Allah bize aslında şunu öğretiyor: Net ve düzgün konuşmalar yapabilmenin tek yolu, gerçekten takva bilincini güçlendirmektir. Bir kişinin düzgün ve açıkça iletişim kuramaması aslında bir konuşma problemi değil, bir takva problemidir.

Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında, Müslümanlar ile Hindular arasında ya da başka gruplar arasında tartışmalar oluyor. Müslüman konuşmacı, Hindu’yu aşağılıyor, ateisti aşağılıyor, milletin önünde onları tamamen yerin dibine geçiriyor ve siz de: “Evet, işte gerçek İslam bu!” Ancak takva, bu değildir.

Her ayet, sonunda bize muazzam bir sorumluluk yüklüyor. İşte bir sonraki ayette olan bu. Tekrar ”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhellezîne âmenû)” var. Az önce bu ayette “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhellezîne âmenû)” dedik ve tekrar ”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhellezîne âmenû)”.

Daha önce de ”يَا أَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ (Yâ eyyuhen nâsuzkurû ni’metallâhi aleykum)” (Fatır-3) ifadesini görmüştük, değil mi?

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

(İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne alen nebiyy, yâ eyyuhellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ)

(Ahzab, 56)

Yani başta ”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhellezîne âmenû)”yu görmüştük, sonra ”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhellezîne âmenû)”yu ortada gördük, şimdiyse ”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا (Yâ eyyuhellezîne âmenû)”yu sonda görüyoruz. Ancak sonda arka arkaya geliyorlar, değil mi? Onlar (ayetler) bir araya toplanmış durumda, bu da Allah’ın Müslümanları sarsmakta olduğunu gösteriyor.

Başta düşman onları sarsıyordu: ”زُلْزِلُوا زِلْزَالًا شَدِيدًا (Zulzilû zilzâlen şedîdâ)” (Ahzab-11). Ama şimdi Allah onları sarsıyor: ”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا” ”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا” لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَىٰ (Yâ eyyuhellezîne âmenû, yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tekûnû kellezîne âzev Mûsâ) (Ahzab, 69).

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا

(Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe ve kûlû kavlen sedîdâ)

(Ahzab, 70)

Bakın ne oldu, başta ”يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ اتَّقِ اللَّهَ (Yâ eyyuhen nebiyyuttekıllâh)” (Ahzab, 1) gördük. Sona geliyoruz değil mi?

”يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ

(Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâh)”

(Ahzab, 70)

Peki, Peygamber Efendimize (sav) başta neden Allah’a karşı takva sahibi olması söylendi? Çünkü bir şeyi en ince, en nazik şekilde ifade etmekte tereddüt ediyordu. Sadece buydu, sonra da Allah vahiy göndermeye devam etti: ”Sana söyleneni yap, sadece Allah’a güven. Sadece söyle.”

”وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَاهُ

(Ve tahşen nâse vallâhu ehakku en tahşâh)”

(Ahzab, 37)

Tekrar tekrar aynı konu ve bütün bunların sonunda mesele sadece Resulullah (sav) hakkında bile değil. Çünkü Rasulullah’ın (sav) tüm meselesi, senin ve benim için bir ışık ve aydınlatıcı bir kandil (سِرَاجًا مُّنِيرًا) olmaktır. Bu surenin sonunda sadece ‘Ya Rasulullah ile Zeyneb arasında ne oldu?’ ‘Ya Rasulullah ile Zeyd arasında ne oldu?’ diye düşünmeyeceksin. Hayır hayır, mesele şu: Sana ne olacak? Mesele sana ne olacağı, bana ne olacağı.

،، يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا ،،

(Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe ve kûlû kavlen sedîdâ)

Allah’a karşı takvalı olun ve doğru söz söyleyin.

(Ahzab, 70)

“Sed” ve “Sedid” Kavramlarının Anlamı

“قُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا (Kûlû kavlen sedîdâ)” bu ayetin içinde dünyalar var, bu böyle bir ayet.

Öncelikle ”sedid”den gelen ”sed”in anlamını anlayalım. ”Es-sudd, ves-sed, er-radm vel-cebel” bilirsiniz su barajla tutulur, buna “sed” denir ve o ”sed”den daha iyi daha güçlüsünü yapacağını söyledi, buna ”radme” denir, yani ”sed” bir baraj, büyük bir duvar. Aynı zamanda geçit vermez bir dağ demektir.

Dünya üzerindeki birçok imparatorluk, dağlara takıldıkları için daha fazla genişleyemedi. Yani, sürekli fethetmeye devam ettiler ta ki Kafkaslar’la veya büyük sıradağlarla karşılaşıncaya kadar. Sonra “Eh, sanırım imparatorluğun sonu burası çünkü bu dağların diğer tarafına geçmek ya da okyanusun etrafından dolaşmak çok zor; bu kaynaklarımızı tüketir.”

İşte burası Allah’ın imparatorluklar için yarattığı doğal sınırdır. Çünkü burayı geçemezsiniz. Burası kapalıdır, doğal bir mühürdür. Buna “sed” denir. “Sed” kelimesinin anlamı: sağlam, kapalı, geçirmeyen, dosdoğru…

Yani Allah, konuşmaya bir nitelik veriyor. Allah’a karşı takva sahibi olun ve ”sedid” özelliklerine sahip bir konuşma yapın.

Ayrıca onun “sarf” yönü de önemli, “sedid” faildir. Yani bu ”’Sıfat-ı müşebbehe“, mütemadiyen “sedid” olan demek. Bu ne demek? Yani sözlerin her zaman dosdoğru ve tutarlı bir şekilde boşluksuz olması. Dosdoğru ve boşluksuz. Tıpkı dağın içinde boşluk olmaması ve ilerleyememen gibi veya çatlak olmayan bir duvar gibi. Ya da suyun geçemediği bir baraj gibi, değil mi? Yani boşluksuz ve düzdür. İşte “sed” kelimesinin iki özelliği bunlar.

Konuşmada Netlik ve Niyet

Şimdi konuşma hakkında düşünmemiz gerekiyor. Konuşmanın dosdoğru olduğundan nasıl emin olursun? Ve konuşmanın içinde çatlaklar, delikler olmadığından nasıl emin olursun? Hadi şimdi konuşmanın “delik” içermemesi meselesine bakalım.

Öyle konuşursun ki, söylediklerin yanlış anlaşılamaz. Öyle konuşursun ki, karşı tarafın anlamasını istediğin şey mükemmel bir netliktedir. Belirsiz bir şey kalmaz. Yani… Kesinlikle açık ve anlaşılır iletişim becerisi geliştirmelisin. Böylece yanlış anlaşılmaya yer kalmaz.

Geçmişe bakıp şöyle desen bile: Konuşurken yumuşak olma, çünkü birileri yanlış anlayabilir. Kalbinde hastalık olanlar, bundan umutlanabilir, “romantik bir fırsat” var sanabilir. Neden? Çünkü konuşurken tonlamanda biraz “halel” (noksanlık) olabilir. Bu yüzden konuşmanı dosdoğru yap. Yani mesele sadece ne söylediğin değil, aynı zamanda nasıl söylediğin, ikisi uyumlu olmalı.

Allah, başta “اتَّقُوا اللَّهَ (İttekullâh)” diyerek bize bu takvanın bir parçasıdır demiş oluyor. Allah diyor ki: Eğer gerçekten Allah’tan sakınıyorsanız, bu anında iletişiminize yansır ve söylediğin şeyin yanlış anlaşılabileceğinin, kullandığın tonun yanlış anlamalara yol açabileceğinin farkında olursun. Hem ne dediğin hem de nasıl söylediğin konusunda bilinçli olursun.

Ayrıca, “sedid” kelimesi bir boşluğu doldurmak ise biriyle konuşuyorsun ve önünde bir hedef var. Bu konuşmanın bir amacı var. Söylediğin her kelime, kurduğun iletişim o hedefe ulaşmayı amaçlamalı ve o amacın doğru bir amaç olmalı, kötü bir amaç olmamalı.

Birini üzecek şeyler söyleyebilirsin, doğru mu? Yani sırf onu üzmek için konuşuyor olabilirsin, bazen sırf birisini kızdırmak için yorum yapabilir misiniz? Niyetin iyi mi yoksa kötü mü? Niyetin bozuk. O halde sözlerin “sedid” değil. Çünkü “istidat” sadece konuşmanın ve tonun doğruluğu değil, aynı zamanda konuşmanın amacının doğruluğudur. Hedefin nereye isabet edeceğidir. Bu kişiyi ikna etmeye mi çalışıyorum yoksa onu daha da sinirlendirmeye mi? Yardım etmek mi istiyorum yoksa aşağılamak mı? Bu yorumla niyetim neydi?

Hani bazen biri gerçekten kırıcı bir şey söyler, sen de “Az önce ne dedin?” dersin o da, “Öylesine söyledim”… Ya da biri gelip sana “Bu dersi alman biraz aptalca değil mi sence de?” dediğinde, sen de ”Ne?”

— Sadece bir soru sordum, sadece bir soru.

Evet, doğru. Bu bir soru. “Dümdüz bir soru, kırmak istemiyorum, sadece bilmek istiyorum. Sadece bilmek istiyorum.” derler. ”Neden bilmek istiyorsun?” diye sorduğunda da ”Sadece merak ettim”. Bu ne demek biliyor musun? Konuşurken gerçek niyetlerini ifade etmek istemiyorlar. ”Bilmem ki,” deyip bilmezden gelebilirsin ya da “Bilmiyorum, sadece merak ediyorum” diyebilirler. ”Öylesine söyledim…”

“Neden bana bu kadar çok soru soruyorsun?”

— Çünkü niyetini öğrenmek istiyorum. Konuşmanın amacını anlamaya çalışıyorum.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا

(Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe ve kûlû kavlen sedîdâ)

(Ahzab, 70)

Niyetin, amacın belli, hedefe yönelik, doğru, kararlı olsun. Ne duygusal manipülasyona kalkış ne de kolayca yönlendirilebilecek biri gibi konuş.

Mesaj şu ki yanlış bir şey yapmıyorsun ama biri gelip:

— Ne yapıyorsun sen?… Ne yapıyorsun?

Gençlerden bazıları namaza başlıyor mesela, ama ebeveynler radikalleşiyor diye korkuya kapılıyor. Bu oluyor. Baba gelip:

— Ne yapıyorsun sen? Sırada ne var, çantanda bomba mı saklayacaksın?

Bu tarz konuşmalar… Peki, bu genç ne yapmalı böyle bir durumda? “Namaz kılıyorum” demeli “ve kılmaya devam edeceğim.” Ne sesini yükseltmeli, ne de alçaltmalı. “Sadece namaz kılıyordum” hayır, hayır bu “sedid” değil çünkü özür diliyorsun. “Allah rızası için namaz kılıyorum!” bu da “sedid” değil, çünkü şimdi de öfkeleniyorsun.

Bir amacın var. Neyi neden yaptığını veya niyetini, özür dilemeden ve kırmadan söylemelisin. “Namaz kılıyorum ve kılmaya da devam edeceğim, bırakmayacağım” demen yeterli.

— Ama seni seviyorum.

— Beni sevmiyorsun. Sevseydin namazı bırakırdın!

— Namazı bırakmayacağım… ve seni hâlâ seviyorum.

— Yok, sevmiyorsun. Konuşmak istemiyorum seninle!”

Şimdi kim duygularına yenildi? Kim dengesini kaybetti? Eğer sen soğukkanlılığını korursan, seni yoldan çıkarmaya çalışan kişi dengesini kaybeder. Sen kaybetmezsin. İşte bu, “kavlen sedid“in faydası.

“Kavlen sedid”in bilmenizi istediğim diğer bir parçası da… en azından giriş açıklaması olarak bunun bir önceki ayet ile nasıl bağlantılı olduğu.

لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَىٰ

(Lâ tekûnû kellezîne âzev Mûsâ)

(Ahzab, 69)

Peygamberi inciten bir söz bu. Yani söz Peygamberimizi (sav) incitmek için söylenmiş. Allah bundan bize şunu öğretiyor: Bu sadece Peygamber ile (asm) sınırlı değil… Her zaman açık, haysiyetli, hedefe yönelik ve maksadı belli bir şekilde konuşmayı öğrenmelisin.

”Meful lehu” bile koymamış. “Kulu linnasi” veya “kulu lil-muminine kavlen sedide” veya “kulu libadikum bad kavlen sedide” hayır, “kulu kavlen sedide“. Kime böyle hitap edersin? Herkese, hitap etmediğin kimse kalmaz. Okunu düz tutmalısın.

Korku ve Öfkeyi Yönetmek

Bazen hutbeye çıkacağım zaman biri geliyor diyor ki: “Hocam, birkaç gazeteci gelmiş, haberiniz olsun istedim.” Ben de “Peki” diyorum. “O zaman başka bir sure seçeyim.” Benim anlatacaklarım Allah’a karşı takva temelli ise ve sen gazetecilere karşı takvalı olmamı istiyorsan konuşmamdaki “sedidlik” bozulmuş olmuyor mu? Bu, eğip bükülmüş bir konuşma olmaz mı?

Eğer Allah’a karşı takvam varsa ve söyleyeceğim şey anlamlı, amaçlı ve dosdoğru ise o zaman biri rahatsız olur mu diye korkmamam gerekir. Peki, bu ayete göre kimin razı olmamasından korkmalıyım? Allah. Nerede geçiyor bu? اتَّقُوا اللَّهَ (İttekullâh) kısmında.

Yani Allah bize aslında şunu öğretiyor: Doğru, açık ve net konuşmayı öğrenmenin tek yolu; gerçek anlamda takva sahibi olmaktır. Eğer birinin doğru konuşmakta zorlanma problemi varsa, bu bir konuşma problemi değil, bir takva problemidir. Önce temeli, burayı düzeltmek lazım. Başkalarından çekinme, Allah’tan çekin.

Allah’tan korkarsan, işte o zaman kimseyi incitmeden net konuşabilirsin. Çünkü “Ben Allah’tan korkuyorum, kimseden korkmuyorum, Hakk’ı söyleyeceğim” dersin; hayır, çünkü bu sefer de kimseyi kırmaktan çekinmiyorsun. “İnsanları kırmaktan korkmuyorum, insanlardan korkmuyorum.”

İki çeşit aşırılık var: Bir taraf korkarak konuşanlar, diğer taraf ise öfkeyle konuşanlar. Yani ya korkun seni kontrol ediyordur ve bu korku seni Allah’a karşı takvadan uzaklaştırabilir. Aynı şekilde, öfken de seni ele geçirebilir ve öfken de seni Allah’a karşı takvadan uzaklaştırabilir. Ama bu iki duyguyu yönetebildiğinde, işte o zaman gerçekten takva sahibi olursun. İşte o zaman duygular araya girmeden dosdoğru konuşabilirsin. Ne korkun ne öfken…

Bazı insanlar sanıyor ki: Ne kadar öfkeli konuşursam, o kadar dindarım! Şöyle konuşan adamları dinlemek istiyorum: “Kardeşlerim, siz…” Adamın bağırması imanımı artırıyor dostum, bayılıyorum, “işte bu kafirler”, adrenalin yükseliyor. “Ne kadar çok takva var!” Hayır, bu sadece senin öz güvensizliğin. O an güçlü hissettin kendini, hoşuna gitti.

Veya Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında, Müslümanlar ile Hindular arasında ya da başka gruplar arasında tartışmalar oluyor. Müslüman konuşmacı, Hindu’yu aşağılıyor, ateisti aşağılıyor, milletin önünde onları tamamen yerin dibine geçiriyor ve siz de: “Evet, işte gerçek İslam bu!” Ancak takva, bu değildir. Bu, takva değil.

Kafir, inkâr eden, ateist ya da kim olursa olsun, sesini yükseltiyorsa, yüksek sesle konuşuyorsa, Allah ne diyor:

،، خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا ،،

(Hâtabehumul câhilûne kâlû selâmâ)

(Furkan, 63)

Uzaklaş. Ben sadece “sedid” bir şekilde konuşabilirim. Eğer sen sesini yükselteceksen, o zaman, bu sohbeti sürdüremem. Sadece akılcı bir konuşma ile ilgileniyorum. Duygusal bir konuşma ile değil. Bunu yapamam. O halde burada bırakacağım.

İslam öncesi dönemde durum farklıydı. O dönemde şairler şöyle derdi: Düşman kabile liderini öldürür, cesedin başına ayağını koyardı ve gururla şöyle söylerdi: “Kim bize cahillik yapmaya kalkarsa bilsin ki onlara cahilliğin ne demek olduğunu gösteririz. Bizimle yarışmak isteyenler bilsin ki bizden daha cahil hiç kimse olamaz.”

Peki, Müslümanların cevabı bu mu olmalı?

،، ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ ،،

(İdfa’ billetî hiye ahsen)

(Fussilet, 34)

وَاهْجُرْهُمْ (Vehcurhum) (Müzemmil, 10) ،، خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا ،، (Hâtabehumul câhilûne kâlû selâmâ) (Furkan, 63)

Eğer onlar alay ediyorsa, uzaklaş.

،، حَتَّىٰ يَخُوضُوا فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ ،،

(Hattâ yehûdû fî hadîsin ğayrih)

(Nisa, 140)

Sadece çekil. Çekil git. Karışma bu işe. Bu senin işin değil. Bu da takvanın eksikliğidir çünkü mesele egoya dönüşür. Eğer ben de bağırsam bu artık İslam’la ilgili değildir. Bu benim duygularımı kontrol etmemle ilgilidir, duygularımı kontrol etmeme ne denir? İşte bu takvadır.

،، يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ ،،

(Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâh)

(Ahzab, 70)

Allah’tan korkuyorum, O’nu gözetiyorum, Allah’ın rızasını kaybetmekten korkuyorum. Allah bana duygularımı nasıl kontrol edeceğimi öğretti; korku, endişe, öfke, hiddet… Peygamber onlara öfkelendiğinde bile Allah diyor ki: “Eğer durmazlarsa, Peygamberin onlara öfkelenmesine izin veririm.” Onlar onu rencide etseler bile, Resulullah’a (sav) ara ver deniyor (Ahzab, 48): دَعْ أَذَاهُمْ (Da’ ezâhum). Onları incitmemek için kendini tut.

Kur’an duyguları da terbiye ediyor; sadece maneviyatı değil, iletişimi terbiye ediyor. Ancak bundan sonra açık iletişim kurabilirsin. Duygularını kontrol etmeden açık bir iletişim kuramazsın ve duyguları kontrol edebilmenin nihai yolu da, Allah’a karşı takvalı olmaktır, ayetin söylediği bu. Bu tür konuşma, takvanın bir parçasıdır.

Üç Tip Sorunlu İnsan

Şimdi bu ayette üzerinde duracağımız iki önemli konu kaldı. Sonrasında inşallah diğer ayete geçeceğiz. Bu surede iki ana konu var:

Birincisi, bu surede üç tip sorunlu insan anlatılıyor. Sonra da iki güzel örnek. Üç tip sorunlu insan şöyle: Münafıklar, الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْمُرْجِفُونَ (Ellezîne fî kulûbihim meradun vel murcifûn) (Ahzab, 60).

Eğer Allah bize takvalı olun ve dosdoğru konuşun diyorsa bundan anlaşılır ki münafıklar dosdoğru konuşmazlar, الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ (Ellezîne fî kulûbihim merad) dosdoğru konuşmaz, الْمُرْجِفُونَ (El murcifûn) de dosdoğru konuşmaz. Ama üçünün de konuşmasında farklı bir hastalık var. Hepsi kendine özgü bir şekilde takvayı çiğner.

  1. Münafıklar, Kur’an’daki konuşmalarında çok zekiler, evet mi hayır mı?

” سَلَقُوكُمْ بِأَلْسِنَةٍ حِدَادٍ

(Selekûkum bi elsinetin hıdâd) ”

(Ahzab, 19)

Sivri, katı, hedefi belli dilleri var, sözleri son derece stratejik. Sorun…. takva kalpte değil mi? Kalp yanlış yerde olunca, ok da yanlış hedefe gider. Ok gerçekten çok iyi, hedef de çok iyi ama hedef yanlış. Hedefe ateş etmekte çok iyisin ama nifak yüzünden hep yanlış hedefi seçiyorsun. Yani hedef yanlış.

  1. Sonra ”الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ (Ellezîne fî kulûbihim merad)”. Ne ordalar ne burda, bazen konuşuyorlar ve hedefe varıyor, bazen konuşuyorlar yanlış hedefe varıyor. Çünkü hedef onlara bulanık geliyor, kalbi göz gibi düşünürsek, gözleri bulanıklaşmış gibi. Gözleri net değil artık, ”تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ (Ta’mel kulûbulletî fis sudûr)”. Kalpleri kör olmuş. Hastalık ilerledikçe, hedefi daha çok kaçırıyorlar. Duygusal olarak her yöne savruluyorlar, bazen doğru bazen yanlış. Konuşmaları dalgalanıyor.
  2. Sonra: ”وَالْمُرْجِفُونَ فِي الْمَدِينَةِ (Vel murcifûne fil Medîneh)” (Ahzab, 60). Mümkün olduğunca çok sorun çıkarmak isteyenler ne yapıyorlar biliyor musunuz? Halı bombardımanı yapıyorlar. Her türlü söylenti ve yalanı yayıyorlar, hedefe varıp varmaması önemli değil, birisi tutar ne de olsa. Medine’yi her türlü ihtilafla doldurmak istiyorlar. Umuyorlar ki biri tutacak. Yaylarını, oklarını kapıyorlar, kafalarına göre rastgele ateş ediyorlar. ”Biri tutar belki” diye. İşte bunlar “el-mürcifün“. “İrcâf” kelimesi kelimenin tam anlamıyla “zelzele” gibi, her yere, her şeye vurmaya çalışıyorsun ve hangi atışın tutacağını bilmiyorsun. İşte bu yüzden münafıkların o kadar çok farklı yollarla kandırılmış olduğunu görüyoruz. Bunlar el-mürcifun (fitne çıkaranlar).

Allah da müminlere diyor ki: “Bakın, bunun önüne geçmenin tek yolu…” Bu kaosa karşı vereceğiniz tek etkili cevap şu:

”اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا

(İttekullâhe ve kûlû kavlen sedîdâ)”

(Ahzab, 70)

Allah’a karşı takvalı olacaksın ve dosdoğru konuşacaksın.

Kalp, Dil ve Davranış İlişkisi

Şeyler zıddı ile bilinir… Şeyleri zıddı ile tersi ile anlarsınız. Allah dosdoğru konuş diyorsa, demek ki ortada ”dosdoğru konuşmama” problemi var demektir. Peki, bu nasıl bir şey, dosdoğru konuşmamak ne demek ve ben dosdoğru konuşup konuşmadığımı nasıl anlarım? Beni yolumdan alıkoyan fark edilmeyecek küçük nedenler neler olabilir? Ve ne kadar çok saparsam, takvama o kadar zarar vermiş olurum. Yani takvayı korumak için sözünü korumalısın, bu arada…

Henüz o ayete gelmedik ama sonraki ayette göreceksiniz ki Allah ”يُصْلِحْ لَكُمْ أَعْمَالَكُمْ (Yuslih lekum a’mâlekum)” (Ahzab, 71) buyuruyor. Allah davranışlarınızı düzeltir, onları iyileştirir.

  • Takva nerede? Kalpte.
  • Peki söz nerede? Dilde.
  • Davranışlar nerede? Ellerimizde.

Geçiş var, kalpte başladı oradan dile, oradan da davranışlara dönüşüyor. Allah sanki diyor ki: Davranışlar doğrudan söylediğin şeylerden etkilenir. Söylediklerin doğrudan kalbinden etkilenir. Takvalı mı, değil mi? Konuşmayı düzeltmekten bahsetmeden, davranışları düzeltmekten bahsedemeyiz. Takvadan bahsetmeden, konuşmayı düzeltmekten bahsedemeyiz.

İşte Allah bu ayette tam olarak böyle bir süreçten bahsediyor. Biz de İnşallah bu süreci keşfedeceğiz inşallahu teala. Allah, bizleri Kur’an-ı Kerim’in hikmetiyle bereketlendirsin. Ayetlerin ve hikmetli zikirlerin sayesinde bizleri yüceltsin.