Bilgi tek başına yeterli değildir. Tabii ki bunun en bariz örneği, İblis’in ta kendisidir, değil mi? Hangimiz İblis’ten daha bilgiliyiz ki? O epey bilgilidir. Biz Adem’in (as) kıssasını öğreniyoruz. Ama o kendisi bizzat kıssayı yaşıyor. Adeta, “Kanka, ben oradaydım zaten” diyor. Orada bulunup da hâlâ inkâr edebilmesi çok acayip, değil mi? Yani; aklen görmek, aklen duymak ve zihnen anlamak, bunlar yetmiyor. Ortada manevi bir problem var. Allah, aynı manevi hastalığın insanlara da bulaşabileceğini söylüyor.
Cinlerin İlahlaştırılması ve Şirk
Bence değinilmesi gereken ilk ve en önemli şey şu: İnsanoğlu tarih boyunca onları ilahlaştırmıştır. İblisler, yarı tanrılar… Onlara hep farklı isimler koyup durdular. Avatarlar. Artık onlara ne derseniz deyin. Mistik yaratıklar. İnsanlar, farklı mitolojilerde ve dinlerde onlar için hep farklı isimler uydurdular. Ama öyle ya da böyle onları yücelttiler, ilahlaştırdılar, değil mi?
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ الْجِنَّ
(Ve cealû lillâhi şurekâel cinn)
“Cinleri Allah’a ortak koştular.”
(En’âm, 100)
Aslında, birazdan detaylıca göreceğimiz üzere, bazı Araplar cinlerin Allah’ın eşleri olduğuna bile inanıyordu. Güyâ bazı cinler Allah’ın eşleriymiş ve melekler de Allah’ın çocuklarıymış; Allah’ın kızlarıymış. İş işte bu kadar çığırından çıkmıştı.
Peki, cinlere tapmak ne anlama geliyor? Temel olarak, onlara dua etmeseniz bile, Allah’a ait olan bir şeyin cinlere ait olduğunu düşünmeye başlarsanız, sadece Allah’tan beklemeniz gereken bir şey için O’ndan başkasına yönelirseniz, işte bu şirk olur.
— Daha iyi bir işe ihtiyacım var.
Daha iyi bir işe başvurabilirsin tabii ama:
— Duyduğuma göre bir “iş cini” varmış. Kuzenime üç kez falan terfi aldırmış, denemek ister misin?
— Olur valla, altı aydır iş bulamıyorum zaten, bir deneyeyim.
— Hadi bir ruh çağırma tahtası alalım. Dolunayı bekleyelim, tamam mı?
İşte bu tarz bir zihniyet. “Belli bir işim için onlara gideceğim. Şu kadınla evlenmek istediğim için onlara gideceğim ama kadın bana karşı uzaklaştırma kararı aldırdı.” Veya her ne karın ağrısıysa işte.
İnsanlar, istedikleri bir şey için onlara yöneliyorlar. Aslında Allah’tan istemeleri gerekirken, yardım edip edemeyeceklerini cinlere sormak istiyorlar. İşte bu şekilde, öyle ya da böyle, birer tapınma nesnesine dönüşüyorlar, değil mi?
İnsan ve Cin Şeytanlarının İş Birliği
Kur’an’da onlardan kötü olanlar hakkında bilmeniz gereken bir diğer şey de Allah’ın onları bu dünyaya bizzat yerleştirdiğidir. Allah bu dünya imtihanını şu şekilde de kurmuştur:
وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوًّا شَيَاطٖينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ
(Ve kezâlike cealnâ li kulli nebiyyin aduvven şeyâtînel insi vel cinn)
(En’âm, 112)
Yani Allah her peygambere düşmanlar kıldı. Allah bir sürü düşman yarattı. Bunlar insan ve cin formundaki şeytanlardı. Sanki bazı insanlar o kadar yoldan çıkıyorlar ki, Allah katında artık insan olarak bile kabul edilmiyorlar. Şeytan sayılıyorlar. İnsan şeytanı. İçlerinde zerre kadar iyilik kalmamış. İşte cinler arasında da böyleleri var.
Bunlar birbirleriyle iş birliği yapıyorlar.
يُوحٖى بَعْضُهُمْ اِلٰى بَعْضٍ
(Yûhî ba’duhum ilâ ba’d)
(En’âm, 112)
Birbirlerine fısıldayıp ilham veriyorlar. Birbirlerine taktikler verip, yönlendiriyorlar.
زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًاۜ
(Zuhrufel kavli ğurûrâ)
Birbirlerine yaptıkları işleri süslü gösteriyorlar. Kötü amellerini birbirlerine güzel gösteriyorlar. Ve birbirlerini sürekli aldatıyorlar.
وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ
(Ve lev şâe rabbuke mâ fealûh)
“Eğer Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı.”
(En’âm, 112)
فَذَرْهُمْ
(Fe zerhum)
“Onları kendi hallerine bırak.”
وَمَا يَفْتَرُونَ
(Ve mâ yefterûn)
“Uydurdukları şeylerle baş başa bırak.”
Yani, onlara kafayı takmayın. “Biliyor musunuz, şeytana tapan bir tarikat var ve bunların yeraltında gizli bir sığınakları var. Tam da alışveriş merkezinin altında. Otoparka inerseniz, orada gizli bir işaret var. Bu okült grupla ilgili bir YouTube serisi yapacağım,” gibi şeylere girmeyin.
Peki Allah ne diyor?
ذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ
(Zerhum ve mâ yefterûn)
“Bırakın onları. Onları ve uydurdukları şeyleri öylece bırakın.”
Neden mi? Çünkü bu bir merak tutkusuna dönüşebilir ve sonra sizi esir alır. Bir saplantı haline gelir. Bu yüzden Resulullah’a bile “Sen onlara takılma” denilmiştir. Kendi hallerine bırakın. Sadece var olduklarını bilseniz yeter. Birbirleriyle iş birliği yaparlar. Kendi aralarında epey iş çevirirler. Orada dolaplar döner. Eğer Allah dileseydi, bunları asla yapamazlardı. Yani Allah onlara müsaade etmiştir. Bu yüzden peşini bırakın. Allah size yeter.
Onların tarikatlarıyla ilgili içeriden bilgiler toplamak probleminizi çözmeyecektir, öyle değil mi? Bu işinize hiç yaramayacaktır. Fakat konu epey cezbedici. İlgi çekici dedikodular içerir. İnsanda merak uyandırır. Sonra videonuza biraz da ürkütücü bir arka plan müziği koyarsınız.
قَالَ ادْخُلُوا فٖٓى اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِكُمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ
(Kâledhulû fî umemin kad halet min kablikum minel cinni vel ins)
(A’raf, 38)
İnsanlar cehennem ateşine atılırken, şu anons yapılır: “Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe girin!” Başka bir deyişle, ateşe atılan koca koca cin ümmetleri vardı. Aynı şekilde ateşe atılan koca koca insan ümmetleri de vardı. Ya da cehenneme doğru birbirleriyle omuz omuza yürüyen cinlerden ve insanlardan oluşan topluluklar. Yani birbirleriyle resmen iş birliği içindeydiler. Değil mi? Sonra oraya her yeni grup geldiğinde, bir öncekine lanet okur. Yani onlar kötülükte ortaktırlar.
Kur’an’da bu ittifaklarla ilgili başka ayetler de vardır. İlk ayete geldiğimizde tekrar değineceğim çok ilginç bir örnekte Allah, İsra Suresi’nde: Cinler ve insanlar bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek için bir araya gelseler de bunu asla yapamazlar, buyuruyor.
وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖيراً
(Ve lev kâne ba’duhum li ba’dın zahîrâ)
(İsra, 88)
Bu kısım oldukça ilginç, çünkü İsra Suresi’nin muhatapları arasında Yahudiler de yer alıyordu. Sure Kudüs’ten bahsederek başlar. Değil mi? Sure Kudüs’le başlar. Yahudi geleneğinin ve tarihinin büyük bir parçasını, cinleri yardıma çağırmaya dayanan Kabala alt kültürü oluşturuyordu, değil mi? Ayrıca Kureyş’e, Resulullah’a (sav) ve Kur’an’a yöneltmeleri için türlü itirazlar ve eleştiriler öğretiyorlardı. “Gidin peygamberinize şunu sorun, bunu sorun, bir de şunu sorun” deyip duruyorlardı. Zaten kendileri de cinlerle içli dışlı olan böyle bir alt kültürden geliyorlardı.
İşte tam bu noktada Allah: İnsanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini meydana getirmek için toplansalar, bunu kesinlikle başaramazlar, diyor.
وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهٖيراً
(Ve lev kâne ba’duhum li ba’dın zahîrâ)
“Birbirlerine arka çıksalar bile.”
Hani diyelim ki Microsoft Teams üzerinden ortak bir projeye girişsinler, ve hepsi aynı anda aynı belge üzerinde çalışsın, yine de bunu yapamazlar. Değil mi? Peki.
Kalplerin Körlüğü: Akıl ve Maneviyat Dengesi
Şu ayet de cidden dikkate değer:
وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثٖيراً مِنَ الْجِنِّ
(Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinn)
Biz yarattık,
مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِؗ
(Minel cinni vel ins)
“Cehennem için birçok cin ve insan yarattık.”
(A’râf, 179)
Allah, birçok insanın eninde sonunda cehenneme yakıt olacağını söylüyor. Öyle değil mi? Ardından, Cin Suresi’ni çalışmaya başlayana kadar bunca yıl pek de dikkatimi çekmeyen bir şey söylüyor. Şöyle diyor:
لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاؗ
(Lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ)
“Kalpleri vardır ama onlarla gerçeği idrak edemezler. Kalpleri vardır ancak anlamazlar.”
(A’raf, 179)
Bu ayet ne zaman aklıma gelse, hep insanları düşünürdüm. Fakat cinler hiç aklıma gelmemişti. Oysa bu ayet sadece insanlardan bahsetmiyordu. Cinleri de kapsıyordu. Yani burada tasvir edilen hastalık, sadece insanlara has değil; aynı zamanda cinlerin de hastalığıdır.
لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَاؗ لَهُمْ اَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَاؗ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَاؕ
(Lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ)
Temelde üç problemleri var:
- Gerçeği idrak etmedikleri kalpleri var.
- Görmeyi inatla reddettikleri gözleri var.
- Duymayı reddettikleri kulakları var.
Burada duyamazlar yerine özellikle reddederler diyorum. Çünkü ayetin alt metni tam da budur.
Bunu en basit haliyle anlamak için, Allah’ın bize iki tür düşünme yetisi verdiğini düşünün. İlki; mantıksal, rasyonel, beyin odaklı, analitik düşünme. Yani akılla düşünme. Diğeri ise manevi düşünme, yani kalple düşünme. Arka planda işleyen iki süreç var. Hem entelektüel bir süreç yaşanıyor, hem de manevi bir süreç. Bunlar iki farklı cihaz. Normal şartlarda uyum içinde çalışmaları icap eder. Birlikte çalışmaları gerekir. Fakat çoğu zaman işler böyle yürümez.
Öyle insanlar var ki, meseleyi tamamen ruhaniyete bağlamak istiyorlar. Fazla kafa yorup düşünmek istemiyorlar. Şöyle diyorlar: “Bırakın da sadece bana iyi geleni yapayım. Ben böyle yapmak istiyorum. Manevi bir bağ kurduğumu hissediyorum.” Hatta birisi çıkıp: “Abi, Budizm’e merak saldım ve inanılmaz rahatlatıcı bir şeymiş” bile diyebilir.
— İyi de kardeşim, bu düpedüz şirk.
— Haklısın ama içimde derinlerde bir yere dokunuyor sanki; mantıksız görünse bile. Sen bunun nasıl bir duygu olduğunu anlayamazsın ki! Bence bir şans vermelisin. Ucundan azıcık baksan ne kaybedersin?
İşte hislerin rasyonel düşünceye galip gelmesi tam olarak budur. Aklı devre dışı bırakır, değil mi? Müslümanlar arasında dahi: “Bu ortamdayken hissettiğim duygu tarif edilemez” diyen yapılar, cemaatler var.
— Güzel kardeşim, iyi de bunlar şirk dolu.
— Evet biliyorum. Ama sen bu hissiyatı tadamadığın için böyle konuşuyorsun.
— Ama bu Kur’an’a ve Sünnet’e taban tabana zıt bir şey!
— Biliyorum. Ama mesele şu ki sen benim yaşadıklarımı bizzat tatmadığın için hariçten gazel okuyorsun.
Değil mi? İşte böyle tamamen duygularına gömülüp gidiyorlar. Akıl pencereden uçup gidiyor.
Bir de madalyonun diğer yüzü, aşırı entelektüel olan insanlar var. Mesela tefsir ve Arapça çalışabilirsiniz. Yedi kıraati öğrenebilirsiniz. Hadis icazeti alabilirsiniz. İslami ilimlerde doktora patlatabilirsiniz. Bilginiz artık derya deniz olur. Adeta eski ahit hahamlarına dönersiniz. Süper bilgili, değil mi? Ama kalkıp akşam namazını kılacak en ufak bir motivasyonunuz olmaz.
Hemen yanınızda bir taksi şoförü duruyordur. Alim olan sizsiniz. Bütün icazetleri falan almışsınız. Ama hemen yanınızdaki taksi şoförü, Fatiha’yı bile zor zar okuyabiliyor. Buna rağmen namaza durmuş, ağlıyor. Çünkü zihinsel deponuz ağzına kadar dolu diye, entelektüel piliniz yüzde yüz şarj oldu diye bu, manevi pilinizin de dolu olduğu anlamına gelmiyor. Bunlar tamamen ayrı iki bataryadır ve birlikte çalışmaları gerekir.
Kur’an’ın yaptığı şey işte budur; ikisini birden şarj eder. Böylece sadece birine odaklanıp diğerini ihmal etmezsiniz. Dini gelenekler Allah’ın kelamından uzaklaştığında ne olur biliyor musunuz? Hangi dini gelenek olursa olsun, kimileri sadece maneviyata odaklanmayı seçer. Kimileri de sadece entelektüel kısma odaklanır. Mesela 10 yıl boyunca sadece Fıkıh çalışırsanız, işin tamamen beyin kısmında kalırsınız. Bu size manevi olarak zarar verir. Eğer tamamen, sadece zikir dünyasına dalarsanız, o zaman da işin sadece ruhani boyutunda takılıp kalırsınız. Bu da sizi entelektüel olarak köreltir.
Bu ikisinin el ele, birlikte yürümesi gerekir. Aralarında müthiş bir ahenk olmalıdır.
اَلَّذٖينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ
(Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûn)
“Onlar Allah’ı anarlar ve derin derin düşünürler.”
(Al-i İmrân, 191)
Hem maneviyat var hem de tefekkür, akıl var. Bunlar bir bütündür.
Cinlerin Gayb Bilgisi ve Manevi Körlük
Şimdi, bu ayet diyor ki, bu insanların kalpleri var ama söylenenleri idrak edemiyorlar. Hangi cihazları bozuk? Manevi pilleri tamamen bitmiş durumda. Vahyi duyabiliyorlar elbet.
Şimdi bir de cinleri düşünelim. Bugün konumuz cinler, değil mi? Cinler bizden çok daha fazlasını görebilirler. Melekleri görebilirler. Bu çok net. Kur’an’dan apaçık anlıyoruz ki, melekleri görebiliyorlar. Cinler, Peygamber onları göremezken bile Peygamberimizi (sav) görebilirler.
Başka bir ayette, burada değil, Ahkâf Suresi’nde cinlerin çok uzun yaşayabildiğini öğreniyoruz. Öyle ki, bazı cinler Hz. Musa (as) döneminde yaşayacak ve Resulullah (sav) döneminde hâlâ hayatta kalacak kadar yaşlı olabilirler. Bu mümkün. Cinler çok dillidir. Tevrat’ı orijinal İbranicesinden dinlemişlerdir. Şimdi de Kur’an’ı Arapça olarak dinliyorlar. Dolayısıyla bu ikisini birbiriyle kıyaslayabiliyorlar. Muazzam bir hafızaları var. Gerçekten akıl almaz bir hafıza bu.
Biz gayba, gayb olarak iman ediyoruz. Fakat bunlar cinler için gayb değil. Onlar için gayet de görünen, bilinen şeyler. Onlar bizim göremediğimiz şeyleri görüyorlar. Yani bir düşünsenize, ya biz de melekleri görebilseydik? İmanımız kim bilir ne boyuta çıkardı! Ama onlar melekleri sürekli görüyorlar. “Aha, bak bir tane geliyor” gibi.
Ya da bir şeytan bile أعوذ بالله من الشيطان الرجيم (Eûzu billâhi mineş şeytânir racîm) i duyduğunda Şeytana ne olur dersiniz? Mecburdur, orayı terk etmek zorundadır. Çekip gitmek zorundadır. Sırf bu kelimeler yüzünden kaçmak zorundadır. Bu kelimelerin ilahi bir gücü olduğunu bizzat biliyor, öyle değil mi? Yani bizim hiç tatmadığımız şeyleri bizzat deneyimlemişler. Buna rağmen Allah diyor ki, bu kadar çok şey görmelerine rağmen, yine de manevi alıcıları, manevi yetileri ölü olabiliyor.
Demek ki salt bilgi, beni bir mümin yapmaya yetmiyor. Bilgi tek başına kesinlikle yeterli değildir. Tabii ki bunun en bariz örneği, İblis’in ta kendisidir. Değil mi? Hangimiz İblis’ten daha bilgiliyiz ki? O gerçekten derya deniz. Biz Adem’in (as) kıssasını öğreniyoruz. O ise kıssanın bizzat içinde. Âdeta, “Kanka ben oradaydım zaten” diyor. Meleklerin secde edişini okuyoruz biz. O da diyor ki, “Evet, kendi gözlerimle gördüm. Epey kalabalıktı melekler.” Değil mi? Düşünsenize, orada bulunup da hâlâ inkâr edebilmesi çok acayip değil mi?
Yani sadece görmek, zihnen görmek, aklen duymak, aklen anlamak… Bunlar yetmiyor. Ortada manevi bir sıkıntı var. Allah diyor ki, aynı manevi hastalık insanlara bile bulaşabilir.
Arap olan ve Arap olmayan Müslümanlar arasında bu konuda ilginç bir ikilem yaşanıyor. Bazen Arap olmayan Müslümanlar der ki, “Ah bir Arapça bilseydim var ya, Sübhanallah kim bilir ne biçim bir imanım olurdu.” Evet, ama eğer sizin o manevi piliniz bitikse, Arapça üzerine doktora da yapsanız, o manevi pilinize zerre faydası dokunmayabilir. Anlatabiliyor muyum?
Çünkü biz genelde hep şunu duyuyoruz: “Kur’an’ı anlamamız lazım. Kur’an’ı kesinlikle anlamalıyız.” Anlamaktan bu kadar çok bahsedip dururken, hangi kısma vurgu yapıyorsunuz? Tabii ki entelektüel, akli kısmına. Sadece anlamaya. Oysa meseleyi anlamak, denklemin sadece bir yarısıdır. Kur’an’ı içselleştirmemiz gerekiyor. Anlarken aynı zamanda kalbimizle Kur’an’ı tecrübe etmemiz gerekiyor. Onunla kalbî bir bağ kurmamız lazım. Öyle değil mi? Ki bu bambaşka bir problem.
İşte tam da bu yüzden… Bu çok dikkat çekici, çünkü: Gayba bizden katbekat fazla erişimi olan cinler, gaybı kendi gözleriyle görmelerine rağmen, bazı durumlarda bu onların imanına zerre katkı sağlamıyor. Bu bile imanlarına yaramıyor. Ki bu aslında bize çok şey anlatıyor.
Gökyüzünün Kapatılması ve Cinlerin Kur’an’ı Dinlemesi
Şeytanlar normalde göğe yükselmeye çalışırlar. Fakat gökyüzü erişime kapatılmıştı, kilitlenmişti. Ve bunun nedenini bir türlü anlayamadılar. Bu yüzden kendi aralarında bunu tartışıyorlardı. Çünkü sürekli gökten alev toplarıyla vuruluyorlardı.
فَرَجَعَتِ الشَّيَاطِينُ إِلَى قَوْمِهِمْ (Fe racaatiş şeyâtînu ilâ kavmihim) Böylece şeytanlar kendi aralarında bir toplantı yaptılar. Geri dönüp kendi halklarıyla konuştular. مَا لَكُمْ؟ فَقَالُوا حِيلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَ خَبَرِ السَّمَاءِ وَأُرْسِلَتْ عَلَيْنَا الشُّهُبُ (Mâ lekum fe kâlû hîle beynenâ ve beyne haberis semâi ve ursilet aleyneş şuhub) (Sahîh-i Buhârî) Dediler ki, “Göğe erişemiyoruz. Bizi vuruyorlar. Gökyüzünde acayip bir şeyler dönüyor.” Yani birbirlerine olup biteni aktarıyorlardı.
Bunun üzerine liderleri onlara şöyle dedi: فَاضْرِبُوا مَشَارِقَ الْأَرْضِ (Fadribû meşârikal ard) Daha doğrusu hayır, şöyle dediler: مَا حَالَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ خَبَرِ السَّمَاءِ إِلَّا شَيْءٌ حَدَثَ (Mâ hâle beynekum ve beyne haberis semâi illâ şey’un hades) “Hayır, durup dururken böyle bir abluka olamaz. Yeryüzünde çok büyük bir şey yaşanıyor olmalı. O halde gidin.” فَاضْرِبُوا مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا (Fadribû meşârikal ardı ve meğâribehâ) “Yeryüzünün doğusuna ve batısına dağılın. Köşe bucak her yeri gezin.” فَانْظُرُوا مَا هَذَا الَّذِي حَالَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ خَبَرِ السَّمَاءِ (Fenzurû mâ hâzellezî hâle beynekum ve beyne haberis semâ) “Bunun asıl sebebini bulup çıkarın. Araştırmaya başlayın.”
Sonra her yeri dolaşıp araştırıyorlar. فَانْطَلَقُوا يَضْرِبُونَ مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا (Fentalakû yadribûne meşârikal ardı ve meğâribehâ) Yani gidebilecekleri her yere gidiyorlar. يَبْتَغُونَ مَا هَذَا الَّذِي حَالَ بَيْنَهُمْ (Yebteğûne mâ hâzellezî hâle beynehum) Yaptıkları şey işte tam olarak bu.
فَانْصَرَفَ أُولَئِكَ النَّفَرُ الَّذِينَ تَوَجَّهُوا نَحْوَ تِهَامَةَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ (Fensarafe ulâiken neferullezîne teveccehû nahve tihâmete ilâ resûlillâh) Derken içlerinden bir grup Tihâme tarafına, Allah’ın elçisine (sav) doğru geldi. O esnada Resulullah bir hurma ağacının yanındaydı. Ukaz Panayırı’na doğru gidiyordu. وَهُوَ يُصَلِّي بِأَصْحَابِهِ صَلَاةَ الْفَجْرِ (Ve huve yusallî bi ashâbihî salâtel fecr) Allah Resulü (sav) sabah namazı kıldırıyordu.
فَلَمَّا سَمِعُوا الْقُرْآنَ اسْتَمَعُوا لَهُ (Fe lemmâ semiul kur’ânestemeû leh) İşte Kur’an’ı duyduklarında, pürdikkat dinlemeye başladılar. فَقَالُوا هَذَا-وَاللَّهِ- الَّذِي حَالَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ خَبَرِ السَّمَاءِ (Fe kâlû hâzâ vallâhillezî hâle beynekum ve beyne haberis semâ) “İşte yeryüzünde olan şey olarak buymuş. Gökyüzünün kapatılmasının asıl sebebi buymuş. O’nun okuduğu bu kelimelermiş.”
رَجَعُوا إِلَى قَوْمِهِمْ (Racaû ilâ kavmihim) Oracıkta anında kendi halklarına geri döndüler. Ve dediler ki:
قَالُوا يَا قَوْمَنَا، إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا
(Kâlû yâ kavmenâ innâ semi’nâ kur’ânen acebâ)
“Ey kavmimiz! Biz eşsiz bir Kur’an dinledik.”
O, doğru yola iletiyor. Ve artık kesinlikle şirk koşmayacağız. Yani, Surenin baş kısmı. Temelde söyledikleri şey, surenin bu giriş kısmıdır.
Cinlerin Kur’an’a Tepkisi ve İçsel Aydınlanma
Evet, şu ana kadar okuduklarımız üzerine birkaç gözlem yapacağız.
Resulullah’ın (sav) cinlerle buluştuğuna dair başka rivayetler de var tabii. Hatta sahabelere de teklif ettiğine dair rivayetler var. “Onlarla buluşmaya gelmek ister misiniz?” demiş, hepsi de “kalsın, hayır” demiş. İçlerinden sadece biri evet demiş. İbn Mesud (ra) kabul etmiş. Böylece yalnız başına gitmiş. Bir rivayete göre hiç kimse gitmemiş. Diğer bir rivayette İbn Mesud (ra) gitmiş.
Hatta bir keresinde Peygamberimiz ayağıyla yere bir çizgi çekiyor. Ve “Sakın bu çizgiyi geçme, yoksa ölürsün” diyor. Ardından İbn Mesud bir duman bulutunun oluştuğunu görüyor. Ve onların bir bulut gibi etrafta süzüldüklerini izliyor. Peygamber (sav) Kur’an’ı okurken onun sesini bile artık duyamaz hale geliyor. İşleri bittiğinde, Peygamber, “Onlara Kur’an okuyordum” diyor. Sonra onlara neleri yemeyi sevdiklerini anlatıyor. Daha önce de bahsettiğim gibi kemik meselesi var. O yüzden kemiklerle taharetlenmeyin gibisinden şeyler işte. Yani bu rivayetlerde, Peygamber’in cinlerle bir tür etkileşimi, bir iletişimi olmuş. Kur’an da bize Süleyman’ın (as) cinlerle iletişim kurduğunu anlatıyor. Öyle değil mi?
Ama genel itibarıyla, Allah’ın bize anlattığı asıl mesele şu… Bizim bu surede öğreneceğimiz şey, konuya girerken bilmemiz gereken; bu cinler, Kur’an’ı sadece çok kısa bir an duydular. Yıllar yılı onlara tebliğ falan yapılmadı. Öylece sadece yoldan geçiyorlardı. Ve Kur’an’a şöyle bir kulak misafiri oldular; çok kısa bir süreliğine. İşte bu kadarcık kısacık bir temas, kendileri hakkındaki tüm düşüncelerini tamamen değiştirmeye yetti. Gerçeklik algılarını, gökyüzü hakkında bildiklerini sandıkları şeyleri, yeryüzü hakkındaki anlayışlarını, geçmiş hakkındaki, gelecek hakkındaki düşüncelerini tamamen değiştirdi. Tüm dünyaları, Kur’an’ı dinledikleri sadece birkaç dakika içinde altüst oldu.
Ve sonrasında… Aslında Allah bize ne okunduğunu söylemiyor bile. Bu konuda çelişkili rivayetler var. Çünkü kesin bir netlik yok. Ne dinlediler o an? Asr Suresi’ni mi duydular? Sadece Fatiha mıydı? Fecr Suresi’ni mi okumuştu? Cidden ne duydular? Bilmiyoruz. İnanın bilmiyoruz.
Ama asıl ilginç olan şu: Allah bize onların ne duyduklarını anlatmadı. Allah bize, onların duydukları şeye verdikleri tepkiyi anlattı. Yani bu surenin girişi, tam 15 ayet, onların ne duyduğuna değil, bu duruma verdikleri tepkiye ayrılmış. Ne öğrendiler bundan? Gerçekten ne çıkardılar?
Bazen cuma hutbesi dinlemeye gidersiniz. Ailenizle arabada eve dönerken biri sorar: “Eee, bugün hutbeden ne öğrendiniz bakalım?” Sizin de öğrendiklerinizle ilgili kafanızda bazı izlenimler vardır. Hani hatibin söylediklerini noktası virgülüne aktarmayabilirsiniz. Çünkü ne öğrendin sorusunun cevabı, hatibin söylediklerini kelimesi kelimesine tekrar etmek demek değildir. O sözlerin sizi nasıl etkilediğidir asıl mesele. Sizdeki yansıması nedir? Hangi fikriniz, hangi görüşünüz değişti? Ya da kafanızdaki hangi yanlış düşünce aydınlığa kavuştu? Öyle değil mi?
Yani hepiniz aynı şeyi dinliyor olabilirsiniz. Fakat insanların kafasında farklı tabular vardır. Farklı arka planları vardır. Bu yüzden herkesin dinlediği şeye verdiği tepki de farklı olur.
İşte bu cinlerin de kendilerine has eşsiz bir geçmişleri var. Onların dünyası, o dönemki Arapların dünyasıyla aynı değil. Yahudi toplumunun geçmişiyle de bir tutulamaz. Hristiyanlarınkiyle de. Onların tamamen kendilerine ait bir yaşanmışlıkları var. İşte böyle bir donanımla Kur’an’ı duyuyorlar ve bir tepki veriyorlar. Bu tepkiyi kendi aralarında tartışıyorlar. Aralarında konuşuyorlar. Allah onların verdikleri bu tepkiyi o kadar çok seviyor ki, bunun o kadar önemli olduğunu düşünüyor ki, onların bu tepkisini, Kur’an’ın bir parçası yapıyor.
Şu an okuduğumuz şeyin ne anlama geldiğini bir düşünsenize. Onlar Kur’an’dan etkilendiler. Kur’an’ı harfi harfine alıntılamadılar. Bir hadis de rivayet etmediler. Ağızlarından kutsal kelimeler de dökülmüyordu. Sadece kendi aralarında Kur’an’ı duyduktan sonra idrak ettikleri şeyleri anlatıyorlardı. Kendi içsel aydınlanmalarını anlatıyorlardı. Onların bu farkındalıkları aslında onlara vahyedilmemişti. Farkındalıkları tamamen onlara aitti. Kendi içlerinde, Allah’ın kelamıyla kurdukları bağın bir ürünüydü.
Sadece aralarında sohbet ediyorlardı: “Abi inanılmaz yoldan çıkmışız. Aman Allah’ım! Bunca zaman yanılmışız. İnanamıyorum, demek gökyüzü bu yüzden kilitlenmiş.” İşte tam olarak bu muhabbeti yapıyorlardı. Onların kendi aralarındaki bu sohbet, Allah tarafından bizim bugün okuduğumuz Kur’an’ın bir parçası olarak kayda geçirildi.
Şunun üzerinde biraz kafa yormanızı istiyorum: Sizce Kur’an’ı sadece düz okuyup geçmek yerine, sadece başkalarının sözlerini alıntılamak ve Kur’an’ı ezberlemek yerine, Kur’an’ı tekrar tekrar papağan gibi okumak yerine, Allah aslında en çok neyi seviyor? Neyi onurlandırıyor? Allah buna değer veriyor. Şereflendiriyor. Bizim, kendi kelamıyla içli dışlı olmamızı şereflendiriyor. Allah, kendi kelamının bizi nasıl derinden etkilediği üzerine kafa yormamızı çok önemsiyor. Hangi fikirlerimizin, düşüncelerimizin ve izlenimlerimizin değiştiğini görmek istiyor. Bizim Allah’ın kelamıyla kurduğumuz o hakiki bağ kutsal bir şeye dönüşüyor. Bu derin ayetler sayesinde, kutsal bir şeye dönüşüyor.