Bu Kitap insanlık için bir uyanış çağrısıdır. Ancak bu krizin ümmet ve her birimiz için bir uyanış çağrısı olması için dua ediyorum. Böylece aynı anda çok özel bir gündem ve belirli bir hedef çevresinde birbirimize kenetlenelim. Eğer yeteri kadarımız bu uyanışı yapabilirsek, bu bilince sahip olursak, vallahüazim bizler kendimizi güçsüz göremeyecek kadar kalabalığız.
يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا ٱتَّقُوا ٱللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِۦ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ
(Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn)
(Al’i İmran, 102)
وَٱعْتَصِمُوا بِحَبْلِ ٱللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا ۚ وَٱذْكُرُوا نِعْمَتَ ٱللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَآءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِۦٓ إِخْوَٰنًا وَكُنتُمْ عَلَىٰ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ ٱلنَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا ۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ ٱللَّهُ لَكُمْ ءَايَـٰتِهِۦ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ
(Va’tesımû bi hablillâhi cemîan ve lâ teferrakû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânen ve kuntum alâ şefâ hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn)
(Al’i İmran, 103)
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى ٱلْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِٱلْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ ٱلْمُنكَرِ ۚ وَأُولَـٰٓئِكَ هُمُ ٱلْمُفْلِحُونَ
(Vel tekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker, ve ulâike humul muflihûn)
(Al’i İmran, 104)
وَلَا تَكُونُوا كَٱلَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَٱخْتَلَفُوا مِنۢ بَعْدِ مَا جَآءَهُمُ ٱلْبَيِّنَـٰتُ ۚ وَأُولَـٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
(Ve lâ tekûnû kellezîne teferrakû vahtelefû min ba’di mâ câehumul beyyinât, ve ulâike lehum azâbun azîm)
(Al’i İmran, 105)
رَبِّ ٱشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِىٓ أَمْرِى وَٱحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى
(Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlul ukdeten min lisânî yefkahû kavlî)
(Taha, 25-28)
Allah’ım ömrümüzün sonuna kadar bizi “la ilahe illallah” üzerine sabit kıl. Allah’ım bizi iman eden ve salih amel işleyenlerden, hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eyle. Amin ey alemlerin Rabbi!
Gazze Krizi, Duyguların Kontrolü ve Sabır
Bu hutbede benden Gazze’deki durum hakkında konuşmam istendi. Size karşı olabildiğince dürüst olacağım, böyle bir talepte bulunulduğunda kendimi felç olmuş hissettim. Felç olmuş hissettim çünkü Gazze’de olanlara karşı hissettiklerimin herhangi bir Müslümandan ya da herhangi bir vicdanlı insandan farklı olduğunu düşünmüyorum. Ama daha çok herhangi bir Müslümandan. Kendi çocuğuma her baktığımda, acı çekmiş ve çekmekte olan çaresiz çocukların dayanılmaz fotoğraflarını ve yas tutan ailelerini düşünmeden edemiyorum. Bu tam anlamıyla felç edici.
Sonra bir adım geri çekildim ve dinimizin temel gerekliliklerinden birinin konuşmadan önce duygularını kontrol edebilmek olduğunu fark ettim. Soğukkanlı olmalısınız. Böyle bir soğukkanlılığa sahip olmadıkça bu din üzerine düşünemez veya hareket edemezsiniz. Aslında dinimizin temel öğretilerinden birine göre, başarımız sabra dayanır. Örneğin Asr suresinde, Allah azze ve celle buyuruyor:
إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ وَتَوَاصَوْا بِٱلْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِٱلصَّبْرِ
(İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr)
(Asr, 3)
“Sabrı tavsiye edenler hariç” ifadesinden çıkarılan bir diğer şey de, sabrımızın tükendiği yerler olacağıdır. Soğukkanlılığımızı kaybedeceğiz ve birbirimizi sakinleştirip doğru yolda tutmak için birbirimizin yanında olmalıyız. Bu da gündem maddelerimizden bir tanesi.
Ayrıca, topluluk önünde konuşma geçmişim olduğu, sesimi nasıl yükseltip alçaltacağımı bildiğim ve toplum psikolojisinden, sosyal psikolojiden anladığım için burada hutbe sonunda yüksek tekbir seslerinin gelmesinin ne kadar kolay olduğunu düşünüyorum. Çok fazla heyecan olurdu ve kalpler “iyi hissettiren şeyler duyarak” rahatlardı. Ama aslında kendimi bunu yapmaktan alıkoydum. Bunu yapmaktan kendimi alıkoydum çünkü bunun neredeyse uyuşturucu bir ilaç haline geldiğini hissediyorum. En azından iyi hissettiren bir şeyler duyduk. En azından acımızı biraz hafifletti. Ya da bizi biraz rahatlattı.
Ne zaman bir kriz olsa hemen: “Alimler, hocalar ne diyor?” diye soruyoruz. “Kalbim acıyor ve bir dua, alimlerimizden bir şeyler duymaya ihtiyacım var. Konuşmacılar bu konuda bir şeyler söylemeli.” Neredeyse bu güvene ihanet ediyormuşum gibi hissediyorum. Çünkü bu şekilde, birine ihtiyacı olanı değil, istediği bir şeyi vermiş olurum. Bu bana öyle hissettiriyor.
Bu nedenle, bu talepte bulunulduğunda, bu talebi duyduğumdan beri aslında birkaç aşamadan geçtim. Düşünmeden tamam dedim ama bu benim için kolay değil çünkü ben bunu bir emanet olarak görüyorum. Dün gece boyunca arkadaşlarımla, meslektaşlarımla ve danışmanlarımla ne yapmam gerektiği konusunda çok düşündükten ve çok konuştuktan sonra… Çünkü dediğim gibi ben de sizden farklı değilim, ben de aynı duyguları yaşıyorum.
Asıl Sorun ve Ortak Gündem İhtiyacı
Bir adım geri çekilir de Allah’ın bu durumda ümmetten ne istediğini, bizden ne beklediğini anlamaya çalıştığımda aklıma iki şey geliyor. Hepimizin aklında olan şey güçsüz olduğumuzdur. Aklımızdaki şey bu. Bu hayal kırıklığı zalimlerden, şeytanlardan, katillerden, çocuk katliamlarından, soykırımcı manyaklardan kaynaklanmıyor. Onlar şeytanlardır. Yapacaklarını yaparlar zaten. Kendilerinden bekleneni yapıyorlar. Asıl hayal kırıklığı onlarla ilgili değil. Asıl hayal kırıklığı kendimizden. Neden bu kadar güçsüzüz? Neden bunlar gözümüzün önünde yapılabiliyor? Niye tüm bu, tüm sesimizi çıkarmamıza rağmen devam ediyor? Yani aslında bir adım geri çekilip düşünürseniz, asıl sorunun kendimizde olduğunu görürsünüz. Çünkü biliyorsunuz şeytana sinirlenemezsiniz, o yapması gerekeni yapar. İslam’ın düşmanları da yapacağını yapar.
Resulallah’ın (sav) tüm siyeri tek bir şeyle ilgili. Bu, O’nu ne kadar öfkelendirseler de, O’nun kendi gündemini korumasıyla ilgili. Kâfirler, Peygamberimizi (sav) ve inananları her zaman öfkelendirirdi. Ama Allah Peygamberimize (sav) bir rota çizmişti. Bana göre bu yolun amaçlarından birisi çok açık. Mesele şu ki, eğer hedefinden şaşarsan; onları durdurmak için inşa etmeniz gereken gücü asla inşa edemeyeceksiniz. Asla o gücü inşa edemeyeceksiniz. Aslında duygularınıza teslim olmak sizi hedefinizden saptıracaktır ve biraz rahatlamış gibi hissetseniz de, bu sorunu sona erdirmek için bir adım bile atmış olmazsınız.
Örneğin bu kriz bir şekilde son bulsa bile nesillerce etkisi sürecek zarar çoktan verildi. Ama bu yarın başka bir ülkede olabilir. Yarın başka bir bölgede olabilir. Biz ümmetin zaten dünyanın birçok yerinde zulüm altında olduğunu biliyoruz. Asıl soru, o yolun ne olduğu. Ümmetin üzerinde olması gereken yol hangisidir? “Birlik olamadık”, “liderlerimiz yozlaşmış” demek kolay. “Ümmet ne zaman uyanacak?” Ümmetin uyanması tam olarak ne anlama geliyor?
Önümüzde net bir gündemimizin, hedefimizin olmasına ihtiyacımız var. Yani; “İşte benim yapacaklarım bunlar. İşte sizin yapmanız gerekenler.” Bu ortak gündemde belli bir düzeyde netlik olması gerekiyor. İşte o zaman dünya nüfusunun %20’sine sahip bizlerin, etkisini gösterebilmesi ve harekete geçmesi zor olmasa gerek. Çünkü biz buyuz. Bizler azınlık değiliz.
Yani ortada bir şey olmalı. Bunu denemek için… Bu sorunun cevabını bildiğimi iddia etmiyorum ama sanırım bazı doğru yolları biliyorum ve bunları sizinle bu hutbede paylaşmak istiyorum.
İçe ve Dışa Dönük Sorumluluklarımız
Allah Kur’an’da bize temelde iki sorun, iki sorumluluk vermiştir; bu sorumluluklardan biri içe, diğeri ise dışa dönüktür. Bu yüzden bu iki yön için bakılacak en iyi yer size okuduğum Al’i İmran Suresidir. Aslında Asr Suresi de aynı şekildedir. İçe ve dışa dönüktür. Düşündüğümüz zaman, إِلَّا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا وَعَمِلُوا ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ (İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihât) ayeti (Asr, 3) içe yöneliktir. وَتَوَاصَوْا بِٱلْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِٱلصَّبْرِ (Ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr) ise dışa yöneliktir, değil mi? Yani daima bu iki boyut vardır. Aynı şey burada da var:
يَـٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا ٱتَّقُوا ٱللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِۦ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ
(Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn)
(Al’i İmran, 102)
Bu, içe dönük. Benim takvam ile ilgili. Ben İslam üzere ölmeliyim. Ben Allah’a teslim olmalıyım. O zaman biraz içe dönük kısım üzerinde duralım. İçimizde şu şekilde düşünenler var: “İçsel durumumuzu ihmal ediyoruz. Gerçek takva ehli insanlardan değiliz. Doğru şekilde iman etmiyoruz. Eğer doğru biçimde iman edersek, o zaman ümmetin problemleri çözülür. Dünya bizi farklı değerlendirir. Artık bu baskılara maruz kalmayız.”
Ama bu denklemin yarısıdır. Yani evet bu konu üzerinde durmalıyız. Ama bu konuyu ele alırken, eğer hemen sonraki ayete bakarsanız, Allah der ki:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا
(Va’tesımû bi hablillâhi cemîan ve lâ teferrakû)
(Al’i İmran, 103)
Bunun hemen sonrasında başka bir adım daha var. Kendi aranızda ayrılığa düşmeyin. Zaten dışarı doğru adım atmıştık. Artık mesele sadece benim takvalı olmam değil. Birlik olma adımı geliyor. Yani ilk başta benim kendi reformum var. İkinci basamakta ise birlik olma adımı var. Üçüncü basamak ise:
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ
(Vel tekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayr)
(Al’i İmran, 104)
Şimdi ise insanları güzel bir şeye çağırıyoruz. Ama birlik olmuş şekilde güzel bir şeye çağırıyoruz. Birilerini dine davet etme işini Nuh (as) bile yapmıştı değil mi? Nuh (as) tebliğ etmişti. Salih de (as) tebliğ etmişti. Ama biz birlik olup sadece tebliğ etmiyoruz. Sonrasında arkamızda yeterince itki gücü kazanıp tebliğde يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ (Ye’murûne bil ma’rûf) aşamasından وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ (Ve yenhevne anil munker) aşamasına geçeriz. Daha büyük adımlar atacağız. Bu iş gitgide büyüyecek. Burada bir gelişim süreci var. Bir, iki, üç, dört. “İşte yapmanız gerekenler bunlar.”
1. Adım: İçe Dönük Reform ve Takva Testi
O zaman şimdi ilk aşamaya dönüp bir şeyi anlamaya çalışalım. Öncelikle içe dönük aşama hakkında biraz daha konuşacağım. Allah içe yönelik olarak ne diyor? Allah, Kur’an’da bize İsrailoğullarını oldukça detaylı bir şekilde tasvir eder. Allah, onlara da teslim olmaları beklenen bir din verdiğinden bahsediyor. Aslında onlar da babamız İbrahim’in (as) soyundan geliyorlar. إِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُ أَسْلِمْ ۖ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ (İz kâle lehû rabbuhû eslim, kâle eslemtu li rabbil âlemîn) ayetindeki dinden geliyorlar. (Bakara, 131) Onlar da İbrahim (as) ile aynı dine tabiydi.
نَعْبُدُ إِلَٰهَكَ وَإِلَٰهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِلَٰهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ
(Na’budu ilâheke ve ilâhe âbâike ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ilâhen vâhiden ve nahnu lehû muslimûn)
(Bakara, 133)
Yakub’un yani İsrail’in soyundan gelenler de İslam’ı kendi dinleri olarak kabul etmişti. Allah, onların Allah’ın kanunlarıyla nasıl oynadıklarını uzun uzadıya anlatıyor. Allah’ın vahyini nasıl manipüle ettiklerini anlatıyor. Bunu kendilerine güç ve zenginlik yaratmak için nasıl kullandıklarını anlatıyor. Bu yüzden sadece hahamlardan değil, aynı zamanda rahiplerden oluşan ve onların denetiminden geçmediğiniz sürece arınamayacağınız sınıflar oluşturmuşlardı. Bir rahip aracılığıyla yapmadığınız ve bu tür paralar ödemediğiniz sürece kurbanlarınız kabul edilmezdi, ibadetiniz kabul edilmezdi. Katolik Kilisesi’nin papaya yaptığının aynısını İsrailoğulları da yapıyordu. Allah’ın kanunlarıyla da hep oynarlardı. Haramı alıp helal yaparlardı, helali de haram. Allah’ın kanunlarıyla alakası olmayan şeyleri fıkha ekliyorlardı. Bu tür şeyler yaparlardı. Allah’ın kurallarıyla bu şekilde oynarlardı. Allah’ın net şekilde haram ettiği şeyleri açık açık ihlal ediyorlardı.
Şimdi, Allah bize bu örnekleri sadece bakıp; “Bu insanlara bak, Allah’ın kanunuyla nasıl da oynuyorlar!” diyelim diye anlatmadı. Allah bunları bize anlattı çünkü ilk talimat; eğer bir şeyleri düzeltmek istiyorsanız:
اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ
(İttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn)
(Al’i İmran, 102)
Bu arada bu bölümün hemen sonunda Allah; وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا (Ve lâ tekûnû kellezîne teferrakû) diyor (Al’i İmran, 105). Onlara benzemeyin. Çünkü onlar takvayı gözetmediler ve tam anlamıyla Müslüman olamadılar.
Yani ilk dürüst tetkik… Burada takvalı olmamız konusunda süslü bir konuşma yapmayacağım. Takva konusunu milyarlarca kez duymuşsunuzdur. Sadece bunu söyleyip bırakmayacağım. Diyorum ki, başkalarını yargılamadan önce ben kendi aileme bakmalıyım, siz de kendi ailenize bakmalısınız, içinde bulunduğumuz topluluğa bakmalıyız, kültürümüze de bakıp; “Allah’ın kitabının ne kadarını gerçekte şahsi yaşamımızda uyguluyoruz?” diye sormalıyız. Gerçekte ne kadarını yaşıyoruz?
Mesela, Kur’an’ın çoğunluğunda, Allah’ın Kitabının büyük çoğunluğunda finansal düzenlemeler yer alır. Miras kanunları, mali düzenlemelerdendir. Evlilikteki mehir finansal düzenlemedir. Çocuk bakımı finansal meseledir. Zekat, finansal meseledir. Helalinden para kazanmak finansal düzenlemedir. Faizden uzak durmak finansal bir düzenlemedir. Değil mi? Yani şeriatın büyük bir kısmı para meseleleri ile ilgili. Bu arada hepimizin parasal problemi var. Yani bu, eşitliğin bir tarafı. O yüzden kendimize, ben Allah’ın kelamına uygun yaşıyor muyum diye soracaksak, temel ibadetlerim, beş vakit namazım, orucum, haccım dışında Allah’a karşı takva içinde yaşıyor muyum diye soracaksak, ilk test, kolay turnusol testi para meseleleridir.
- Faize bulaştım mı?
- Mirası uygun dağıttım mı?
- Kız kardeşimi, annemi ya da başka birini mirastan mahrum bıraktım mı?
- Mehir verdim mi?
- Yükümlü olduğum gibi aileme bakıyor muyum?
- Borcumu ödüyor muyum?
- Malımın zekatını veriyor muyum?
- Borcumu geri ödüyor muyum?
Değil mi? Tüm bunlar basit bir turnusol testidir.
Ümmetin olduğu durum… Bir süredir iş hayatındayım. Eğitim faaliyetleri haricinde iş hayatındayım. İş hayatında öğrendiğim en acı derslerden biri, Müslümanlarla iş yapmak zordur. Çok çirkin bir gerçek. Çünkü bu insanlar benim kardeşlerim. Beraber dinimi öğrendiğim, ibadet ettiğim insanlar bunlar. Onlarla beraber tebliğ yapıyorum, İslami konuları konuşuyorum. Ama iş paraya gelince anlayamadığım bir şeyler oluyor. Bir şeyler oluyor. Ne biliyor musunuz? Bu bir psikoz gibi. Takvalı gibi görünebilirim, takvalıymış gibi namaz kılabilirim, takvalıymışım gibi konuşabilirim, ama ticari anlaşmalarımda takva olmaz. Bu bir problem.
İkinci olarak, ilk duruma uygun yaşayıp yaşamadığımızın bir sınaması da… Bu ayetlere göre nihayetinde iyiliği emredip kötülükten men edecek konuma geliriz. İyiliği emrederken, sadece konuşmayla başlarsınız, ama önünde sonunda بِيَدِهِ (Biyedih) noktasına varır. Men edebilirsiniz. Durduracak gücünüz vardır. Kötülüğü durduracak güce sahip olacağınız yere bu şekilde ulaşırsınız. İlk adımı içseldir ve Allah’ın kelamına uygun yaşamayı gerekli kılar. Yoksa yaptığınız diğer tüm şeyler… Allah size, İsrailoğullarına nasıl davrandıysa öyle davranır. İsrailoğulları Allah’ın hükmünü çarpıttığında Allah onlara ne yapmıştı?
ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُوا إِلَّا بِحَبْلٍ مِّنَ اللَّهِ
(Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukifû illâ bi hablin minallâh)
(Ali İmran, 112)
Onlar küçük düşürüldü, güçsüzleşti ve Allah’ın öfkesini üzerlerine çektiler. Ve:
وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا
(Ve len tecide li sunnetillâhi tebdîlâ)
(Fetih, 22)
Allah’ın davranış prensiplerinde asla bir değişiklik bulamazsın. Yani eğer ben kendim için, sizin için, toplu olarak bizim için, bizden yüzlercemiz, milyonlarcamız, milyarlarcamız için; gelin ilk adımdan başlayalım, diyorsam… En azından buradan başlayıp “ibadetlerim ve finansal anlaşmalarımdan başlayarak takvayı hayatıma yeniden hakim kılmalıyım” demeliyiz.
Sonraki aşama da ailede Allah’ın sınırları olacaktır. Şahsi aile yaşamımızda. Bunu bilmiyor olabilirsiniz ama تِلْكَ حُدُودُ اللَّهِ (Tilke hudûdullâh) ifadesi (Nisa, 13) ya da حُدُودُ اللَّهِ (Hudûdullâh) kavramı genel olarak bahsedildiği Tevbe suresindeki kullanımı haricinde her yerde aile hukuku ile ilgilidir. حُدُودُ اللَّهِ (Hudûdullâh) Allah’ın sınırları. Allah’ın sınırı dendiğinde aklımıza hırsızın elinin kesilmesi, İslam’daki cezalar, katilin cezalandırılması falan geliyor. Ama Kur’an’da حدد (Hadede) aile hukuku anlamında kullanılmış. Aile hukuku. Yani para ve aile mevzuları bize takvanın ne olduğu konusunda iyi bir fikir verir.
Bu hutbeye, İslam’ın içsel ve dışsal yönü olduğunu söyleyerek başladım. Kendi gelişiminiz için, Kur’an’daki musebbihat surelerini çalışın. Bireysel çalışma, Hadid suresinden Tahrim suresine kadarki kısım. 57. sureden 66. sureye kadar. Bunlarda ne bulacaksınız biliyor musunuz? Cihad ayetlerini göreceksiniz: savaşmak, para harcamak, İslam orduları… Bu ayetleri göreceksiniz. Bu ayetlerin ortasında ise; قَدْ سَمِعَ اللَّهُ قَوْلَ الَّتِي تُجَادِلُكَ فِي زَوْجِهَا (Kad semiallâhu kavlelletî tucâdiluke fî zevcihâ) ayetini göreceksiniz. (Mücadele, 1) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنْفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا (Yâ eyyuhellezîne âmenû kû enfusekum ve ehlîkum nârâ) (Tahrim, 6) ayetini göreceksiniz. Allah’ın; جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ (Câhidil kuffâre vel munâfikîne vağluz aleyhim) dediği surede (Tahrim, 9) “kafirlerle ve münafıklarla savaşın”. Bu dışa dönük kısım. Aynı surede Allah:
لِمَ تُحَرِّمُ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكَ تَبْتَغِي مَرْضَاتَ أَزْوَاجِكَ
(Lime tuharrimu mâ ehallallâhu leke tebteğî merdâte ezvâcik)
“Allah’ın sana helal kıldığı şeyi eşlerini memnun etmek uğruna niçin kendine haram kılıyorsun?”
(Tahrim, 1)
diyor. Aile meselesi, değil mi? Yani Allah bize neyi öğretiyor? Allah bize, bu iki boyutun beraber ilerlediğini, birbirinden ayıramayacağımızı öğretir. İçsel boyut ve dışsal boyut. İçsel boyutu takvadır. Takva için ise iki önemli meselede kendimizi sınayabiliriz: Parasal mevzularda takvalı mıyım, bir de aile meselelerinde takvalı mıyım? Bu iki yer. Basit bir turnusol testi.
Peki, şimdi sonraki adıma geçelim. Bunları yapmadan sonraki aşamaya geçemezsiniz. Hayır, hayır, bunlar eş zamanlı gerçekleşen şeylerdir. Şey değil yani “hayır ben şimdi aile ve parasal konularla meşgulüm, şu an bana ümmet yükünü yükleme” diyemezsiniz. Hayır, bu öyle işlemiyor. Çünkü ömür boyu aile sorunlarıyla uğraşacaksınız, Yakup da (as) olduğu gibi. Eğer tüm meseleler çözülene dek beklerim diyorsanız, İbrahim (as) ölene kadar aile mevzularıyla uğraştı. Resulullah’ın (sav) ailesinin çoğu O’nu inkâr etti, Mekke’nin fethine kadar O’nunla mücadele etti. Nuh’un (as) ise 950 yıl boyunca yapması gereken başka şeyler vardı. Dolayısıyla içsel boyut ile meşgulken dışsal boyut ile de ilgilenmeniz gerekir. Bunlar eş zamanlı ilerler. Yani bunlar لَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ (Lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn) olana kadar devam eder. (Ali İmran, 102)
2. Adım: Kur’an Etrafında Kenetlenmek
Allah’ın sonrasında söylediği şey ise:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا
(Va’tesımû bi hablillâhi cemîan ve lâ teferrakû)
(Ali İmran, 103)
İkinci adım, dünyanın geri kalanını boş ver ve Müslümanlara bak. Birbirimizi gözetelim. Birbirinizle anlaşmazlığa düşmeyin. Bunu nasıl yapacağız? Allah’ın kitabına beraberce tutunarak. Allah bize talimat veriyor. Bizler… Bunu anlatmanın daha kibar yolu yok. Bizler beraberce Kur’an’a saplantılı olmalıyız. Allah’ın Kitabı noktasında kolektif bir takıntımız olmalı. Bu takıntı da o kadar güçlü olmalı ki ırksal anlaşmazlıklarımız, etnik anlaşmazlıklarımız, ailevi anlaşmazlıklarımız, fıkhi anlaşmazlıklarımız, tarihsel anlaşmazlıklarımız, ulusal anlaşmazlıklarımız oldukça önemsizleşmeye başlamalı. Çünkü bizi birbirimize bağlayan şey o kadar güçlü ki…
Bunu size sadece bir benzetmeyle anlatabilirim. Bildiğiniz gibi bu ülkede demokratlar ve cumhuriyetçiler birbirlerinden ölesiye nefret eder. Farklı podcastler dinlerler. Farklı radyo kanallarını dinlerler. Ateistler de köktendinci Hıristiyanlara karşı mutlak bir nefret besleyebilirler. En sol ve en sağ. Ama iki grup Dallas Mavericks taraftarıdır. İki grup da aynı stadyumda aynı takım için tezahürat yapıyor. İki grup da çılgına dönüyor. Son saniyede bir atış kazanıyorlar. Birbirlerine çak yapıyorlar. “Ama siz birbirinizden nefret edersiniz!” “Hayır hayır bunun artık önemi yok. Şu an daha önemli olan play offlarda olmamız. Finallerdeyiz. Bu daha önemli.” Onlar için o kadar büyüleyici bir şey ki, her şeyi unutuyorlar, tüm bu farklılıkları aptal bir oyun için bir kenara koyabiliyorlar.
Bir stadyumda maç izleyen insanların hepsinin siyasi, dini ya da felsefi olarak aynı görüşte olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır! Aynı stadyumda birbirini mahkemeye veren insanlar olabilir. Ama bunun bir önemi yok. Şu an hepsi aynı tarafta. “Haydi takım!” Bu çılgınca. Ama ne biliyor musunuz? Allah bize aptal bir takımdan çok daha güçlü bir şey verdi. Allah bize son mesajını verdi. Bu kelam da içimizdeki tutkuya ilham olmalıdır. Bunu ne kadar çok yaparsa, insanları doğal şekilde o kadar çok bir araya getirir.
Ama ümmet şu an ayrılıklar konusunda saplantılı. İddia ediyorum ki, anlaşmaya değil anlaşmazlığa takıntılıyız. Bunun sebebi de, anlaşmazlığın zıddı anlaşmak değildir, anlaşmazlık ve bölünmenin zıddı Kur’an’a göre Kur’an’dır. Dolayısıyla, ezici anlaşmazlıklarımız ve bölünmelerimiz, Kur’an ile gerçek uyumumuzdan ne kadar uzak olduğumuzun ve Kur’an’ın artık asıl mesele değil, sadece bir yan kaynak olduğunun bir göstergesidir. Kur’an bizim için artık sadece delil sunma Kitabı olmuş. “Size bu akidenin sapkın olduğunu kanıtlayacağım! Durun da size inancınızı sapkın göstermek için şu ayetleri delil getireyim.” Diğer taraf da onun akidesinin sapkın olduğunu göstermek için başka bir ayet getirir. Allah’ın kelamı karşısında beraber, samimi şekilde teslim olmak yerine Kur’an’ı birbirimize tokat atmak için kullanıyoruz. Yani bizim yaklaşımımız şu; “görüşüm Kur’an’dır” yerine, aslında benim görüşüm önceliklidir ve görüşümü desteklemek için Kur’an’ı delil getiririm. Yani Kur’an’ın düşüncelerimize fayda sağlaması yerine, Kur’an’ı düşüncelerimize hizmet etmesi için kullanıyoruz. Demek istediğimi anladınız mı?
Bu da bizim ikinci sorunumuz. İlk sorunumuz takvaydı. Aynı zamanda bu, toplumsal bir manevi sorundur. İkinci sorun ise düşünseldir. Müslümanların kullandığı entelektüel söylem artık takıntılı bir şekilde Kur’an tarafından belirlenmeli, yönetilmelidir. Bu konuyu tekrar gündemimize almalıyız.
…Mearic Suresi muhteşem olduğu kadar bu bir trajedi değil mi? Kendilerine Müslüman diyen insanların, bu Kur’an’ın ehlinin, belki Müslüman ailelerde yetişmiş insanların, لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ (Lâ ilâhe illallâhu muhammedun resûlullâh) diyenlerin (sav), 18, 20, 25, 30, 35 yaşlarındaki insanların, Kur’an üzerine böylesine derin düşünmek için ilk defa zaman ayırmış olması bir felaket değil mi? İmkânları olduğu halde… Bu kimin suçu? Kafirlerin mi? Onlar mı buna sebep oldu? Hayır, bizimle alakalı.
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا
(Va’tesımû bi hablillâhi cemîan ve lâ teferrakû)
(Ali İmran, 103)
İşte bu yüzden bu ayet… Bu ayet kardeşlikle ilgili, bir olmakla ilgili. Siz, bundan önce düşmanlardınız.
فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ
(Fe ellefe beyne kulûbikum)
(Ali İmran, 103)
Yani Allah’ın ipinden, Kitabından önce birbirinize düşmandınız.
وَكُنْتُمْ عَلَى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا
(Ve kuntum alâ şefâ hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ)
(Ali İmran, 103)
Bu geldikten sonra birlik oldunuz. Şimdi düşünmeyi öğrendiniz, Kur’an size nasıl düşünmeniz gerektiğini öğretti. Çevrenizdeki dünyayı nasıl anlamanız gerektiğini öğretti. İşte bu كِتَابٍ مُبِينٍ (Kitâbin mubîn) dir (apaçık bir kitap). Bu Nurdur. Nur (ışık) görmenizi sağlar. Mubin, etrafınızdaki dünyayı açıklığa kavuşturur.
Artık dışarıdaki düşman dünyayla akılcı bir konuşma yapabiliyorsunuz. Şimdi onların size karşı argümanlarını, propagandalarını ve nefretlerini alıp parçalayabiliyorsunuz, İbrahim’in (as) puta tapanların argümanlarını parçalara ayırdığı gibi. Şimdi bunu yapabiliyorsunuz çünkü artık donanımlısınız. Vahiy ile donanmışsınız. İbrahim de (as) vahiy ile donanmıştı. Nuh da (as) vahiy ile donanmıştı. Artık siz de vahiy ile donandınız. Kur’an’ın ipine bu şekilde tutunduğunuz için, kişiliğiniz, düşünce tarzınız, dünya görüşünüz değişti.
3. Adım: Tebliğ ve Üç Hedef Kitle
İşte şimdi Tebliğ edebilirsiniz. Şimdi konuşabilirsiniz.
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ
(Vel tekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayr)
(Ali İmran, 104)
Size bu ayetin detaylı tefsirini anlatmayacağım ama vurgulamak istediğim mantıksal bir işleyiş var.
Kur’an’da tebliğ, ilginç bir şekilde, üç hedef kitleye ayrılmıştır. Üç farklı hedef kitle. Kur’an’ın toplumu sınıflandırmasının bir yöntemi toplumu üç hedef kitleye ayırmasıdır.
- Bu kitlelerden birisi genel, ortalama insanlardır. Sadece iyi bir şeyler duymak isterler. Kalplerine dokunan tavsiyeler isterler. الْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ (Güzel öğüt) duymak isterler, istedikleri budur. Bunlar toplumun çook büyük bir bölümüdür. Yani siz Allah’ın kelamını yaysanız bile herkes sizinle münakaşa etmez. Aslında birçokları “Aa bu cidden güzel. Daha fazla öğrenebilir miyim? Biraz daha anlatır mısınız? İnanılmaz! Devamını nereden okuyabilirim? Dahasını nereden bulabilirim?” der. Aslında biz tebliğ bile yapmazken, Müslüman olmayan çocuklar bir Kur’an nüshası alıp Tiktok’ta anlatıyor çünkü Kur’an onlara hitap ediyor. Kur’an’dan, daha fazla الْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ (El mev’ızatil hasene) çıkarıyorlar. Ama bu bizim işimiz. Bizim işimiz onlara tanıtmak.
ادْعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ
(Ud’u ilâ sebîli rabbike bil hikmeti vel mev’ızatil hasene)
(Nahl, 125)
Bu الْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ (El mev’ızatil hasene) genel insan kitleleri içindir. Ben onlara nötr kitleler diyorum, tarafsız kitleler. Size karşı olsalar bile, neden karşı olduklarını tam olarak bilmezler. Bu mesajla karşılaştıklarında ise şöyle diyorlar: “Buna neden karşı olduğumu bile bilmiyorum. Aslında bununla hemfikirim. Mantıklı buluyorum.”
- İkinci grup ise, ilk gruptakileri ellerinde tutmak isteyen insanlardır, propagandalarını kullanarak bu kitleleri kontrol etmek isterler. Bunlara çığırtkan diyebiliriz. Bu çığırtkanlar çok bağırırlar. Çok saldırganlardır. Çok aşağılayıcılardır. Her toplumun kendi ideolojilerine göre çığırtkanları vardır. Bu çığırtkanları tanımalısınız. Argümanlarını anlamalısınız. Bazılarımız onların argümanlarına, daha güzel bir şey ile cevap verebilecek donanıma sahip olmalıdır. Değil mi? Çığırtkanlar bunlardır. Ayetin son kısmı da:
وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ
(Ve câdilhum billetî hiye ahsen)
(Nahl, 125)
Tebliğin diğer bir boyutu budur.
- Allah aslında ilk olarak, ادْعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ (Ud’u ilâ sebîli rabbike bil hikme) diyor. (Nahl, 125) Esasında bu da tebliğin çok önemli bir yönü. Her toplumda eğitim seviyesi daha düşük olan belli bir grup vardır. Eğitim seviyeleri daha düşüktür. Bir de eğitim seviyesi daha yüksek olan daha küçük bir grup vardır. Bu kişiler belirli bir entelektüel elit statüsündedir. Üniversite ya da başka bir eğitim yoluyla olsun bunlar daha yüksek bir düşünme seviyesindedirler, değil mi? Bulundukları konumda ilgilerini çekecek bir şeye ihtiyaçları vardır. Kendi seviyelerinde bir iletişime ihtiyaçları vardır. Sosyoloji profesörüne, antropoloji profesörüne ve nörobilim programındaki doktora danışmanıma tebliğ yapabilmem gerekir. Bu insanlarla da konuşabilmem gerekir. İslam için fazla zeki değiller. Fakat İslam onlara hikmetlice sunulabilir. Bu şekilde sunulmalı. Onlar da toplumun farklı bir kesimi.
Üç gruptan bahsetmiştim: Geneli kapsayan grup, الْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ (El mev’ızatil hasene) grubu. Değil mi? Bir de çığırtkanlar vardı: وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ (Ve câdilhum billetî hiye ahsen) (Nahl, 125). Son grup, aslında ilk ve en öncelikli olan toplumun en zekileri. Aslında Kur’an hikmet ile başlar.
Düşünce Devrimi ve Uyanış Çağrısı
Ne biliyor musunuz? Zaman bu zaman. Bu bir fırsat. Şimdi bu iğrenç, insanlık dışı şeytani hareket ve cinayet tüm dünyanın gözleri önüne serildiği için, entelektüeller Batılı fikirlere olan bağlılıklarını sorgulamaya başlıyorlar. Kapitalizme körü körüne bağlılıklarını sorguluyorlar. Demokrasi olduğunu düşündükleri şeye olan fantastik bağlılıklarını falan sorguluyorlar. Şimdi, o entelektüellerle çok akıllıca konuşmanın tam zamanı.
Çünkü dünyada meydana gelen ilk değişim askeri bir değişim değildir. Dünyada gerçekleşen ilk değişim, gerçek değişim aslında zihnin düşünce sürecindeki değişimdir. Eğer burada… Kur’an indiğinde yaptığı şeylerden biri de insanların düşünme biçiminde devrim yaratmasıydı. Ve bu bir kez gerçekleştiğinde, artık emri bil maruf yaptığınızda, entelektüellerin sizi durduramayacağı bir konuma gelirsiniz. Kitleler sizinle aynı fikirde olur, çığırtkanların sesi kesilir. Anlıyor musunuz, giderek daha büyük tehlike haline gelirsiniz. Kur’an bu üç grubu, daima tek bir ok ile hedef alıyor. İşte bu yüzden Mekke’ye, İslam’a tahammül edilemiyor. Kur’an üç grubu da etkiler. Bu da onlar için dayanılmaz bir hal alıyor.
Allah’ın ümmete verdiği gündem budur. Bu gündemi gözden kaçırdığımızda, bu gündeme göre yaşamadığımızda bu durumun Kur’an’daki örneği nedir? Ya gerekenleri yaparsınız, ya da İsrailoğullarının yaptığını. Bu iki yol var. Allah’ın hemen sonrasında İsrailoğullarından bahsetmesinin sebebi budur.
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِن بَعْدِ مَا جَاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ
(Ve lâ tekûnû kellezîne teferrakû vahtelefû min ba’di mâ câehumul beyyinât)
(Ali İmran, 105)
Hemen sonrasında bu ayetin gelmesinin bir sebebi var. Çünkü bu bir örnektir. Bu, Allah resulü Muhammed’in (sav), dünyada nasıl devrim yaptığının örneğidir. Ya da İsrailoğullarının sizden önce yaptıklarını yapabilir ve onların da başına gelen sonuçlara katlanırsınız, deniyor.
Bu, bir uyanış çağrısıdır. Bu kitap insanlık için bir uyanış çağrısıdır. Ama, dua ediyorum ki, bu trajediler de tek tek her birimiz ve ümmet için bir uyanış çağrısı olacak. Böylece aynı anda çok özel bir gündem ve belirli bir hedef çevresinde birbirimize kenetlenelim. Ve eğer yeteri kadarımız bu uyanışı yaşarsa, bu bilince sahip olursa, vallahil azim bizler kendimizi güçsüz göremeyecek kadar kalabalığız. Çok çok fazlayız.
Değişim için gereken milyarlarca şeyi de biliyoruz. Kur’an zaten bize bunu öğretti. Sünnet zaten bize bunu öğretti. Sadece yeterince güçlü kalplere ve beyinlere ihtiyacımız var. Tüm gereken bu. Allah bu topluluktan ve diğerlerinden bu güçlü kalpleri ve beyinleri çıkarsın…