bırakırlar. Böylece pek çok insan ya yalnız ya da yeni evlenmiş ve sadece karı koca yaşıyorlar. Belki karı koca ve çocuk olarak yaşıyorlar. Yeni aile yapısı bu.
Peki ebeveynleri ile ne sıklıkta görüşüyorsun? “Belki hafta sonları ararım.” Kuzenlerinle ne sıklıkta görüşüyorsun? “Belki iki bayramdan birisinde.” gibi… Yani aile parçalanmış oldu. Bu, yeni ulus devlet tasarımının bir parçası, ailenizle sıkı bir bağa sahip olmanızı istemiyorlar; kendinizi tek bir birey olarak görmenizi istiyorlar, bir ailenin parçası olarak değil. Mümkün olduğu kadar bağlarınızı koparmaya çalışıyorlar.
Modern kültürde, noelde aile ziyaretleri gibi konuları ele alan pek çok film görürsünüz. Ve bu filmlerde hep drama ve problemler vardır. “Nefret ediyorum çünkü ailem geliyor, benim ailem tam bir arıza, tam bir yük, amcam çıldırmış. Annem şöyle, babam böyle, erkek kardeşim böyle… Aman Allah’ım, bunlara katlanmak zorundayım evimde kalacaklar bir de” vs. İşte bu; yeni, aşırı bireysel bir zihniyet.
Peki Kur’an bize ne verdi? Allah bize “aile bağları asla koparılmamalı” dedi. Aslında o zamanlar, bu ayet nazil olduğunda Araplar ayeti bu şekilde anlamışlardı. Aile bağları da zaten vardı ve Allah’ın dediği neydi? “Aile bağlarını koruyun, kopmasına izin vermeyin.” “Aile içerisinde dramaya fırsat vermeyin.”
İki kardeş birbiriyle kavga ediyor, biri diğerine “Seninle bir daha asla konuşmayacağım, bir daha seninle işim olmaz” diyor. Ailedeki bireylerin birbiriyle her zaman sorun yaşayacağı, zaten Kur’an’daki bir hakikattir. Tarihteki ilk cinayet bir kardeşin diğer kardeşi öldürmesiydi, Habil ve Kabil. Biliyorsunuz, Kur’an’da bir çocuğu kaçırıp kuyuya atarak ortadan kaldırmaya çalışan kardeşler var. İbrahim’in (as) babası gibi kendi oğlunu ateşe atmayı kabul eden bir baba var… Kendi babası. Bu yaşandı! Aile dinamikleri Kur’an’da olsa bile çirkindir.
Allah bize ne öğretiyor? Allah benim hayatımdaki ve sizin hayatınızdaki en büyük imtihanlardan birini kan bağıyla bağlı olduğumuz insanlar kıldı. Sizin için en büyük imtihanlardan biri onlar, benim için de öyle. Onlar Allah’ın peygamberleri (asm) için de en büyük imtihanlardan bazılarıydı:
- İbrahim’in (as) en büyük imtihanlarından birisi babasıydı.
- Yusuf’un (as) en büyük imtihanlarından birisi kardeşleriydi.
- Yakup’un (as) en büyük imtihanı oğullarıydı.
- Nuh’un (as) en büyük imtihanı kendi oğluydu.
- Rasulullah’ın (sav) en büyük imtihanı kendi amcalarıydı.
Aile, aile; tekrar tekrar aile… Buna rağmen Allah “bazı şeyler bir arada durmalı.”
Ana Karakter Sendromu
Ailende Ebu Leheb gibi birisi varken aynı zamanda aile bağlarını nasıl bir arada tutabilirsin ki? Bu üstünde biraz durmak istediğim bir konu. Bilirsiniz, oyun psikolojisinde “ana karakter sendromu” olarak adlandırılan yeni bir kavram var. Ben kendi hikayemin ana karakteriyim, diğer herkes NPC’dir (oyuncu olmayan karakter); diğer herkes arka planda, kötü karakter veya canavar veya başka bir şey. Kurban benim, kahraman benim, her şey benim başıma geliyor, diğer herkesin bir sorunu var.
Sonra kıskançlıkla alakalı bir hutbe dinlediğinde diyorsun ki: “Ahh dostum, keşke kuzenim de burda olsaydı kendisinin kıskançlık problemi var.” Öfkeyle alakalı bir hutbe dinlediğinde de “babam keşke burda olsaydı, kendisinin bir çeşit öfke problemi var.” Kibirle alakalı bir hutbe dinlediğinde “Aman Allahım, kız kardeşim… keşke o da burada olsaydı.” Değer bilmeyle alakalı bir hutbe dinlediğinde “Of Allah’ım keşke karım burada olsaydı, değer bilme hakkında bir şeyler öğrenmesi lazım.” diyorsun.
Her seferinde bir şey duyduğunda “bu benimle alakalı değil, bu sorun herkeste var sadece bende yok” diye düşünüyorsun ve haklarında bu şekilde düşündüğün kişiler de tam olarak aynı şekilde düşünüyor. Sabır, şükür, sükunet, adalet sahibi olduklarını ve problemin sende olduğunu düşünüyorlar. Herkes ana karakter olmaya başlıyor. Ve bunu yaparken kolayca “oo biliyor musun babam tıpkı firavun gibi” diyebiliyoruz veya “oğlum tıpkı Nuh’un (as) oğlu gibi” diyebiliyoruz. Başka birini kötü adam ilan etmek kolay, değil mi?
“Onların o zaman ne dediklerini bilmiyorsun!” “Onların o zaman ne yaptıklarını bilmiyorsun…” Bir şeyler yapmış olabilirler, bu mümkün. Bu şeyleri yapmış olabilirler. Ama bilirsiniz ki hiç kimse yaptığı hatalarla tanımlanmaz. Hiç kimseye sınırsız hoşgörü tanımıyor olsak da bir şey seni üzdü, beni üzdü diye bir ilişkiden uzaklaşamaz veya onu bitiremeyiz. Bunu yapamayız.
Bir iş ortağından uzak durabilirsin çünkü o senin seçtiğin bir iş ortağıdır. Bir müşteriden, satış personelinden veya kim olursa uzak durabilirsin çünkü bu kişiler senin seçimin. Hatta Kur’an’a göre evliliğini bile sonlandırabilirsin çünkü evlilik bir anlaşmadır, bitirebilirsin. Erkek kardeşinden uzak duramazsın, babandan uzak duramazsın. Annenden, çocuğundan uzak duramazsın.. Neden peki? Çünkü onları sen seçmedin. Bu Allah’ın bir araya getirdiği bir şey ve bunu koparanlar فِسْق (Fisk) ‘ın ilk tanımına uyan kişilerdir.
En başta فِسْق (Fisk) hakkında size ne anlatmıştım? Onlar, Allah’ın ayetlerini alay konusu yapanlardır. Onlar içlerinde, en derinlerde bozukluk olan; Allah’ın vereceği hidayeti hak etmeyen kişilerdir. Bir düşünün…
Akrabalık Bağlarını Koparmanın Örnekleri
Gerçek şu ki burada iki uç nokta var. Eskiden kabile yapısı vardı. Büyük, geniş aile yapısı; kabile hayatı… ve kabile yaşamında olan şudur: En yaşlı olan kişi en fazla otoriteye sahiptir. Dolayısıyla bu en yaşlı kişinin eğer bir de büyük bir egosu varsa o zaman her türlü haksızlığı yapabilirdi ve kimse onu sorgulayamazdı. Neden? En yaşlıları olduğundan dolayı. Bir oğluna “bu kişiyle konuşmayacaksın, bu kişiyle bağını koparacaksın, bunun parasına el koyacaksın, bunu evden kovacaksın…” falan derdi, ve herkes itaat etmek zorundaydı.
Peki Allah ne dedi? Kabile hiyerarşisi olsa bile sırf o sana söyledi diye bu bağları koparamazsın. Kimse sana bağını koparmanı söyleyemez. Ulu’l Erham’ı korumak için en yaşlı olan kişiye karşı gelmen lazım. Bu bir devrim olsa bile.
Ama modern dünyada yeni bir sorunumuz var. Çoğu zaman ailemizde o tür bir otorite yoktur zira farklı kıtalarda yaşıyoruz. Yeni tür bir problemimiz var. Birbirine garezi, kini olan insanlarımız var artık. Birbirimize garezimiz, kinimiz var.
Örneğin farklı evliliklerden çocukları olan adamlar… Bu çocukların anneleri veya aileleri, bu çocukları birbirinden nefret edecek şekilde yetiştiriyorlar. Bu çocuklar birbirine kan bağıyla bağlılar, kan bağıyla… Ve birisi onlara “birbirinizle bağlantı kurmayın, konuşmayın, her şeyi kesin” dediğinde ne yapmış oluyor? Allah’ın tam olarak bahsettiği şu şeyi:
وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ
(Ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsal)
(Bakara 27)
Allah’ın bir arada tutulmasını emrettiği şeyi koparıyorlar.
Uzun zaman önce birlikte iş yapmış iki kardeş kavga ediyor. Şimdi birbirini aramıyorlar, birbiriyle konuşmuyorlar vs. İkisinin de çocukları var ve bu çocuklar birbiriyle kuzenler. Aralarında ulu’l erham ilişkisi var. Aslına bakılırsa amcana karşı da iyi davranman gerekir. Bir hadiste Rasulullah (sav) “teyze” hakkında şöyle buyurdu: الْخَالَةُ بِمَنْزِلَةِ الْأُمِّ (El hâletu bimenziletil umm) “Teyzenin yeri annenin yeriyle aynıdır.” Kurtubi’nin naklettiği bir diğer rivayette ise eğer ailendeki kişileri gözetmediysen ve onlara yardım etmediysen o zaman bağları koparmışsın demektir. Bu derece bir beklenti var.
Şimdiyse: “Kuzenimle imkanı yok konuşamam eğer babam anlarsa gerçekten çıldırır. Çünkü ne pahasına olursa olsun o aileden uzak durmamız gerekiyor.” Sen kimsin ki birisinin aile bağını koparabiliyorsun? Sana bu hakkı kim verdi? Bu hakka sahip olmanın tek yolu Allah’ın sözünü tutup kenara itmektir ve sonra “Namaz mı? Olur, Kur’an’ı tecvidle okumak mı? Olur. Aile bağlarını korumak mı? Hayır teşekkürler.” dersin. “Bu hükme uymama gerek yok, diğer hükümlere uyarım. Ramazan ayında umreye giderim ama aile bağlarını koparacağım.”
وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ ۚ
(Ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yufsidûne fil ard)
“Ve bunun sonucunda yeryüzünde fesat çıkardılar.”
(Bakara, 27)
Batı ülkelerinde yeni ortaya çıkan bir durum da Müslüman ailelerdeki boşanmadır. Bazen boşanmalarda, arada çocuklar vardır ve boşanma çirkinleştiğinde çocuklar babaları tarafından doldurulur: “Annen şunu yaptı, bunu yaptı, şunları şunları da yaptı…” Ve anne de diyor ki: “Baban bana ne yaptı, beni ne kadar incitti biliyor musun?” vs. Küçücük çocuk şimdi ikiye bölündü. Çocuğun fıtratı diyor ki: “Anneme saygı duymalı ve onurlandırmalıyım ve yine babama saygı duymalı ve onurlandırmalıyım.” Anne ve baba birbirinden nefret edebilir, buna izin var. Artık evli değiller. Sonuçta hayat devam ediyor. Ama nefretini tutup da çocuklarına aşılamaya kalkarlarsa Allah’ın kelamıyla alay eden fasıkların yaşayan örnekleri olurlar. Bunun yaşayan örnekleri olurlar.
Senin kinin, öfken, problemin senindir. Allah o çocuğu, o adama bağlı kıldı ve yine Allah o çocuğu, o kadına bağlı kıldı. O adamı veya o kadını ne kadar sevmediğinin bir önemi yok. Bu Allah’ın kararı, senin değil.
Açıkça veya dolaylı olarak; davranışlarınla veya manipülasyonlarınla çocuğunu ebeveynlerinden birisine veya ailesinden herhangi bir kısmına karşı, sırf sana iyi hissettiriyor diye doldurduğunda “Çocukları kazandım, artık benim tarafımdalar, onun tarafında değiller, şunun tarafında değiller” şeklinde hissettiriyor. Onları karşı karşıya getirmenin bir yolunu bulmaya çalışmak, o zaman insanların nasıl ironik bir biçimde dinlerinde seçici olduğu anlaşılıyor, değil mi?
Bunlar, sabah namazı ve yatsı vaktinde mescid cemaatinde gördüğüm kişiler. Bunlar namaz kılan kişiler, çocukları Kur’an öğreniyor, kadınlar İslami kıyafet biçimini benimsemiş kişiler, hac ve umreye gidiyorlar. Her şey dışarıdan bakınca gayet İslami ama Allah’ın Fatiha suresinin başındaki bu sözleri her gün çiğneniyor ve alay konusu oluyor. Hangi din bu? Hangi İslam bu? Şekilci İslam mı? Ritüellerin İslamı mı? Uygulaması yok mu? Bu Allah’ın tanımladığı:
أُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
(Ulâike humul fâsikûn)
“Bunlar son derece yozlaşmış olanlardır.”
وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ ۚ أُولَٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
(Ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yufsidûne fil ard, ulâike humul hâsirûn)
“Bunlar son derece ziyanda olanlardır.”
(Bakara 27)
Neden Allah kaybedenleri en sonda zikretti? Çünkü aile bağlarını koparanlar bir çeşit zafer kazandığını düşünüyorlar. “Bir oğlun babasından nefret etmesini sağladım, kazandım!” “Kızımın, çocuklarımın annelerinden nefret etmelerini sağladım; kazandım!” “Çocuklarım benim tarafımı daha çok seviyor diğerlerinden nefret…” Bazen insanlar boşanmış bile değilken, evliyken anne çocuklarını babasının aile tarafına karşı doldurabiliyor veya baba, çocuklarını anne tarafına karşı doldurabiliyor ve baba kazanmış gibi hissediyor: “Her bayram çocuklar benim aile tarafıma gelmek istiyorlar, anne tarafına gitmek istemiyorlar. Burada olmak istiyorlar orayı istemiyorlar evet kazandım!”
Allah diyor ki:
أُولَٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
(Ulâike humul hâsirûn)
“Onlar son derece bozulmuşlardır.”
Aile İçinde Adaleti ve Doğru Sözü Savunmak
Bu tür bir durumun ailenizde olduğunu gördüğünüz zaman… Babanızın bunu yapıyor olması umrumda değil, annenizin yapıyor olması umrumda değil, ağabeyinizin yapıyor oluşu umrumda değil, ailenizden kim yapıyor olursa olsun; sizden beklenen nedir, siz ne yapmalısınız?
Allah diyor ki:
وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا ۚ
(Ve lâ yecrimennekum şeneânu kavmin alâ ellâ ta’dilû)
“Başka bir gruba olan nefretinizin, sizi adil olmaktan uzak tutmasına izin vermeyin.”
(Maide, 8)
Birilerinden ne kadar nefret ettiğinin bir önemi yok, onlara karşı adaletsiz olamazsın. Önemi yok.
ٱعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَىٰ
(İ’dilû) (Huve akrabu littakvâ)
“Adil ol. Bu takvaya daha yakındır.”
Allah diyor ki:
يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا ٱتَّقُوا ٱللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا
(Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe ve kûlû kavlen sedîdâ)
“Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve dosdoğru söz söyleyin.”
(Ahzab 70)
“Baba, bu yanlış!” dosdoğru söz… “Anne, bu kötü bir şey” dosdoğru… “Seni dinlemeyeceğiz çünkü bunlar aile bağları.” “Bunları yapmayacağız çünkü Allah’a hesap vermemiz gerekiyor.” dosdoğru…
Açık, doğru sözlü olma cesaretini geliştirmenin tek yolu, Allah’a karşı olan korkunun ve kendini O’ndan sakınma isteğinin; amcanı, babanı, anneni, kardeşini vs. üzme korkundan çok daha büyük olmasıdır. İnsanları üzme korkusuyla yaşıyoruz ve Allah’tan gerektiği gibi korkmuyoruz bu yüzden Allah:
ٱتَّقُوا ٱللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا
(İttekullâhe ve kûlû kavlen sedîdâ)
dedi. Allah’a karşı takva sahibi olun ve açık, doğru şekilde söz söyleyin. Çünkü Allah’a karşı takva sahibi olmazsan başkasına karşı takva sahibi olursun ve başkasına karşı takva sahibi olduğunda, söylemen gerekeni açık, doğru şekilde söyleyemezsin, bunu yapamazsın. Sonra başka yerlerde takvan varmış gibi davranırsın. Namazda takvalıyım, oruçta takva sahibiyim, helal gıdada takva sahibiyim ama ailem konusunda takva sahibi değilim. Seçip alabilirsin. Kurtulmamız gereken şey budur.
Dünyadaki adaletten nasıl bahsedebiliriz ki? Ümmetin adaletle muamele görmediği hakkında nasıl konuşabiliriz? “Ayağa kalkmalıyız, haklarımızı savunmalıyız!” Sen daha kendi ailen içerisindeki yanlış olayların doğrularını savunamıyorsun, bir de gidip ümmetin adalet hakkını mı savunacaksın? Nasıl bir ikiyüzlülük bu?
Artık uyanma zamanı. Kur’an bu meseleler hakkında yüzeysel konuşmaz. Allah bize özünde dünyanın nasıl değişeceğini öğretiyor. Sen ve ben kendi özel hayatlarımızda ve aile hayatlarımızda adil insanlar olursak, o zaman “toplumumuz için adalet istiyoruz” diyebilmek için sağlam bir dayanağımız olur. Sonrasında adaletin daha büyük unsurları hakkında konuşabiliriz. Ayrıca şu çok ilginç ve gülünç ki, kendi ailesinde adaletli davranmayan insanlar tüm gün boyunca dünyadaki adaletsizlik ve politika hakkında tartışıyor. Aynı zamanda ailelerine adil davranmıyorlar.
Allah nereden başladı?
وَيَقْطَعُونَ مَآ أَمَرَ ٱللَّهُ بِهِۦٓ أَن يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى ٱلْأَرْضِ ۚ أُولَـٰٓئِكَ هُمُ ٱلْخَـٰسِرُونَ
(Ve yaktaûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yufsidûne fil ard, ulâike humul hâsirûn)
ile başladı.
Allah’ım bizi hüsrana uğrayanlardan eyleme. Allah bizi hikmetli Kur’an ile bereketlendirsin, bizleri ayetleri ve zikriyle faydalandırsın.