Allah (c.c) sevgisini, rahmetini ve ilgisini herkese sunar. Hatta Firavun bile… Her nefes alıp verişinde ciğerlerinin genişleyip daralması aslında Allah’ın (c.c) ona olan rahmetinin bir ifadesidir. Ama en sonunda, Allah (c.c) Kur’an’da; yapmaya devam ederseniz kendinizi Allah’ın (c.c) rahmetinden diskalifiye edebileceğiniz bazı şeyler olduğunu belirtir. Hayatta olduğunuz sürece Allah’ın (c.c) rahmeti devam ediyor demektir.

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla… Alemlerin Rabbi Allah’a hamd, Efendimiz Muhammed aleyhisselama, ailesine, ashabına salat ve selam olsun.

Allah’ın Rahmeti ve Koşulsuz Sevgi

Allah ve koşulsuz sevgi hakkında bir açıklama yapmam istendi, bu yüzden o yoruma birkaç şey ekleyeceğim. Allah Azze ve Celle’nin sevgisi engin ve her şeyi kapsayandır ve aslında rahmet kelimesi, genellikle merhamet olarak tercüme edilir. Bu, rahmet kelimesi için en iyi tercüme değildir. Rahmet kelimesinin açıklaması Arapça açısından hakim görüşe göre iki şekildedir: Bunlardan biri sevgi, diğeri ise ilgi. Sevgi ve ilgi. Rahmet kelimesinin ardındaki iki hakim görüş bunlardır. Yani merhamet kelimesi belki üçüncü seviye bir anlamdır, ancak kelimenin birinci seviye anlamı değildir.

Eğer beni daha önce bundan bahsederken duymadıysanız, bunu bilmenin neden önemli olduğunu kısaca belirteceğim. Mesela, öğretmenin veya müdürün merhamet göstermediğini ve herkesi uzaklaştırdığını söylesem ya da bazı öğrenciler öğretmene gidip “merhamet, merhamet” deselerdi ya da hakim merhamet göstermedi ya da askerler merhamet göstermedi… Tüm bunların neyle ilgili olduğunu biliyor musunuz? Kurtulmanızla ilgili. Yani cezalandırılmak üzereyken birileri merhamet gösterdi, yani sizi cezalandırmadılar, sizi cezadan kurtardılar. Anlıyor musunuz? Polis memuru merhametliydi, sana ceza yazmadı değil mi? Yani aslında merhamet olumsuz bir şeyi varsayar ve sonra birileri bir şey yapmamaya karar verir ve sana merhamet gösterir ve seni bağışlar. Anladınız mı? Bu İngilizce’deki merhamet terimidir.

Şimdi “rahmet” kelimesi rahim kelimesinden gelir, bu da annenin rahmi demektir ve annenin rahmi iki şeyin gerçekleştiği bir yerdir. Bebek annenin karnında büyüdükçe anne bebeği giderek daha çok sever ve bebekle her açıdan ilgilenilir. Yemeği, uykusu, korunması, barınağı… Bilirsiniz, bu unsurlardan her birisi rahim kelimesi kapsamındadır.

Biz Allah’ın rahmeti altındayken, Allah’ın mutlak olarak sürekli artan sevgisi ve ilgisi altındayızdır ve Fatiha’da açıklandığı gibi şartlı ve şartsız meselesi, Allah’ın sevgisini, rahmetini ve ilgisini herkese vermesidir. Hatta Firavuna bile… Ciğerlerinin her nefes alıp verişinde genişleyip daralması aslında bu Allah’ın ona, ona bile olan sevgi ve ilgisinin bir göstergesidir. Yani hayatın kendisi Allah (c.c) tarafından bize verilen bir rahmettir.

Ama sonunda Allah (c.c) Kur’an’da; yapmaya devam ederseniz kendinizi Allah’ın rahmetinden diskalifiye edebileceğiniz bazı şeyler olduğunu belirtir. Hayatta olduğunuz sürece Allah’ın (c.c) rahmeti devam ediyor demektir, değil mi? Yani yaşadığınız sürece çok geç değil. Öldüğünüz an çok geç olur. İşte o noktada çok geç olur.

Peki, Allah ne diyor örneğin?

وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

(Vallâhu lâ yuhibbuzzâlimîn)

(Ali imran, 57)

Değil mi? Yani Allah kötülük (zalimlik) yapan insanları sevmez ama Allah yanlış herhangi bir şey yapmış olanları sevmez, demiyor. Mesela bir keresinde yanlış bir şey yaptınız ve وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ (Vallâhu lâ yuhibbuzzâlimîn) (Ali imran, 57). Zalim, ism-i faildir yani yanlış yapmaya devam eden ve bunu bir yaşam tarzı haline getirenler demektir. Değil mi? Yani bu tür insanlar, Allah’ın (c.c) sevgisinin kapılarını kendileri kapatırlar. O kapıyı kendilerine kapatırlar.

Allah’ın (c.c) geçmişte yok ettiği milletler, Nuh, Salih, Lut (as)’ın milletleri gibi, kıssaları biliyorsunuz, değil mi? O cezaların geldiği günler, o anlık veya o gün veya o hafta:

سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ أَيَّامٍ حُسُومًا

(Seb’a leyâlin ve semâniyete eyyâmin husûmâ)

(Hakka, 7)

O günler için, Allah’ın o insanlara olan sevgisinin ve ilgisinin kapıları kapalıydı. Kendilerini Allah’ın sevgisinden diskalifiye ettiler. Onlara olan buydu.

Ama yine de bahsettiğimiz şeyler geçerli, duyarsızca Allah’ın sevgisinin şartlı olduğunu söylemek yanlıştır. Hayır hayır, Allah’ın sevgisi engindir, her şeyi kapsar ve Allah’ın (c.c) için bu çok… nefret ettiğini bile söylemez, asla nefret ettiğini söylemez. Sadece sevmediğini söyler: وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ (Vallâhu lâ yuhibb). Yani bu herkesin bilmesi için sadece birkaç ek yorum.

Eshabul Yemin ve Es-Sâbikûn Karşılaştırması

Neyse, bir ayeti yani 38 numaralı ayeti atladık. Eshabul Yemin‘in o harika eşlerini anlattıktan sonra, Allah aslında 38 numaralı ayette لِأَصْحَابِ الْيَمِينِ (Li ashâbi’l yemîn) ifadesini ekliyor, “sağdaki insanlar için”. Yani bu, bu bölümün وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ (Ve ashâbu’l yemîni mâ ashâbu’l yemîn) (Vakıa, 27) ile başladığı ve لِأَصْحَابِ الْيَمِينِ (Li ashâbi’l yemîn) ile bittiği anlamına geliyor. (Vakıa, 38)

Bunun amacını anlamak için en iyi yol, bunu Es-Sâbikûn için anlatılan cennette olanlarla karşılaştırmaktır. Allah, Sâbikûn’un eşlerinden ve nasıl olduklarından bahsettiğinde, hemen ardından şöyle dedi:

جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(Cezâen bimâ kânû ya’melûn)

“Bu, yaptıklarının bir karşılığıdır.”

(Vakıa, 24)

Bu, yaptıklarının bir karşılığıdır. Şimdi, bir sonraki seviye cennetin eşlerini tanımladığında, benzer bir şey söylemesini beklerdiniz: “Bu da yaptıklarının bir karşılığıdır.” Bunu doğrudan söylemedi. Sadece bunun sağdaki insanlar için olduğunu söyledi.

Şimdi bu, dolaylı olarak aynı şeyi söylüyor. Aynı şeyi dolaylı olarak nasıl söylüyor? Çünkü sağdaki insanlar dediğinizde, bu onların kitaplarının sağ ellerinde olduğu anlamına gelir ve kitapları sağ ellerindeyse, sağ el iyi işleri temsil eder. Bunlar iyi amelleri olan insanlardır ve bu yüzden kitapları sağ ellerindedir. Yani bunun sağ el ehli insanlar için olduğunu söylemek, neredeyse bunun iyi amelleri olan insanlar için olduğunu söylemek gibidir. Bu iyi amelleri olan insanlar içindir. Yani bunu anlamanın bir yolu budur.

Ama yine de önemli bir ayrım var. Sabikun’dan olan insanlar için, Allah doğrudan onların eylemleri hakkında yorum yaparak sonuçlandırmıştır. جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (Cezâen bimâ kânû ya’melûn) (Vakıa, 24) dedi ve buna dikkat etmek önemli çünkü Sabikun halkı, herkesin önüne geçen insanlar, eylemleri aslında dikkate değer eylemlerdi. Pek çok iyilik vardır ancak bazı süper özel ve harika iyilikler de vardır ki bunlar diğerlerinden çok daha üstündür. Bunlar özellikle takdir edilmelidir. Bu yüzden özellikle takdir edildiler.

Şimdi, kurtulan insanlar; yine de iyi şeyler yaptılar, geçtiler ama bu her şeyden çok Allah’ın (c.c) bir lütfu. Onlar kendi paylarına düşeni yaptılar ve Allah, rahmetiyle bonus puan ekledi ve onları içeri aldı. Sonra da onlara hak edebileceklerinden çok daha fazlasını verdi. Yani buradan şunu anlıyoruz:

فَضْلًا مِنَ اللَّهِ وَنِعْمَةً

(Fadlen minallâhi ve ni’meh)

(Hucurat, 8)

Allah bize hak ettiğimizden fazlasını verdi. Zar zor geçtik ve krallar gibi muamele gördük.

Aslında, biri bu cennette olduğunda, bu ayetleri okuduğunuzda, “tamam, bu bir nevi normal cennet gibi” ama siz ve ben oraya varırsak ve siz ve ben oraya vardığımızda, Allah bize cennetin en yüksek seviyesini versin, oradayken, “oh, daha iyi olabilirdi” demeyeceğiz. Böyle hissetmeyeceksin. Yani, bilmiyorum, bunu söylediğimde aksanım değişiyor ama bilinçaltımdan dolayı. Çünkü sanırım bunu babamdan öğrendim. Babamı seviyorum. Babamın söyleyebileceği en iyi iltifat “iyi”dir. En fazla bu kadar. Mükemmel diye bir şey yok. Sadece “iyi”… Eğer sadece iyi bir şeyin varsa hayat ondan sonra iyidir.

Ama Allah şimdi bir meseleyi daha da pekiştiriyor, Allah (c.c) sağdaki insanlarla fazlaca ilgileniyor. Yani en azından sağdakilerden olmaya çalışmalısınız. وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ (Ve ashâbu’l yemîni mâ ashâbu’l yemîn) (Vakıa, 27) ile başladı ve sonra sonuna fazladan bir sıfat ekledi:

لِأَصْحَابِ الْيَمِينِ ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ

(Li ashâbi’l yemîni sulletun mine’l evvelîne ve sulletun mine’l âhirîn)

(Vakıa, 38-40)

Soldaki İnsanlar (Ashâbu’ş-Şimâl)

Şimdi korkutucu kısma geliyoruz.

وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ

(Ve ashâbuş şimâli mâ ashâbuş şimâl)

(Vakıa, 41)

Şimdi Allah diyor ki, ve soldaki insanlar… Oh, ne olacak, soldaki insanların başına ne gelecek? Soldaki insanlar hakkında ne hayal edebilirsiniz? ‘Ma’, bu istifham, soldaki insanlar değil. Soldaki insanlar kim? Kim değil, ne? Soldaki insanları ne sanıyorsunuz? Yani, sizce hangi durumdalar? Sizce hangi dehşetle karşı karşıyalar? Sizce nasıl bir kaderle karşılaşacaklar? Yani, hayal gücünüze gelen her şey, yankılanan şu soru ile aynı anda hedeflenmiş oluyor:

مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ

(Mâ ashâbuş şimâl)

(Vakıa, 41)

Şimdi, ilk bariz şey, neden onlara soldaki insanlar deniyor? Çünkü kitaplarını sol ellerine alıyorlar. Bu arada, kitaplarını sol ellerine alan kişiler hakkında Kur’an’da anlatılan iki şey olduğunu bilmelisiniz. Allah hiçbirimizi onlardan yapmasın. Bu kişiler kitaplarını sol ellerine alacaklar ve kitap arkalarında olacak: وَرَاءَ ظَهْرِهِ (Verâe zahrih) (İnşikak, 10). Ve uzuvlarını kontrol edemiyorlar, bu yüzden kollarını öne çekemiyorlar çünkü uzuvları artık kontrollerinde değil. Yani, kitapları var, kötü ama sol ellerinde ve arkalarında. Yani, daha da kötüleşiyor çünkü şimdi ne kadar kötü olduğunu bile bilmiyorlar.

Kitaplarını sağ ellerine alan kişilere ne oluyor tahmin edin?

هَاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ

(Hâumukraû kitâbiyeh)

(Hakka, 19)

إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ

(İnnî zanentu ennî mulâkın hisâbiyeh)

(Hakka, 20)

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ

(Fehuve fî îşetin râdıyeh)

(Hakka, 21)

Diyor ki, “Hey, gel kitabıma bak! Bak, gülümsemem bile, şu kişiye sarılmam bile hatta bu bile… hepsi sayıldı. Allah buraya her şeyi yazmış, şuna bak!” İnsanları karnelerine bakmaya çağırıyorlar. Kitabı sol eline alan adam, kitabı arkasına almış, kendisi bile göremiyor. Yani, arkasındaki adam şöyle diyor, “Ne diyor? Söyle bana.” Onun hali böyle.

وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ

(Ve ashâbuş şimâli mâ ashâbuş şimâl)

(Vakıa, 41)

Cennet ve Cehennem Seviyeleri Arasındaki Fark

Ama açık bir zıtlık var. En azından iki cennet seviyesi tarif edilmişti, değil mi? “Sabikun” ve sonra “Eshabul yemin”, “öncüler” ve sonra “Eshabul yemin”. Yani, denklemi dengelemeyi beklersiniz, birden fazla, en azından iki, neyin seviyesi olmalı? Cehennemin de, tıpkı cennet için olduğu gibi.

İlginç, ince bir cevap var, bu soruya birden fazla cevap var. O halde bugün, Dr. Fadıl Salih es-Samarrai’den bir bölüm okuyalım. Kendisini ölümüne seviyorum, muhteşem birisi, Allah onu korusun.

…

Diyor ki, bu kısmı yani cennet kısmını okuduğumda ve sonra cehennem kısmını okuduğumda Aslında, daha yüksek seviyedeki cenneti ve bir sonraki seviyedeki cenneti okuduğumda, hangisine hak kazanmak için daha fazla iyilik yapmaya ilham alıyorum? Daha yüksek olana, değil mi?

Ancak, cehenneme girecek olan insanlar, Allah’ın cehennem ateşine koyacağı kişi, cehennem ateşinin en alt kısmında veya en üst kısmında olsun yine de yanacak, değil mi? Yani kimse “keşke üçüncü katta olsaydım, sekizinci değil” gibi olmayacak. Yani, hayır, kimin daha iyi olduğu konusunda hiçbir rekabet kalmadı, biliyorsunuz buna gerek yok.

Atılacakları seviyelerde rekabete yer yok. “Ben sadece daha iyi seviyede bir cehennemde olmak istiyorum.” Yani, böyle bir şey yok, hiçbir anlamı yok. Bu yüzden, cennette rekabete yer olduğu için, bu yüzden iki tane belirtiliyor.

Şimdi, diğer bir şey de, cennette iki seviye mi var yoksa birden fazla seviye mi? Birden fazla seviye var. Ama söylediğim gibi, Arap edebiyatında ikiden bahsettiğinizde, iki neyi temsil edebilir? Çok, çok, çok kat değil mi?

Cennet Tasvirlerinde Dilbilimsel Ayrım

Bir kız kardeşimizin gündeme getirdiği ilginç bir soru daha var ve bunun burada gündeme getirilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Cennetin her iki tanımında da… bu konulara derinlemesine girmeden önce, cennetin tanımlarında bir parti, içecekler, su, meyve, toplanmalar vs. olduğunu fark ederseniz; bu da erkekler ve kadınlar anlamına gelir. Herkes. Herkes dahil. “Sabikun” dediğinde, sabikun olan erkeklerden bahsetmiyor, sadece “sabikun” diyor. “Eshabul yemin” sadece eshabul yemin olan erkekler değil, hepsi eshabul yemin.

Ama aniden eşlerden bahsediliyor ve onlar kadın. Yani açıkça, bu kime özel? Erkeklere. Yani ortak bir kısım var gibi görünüyor ve sonra sona doğru erkeklere özel bir kısım var. Dilbilimsel olarak ilginç olan şey; ortak kısım ile erkeklere münhasır özel kısım arasında bir kesinti olması.

Peki ne oluyor, örneğin:

وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ

(Ve fâkihetin mimmâ yetehayyerûn)

(Vakıa, 20)

وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ

(Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûn)

(Vakıa, 21)

بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ

(Bi ekvâbin ve ebârîka ve ke’sin min maîn)

(Vakıa, 18)

ve sonra tenvini duyuyorsunuz “in, in…” ve sonra özel hayata geliyorsunuz ve ne oluyor?

وَحُورٌ عِينٌ

(Ve hûrun în)

(Vakıa, 22)

Burada ayrılma oluyor. Yani bu özel kısım.

Peki ikinci cennette ne oluyor?

فِى سِدْرٍ مَّخْضُودٍ

(Fî sidrin mahdûd)

(Vakıa, 28)

وَطَلْحٍ مَّنضُودٍ

(Ve talhin mendûd)

(Vakıa, 29)

وَظِلٍّ مَّمْدُودٍ

(Ve zıllin memdûd)

(Vakıa, 30)

“i”, “in” seslerini duyuyorsunuz.

وَمَآءٍ مَّسْكُوبٍ

(Ve mâin meskûb)

(Vakıa, 31)

وَفَٰكِهَةٍ كَثِيرَةٍ

(Ve fâkihetin kesîrah)

(Vakıa, 32)

لَّا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ

(Lâ maktûatin ve lâ memnûah)

(Vakıa, 33)

Her şey mecrur, bir tanımlamanın devamı. Aynı sırayı korursanız “Urubin etrâbi(n)” olmasını beklerdiniz, değil mi? Ama diyor ki, hayır:

إِنَّآ أَنشَأْنَٰهُنَّ إِنشَآءً

(İnnâ enşe’nâhunne inşââ)

(Vakıa, 35)

فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا

(Fe cealnâhunne ebkârâ)

(Vakıa, 36)

عُرُبًا أَتْرَابًا

(Uruben etrâbâ)

(Vakıa, 37)

Dilsel olarak da ayırıyor, çünkü bu sadece erkekler için tanımlanan ayrı ve özel bir şey. Başka bir deyişle, o kısmı Allah erkekler için ifade etti ve diğer kısmı Allah kadınlar için ifade etmedi.

Hepinize bir hatırlatma olarak, Allah bir şeyi ifade etmediğinde, aslında o şey orada olmadığı için değil, tanımlamanın ötesinde olduğu içindir. Allah, onu tarif etmeyi uygun görmediği için veya o şey kelimelerin ötesindedir veya tarif etmede yanlış veya eksik bir şey olurdu. Başka bir deyişle, Allah (c.c) onu tarif etseydi ve bir kadın deseydi ki; “Benim istediğim şey bu değil”, “Bunu istemiyorum”. O zaman bu bir sorun olurdu, değil mi? “Tüm hayatımı kocama hizmet ederek geçirdim, cennette bir koca istemiyorum.” Sadece istemiyorum. Duamda söylediğim tek şey “Allah’ım o olmasın, böyle iyiyim.” Böyle kadınlar var, değil mi? Onları tanımıyor olabilirsiniz.

Cehennemde Sıralama Olmaması

Cehennemin tanımına geri dönersek; bakın, tıpkı okulda geçmek gibi, bazı çocuklar 52 aldı, bazıları 65 aldı, bazıları 75 aldı, bazıları 90 aldı. Sıralamalar var mı? Evet. Ama bir çocuk 48 aldı. Kaldı. Bir çocuk 42 aldı. O da kaldı. Bir çocuk 35 aldı. O da kaldı. Bir çocuk 7 aldı. O da kaldı. Kalanlar arasında sıralama var mı? Hayır, hepsi kaldı. 7 de alsan, 47 de alsan geçemedin. Hepsi aynı seviye.

Yani cennetin seviyelerini tanımlamanın, aynı şekilde cehennemin seviyelerini tanımlamamanın mantığını görüyorsunuz, değil mi? Seviyeler olmasına rağmen tanımlamanın bir anlamı yok. Bu arada birinci seviyede olacak olan budur, ikinci seviyede olacak olan budur ve siz “Oh, birinci seviyeden gerçekten korkuyorum ama ikinci seviyenin sorun olmayacağını düşünüyorum.” Bu hiç mantıklı değil.

Ve işte bu وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ (Ve ashâbuş şimâli mâ ashâbuş şimâl) (Vakıa, 41) in arkasındaki mantık.