Küresel bir oyun alanında oynuyorsunuz; sadece Müslümanlara hitap eden, açıkça “helal” etiketli bir alanda değil. Anlatabiliyor muyum? İşiniz bir gün ters gittiğinde, piyasadan çekildiğinizde piyasanın geri kalanı yokluğunuzu hisseder mi? Hizmetlerinizin eksikliğini hissedecek tek kesim Müslümanlar olacaktır. Piyasaya etki edemediniz çünkü yokluğunuzun hiçbir etkisi yok.

Mesela, bugün Telegram veya WhatsApp ortadan kaybolsa nasıl olurdu, değil mi? Örneğin bugün iPhone ortadan kaybolsa dünya bu yokluğunun etkisini hisseder miydi?

Siyasetin aslında ekonomi tarafından nasıl şekillendirildiğini anlıyor musunuz? Müslümanlar, Müslümanların yaşama hakkı veya diğer Müslümanlara yapılan haksızlıklara isyan edip bağırdığında, karşı taraf şunu çok iyi biliyor: Bu insanları dinlemezsek ödeyeceğimiz hiçbir ekonomik bedel yok. Siyasi bedeli bir kenara bırakın. Ödenecek hiçbir ekonomik bedel yok. Ortada ödenecek bir ekonomik bedel yoksa istediğiniz kadar bağırıp çağırabilirsiniz.

İslami Hackathon ve Diwan Platformu

[Birkaç ay önce Avrupa’da seyahat ederken Nouman Ali Khan, Avrupa’nın en büyük ve tek İslami Hackathon’unun Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de yapıldığını duydu ve onlara kısa bir ziyaretle sürpriz yapmaya karar verdi. Bu bir günlük etkinlikte, 50 seçkin Müslüman yazılımcı, tasarımcı ve girişimci, kapsayıcı teknolojilerin fitilini ateşlemek ve Müslüman toplulukların sorunlarına gerçek dünyadan çözümler üretmek için bir araya geldi. Bizim gibi teknolojiden pek anlamayanlar için söyleyeyim; bu, harika bir şey geliştirmek ve bunu bir jüriye sunarak kazanma şansı elde etmek için sadece bir günleri olduğu anlamına geliyor. Bu girişimden ilham alan Nouman Ali, organizatörlerle ve bazı katılımcılarla oturup iş ve girişimcilik dünyasındaki kendi tavsiyelerini, tecrübelerini ve bugün İslam ümmetinde nelerin eksik olduğunu düşündüğünü paylaşmaya karar verdi.]

— Evet, tüm samimiyetimle söylüyorum, Bayyinah’ın Diwan‘ı, yani bizim kim olduğumuzu bileceğini hiç beklemezdim. Bizden haberinizin olduğunu bilmiyorduk. Fakat Allah biliyor ki biz bunu gösterişten uzak şekilde yaptık ve gerçekten Allah’ın huzurunda sunacak bir mazeretimiz olsun istedik, hepsi bu. Özellikle ben Filistinliyim, Gazzeliyim ve bu durumdan gerçekten çok acı çeken insanlardan biriyim. Bunu Rayyan’la, Kazyna kardeşimizle ve Linn ile de konuştum. Gerçekten bir şeyler yapmamız lazım. Elhamdülillah, şu ana kadar daha işin başındayız ama elhamdülillah her şey çok güzel gidiyor. Evet, aslında hepsi bu kadar. Belki Kazyna, bir şeyler söyler.

— Bu platformun amacı nedir?

— Bağımlılık yapmayan alternatif bir platform sunmak. Müslümanların fikirlerini paylaşması, kurucu ortaklar ve yatırımcılar bulması ve birlikte çalışması için. Çünkü biz bir zamanlar teknolojinin, bilimin ve inovasyonun öncüsüydük ama bir şekilde kendi küçük baloncuklarımıza ve mağaralarımıza çekildik; büyük teknoloji şirketlerinde kıdemli mühendisler olarak varız ama hepimiz darmadağınız. Amacımız onları bir araya getirmek.

— Çok iyi. Austin’deyken biriyle tanıştım. Sanırım Facebook’ta çalışan Müslüman bir kardeşimizdi. Yapay zekaya henüz çok erken aşamalarda ciddi yatırımlar yaptıkları bir dönemdi. Bana, tüm Müslüman çalışanların o balonun içinden çıkmak için çırpındığını ama “altın kelepçe” denilen bir durumun içinde olduklarını söyledi. Özellikle Silikon Vadisi’nde bu zincirleri kırmak çok zordur. Bence bu tarz girişimler aslında bu zinciri kırmanın ilk adımı. Çünkü büyük işler başarmak için kendi topluluklarımızı kurarsak veya başarıdan başarıya koşacak devasa projeler üretirsek, inşallah bu çok özel bir şeylerin başlangıcı olacaktır.

— Kesinlikle. Bana öyle geliyor ki uzun zamandır Müslümanlar bir şekilde, teknolojiye yön vermek yerine sadece onun tüketicisi olmamız gerektiğine inanıyorlar. Oysa buna yön verebiliriz. Gerçekten yapabiliriz. Bu durum değişmeli; işte Diwan da dürüst olmak gerekirse bunun bir işareti. Adı bile bir mesaj veriyor, ‘Diwan’, anlıyor musunuz? Evet, ben pek çok alanda araştırmalar yapıyorum; bunların arasında tarih ve siyasi tarih de var ve görüyorum ki teknolojiye öncülük eden milletler, sonunda siyasete, jeopolitiğe ve ekonomiye de yön veriyorlar. Teknoloji aslında daha güçlü bir orduya, daha yüksek bir hareket kabiliyetine ve diğer ülkeler üzerinde söz sahibi olmaya kapı aralıyor. Aslında tarih boyunca her zaman, yaşanan her büyük teknolojik devrim, bir milleti diğerlerinin fersah fersah önüne geçirir. Bu, tarihin değişmez bir kuralıdır. Yani bu, asla hafife alınacak bir şey değil. İnşallah bu iş güzel yerlere varacak ve buna dair içimizde çok güzel bir his var. Diwan’dan bahsetmeye başladığımız an birçok insanın, “Evet, biz de tam böyle bir şey arıyorduk,” diyerek gönüllü olmak istemesi muazzam. Elhamdülillah, en azından bana ve hepimize göre bu çok güzel bir işaret.

— Evet, kesinlikle. Bence, özellikle Avrupa’da olmanız elinize gerçekten altın değerinde bir fırsat veriyor, çünkü Avrupa’daki Müslüman topluluklar çok dağınık ve kendilerini oldukça nasıl desem oldukça yalnız hissediyorlar. Nereye gidersem gideyim, Müslüman toplulukların geneli diğer topluluklardan soyutlanmış, kopuk hissediyorlar. Biliyorsunuz, Avrupa’da bürokrasi çetin, kaynaklar ise kısıtlı. Nüfus da etnik olarak çok bölünmüş durumda; mesela Türkler kendi aralarında takılıyor, Faslılar kendi dünyalarında, Bangladeşliler kendi hallerinde. Haliyle bu durum, zaten kısıtlı olan kaynaklarımızı daha da bölüyor. Dolayısıyla bu tarz girişimlerin, büyük işler başarmak isteyen o dağınık bireyleri bir araya getirip onlara kendilerini gösterebilecekleri bir alan sunmak için harika bir yol olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendi yaşadıkları bölgelerde böyle bir imkân bulamadıklarını düşünüyorlar.

— Evet; Almanya’dan, İrlanda’dan, Kosova’dan gelen insanlar oldu. Dürüst olmak gerekirse bunu hiç beklemiyorduk. Sadece üniversitelerden, buradaki çevrelerden katılım olur sanıyorduk ama insanlar bize ulaşıp, ta uzaklardan kalkıp geliyorlar, üstelik uçak biletlerini kendi ceplerinden karşılıyorlar. İşte tam olarak oluşturmak istediğimiz ruh buydu! İnsanların sırf böyle bir şeyin parçası olmak için hiçbir karşılık beklemeden kendi paralarını harcaması…

— Çok güzel. Elhamdülillah. Bence bu da çok hoş.

Büyümenin İki Yönü ve Marka Elçileri

Evet, bence bu etkinlikten elde edeceğiniz en büyük kazanımlardan biri sağlam bir ağ kurmak olacak. Gerçek iş birlikleri kurmalı ve katılımcılardan kendi elçilerinizi çıkarmalısınız. Mesele sadece gelip katılmaları değil; dalga dalga büyüyecek bir diyaloğun başlamasıdır.

Bana kalırsa iki tür büyüme vardır: İnternette reklam yapıp pazarlama yapabilirsiniz, tanıtım materyallerinizi öne çıkarıp WhatsApp mesajları atabilirsiniz, ya da bir video hazırlayıp onu öne çıkarabilirsiniz; bu tarz şeyler yapabilirsiniz. Bunları yapabilirsiniz. Ama insanlar bizzat katılıp bir deneyim yaşadıklarında memleketlerine dönüp sadece 20 kişiyle bile konuşsalar… Bakın, internetteki bir reklamla 200 kişiye ulaşabilirdiniz belki; fakat bu bir kişinin bizzat ulaşıp konuştuğu 20 kişi, sizin reklamınızla ulaştığınız 200 kişiden çok daha derinden etkilenecektir.

Yani büyümenin iki yönü vardır: Biri dijital dünyada gerçekleşen yatay büyüme, diğeri ise insandan insana geçen dikey, yani derinlemesine büyümedir. Bir organizasyonun uzun ömürlü olması, ancak bu derinlemesine büyüme sağlandığında, yani iş dünyasındaki tabiriyle “marka elçileri”niz olduğunda gerçekleşir. Bu yüzden, her etkinlik düzenlediğinizde hedeflerinizden biri şu olmalı: Bu insanları bir sonraki etkinlik için nasıl marka elçilerine dönüştürebiliriz? Sadece tekrar gelmek için can atmakla kalmayıp, etrafındaki beş kişiye de “Dostum, bir sonrakini kesinlikle kaçırmamalısın!” deyip durmalılar. İşte bu girişim, ancak bu şekilde gerçekten güçlü bir şeye dönüşecektir. Yani inşallah, cidden çok heyecan verici bir durum; elhamdülillah.

— Hocamızın Kur’an’a ve Müslümanların nasıl birlikte çalışması gerektiğine dair ilginç bir konuşması var. Bununla ilgili harika bir sohbet var; onun her zamanki konuşmalarından biraz farklı. Üç saatlik bir program. Bizim sosyal medya hesaplarımızda var. Herkesin bunu dinlemesi lazım çünkü sizin burada yaptığınız şey, aslında tüm ümmetin yapması gerekenin küçük bir örneği. Yani herkesin bu işe dahil olması gerektiği gerçeğine kıyasla çok küçük bir örnek diyorum ama evet, Bayyinah’ın burada olmasının sebebi de tam olarak bu.

İslam’da Velayet ve Örnek Uygulamalar

Evet, ben bu fikirleri Malezya’da da dile getirmiştim. Bu fikirlerin hayata geçirildiğine dair herhangi bir örnek gördüğümüzde, bizden ilham alıp almadıkları hiç önemli değil, önemli olan bizim düşüncemizle aynı çizgide olmalarıdır. Biz de neler yaptıklarını görmek ve bunu ön plana çıkarmak isteriz.

Benim felsefem şudur: Müslümanlar genel olarak darmadağınık oldukları için, birisi bir köyde, diyelim ki Bangladeş’in bir köyünde, bir yerlerde gerçekten güzel ve samimi bir iş yaptığında… Aslında gerçek hayattan bir örnek vereyim. Pakistan’a gitmiştim ve orada genç bir adam gördüm; tıp fakültesinde okuyormuş. Tatil için köyüne dönmüş. Köyü Lahor’a yaklaşık üç saat uzaklıktaydı ve oraya normal bir yoldan gidemezdiniz, yollar asfaltsızdı. Yani oraya ulaşmak için resmen eşek arabasına ya da pikap tarzı bir araca binmeniz gerekiyordu.

Neyse, oraya varıyor, orada vakit geçiriyor. Derken hamile bir kadın var ve suyu erken geliyor, bu yüzden onu acilen hastaneye yetiştirmeleri gerekiyor. En yakın hastane üç saat uzaklıkta. Onu arabanın, yani kamyonetin arkasına koyuyorlar ve biliyorsunuz ki yollar çok bozuk. Sonuçta hem anne hem de bebek yolda vefat ediyor. Köye geri döndüklerinde anne ve bebek için cenaze namazı kılıyorlar. Genç bir tıp öğrencisi olduğu için hemen soruyor, “Bu tür şeyler burada çok sık yaşanır mı?” Köylüler de, “Evet, bu hep olan bir şey çünkü elimizden gelen hiçbir şey yok, yapabileceğimiz hiçbir şey yok,” diyorlar.

Bunun üzerine genç, birkaç arkadaşıyla konuşuyor ve boş bir tır dorsesi buluyorlar. İçini yeniden tasarlayıp köyde bir doğumhaneye çeviriyorlar. Ardından, oradaki yerel kadınlara acil bir doğumu nasıl yaptıracaklarını öğretmek için tıp öğrencilerini getiriyorlar. Bu kadınlara eğitim vermeye başlıyorlar ve bir yıl içinde yaklaşık 40 hayat kurtarıyorlar. Sonra bu model yayılmaya başlıyor; köy köy, zamanla binlerce hayat kurtarılıyor.

Sonra bu genç, sırf bu projeyi yürütebilmek için tıp fakültesini bırakıyor. Ailesi büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. “Doktor olamadın, bizi hüsrana uğrattın, akrabaların yüzüne nasıl bakacağız” filan diyorlar. Oysa o genç, dalga dalga yayılan bu muhteşem işi yapıyor! Ve ona, “Buradaki en büyük zorluğun ne?” diye sordum. “Annem ve babam” dedi. “Onların hayır duasını ve desteğini alamıyorum.”

Buradan birkaç şeyin farkına vardım: Birincisi, böyle bir sorun sadece Pakistan’daki köylerin sorunu değil, dünyanın dört bir yanındaki köylerin sorunu. Bugün bile Müslüman nüfusunun büyük bir kısmı aslında köylerde yaşıyor. Şehir merkezleri kalabalık olabilir ama nüfusumuzun çoğunluğu köylerde. Eğer “ümmete hizmet etmekten” bahsediyorsak, ümmetin çok büyük bir kısmı internette değil. İnternet bağlantıları yok. Onlara bir şey pazarlayamayız ama hizmete ihtiyaçları var.

İşte böyle bir projenin altını çizdiğinizde, Endonezya’daki biri bunu görüp, “Hey, bizim de bunu yapmamız lazım!” diyebilir. Sonra Senegal’den bir başkası çıkıp, “Bunu bizim de yapmamız gerek” der. Böylece oradaki bu en iyi uygulamaya bakıp, onu kendi ülkelerine uyarlamaya başlarlar. İslam’daki ‘velayet’ (yardımlaşma, birbirine sahip çıkma) kavramı tam da budur. Yani birinin harika bir uygulamasını alıp, “Bunu bizim de yapmamız lazım, bunu burada da hayata geçirmeliyiz,” dersiniz.

Dolayısıyla buranın, farklı bir zihniyet geliştirebilmemiz için gerçekten harika bir ortam olduğunu düşünüyorum. Farklı bir zihniyet derken ne kastettiğimi açıklamak istiyorum; çok konuştum, söyleyeceğim son şey bu. O yüzden kısa keseceğim.

— Hayır, hayır devam edin.

Müslümanların Yozlaşmış Ticaret Zihniyeti ve Rekabet

Sizden üzerinde düşünmenizi istediğim şey şu: Müslümanların o yozlaşmış ticaret zihniyeti. Sizler iş dünyasına atılıyorsunuz; teknoloji olsun, finans teknolojileri olsun fark etmez, sonuçta ticaret yapıyorsunuz. Yani işe başladığınızı, ticarete atıldığınızı unutmayın. Müslümanların yozlaşmış bir ticaret zihniyeti var ve bunun farkında olmalısınız ki bu virüsü erkenden tespit edip, kendinize aşı yapabilesiniz ve bunu bünyenizden söküp atabilesiniz.

Yozlaşmış iş zihniyeti tam olarak şöyledir: Adamın biri caddede helal kesim bir restoran açar ve ne bileyim, mesela döner satar. Üç ay sonra caddenin tam karşısında başka bir dönerci daha açılır. Altı ay sonra aynı caddede tam yedi tane restoran olur ve istisnasız hepsi, aynı caddede döner satar. Hepsi ama hepsi.

Sonra bir grup insan bir araya gelip bir mescit açarlar. Binbir zorlukla bağış toplayıp bir mescit açarlar. Dört ay sonra, sadece iki kilometre ötede birileri yine dünya kadar para toplayıp ne açarlar biliyor musunuz? Bir mescit daha. Şimdi sen ne yapmış oldun? Müslüman toplumun kaynaklarını, o kaynakları kullanan iki ayrı hayır projesi arasında böldün. Oysa bu gücü tek bir projede birleştirseydiniz, herkes için çok daha faydalı olacaktı.

Başka bir örnek: Bir mescit çocuklar için bir program başlatır. Bilin bakalım diğer mescit ne yapacaktır? O da çocuklar için bir program başlatıp diğeriyle rekabet edecektir. Biri Ramazan’ın 27. gecesi bağış toplama etkinliği yapar, tahmin edin diğeri ne yapar? O da Ramazan’ın 27. gecesi bağış toplar. Sürekli “Bu insanlar nasıl başarılı oldu, biz bu başarının ne kadarını koparıp kendi hanemize yazdırabiliriz” diye düşünüyoruz. Böyle yıkıcı bir ticaret zihniyetimiz var.

Şimdi bir de olaya şu açıdan bakın. İsim vermeyeceğim ama bir azınlık grubu bir hastane inşa eder; onlar bir hastane yapınca, o topluluktan başka bir adam gidip hastane açmaz, onun yerine bir klinik açar. Bir diğeri gider huzurevi açar. Başka biri gider fizik tedavi merkezi açar. Sonraki adam bir eczane açar, bir diğeri mezarlık yapar. Böyle devam eder; o hastaneyi tamamlayacak ne varsa onu kurarlar. Günün sonunda, hiçbir işletmenin diğerini yiyip bitirmediği devasa bir tıp kompleksi inşa etmiş olurlar. Eğer bunlar Müslüman olsaydı, aynı cadde üzerinde beş tane hastane olurdu. Anlatabiliyor muyum?

Dolayısıyla, örneğin burada, hackathon‘da birinin yeni bir konseptle geldiğini göreceksiniz ve hemen “Ben de bunun gibi bir şey yapabilirim” diyeceksiniz. Çünkü kopyala-yapıştır mantığına takıntılıyız. Buna kafayı takmış durumdayız. Böyle yaptığınızda, neredeyse birebir aynı olan 80 tane farklı uygulama ortaya çıkacak. Herkes “Hayır, biz farklıyız çünkü bizim logomuz mavi” diyecek. “Bizde onlarda olmayan şöyle bir özellik var” diyecek.

Eğer birbirinizle rekabet eden hizmetler geliştirmek yerine ortaklık kurmayı, iş birliği yapmayı ve birbirinizin hizmetlerini tamamlamayı öğrenirseniz, özgüvensizliği bir kenara bırakırsanız… Size kâr amacı gütmeyen kuruluşlardan bir örnek vereyim. Mesela Belçika’da bir mescit gördüm; on kilometre ötede bir başka mescit daha var. Eğer bu mescit erkek çocuklara yönelik programlara odaklanıyorsa, diğeri de kız çocuklarına yönelik programlara odaklanmalı. Yeni açılan mescit ise yaşlılara yönelik programlara yoğunlaşmalı, bir başkası evli çiftlere yönelik hizmetlere. Böylece hepsi birbirini tamamlayacak ve birbirleriyle rekabet eden hizmetler üretmek yerine birbirlerinden beslenecekler.

Verdiğimiz paranın, sadakanın bile aslında bir yatırım olduğunu unutmayın. Sadaka bile bir yatırımdır; o sadakadan en yüksek yatırım getirisini elde etmemiz gerekir, öyle değil mi? Aynı mantıkla, burada üreteceğiniz tüm bu işlerde de “En yüksek yatırım getirisini nasıl sağlarım” diye düşünmelisiniz.

Küresel Arenada Oynamak ve Ekonomik Vazgeçilmezlik

Üzerinde düşünmenizi istediğim bir diğer konu ise, Müslüman azınlıkların en büyük yanılgısı. Sırf Müslüman pazarına satabilmek için o kadar “İslami” bir ürün tasarlamamız gerektiğini düşünüyoruz ki… Bakın, biraz daha büyük düşünmenizi istiyorum. Market alışverişi yaptığınızda, süt aldığınızda, telefon aldığınızda, araba ya da benzin aldığınızda; elektrik faturasını ödediğinizde, yani yaptığınız küçük ya da büyük işlemlerin çoğunda, paranız Müslümanlara mı gidiyor? Para, Müslümanların elinden çıkıp gayrimüslimlerin eline geçiyor. Benim bununla bir derdim yok; Resulullah (sav) de gayrimüslimlerden alışveriş yapmış, borç almıştı. Bunda bir sorun yok.

Ancak Müslümanlar bir iş kurduklarında kafalarında asla “Gayrimüslimlerin de parasını çekmeliyim” diye bir düşünce olmuyor. Sadece bir sonraki “helal tavuk” markasını kurup, o kadar İslami görünmesini istiyorlar ki, gayrimüslimler bakıp geçiyor. Oysa bir işin veya teknolojinin başarılı olması için, herkesin o ürünü istemesi gerekir. Ancak herkes sizin ürününüzü istediğinde, küresel bir arenada oynadığınızda başarılı olursunuz, sadece Müslümanlara hitap eden, açıkça “helal” etiketli bir alanda değil. Anlatabiliyor muyum?

İngiltere’nin Manchester şehrinde Müslüman bir adam vardı. Polisler onu durduruyor, ona sert davranıyorlar; haksız yere tutukluyorlar. Yüzüne basıp adamın gözünü paramparça ediyorlar ve adamın bir gözü kör oluyor. Adam polise dava açıp birkaç milyon sterlin kazanıyor. Bu parayı alıp Manchester’ın göbeğinde bir burger restoranı açıyor. Helal bir restoran ama üzerinde bir “Helal” tabelası yok. Burayı Amerikan 50’ler lokantası tarzında tasarlıyor; oldukça da modern bir yer, adı Archie’s Burgers. Gerçekten harika burgerleri var. Etleri helal ama vitrinde “helal” yazısı yok. İçeri girip sorarsanız helal olduğunu söylüyorlar, araştırmak isterseniz helal. Peki müşterilerin büyük çoğunluğu kim? Gayrimüslimler. Müşterilerinin çoğu gayrimüslim ve sanırım şu an sekiz ya da on şubesi falan var, giderek büyüyor. Biliyor musunuz, işte sahada ihtiyacımız olan işletme türü tam olarak budur.

Peki bunlara başka neden ihtiyacımız var? Eğer sadece “helal” pazarına hitap ederseniz, yani geliriniz yalnızca Müslümanlardan gelirse, işiniz bir gün ters gittiğinde, pazardan çekildiğinizde, yani ortadan kaybolduğunuzda, piyasanın geri kalanı yokluğunuzu hisseder mi? Hizmetlerinizin eksikliğini hissedecek tek kesim yine Müslümanlar olacaktır. Piyasaya zerre kadar etki edemediniz, çünkü yokluğunuzun dünyada hiçbir karşılığı yok.

Mesela, bugün Telegram veya WhatsApp ortadan kaybolsa nasıl olurdu? iPhone ortadan kaybolsa, dünya bu yokluğun etkisini hisseder miydi? Elbette hissederdi. Ama bugün bir Zabihah ya da Ezan uygulaması silinse, anlıyor musunuz, bunun piyasada hiçbir kelebek etkisi olmaz. Zaten şu an 85 bin tane Ezan uygulaması var, değil mi? İşte bu da size anlatmaya çalıştığım noktayı doğruluyor.

Peki neden 20 bin tane Facebook yok? Neden 900 farklı Telegram yok? Birileri bu pazara öncülük etti, bir şeyler geliştirdi ve o alanda sadece üç dört büyük oyuncu var. Herkes zirveye oynayamıyor; onlar dağın zirvesindeler, aşağıda da birkaç karınca var ve artık o zirveye pek ulaşamıyorsunuz, değil mi? İşte geliştirmeniz gereken, bizim de teşvik etmemiz gereken düşünce seviyesi tam olarak budur. Çünkü ekonomik açıdan vazgeçilmez aktörler olmalıyız. Öyle ki yokluğumuzun ekonomik bir etkisi, somut bir karşılığı olmalı. İşte bunu başardığınız an, masada eliniz güçlenir.

Ekonominin Siyaseti Şekillendirmesi

Son bir örnek vereceğim. Şu an ekonomi konuşuyoruz ama bunun aslında siyasete nasıl bağlandığını anlayalım. Çin askeri bir devlet değildir. Hindistan’ı askeri olarak işgal edip genişlemekle ilgilenmiyorlar. Ya da Küba’yı falan ele geçirmekle zerre ilgilenmiyorlar, umurlarında değil. Ama Afrika’da ticaret yapıyorlar; Güneydoğu Asya’da, Güney Asya’da, Avrupa’da, Amerika’da iş yapıyorlar.

Ben Teksas’ta yaşıyorum; her çarşamba Pekin’den tıklım tıklım dolu uçaklar geliyor. Gelen insanlar Teksas, Ohio, Florida, Nebraska’da emlak satın alıyor. Çinli yatırımcılar piyasayı adeta istila ediyor, değil mi? Onlar emperyalist bir devlet değil, ticari bir devlettir. Ticari olmaları, sadece iş ağlarını genişletmek istedikleri anlamına gelir. Bütün amaçları bu.

Diyelim ki Çinliler bazı insan hakları ihlallerinde bulundu ya da Müslümanların, veya işte Biden’ın, Trump’ın hiç hoşuna gitmeyen bir şeyler yaptılar. Biri çıkıp basın toplantısı düzenleyebilir ve “Çinlilerin bu yaptıklarından hiç hoşlanmadım” diyebilir. Onlar da der ki: “Tamam, o zaman biz de size yarı iletken satmayı bırakırız. Pekâlâ. Sizinle iş yapmak zorunda değiliz, sorun yok. Gider başkasıyla çalışırız. Almak istemiyor musunuz? Gideriz başka bir yere satarız.” Asker yok, güç gösterisi yok, Atlas Okyanusu’nda gövde gösterisi yapan savaş gemileri yok, hiçbir şey yok. Sadece, “Varlıklarımızı başka bir yere taşırız ya da elimizdeki ABD tahvillerini bozdururuz,” diyorlar.

Sadece bunu demeleri yetiyor. İşte o an, istediğiniz kadar süslü laflar edin; kılınızı bile kıpırdatamazsınız, çünkü adamlar ekonomik olarak vazgeçilmezdir. Ekonomik açıdan vazgeçilmez hale geldiler, anlıyor musunuz? Yani gidip protesto yapmalarına gerek kalmadı. BM’ye dilekçe vermelerine gerek kalmadı. Bağırıp çağırmalarına gerek kalmadı. Ellerinde pankartlarla “Çin’in yaşama hakkı var” falan demelerine hiç gerek kalmadı. Böyle şeylerin hiçbirine ihtiyaçları yok. Tek demeleri gereken: Sizinle ticareti kesiyoruz, bedelini de siz ödeyin.

Siyasetin aslında ekonomi tarafından nasıl şekillendirildiğini anlıyor musunuz? Müslümanlar, Müslümanların yaşama hakkı veya diğer Müslümanlara yapılan haksızlıklara isyan edip bağırdığında, karşı taraf şunu çok iyi biliyor: Bu insanları dinlemezsek ödeyeceğimiz hiçbir ekonomik bedel yok. Siyasi bedeli bir kenara bırakın. Ödenecek hiçbir ekonomik bedel yok. Ortada ödenecek bir ekonomik bedel yoksa, istediğiniz kadar bağırıp çağırabilirsiniz. Bağırıp durun. Sadece kendinizi iyi hissedersiniz. “En azından bir şeyler yaptım” dersiniz. Ama dünya sahnesinde bir arpa boyu yol alamazsınız. Bir karınca bile yerinden kıpırdamaz, o hesap.

O yüzden bunu anlamamız lazım. Resulullah (sav) de Bedir’den önce Kureyş için ekonomik zorluklar çıkarmıştı. Ticaret yolları kapatılmıştı. Ekonomi, Kureyş’in temel problemidir. İslam’ı kesinlikle istemiyorlardı, çünkü İslam gelirse putlar yıkılacak, putlar yıkılırsa “şirk turizmi” bitecekti. Çünkü diğer bütün kabilelerin Mekke’de ilahları vardı. Onlar şirk turizmi yapıyorlardı. Bu durum onların bütün işini baltalayacaktı. Yani onlar için İslam, bir akide meselesi değildi; Kureyş için İslam temelde ekonomik bir problemdi.

Bu yüzden işin ciddiyetini kavramalıyız; sağlam ekonomik ittifaklar kurmanın ve bu zehirli, lüzumsuz yere rekabetçi ortamdan uzaklaşmanın ciddiyetini anlamalıyız.

Uzmanlaşma ve Tamamlayıcı Hizmetler

Ben İslami eğitim alanındayım. Bayyinah olarak biz iki şeye odaklanıyoruz: Arapça eğitimi ve Kur’an eğitimi. Birisi çıkıp siyer üzerine harika bir çalışma yapıyor. Başka biri gelip hadis veya İslam tarihi ya da başka bir konuda müthiş işler başarıyor. Ben şimdi zehirli bir zihniyetle çıkıp, “Biliyor musunuz? Bayyinah siyer alanına da girecek güce sahip, biz de siyer alanında bir şeyler yapmalıyız,” diyebilirim, gücüm de yeter. Ya da derim ki, “Biliyor musunuz? Bizim bu insanlara destek olmamız lazım.” Biri bize gelip, “Sizde siyer kaynağı var mı?” diye sorduğunda, “Evet, şu arkadaşlar var, işlerinde çok iyiler” diyorum.

Onları öne çıkarın; bundan hiçbir çıkarınız olmasa bile. Neden biliyor musunuz? Çünkü siyer okuyan biri daha fazla Kur’an okumak isteyecektir. Daha fazla Kur’an okuyan biri de daha çok siyer okumak isteyecektir. Arada birbirini besleyen ortak bir bağ var, değil mi?

İşte biz her şeyi tek bir çatı altında toplamak istiyoruz. İnsanların, İslam’la ilgili her şeyin içinde olduğu o saçma sapan uygulamaları yapmasının sebebi de bu. Duanı buradan yap, ezan burada, namaz burada, helal restoran burada, Kur’an burada, tefsir burada, fıkıh burada. Allah aşkına kimse o özelliklere tıklayıp bakıyor mu? Hayır, hiç kimse. Ama sorsanız, “Tüm İslami tecrübeniz burada, muhteşem değil mi? Bakın ne kadar çok özellik ekledik,” derler. Evet, 85 bin tane özellik. Sizin uygulamayı çözene kadar yazılımcı olurum!

Bir hizmete odaklanın ve o alanda en iyisi olun. Başkalarının da sizin hizmetinizi tamamlayacak alanlara odaklanmasına izin verin ki, birbirinizi besleyen tamamlayıcı hizmetler geliştirebilesiniz. Kendi alanınızda size benzer işler yapan insanlar gördüğünüzde, şunu tespit etmeniz lazım: Hey, siz neleri farklı yapabilirsiniz, biz neleri farklı yapabiliriz ki hala ortada bir iş birliği kalabilsin?

Bu konuyu daha iyi anlamanız için doğrudan kendi hayatımdan bir örnek vereyim. Size Arapçaya odaklandığımızı söylemiştim ama aslında biz yalın haliyle Arapçaya odaklanmıyoruz. Biz Kur’an Arapçasına odaklanıyoruz. Bizim asıl uzmanlık alanımız bu. Daha önce konuşma Arapçası ve modern Arapça dersleri de verdim, bunları da yaptım. Hatta bu eğitimleri verdiğimiz bir enstitü bile yönettim. Ancak bizim güçlü olduğumuz alan bu değil, bizim alanımız Kur’an Arapçası.

Sonra bir ara İstanbul’a gittik ve Profesör İbrahim Helalşah hocayla tanıştım; bana öğrencilerinden birkaçını dinletti. Tek kelimeyle aklım başımdan gitti. Bence konuşma Arapçası öğretimi konusunda dünyanın bir numarası onlar. En azından ben öyle düşünüyorum. Kendi kendime dedim ki, “Yahu, benim eğitimlerimi alan ama bunu bir üst seviyeye taşıyıp konuşma pratiği yapmak isteyenler için birebir bir yer!” Ben o kurumu kendime bir rakip olarak görmüyorum, aksine, iş birliği yapmak için bir fırsat olarak görüyorum. Bizim bittiğimiz yer, onların başladığı yer oluyor. Birbirimizi el ve eldiven gibi tamamlıyoruz, tam oturuyor. İşte geliştirmeniz gereken zihniyet budur.

Özgüvensizliği Bırakmak ve Kaliteye Odaklanmak

Biri çıkıp yeni bir fikir sunduğunda, hemen özgüvensizlik krizine girmekten vazgeçin. Müslümanların bu özgüvensizliği gerçekten yorucu. Çok yorucu. Bazen bir yere gidiyorum ve bana “Bize müfredatımız hakkında tavsiye verebilir misiniz?” diyorlar. Bazen bir okula gidiyorum. “Bize müfredatımız hakkında tavsiye verir misiniz?” diyorlar. Ben de “Olur, emin misiniz? Tamam, peki. İşte Kur’an dersleriniz için birkaç tavsiye, şu da Arapça dersleriniz için,” diyorum. Anında şu tepkiyi veriyorlar: “Maşallah, biz zaten bunların hepsini yapıyoruz. Söylediğiniz her şeyi zaten yapıyoruz, maşallah.”

Bu özgüvensizlik gerçekten çok yorucu. Yapmadığını biliyorum işte! Güvensiz hissettiğini biliyorum. Hatta berbat bir şekilde yaptığını da biliyorum. Ama seni köşeye sıkıştırıp utandırmak istemiyorum, o yüzden “Elhamdülillah, demek ki benim hiçbir tavsiyeme ihtiyacınız yokmuş, harika!” diyorum. “Biz zaten hepsini yapıyoruz, maşallah.” Yapıyor musun gerçekten?

Özgüvensizliği bırakın artık, birinin gelip rızkınızı elinizden alacağı düşüncesinden kurtulun. Açık konuşayım, eğer o caddenin en iyi pizzasını siz yapıyorsanız, oraya 10 tane daha pizzacı açılsa bile, köşeyi dönen o uzun kuyruk sadece sizin kapınızda olacaktır. Çünkü siz başkalarının ne yaptığıyla ilgilenmiyor, sadece sokağın en iyi pizzasını yapmaya odaklanıyorsunuz. Bütün düşündüğünüz bu.

Artık bırakın; şu ekonomik yamyamlığı bu işin içine sokmayın. Durmadan kendinizi başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçin. “Eyvah, benim fikrimin aynısını onlar da bulmuş!” diyerek paniğe kapılmayın. Kendinize güvenin artık. Karalar bağlamayı bırakın. Eğer gerçekten mükemmelleşmeye değer bir işiniz varsa mutlaka tutacaktır.

Deneme-Yanılma, Prototip ve Eleştirinin Değeri

Sürekli deneme-yanılma yapılan bir alandasınız, bu yüzden bazen fikirleriniz uçuşa geçecek, bazen de 100 fikirden 95’i çakılacak. Başarısızlığı kucaklamalısınız; bunu sürecin bir parçası olarak kabul etmeniz gerekiyor. Aslında işin en güzel yanı da budur, çünkü bu sayede gerçek hayatta neyin işe yarayıp yaramadığını filtrelemiş olursunuz. Sırf sizin kafanızda harika görünüyor diye bir fikre körü körüne bağlanamazsınız. Denediğinizde hiçbir işe yaramadığını gördükten sonra hala “Hayır hayır, bu benim hayalim” diyemezsiniz. Elbette hayalleriniz olmalı ama aynı zamanda gerçekçi de olmalısınız. Eğer rüya gibi gördüğünüz fikriniz sadece bir yanılgıysa ve gerçekte işe yaramıyorsa, o zaman gereken değişiklikleri yapacak kadar esnek olmanız lazım.

Bu konuda size verebileceğim tek tavsiye şu: Eğer dünyayı değiştireceğine inandığınız gerçekten güçlü bir fikriniz varsa, dünyayı sarsacağını düşündüğünüz bir uygulama ya da teknoloji fikriniz varsa; bunu pazarlamaya çalışmadan 10 kişiye gösterebiliyorsanız… Satmaya çalışmadan… “İnanılmaz bir şey, mutlaka görmen lazım” falan diyerek lafa girmeden… Hayır, hayır! Bırakın, ürününüzü gördüklerinde “Bayağı iyiymiş” diyen onlar olsun. Eğer siz hiçbir şey söylemeden 10 kişi fikrinizi satın alıyor, deneyimliyor ve “Ne zaman çıkıyor, hazır mı?” diye soruyorsa, inanın dışarıda da bunu bekleyen 10 milyon insan vardır. Eğer 10 kişi o tepkiyi verdiyse 10 milyon insan sizi bekliyor demektir.

Ama ürünü pazarlamak için uzun uzun açıklama yapmanız gerekiyorsa ve kullanan biri “Peki, bu tam olarak nasıl çalışıyor?” diye soruyorsa, siz de “Şimdi şuraya bakarsan şu olur, sonra buraya basarsan bu olur” diye laf anlatmak, uzun uzun şerh ve tefsir yapmak zorunda kalıyorsanız, bütün bunları anlattıktan sonra karşı taraf ancak “Ha, tamam tamam, eh fena değilmiş” diyorsa… Ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi? Sonuç olarak dünya artık kullanışlılık teknolojilerine doğru gidiyor. İlk 10 saniye içinde etkilendiniz etkilendiniz, yoksa uygulamayı indirdiğiniz gibi siler geçersiniz, haksız mıyım?

O yüzden bir fikriniz varsa prototipini yapın ve görün. Sizi en sert şekilde eleştirecek olan insanların peşinden gidin, gidin ki fikrinizi yerden yere vursunlar; fikrinizi lime lime etsinler. İşte sizin en iyi dostlarınız o insanlardır; en iyi arkadaşlarınız onlardır.

Özellikle de yazılımcılar –ki sanırım çoğunuz yazılımcısınız– yazılımcılar tüketiciyi değil teknolojiyi anlarlar. Bu yüzden öyle şeyler tasarlarlar ki, teknolojisi muazzamdır ama tüketici, “Ben bundan nefret ettim!” der. “Bunun için ne kadar kod yazdık haberin var mı, nasıl nefret edersin!” Yazılımcılar çirkin şeyler yaparlar; tam da bu yüzden onu kurtaracak koca bir kullanıcı deneyimi (UX) departmanına, tasarım ekibine ve pazarlama bölümüne ihtiyaç duyarsınız. Eğer iPhone’u sadece yazılımcılar yapsaydı emin olun böyle görünmezdi. Dolayısıyla, küçük çapta da olsa elinizde insanlara test ettirip işe yaradığını görebileceğiniz bir şeyler olmalı, sonrasında da, “Tamam, ben bunu daha büyük çaplı bir işe dönüştürebilirim” demelisiniz.

Benim Bayyinah’ta yaptığım şey tam olarak buydu. Bunları size tecrübelerime dayanarak söylüyorum, kafamdan teori falan uydurmuyorum. Aslında ben de teknoloji alanındaydım ve kariyerimi bitirip Arapça öğretmeye başlasam mı, emin olamıyordum. Çünkü dışarıda milyonlarca Arapça hocası var ve benden çok daha iyi Arapça biliyorlar. Ama Arapça öğretmek için gerçekten harika bir metodum olduğunu düşünüyordum, ama gerçekte işe yarayıp yaramayacağını bilmiyordum.

Gidecek onca yer varken, bu eğitimi ilk defa vereceğim yer Louisiana eyaletinin Baton Rouge şehriydi; adı sanı duyulmamış bir güney şehri. Havalimanına vardım, araba kiraladım, benzin almaya gittim. Adamın biri pikabıyla yanıma yanaşıp şöyle bir baktı ve “Sen Müslüman diyarından mısın, evlat?” dedi. Ben de “Hayır, New York’tanım” dedim; ki onlar için New Yorklu olmak daha beter bir şeydi!

Neyse, orada dersler verdim, insanlar yanıma gelmeye başladı. Arapça dersini bilirsiniz, Arapça dersi neredeyse dişçi koltuğuna oturmak kadar “keyiflidir”, değil mi? Her gün üç saat olmak üzere tam on gün aralıksız Arapça dersi veriyordum. Onuncu gün insanlar yanıma gelip, “Hey, bu dersi Kaliforniya’da da verir misiniz? Kaliforniya’da bu işi ayarlayabileceğini düşündüğüm bir kuzenim var, çok harikaydı,” demeye başladı. Bir başkası gelip, “Maryland’de amcam var, oraya da gelir misiniz? Bence bunu Baltimore’da da yapmalıyız,” dedi. Diğeri çıkıp, “New York’tasınız biliyorum ama bence bunu New Jersey’de de yapmalıyız.” İletişim bilgilerini almaya başladım.

Ardından Kaliforniya’ya, New Jersey’e, Baltimore’a gitmeye başladım; hepsi ağızdan ağıza yayıldı. Reklamını yapmamıştım. Hayır, bu tamamen insanların yaşadığı tecrübe sayesinde oldu. Kendi marka elçilerimi yaratmıştım. Bunu on defa yaptıktan sonra, “Evet, bu işe yarıyor! Gerçekten işe yarıyor,” dedim. İşe yaradığını kendim de söyleyebilir, kendi yaptığım işe kendim de hayran kalabilirdim ama benim asıl istediğim dışarıdan yeni birinin gelip, “Bu muazzam bir şey” demesiydi. Benim ihtiyacım olan onay tam olarak buydu.

Biri çıkıp beni eleştirdiğinde, inanın bana, normalde hayatta hiç not almayan ben biri beni eleştirdiğinde anında not alırdım. Eleştiri altındır! Eleştiri, birinin size verebileceği en güzel hediyedir. Çünkü bu sayede ürününüzü geliştirir, boşlukları doldurur, farklı tüketici profillerini anlama fırsatı bulursunuz. Tek tip bir tüketici yoktur; çok farklı türde tüketiciler vardır ve siz de hedef kitlenizin genelini kucaklayacak bir ürün, bir hizmet geliştirmek istersiniz. Çünkü gençlere hitap ediyorsam, tek tip bir gençlikten bahsetmiyoruz. Altı farklı genç profili vardır ve bunlardan biri söylediklerimden hoşlanmıyorsa, neyi düzelteceğimi, neyin önlemini alacağımı çok iyi bilirim, çünkü sorunun nerede yattığını biliyorum. Kendi aranızda besleyip inşallah geliştireceğiniz bu tür bir zihniyetle çok harika işler başaracağınızı düşünüyorum.

Girişimcilik Ruhunun Önündeki Engeller ve Aile Baskısı

İslam ümmetinin, yaratıcılık, zeka veya kapasite açısından hiçbir eksikliği yok. İnanıyorum ki, ümmet yeryüzündeki en zeki topluluktur. Silikon Vadisi’ne gittim; teknoloji ve tıp gibi alanlarda öncülük eden pek çok başka yere de gittim. Gittiğim her seçkin üniversitede, her büyük teknoloji şirketinde, en üst düzey iş gücünün çok büyük bir kısmını Müslümanların oluşturduğunu gördüm. Hepsi zirvedeler. Aslına bakarsanız korkutucu derecede başarılılar. Hatta bazıları onlardan çekiniyor; Müslümanların sayısının çokluğundan ürküp onları dışlamaya çalıştıkları yerler bile var. Yani ortada zeka namına hiçbir eksiklik yok.

Peki eksik olan ne?

  1. Birincisi; risk almaktan çekiniyor, sadece güvenli bir işe girmek istiyoruz. Cesur değiliz. Girişimcilik alanından ödümüz kopuyor, çünkü anne babalarımız bizi böyle kodladı. Onlara göre en büyük başarı, sabit bir işe girmektir. Diplomanız olur ve bir işe girersiniz. Nihai başarı; başkalarına para kazandırmak ve onların da bunun karşılığında size biraz harçlık, üç beş kuruş vermesidir. Zihniyet bu, değil mi?
  2. Önümüzdeki ikinci büyük engel ise; söylenenlerden, dışarıdan gelen yorumlardan çok fazla etkilenmemizdir. Özellikle içinizde girişimcilikle uğraşanlar varsa, anne babalarınızdan bir ton laf işiteceksiniz. Kuzenlerinizden, amcanızdan yorumlar alacaksınız. “Bak millet çoktan işe girdi. Sen hala şu ne idüğü belirsiz hackathon‘larla uğraşıyorsun.” İşte bunlara maruz kalacaksınız. Sık sık eleştiriye, olumsuz yorumlara, alaycı tavırlara, alay edilmeye ve küçümsenmeye maruz kalacaksınız.

Bunu yaşayacaksınız. Ya pes eder, ya da devam edersiniz. Eğer annenizin, babanızın, kardeşinizin, arkadaşlarınızın ya da YouTube’daki rastgele bir yorumun etkisinde kalıyorsanız, bu işe hazır değilsiniz demektir. Bu iş size göre değil. Eğer bunları nasıl duymazdan geleceğinizi öğrenirseniz, kulağınızı kapatıp “Ben bu işi yapacağım” derseniz, onlar bir şeyler gevelediğinde sadece gülümseyip kendi işinize bakacaksınız. Bunun benim üzerimde hiçbir duygusal etkisi yok.

Biri bana gelip, “Peki, aileden destek göremediğinizde, arkanızda kimse durmadığında ne yapıyorsunuz?” diye sorduğunda, “Şu ‘destek sistemi’ masalını bırakın artık. Girişimci nedir biliyor musunuz? Girişimci, daha önce hiç kimsenin yapmadığı, yepyeni bir şeyi yapan kişidir. İnsanlar onların deli olduğunu düşünür. Biliyor musunuz? Eğer girişimci olmak istiyorsanız, bir destek sisteminiz olmaz. İşler o şekilde yürümüyor. Girişimciliğin bütün esprisi zaten hiç kimsenin desteklemediği, herkesin deli saçması sandığı bir fikrin peşinden gitmektir.”

Tarihte yel değirmenini ilk defa yapan adama babası şöyle demiştir: “Sen delisin! Ne yapıyorsun sen? Neden o kadar tahtayı ziyan ediyorsun? Benim aptal oğlum işte.” Ama o iş bir kere tutup başarılı olunca ne olur? “İşte bu benim oğlum! Şuradaki çocuk benim oğlum.”

Eğer zihinsel olarak yeterince dirayetli değilseniz ve hala sevdiklerinizden bir onay bekliyorsanız… Onayı kendi meslektaşlarınızdan bekleyin, potansiyel müşterilerinizden bekleyin. Onay arayacağınız adres orasıdır. Eleştiriyi, gerçekten bu işin içinde olan insanlardan alın. Geri kalan herkesin sesini kısın. Duymazdan gelin. Eğer onları duymazdan gelemiyorsanız ve tabiri caizse böyle askeri disipline sahip bir zihniyet geliştiremiyorsanız, bu iş size göre değil. Gerçekten size göre değil. İnşallah ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

— Peki bu dediğiniz askeri zihniyeti tam olarak nasıl kazanıyorsunuz? Çünkü günün sonunda aileniz size bakıp büyütüyor, sizi kolluyor ve birtakım şeyler söylüyorlar. İster istemez onlardan bir onay bekliyorsunuz ama diğer yandan…

— “Gülümseyen bir gıcık” olmayı öğrenin. Size bunu bizzat tecrübeme dayanarak söylüyorum. Teknoloji sektörünü bırakıp Arapça öğretmeye başladığımda, üzerime ilk gelenler kendi ailem olmuştu. “Seni Amerika’ya bunun için mi gönderdik? Gidip Elif-Bâ öğretesin diye mi!” Tüm bu lafları ben de duydum. Peki, “Seni Amerika’ya bunun için mi gönderdik” dediklerinde ne cevap verdim biliyor musunuz? “Galiba evet!” dedim. “Seni seviyorum, anneciğim.” “Seni sülale içinde kimsenin yüzüne çıkaramayacağız. Millete senin ne iş yaptığını bile söyleyemiyoruz.” Ben de, “Evet, zaten gizli kalsın istiyordum” diyordum. Bana “Çok saygısızsın” diyorlardı. Ben de “Yoo, bence gayet komiğim” diyordum. “Seni seviyorum anne. Seni seviyorum. Görüşürüz.” Asla “Anne nasıl böyle bir şey söylersin!” falan demedim. Hayır, kesinlikle. Onlara hiç tepki göstermedim. Hiçbir tepki göstermedim. Sanki masa tenisi oynuyorum da gelen topu gülümseyerek geri çeviriyorum. Ses yükseltmek yok. Sinirlerimi bozmak yok. Ben bu tavrımı 19 yaşındayken edindim. 19 yaşında adeta bir psikopata bağladım. Anlatabiliyor muyum? O günden beri de bu tavrımı hiç bozmadım. İnsanlar bana bir sürü akıl almaz laf ediyor, sadece kendi ailem de değil. Bu arada o anlattığım hikaye epey çılgıncadır çünkü kariyer değişikliğimden o kadar utanan babam, emekli olduktan yedi yıl sonra Bayyinah’ın ofis müdürü oldu. Şu an yaptığım işle gurur duyuyorlar. Ama ben kendi sektörümdeki, iş dünyasındaki, finans ve teknoloji alanındaki insanlardan ve müşteri kitlemden bunun işe yaradığını biliyordum. Zaten onayını almam gereken, profesyonel eleştirilerine ihtiyaç duyduğum kişiler onlardı. Duygusal eleştiriler değil. Tedirginlik hezeyanları değil. “Akrabalara ne deriz” eleştirileri değil. Bunlar sadece duygu patlamalarıdır.

— İşte asıl bunda suçluluk hissediyorsunuz. Hani ne zaman saygısızlık yapmış gibi oluyorsunuz? Aileniz için bir şey yapmıyorsunuz. Daha çok dışarısı için çabalıyorsunuz. Suçluluk duyuyorsunuz… Acaba yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım gibi düşüncelere kapılıyorsunuz.

— Hayır, hayır.

Anne Babanın Konumu ve Psikolojik Baskı

Size olayı başka bir şekilde anlatayım. Çünkü bunun bir terapi seansına dönüşmesini istemiyorum. Ama birçoğunuzun buna cidden ihtiyacı var. Evet. Aranızdan pek çok kişinin buna gerçekten ihtiyacı var. Bakın, size en büyük örneği vereceğim. En büyük örnek annedir. Çünkü İslam’da annelerin konumu, Katoliklikte Papa’nın konumu neyse, temelde onunla eşdeğer bir statüye sahip gibi algılanıyor. Papa asla hata yapmaz. Papa el sallar ve herkes “Aaa Papa burada!” der. İşte bizim zihnimizde annenin İslam’daki yeri ve statüsü de tam olarak böyle.

Dolayısıyla anne, “Sana hakkımı helal etmem” veya “Sana dua etmem” ya da “Anneni nasıl üzersin! Bunu Allah’a havale edeceğim! Allah beni neden böyle bir evlatla imtihan ediyor!” falan dediğinde… İlk olarak, zaten onlara psikolojik olarak fazlasıyla bağımlıyız. Bunun üstüne bir de dini boyutu ekleniyor; “Annem bana kızgın, Allah beni cehenneme atacak ve hayatım boyunca iki yakam bir araya gelmeyecek. Çünkü annem benden razı değil.” “Mutlu eş, mutlu hayat” derler ya; Müslümanlarda bu “Mutlu anne, mutlu hayat” şeklindedir.

Şimdi gerçeklerle yüzleşelim. Annelerimizin çoğu bir önceki nesilden geliyor. İslam ümmeti ekonomik, siyasi, sosyal ve dini krizler içindeydi. Sınıf sistemleri ve daha akla gelebilecek her türlü krizin içindelerdi. İşte bizim annelerimiz bu krizlerin tam ortasında büyüdüler. Hangi ülkeden olursanız olun, annelerimizin çoğunda bir çeşit travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete, depresyon veya bir çeşit rahatsızlık var. İleri derecede kaygılılar. Sürekli varsayımlarda bulunuyorlar. Çok çabuk öfkeleniyorlar. Duygularını kontrol etme becerileri yok. Dillerine hakim olamıyorlar. Dengesiz davranışlar sergileyebiliyorlar. Bazen çok sakin olurken, bir anda adeta bir canavara dönüşebiliyorlar. Aynı insan olduklarına inanamıyorsunuz bile. Sizi yerin dibine girmek isteyeceğiniz kadar aşağılayıp, sonra da “Yumurta ister misin?” diyebiliyorlar. Bunu yaparlar. Bu tamamen psikotik bir durum.

Özel olarak sizin annenizden bahsetmiyorum. Genel konuşuyorum. İnsanlarda bu tarz psikolojik… O nesilde genel olarak böyle dengesiz bir psikolojik ruh hali hakim. Tekrar ediyorum, bireyleri yargılamıyorum. İşte bu güvensizliği, bu kaygıyı, bu depresif hali alıp sizin kararlarınızın içine dahil ediyorlar. Sonra da size psikolojik baskı yapıp, “Allah senden razı olmaz” diyorlar. Bakın, eğer kendiniz perişansanız, etrafınıza sadece perişanlık yayarsınız, değil mi? Eğer başka biri, örneğin iş arkadaşlarınızdan biri bu şekilde davransaydı, açıkçası onun bir terapiste görünmesi gerektiğini düşünürdünüz. Ama söz konusu anneniz olunca, “Bunu annem söylüyor, ne yapmalıyım?” diyorsunuz, değil mi?

Ben size annenizin delirdiğini kabul edin demiyorum ama bazılarının annesi gerçekten biraz delirmiş durumda. Ama onları yine de severiz. Yine de ayaklarına masaj yapacağız. Ama ebeveynlerinize karşı “ihsan” (iyilik) sahibi olmakla, bu delilikleri duymazdan gelmeyi dengelemelisiniz. Bunda sorun yok, ikisini aynı anda yapabilirsiniz. Size aptal diyebilirler. Hayal kırıklığı olduğunuzu söyleyebilirler. Size her şeyi söyleyebilirler; siz sadece “Peki anneciğim, tabii anneciğim. Haklısın anneciğim. Yumurta ister misin?” deyin. “Hackathon’a gelmek ister misin? Bedava muz dağıtıyorlar” falan deyin.

Bunu yeterince uzun süre yaparsanız, anneniz neyi fark edecek biliyor musunuz? Neyi idrak edecek biliyor musunuz? “Psikolojik baskı yapmayı denedim. Suçluluk hissettirmeyi denedim. Ağlamayı denedim. Bağırıp çağırdım, tehdit ettim. Soğuk davrandım. Telefon numarasını engellemeyi bile denedim. Denedim. Her yolu denedim. ‘Ah, sen sadece benim erken ölmemi istedin. Değil mi? Benden istediğin bu. Anca ben toprağın altına girince mutlu olacaksın! Senin bütün istediğin bu!’ Mümkün olan her yolu denedim. Ama hiçbirinin bu laf anlamaz çocuğum üzerinde bir etkisi yok. Hiç etkilenmiyor, hala gülümsüyor ve olan biteni anlamıyor bile. Bir türlü duygularına etki edemiyorum.” Ve sonunda ne yapacaklar biliyor musunuz? “Tamam, gidip biraz muz alayım” diyecekler.

Bu bir yıl sürebilir. İki yıl da sürebilir, ama biliyor musunuz? Bu tamamen sizin iradenize bağlı. O noktaya gelmeyi göze alabiliyor musunuz? Asıl mesele bu, bu bir irade savaşıdır. Onlar mı size kendi iradelerini boyun eğdirecekler, yoksa siz mi onları kendi iradenize boyun eğdireceksiniz? Hanginizin daha büyük bir gayesi var?

Bu arada, diyelim ki annenizi dinlediniz ve o size “Bırak bu işleri, bırak bunları eve dön” falan filan dedi. “Git şu adamla evlen” veya “Git şu kızla evlen” dedi. Siz de dinlediniz. Peki ne sebeple dinlediniz? Bunun tek nedeni ne olabilir? Söyleyin bana. Onları dinleseniz… Peki. Evet, sevgi. Mutlu olacaklardır. Tamam. “Seni ne mutlu ediyorsa onu yapacağım” dersiniz. Ama size bir şeyi garanti edeyim, hanımlar ve beyler: Sizce mutlu olacaklar mı? Hayır. Mutlu olmayacaklar.

“Neden hala çocuk yapmıyorsunuz?” Çocuğunuz olduğunda, “Çocuğunu neden böyle yetiştiriyorsun?” Büyütmeye başladığınızda, “Neden bu apartmanda oturuyorsunuz? Neden o şehre taşındınız? Neden şunu yapıyorsun? Neden bunu yapıyorsun? Neden çocuğuna bunu yediriyorsun? Neden buraya gelemiyorlar?” Sürekli… Sorun sizin ne yaptığınız değil. Sorun, onların mutsuzluğa ve mutsuzluk yaratmaya bağımlı olmalarıdır ve bunun farkında bile değillerdir. Eğer bu döngüyü bir sonraki nesle kadar devam ettirmek isterseniz, siz bilirsiniz.

Hayatta büyük bir şey başarmak istiyorsanız, üzerinize yüklenen bu duygusal yükten kurtulmanız gerekir, çünkü bu, aslında ümmetin en büyük krizlerinden biridir. Bizler zulümden, siyasi baskılardan bahsediyoruz. Ekonomik baskılardan bahsediyoruz. Ancak psikolojik baskıdan hiç bahsetmiyoruz.

Saygı ve Mutlak İtaat Arasındaki Fark

Söyleyin bana. Buradaki gençlerle konuşayım. Beyler, dün genç bir adamla tanıştım. Bana “Annem hemen evlenmemi söylüyor. Ama ben doktoramı yapıyorum, o ise hemen evlenmemi istiyor ve ben evlenmek istemiyorum. Doktoramı bitirmek istiyorum. Ne yapmalıyım? Çünkü annemin rızasızlığını almak istemiyorum,” dedi. Ben de “Annene itaat etme, doktoranı bitir” dedim. Sana ne zaman evleneceğini söylemeye hakkı yok. Kusura bakmayın. Dinimiz bir anne ya da babanın size ne zaman ve nerede evleneceğinizi söyleyebileceğini söylemez. Evlilik helaldir, değil mi? Peki, tavuk yemek helal mi, evet mi hayır mı? Tamam, peki anneniz size ne zaman tavuk yiyeceğinizi söylüyor mu?

Bazı şeyler size Allah tarafından verilmiş haklardır. Bunlar, Allah vergisi hakkınızdır. Yetişkin bir birey olarak bunlar size Allah tarafından verilmiş haklarınızdır. Ebeveynlerin onuru, Allah’ın verdiği hakların önüne geçmez. Bunlar iki ayrı şeydir. Biz Müslümanlar saygı ile mutlak itaati birbirine karıştırıyoruz ve onlara adeta ilahi haklar veriyoruz. İslam’ın vermediği, ama bizim her şeye rağmen onlara sunduğumuz ilahi haklar. Sonra da bunları birbirine karıştırıyoruz; annenizin rızasının Allah’ın rızası, annenizin hoşnutsuzluğunun Allah’ın hoşnutsuzluğu olduğunu sanıyoruz. Bence bu şirkin gizli bir formudur, öyle olduğuna inanıyorum. Çünkü anneniz sizden razı olmayabilir ama Allah sizden pekala razı olabilir, bu gayet mümkündür. Çünkü yanlış bir şey yapmadınız.

O halde mesele son soruya geri dönüyor. Hepiniz için bir turnusol kağıdı niteliğindeki anlamanızı istediğim asıl soru şu: Anne babamızla nasıl konuşmalıyız?

لَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ

(Lâ tekul lehumâ uff)

(Onlara “Öf” bile demeyin.)

(İsrâ, 23)

Sesinizi yükseltmeyin. Gidip “Offf” bile demeyin. Onlara bıkkınlık göstermeyin.

وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا

(Ve bi’l vâlideyni ihsânâ)

Anne ve babaya ihsan ile (iyilikle) davranın.

(Bakara, 83)

Elinizden gelenin en iyisini yapın. Eğer bu iki şeyi yapıyorsanız, elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz demektir ve onlara şikayetlenmiyor, hayal kırıklığınızı görmelerine izin vermiyorsunuz demektir. Buna rağmen hala: “Beni incitiyorsun, şöyle yapıyorsun, böyle yapıyorsun, sana evlen dediğim kişiyle evlenmiyorsun, kariyerini değiştirmiyorsun,” falan diyorlarsa bu onların hakkını gasp etmek midir?

Zor bir soru, ama aslında hiç de zor değil. Sizin için zor çünkü kafanız karışık. Onların haklarını falan ihlal etmiyorsunuz. Sırf onlar öyle düşünüyor diye hakkı gasp etmiş olmuyorsunuz. “Bu diplomayı alarak beni incitiyorsun. Bu işi kurarak beni üzüyorsun.” Hayır. Öyle bir şey yok. Seni kesinlikle incitmiyorum. Kararımın seni neden incittiğini anlamıyorum. Senden hiçbir şey almadım. Sana saygısızlık etmedim. Sesimi yükseltmedim. Seni terk etmedim. Hiçbir şey yapmadım. Tamamen kendi haklarım dahilinde bir seçim yaptım.

Yani anlatmaya çalıştığım şey şu; eğer Müslüman bir ailede olmanın getirdiği o duygusal yükü üzerinizden atamazsanız… Tabii sizde Avrupalıların veya Amerikalıların “Ah ailem çok toksik, bu yüzden onları engelledim ve onlarla muhatap bile olmuyorum çünkü bu toksik yapıyla baş edemem,” şeklindeki tepkisi de yok, değil mi? Bu Batı psikolojisidir. Batı psikolojisi ailenin bir yük olduğuna inanır. Batı psikolojisi olabildiğince bireyci olmanız gerektiğine inanır. Onlarda “anne babaya iyilik”, “sıla-i rahim” ve “ihsan” gibi kavramlar yoktur. Bu kavramların hiçbirine sahip değillerdir. Anneye, babaya, erkek kardeşe, kız kardeşe çok derin bağlarla bağlı olmaya şöyle bakarlar: “Bunlar oldukça toksik, hastalıklı bağımlılık ilişkileri, daha bağımsız olmalısınız.” İşte bu da işin diğer uç noktasıdır.

Bunu dinleyip de, “Biliyor musun? Ben artık annemle savaşa hazırım” demenizi istemiyorum…