Diğer Dinler ve İslam’ın Farkı

Size anlatmak istediğim ilk şey, dünyada çok ama çok sayıda din var. İslam, yalnızca onların arasından bir tanesi. Ve İslam’ı benzersiz yapan şey şu: Biz, öyle bir Tanrıya inanırız ki, O’nu göremezsiniz, O’na dokunamazsınız, O’nun sesini duyamazsınız, O’nun resmini çizemezsiniz, O’nun görüntüsüne sahip olamazsınız, O’nunla karşılaşamazsınız — şimdilik. Sonunda karşılaşacağız ama, henüz değil.

Ve inandığımız bu tek Tanrı ile, Allah ile ilgili farklı hususlar da var ama insanlar… Okula gittiğinizde ve diğer topluluklardan insanlarla karşılaştığınızda, bazı insanlar Hindu olabilir. Bazı insanlar Budist olabilir. Bazı insanlar Hristiyan olabilir. Bazı insanlar Musevi olabilir. Bazı insanlar Taoist olabilir veya başka şeyler olabilir… Bazı insanlar ateist bile olabilir… Her tür insan olabilir ve her birinin, Tanrı hakkında farklı düşünceleri vardır veya tanrılar hakkında veya hiçbir tanrı olmaması hakkında… vs değil mi? Ve siz de dersiniz ki tamam, o onların yolu, onların dini, bu da bizim dinimiz… Herkesin bir seçimi var. Buna “din özgürlüğü” deniyor. Bu sözü duymuştunuz, değil mi arkadaşlar?

Sizinle bu derste paylaşmak istediğim şey, birçok diğer dinin ortak bir noktası vardır. Biz ise hepsinden farklıyız. Onlar bir yandadır, Müslümanlar ise hepsinden farklıdır. Ve diğer dinler iki türe ayrılır:

Bizimki gibi, peygamberlerden gelmiş ve sonradan değiştirilmiş olan dinler. Mesela, bizim inancımıza göre, Musevilik ve Hristiyanlık; Musa’dan (as) ve İsa’dan (as) gelir. Bu dinler peygamberlerden gelmiştir ama o peygamberlerin anlattıkları, zaman içinde kaybolmuştur. Yani, bir zamanlar İslam’dı, sonra Museviliğe dönüştü; bir zamanlar İslam’dı, sonra Hristiyanlığa dönüştü… Yani bir bakıma onlar, asıl İslam’ın dönüşmüş halleridir. İslam’ın kayıp bir versiyonu gibi…

Yani, aynı Kur’an’ın yaptığı gibi o dinlere mensup kişilerle konuşup onlara şöyle bir hatırlatma yapabilirsiniz: “Bu arada, arkadaşlar siz bir zamanlar aslında Müslümandınız; hadi aslen olduğunuz şeye geri dönelim.” Yani o peygamberler hakkında konuşarak onlara bunu hatırlatır… O zaman, bu dinlerin çıkış noktası bizimkiyle aynı. Onlar da aslında İslam ama onun kayıp versiyonları. Şu ana kadar beni anlıyor musunuz?

Bunu gerçekten anlamanız için… Onların inandıkları kişiler, örneğin Museviler için Musa… Biz Musa’ya (as) inanır mıyız? Evet, inanırız. Ama onların onun hakkında inandığı şeyler ile bizim onun hakkında inandığımız şeyler çok farklı. Yani onlara dönüp şöyle deriz: Bakın, onun hakkında inandığınız şeylerin bazıları doğru; bazılarıysa, siz onu zaman içinde biraz değiştirmişsiniz arkadaşlar. Bu yüzden onu sizin için düzelteceğiz. Allah, hikayeyi düzeltmek için tekrar vahyetti.

Aynı şey İsa (as) için de geçerli. Onlarda İsa (as)’ın bir versiyonu var, Hristiyanların İsa (as)’ı bir anlama şekilleri var. Kur’an ise gelip şunu söylüyor: Evet ama aslında bu böyle olmadı, şöyle oldu… Yani hikayeyi tekrar baştan anlatıyor. Yani onların elinde bir hikaye var ve Kur’an yeniden anlatıyor.

Bu arada İbrahim (as) onlar için de çok önemli. İki dine mensup olanlar için de.

Çok Tanrılı Dinler ve Tanrıların Özellikleri

Ama sizinle, diğer dinleri konuşmak istiyorum. Şimdi, bir din grubu var, peygamberlerden gelen bir din grubu. Hala hangi peygamberlerden olduğunu anlayabiliyoruz. Artık İslam’a benzemeseler bile, en azından hangi peygamberle bağları olduğunu anlayabiliyoruz.

Hadi size birkaç soru sorayım.

— Museviliğin hangi peygamberle bağı vardır?

— Musa (as).

— Çok güzel. Peki Hristiyanlığın hangi peygamberle bağı vardır?

— İsa (as).

— Çok güzel. Peki.

Ama başka dinler de vardır, ve bu dinlerin herhangi bir peygamberle bir bağı varmış gibi görünmez. Yalnızca, işte ben şuna inanırım, falan derler, farklı farklı tanrılar; zenginliği kontrol eden tanrı, yağmuru kontrol eden tanrı, birinin bebeği olup olmayacağını kontrol eden tanrı, savaşı kontrol eden tanrı, aşkı kontrol eden tanrı, sağlığı kontrol eden tanrı… Farklı farklı tanrılar vardır ve hepsi farklı bölümlere bakar.

Eğer bir çiftçiyseniz ve tarlanızın iyi ürün vermesini istiyorsanız, ama yağmur yağmıyorsa, savaş tanrısına gitmeniz çok iyi olmaz; hangi tanrıya gitmeniz daha iyi olur? Yağmur tanrısına… Ve yağmur tanrısıyla konuşup, “Şey… biraz yağmura ihtiyacım var, burası biraz kuru da…” dersiniz. Yani hangi tanrıya gitmeniz gerektiğini bilmeniz lazım. Tıpkı, tıbbi bir sorununuz olduğunda, araba tamircisine gitmemeniz gibi. Eğer arabanızda bir sorun varsa doktora gitmezsiniz.

Yani, dünyada insanlar dinlerini şöyle yapmışlar; farklı farklı tanrılar edinmişler, her tanrı da belli bir problemden sorumlu… Her biri farklı probleme bakıyor ve bu, dünyadaki birçok dinde böyle olmuş. Çok eski dinlerde… değil mi?

İnsanlara olan şu: İnsanlar Allah’ın öğretilerini kaybettiği zaman, İslam’ın gerçek öğretisini kaybettiğinde, bizim yaşadığımız gibi bu dünyada yaşayan insanoğlu şöyle demiş: Biz gerçekten güneşe ihtiyaç duyuyoruz. Güneş çok önemli. Peki, güneşten kim sorumlu? Güneş tanrısı olmalı. Yağmura çok ihtiyacımız var, bir yağmur tanrısı olmalı. Okyanusun yakınında yaşıyoruz, büyük bir tsunami dalgası olabilir ve şehrin tamamında sel olabilir, okyanusun bir tanrısı olmalı ve bu okyanus tanrısını öfkelendirmediğimizden emin olmalıyız. Bir rüzgar tanrısı olmalı, çünkü bazen fırtınalar oluyor, bunun sebebi rüzgar tanrısının bize öfkelenmesi olmalı.

Yani insanların neye ihtiyacı varsa… Zenginliğe çok ihtiyacımız var, yani ne olmalı? Bir zenginlik tanrısı olmalı. Veya yakında savaşa gideceğiz, yardıma ihtiyacımız var. Bizim düşmanlarımızı yenmemizi sağlamamıza yardım edecek bir savaş tanrısı olmalı. Veya koruma tanrısı. Veya bebeğim olmasını çok istiyorum. Bir bebek tanrısı olmalı. Ona gidersin ve bebeğinin olmasını sağlar. Yani farklı dinlerde farklı tanrıları var. Her biri farklı bir problemle ilgileniyor. Buraya kadarını anladınız değil mi?

Şimdi çoğu dinde olan bir şeyden bahsedelim. Bu Tanrılar seni umursamaz. Bu dinlerin çoğunda aslında Tanrı seni umursamaz. Umursarlarsa da kolayca öfkelenirler. Dolayısıyla bu Tanrıları kesinlikle kızdırmaman gerekiyor. Eğer yanlış bir şey yaparsan ve sana gerçekten kızarlarsa, mesela yağmur Tanrısı sana kızdıysa ya yağmuru sonsuza dek durduracaktır ya da o kadar çok yağdıracaktır ki herkes boğulup ölecektir. Yani yağmur Tanrısını kızdırmadığından emin olsan iyi olur.

Sen Yağmur tanrısıyla nasıl iletişim kurarsın? Pek çok dinde yapılan şu: Bir heykel yaptılar ve şöyle dediler: “Yağmur Tanrısının ruhu adeta bu heykelin içine girdi.” Bir heykel yaptılar ve bu heykeli yapan kişide bazı taşlar, mermerler, odunlar vardı. Bunları bir araya getiriyor; heykelin burnunu yontuyor, kulaklarını yapıyor, her şeyini yapıyordu. Ve sadece bir heykel yaptığını, bir figür yaptığını biliyordu. Onun bir Tanrı olmadığını biliyordu.

O kişi heykeli yapmayı bitirdiğinde özel bir tören yaparlardı ve şöylelerdi: Yağmur Tanrısının ruhu şu anda bu heykelin içine giriyor… Ve tören bittiği zaman artık Yağmur Tanrısının ruhu resmen bunun içinde demekti. Artık bu Tanrının kendisiydi. Bu Yağmur Tanrısının kendisiydi. Eğer bu tanrının yanındaysan ona mutlaka saygı göstermeliydin.

Ama bu heykelleri yaptıktan sonra olan şuydu: Bu heykellerin özel yerlerde tutulması gerekiyordu. Çünkü bu heykeller özeldi, her biri onların tanrısıydı. Dolayısıyla o heykeller için bir çeşit mekan, tapınak inşa etmen gerekiyordu ve onları güvende olacakları bir yere koyman gerekiyordu. Biliyorsunuz hiç kimsenin onlara saygısızlıkta bulunmaması lazımdı.

Eğer çocuklar gelirse… Çocuklar mescide geldiğinde ne olur bilirsiniz. Bazen çocuklar mescide pastel boya ile gelir ve şöyle yapmaya başlarlar veya bazen insanlara bir şeyler fırlatmaya veya bir şeyleri yırtmaya başlarlar. Çocuklar böyle çılgınca şeyler yaparlar yani. Eğer birisinin çocuğu tapınağa gelip burnunu karıştırır da heykele sürerse falan, tüm köy sular altında kalabilir 🙂 Dolayısıyla tanrının güvende, korunmuş ve saygı görüyor olduğundan emin olmaları gerekiyordu. Çevresinde oyun falan olamazdı…

Size söylediğim şeylerden birisi bu tanrılar kolayca öfkelenir. Öğrendiğiniz birinci, kolay öfkelendikleri.

Öğrendiğiniz ikinci şey, sizin için yapacakları bir şeyi bedavaya yapmazlar. Siz onlar için bir şey yaparsınız onlar da sizin için. Dolayısıyla siz onlara bir şey vermek zorundasınız; onlara bir adak sunmanız, yiyecek getirmeniz, onları temizlemeniz lazım. Aslında bazı dinlerde tanrıları ağzı, burnu, kulağı olacak şekilde yaparlardı ve sonra onların her gün ağızlarını temizler, kulaklarını yıkarlardı ki kendilerini duyduklarından emin olsunlar. Dolayısıyla Tanrı’nın yanında hep bir spray temizleyici bulunuyordu.

Her neyse. Yani sen tanrıya bir şey getirmek, ona bir şey vermek zorundasın ki sonrasında tanrı sana bir şey versin. Dolayısıyla onun önünde bir hayvan kurban edersin, önüne yiyecek veya diğer şeylerden koyarsın, çiçek koyarsın falan, güzel bir tapınak inşa edersin ve sonunda artık bir bebek sahibi olabilirsin. Artık bu yıl tarlada iyi mahsul alabilirsin veya düşmanların sana saldırmayacaktır, gelecekteki düşmanını yeneceksindir falan. Tanrılar bu şekilde iş görür.

Şimdi sıradaki problem:

  1. İlk problem: Tanrılar sizi pek umursamaz ve kolayca öfkelenir.
  2. İkincisi: Siz onlara bir şey vermeden onlar da size bir şey vermez. Bir çeşit iş anlaşması gibi bir şey. Vergini ödeyeceksin ki senin için bir şey yapsınlar. İkincisi buydu. Burada kullanacağım büyük bir kelime var ki onlar “alışveriş” tanrılarıydı. Bu tanrılar arasında büyük bir alışveriş dönüyordu.
  3. Vaktiyle olan 3. şey de şuydu ki bu tanrılar… İnsan sayısı o kadar da fazla değildi değil mi? Küçük bir köyde ancak yüz kadar insan vardı denebilir. Ve yağmur tanrısı, güneş tanrısı, rüzgar tanrısı vardı. Her gün mütemadiyen yağmur tanrısına gidiyordun peki güneş tanrısına ne oluyor? “Burada biraz dışlanmış hissediyorum.” Onlar da kıskanıyorlardı.

Dolayısıyla hepsinin gönlünü hoş tuttuğundan emin olman gerekirdi. Dolayısıyla onları ihmal ettiğiniz için sadece sizi kıskanmaz ve size kızmazlardı. Başka kime kızarlardı?

— Diğer tanrılara!

— Haklısın, diğer tanrılara!

“Baksana kim olduğunu sanıyorsun sen?” Dolayısıyla bu tanrıların kendi aralarında problemleri var. Dolayısıyla çok sayıda tanrısı olan dinleri incelerseniz — örneğin Yunan mitolojisini, Hindu mitolojisini veya diğer mitolojileri — bu tanrıların ayrıca kiminle savaştığını görürsünüz? Birbiriyle…

Dolayısıyla senin tanrılardan birine yardım ettiğini veya sevgi gösterdiğini, kurban verdiğini, hediye verdiğini gördüklerinde şöyle derler: “Ooo demek o tanrıyı seviyorsun, o zaman sana ne yapacağıma bak şimdi… Bebeğin şimdi çirkin birisi olacak çünkü sen beni ihmal ettin.” Yani bu tanrılar oldukça korkutucu. Dolayısıyla insanlar onlardan korkar, onlara saygı gösterir ve bir şey istediklerinde onlara giderlerdi.

Bu arada, bu tür dinleri bu dünyadaki insanların çoğunluğu binlerce yıl boyunca takip etti. Binlerce yıl boyunca… Bazı insanlar değil, insanların çoğunluğu… Bu normal bir şeydi, herkes için normaldi.

İbrahim (as)’ın Doğduğu Ortam

İbrahim (a.s) Mezopotamya’daki bir köyde yaşayan bir ailede doğdu. Orası Mezopotamya olarak adlandırılıyor. Bunu hatırlamak zorunda değilsiniz ama orada böyle bir din vardı. Çok sayıda tanrıları vardı, heykelleri vardı ve bu heykellerin her biriyle ilgilenmeleri gerekiyordu. Ve o bir çocuktu, o topraklarda doğmuştu. Ve başından beri düşünüyordu ki biri sana bu konuda yardım eder, diğeri şunda…

— Bir sorun mu var? Hadi sor bakalım.

— Dünyada o kadar da az sayıda insan olduğunu söylemiştiniz değil mi? Tam emin değilim ama peki kendilerinden daha fazla sayıda tanrı yaparlarsa? Bu aptalca olmaz mı?

— Haklısın daha da aptalca bir şeye dönüşüyor. Bu iyi bir düşünce…

Yani… İbrahim (as) henüz peygamber değil. Daha bir çocuk. “Bunlar tanrılar ve işte bunlarla ilgilenmelisin” diyerek onu yetiştirdiler. Çok fazla tanrıları vardı.

Aslında onların dinleri hakkında öğreniyoruz ki alıp eve götürebildikleri minik heykelleri varmış. Tapınakta “gerçek boyutlarda” 5-6 metrelik Ay Tanrısı dedikleri bir put duruyorken… Bir de o Ay Tanrısı’nın, 5.99 dolara alıp eve götürebildikleri aksiyon figürü versiyonları da varmış. Onları satarlarmış. Böylece sürekli tapınağa gelemeyen insanlar, tanrılarıyla konuşmak istediğinde o büyük Ay Tanrısı heykelinin satın aldıkları minik versiyonlarıyla evlerinde konuşabiliyormuş. Anladınız mı?

Binlerce tanrıları vardı ama aralarından en büyük üç tanesi: Güneş Tanrısı, Ay Tanrısı ve Yıldız Tanrısı. Hep gökyüzüne bakarlardı ve gökyüzü dünyadan çok daha büyüktü. Bu yüzden asıl tanrıların gökyüzünde olduklarını düşünürlerdi. Gökyüzünde gördüğümüz üç şey nedir? Güneş, yıldız ve ay. Bu yüzden tapınaktaki büyük putların biri güneş putuydu. Kafasında güneşten bir başlık olan bir şey, ay başlıklı bir şey ve yıldızlı başlıklı bir şey. Jüpiter başlıklı bir şey… İçeride bunlar vardı.

İbrahim (as) gençken bir şey yaptı. Ailesinin yaptıklarını, çevresindeki insanların yaptıklarını gözlemeye başladı. Tuhaf olduğunu düşündü. Hiçbiri mantıklı gelmedi.

“Normal” Nedir? Çoğunluk ve Mantık

Bir şeyin normal olduğunu nasıl bilirsiniz? Bu konuda bir düşüncesi olan var mı?

Sorumu biraz daha netleştireceğim. Mesela… Bir cadde var. Bütün arabalar şu yöne gidiyor. Siz de bir arabanın bu yöne gittiğini görüyorsunuz. Hangi araba normal hareket etmiyor? Çoğu araba mı yanlış yoksa bir araba mı yanlış? Siz söyleyin.

— Biri yanlış.

Kimin yanlış olduğunu nasıl anlarsınız? Normali, çoğu insanın yaptığı şey olarak tanımlarız. Anlıyor musunuz? Normal dediğimiz şeyler aslında nereden gelir? Herkesin yaptığı şey… Eğer herkes onu yapıyorsa o zaman o normaldir.

İbrahim (as) çocukken, diğer bütün çocuklar tapınaklarda uslu durup anne babalarının yaptıklarını yaptılar. Dedelerinin yaptıklarını yaptılar. Herkes gibi davrandılar. Tapınaklarda ayinler yaptılar. Şu tanrı şöyle, bu tanrı böyle diye konuştular. Herkes bunu yapıyordu. Dolayısıyla İbrahim (as) için tüm bunların normal görünmesi gerekiyordu. Bunları sorgulamaya başladığında, tuhaf olan tek kişi kim oldu? O. Tuhaf olan oydu.

Çoğunluğa Uyma Deneyi

Size bir deneyden bahsetmek istiyorum. Aslında bu deneyle ilgili ne düşündüğünüzü öğrenmek istiyorum.

Diyelim ki size bir soru verdim. Cevabı da sizden istedim. Teker teker. Ama bir hile var. Önceden hepinize, bilerek yanlış cevabı vermenizi söylemiştim. Hepinize. Hepinize gizlice bana yanlış cevabı vermenizi söylemiştim. Biri hariç… Adın nedir? Meryem hariç. Meryem’e söylemedim. Meryem, herkesin yanlış cevap vermek için talimat aldığını bilmiyor.

Deneyi yapıyorum. Herkes soruyu çözüyor. Meryem diğer herkesin kendisi gibi soruyu çözmek için uğraştığını sanıyor. Hepiniz soruyu çözüyorsunuz ve biriniz bana yanlış cevabı veriyor. Meryem de “Bu yanlış” diyor. İkinci kişi de bana aynı yanlış cevabı veriyor. Meryem yine “Evet, bu yanlış” diyor. Üçüncü kişi de aynı şekilde… Peki Meryem şimdi ne düşünmeye başlıyordur? “Belki de cevabımı gözden geçirmeliyim.”

Dördüncü kişi de aynı yanlış cevabı veriyor. Beşinci kişi de aynı yanlış cevabı veriyor. Altıncı kişi de, yedinci de, onuncu kişi de, yirminci kişi de… Sıra 50. kişiye gelince Meryem ne düşünüyor olabilir? “Matematiği biliyorum sanıyordum! Hiçbir şey bilmiyormuşum! Neden bunu beceremiyorum?” Bir şey anlamamış olsa bile…

Biliyor musunuz, bu deneyi üniversite öğrencileriyle yapmışlar. Bir kişi hariç herkese yanlış cevabı vermesini söylemişler. (Hileyi bilmeyen) o kişilerden yanıt vermesi istendiğinde sizce çoğu doğru cevabı mı vermiştir, yanlış cevabı mı vermiştir?

Evet, yanlış cevabı vermiş. Çok azı doğru cevabı vermiş. Ve onlar da esasen Meryem’in dediğini demiş: “Herkes yanıldıysa ben ne yapayım. Ben cevabımın doğruluğundan eminim. Eminim.” Tabii, bunlar oldukça dik başlı kişiler. Neyin normal olduğuna çoğunluğun belirlemesine izin vermemişler.

Yanlış cevabı veren kişilere ise neden o cevabı verdikleri sorulmuş. Bu kişilerden biri olsaydınız sizin nedeniniz ne olurdu? Tek doğru benimki olamaz, aynen öyle. Nasıl olur da herkes yanılıyor ve tek doğru cevap seninki dersin. Bu doğru olamaz. Sorun bende olmalı.

Bu arada Meryem, eğer doğru cevabı verseydin, bir düşün, buradaki herkes yanlış cevabı verdi ve sen doğru cevabı verdin. Herkes ne yapardı sence?

— Farklı bir cevap verdiğim için yanıldığımı düşünürlerdi.

— Evet, bir de sana dik dik bakarlardı. Sen doğru cevap verince herkes “Nee!?” Herkesin sana bakması seni biraz garip hissettirir miydi?

— Hissettirirdi.

— Çünkü doğru cevap verdin ve bunu yapan tek kişi sensin. Diğer herkes senin tuhaf olduğunu, yanıldığını, sanki oraya ait olmadığını düşünür. Bu iyi bir his mi rahatsızlık verici bir his mi?

— Bayağı rahatsız edici bir his.

İbrahim (as)’dan Öğrendiğimiz İlk Ders

İbrahim (a.s.) hakkında konuşulduğunda bunu aklınızda tutun istiyorum. İbrahim (a.s.) (kavminde) sorular soran tek kişiydi. Bu da demek oluyor ki, İbrahim (a.s.) ‘normal’i diğer insanların belirlediğini düşünmüyordu. Normal ne ile belirlenmezmiş? Başkalarının yaptıklarıyla. Normal, neyin mantıklı olduğu ve olmadığıyla belirlenir.

Aklıma güvenmeliyim. Düşünme kabiliyetime güvenmeliyim. Bir şeyi herkes yapıyor diye, çok fazla kişi yapıyor diye doğru olduğuna güvenmem. Değil mi? İbrahim (a.s.)’dan öğrendiğimiz ilk şey bu.

İnsanlar çoğunluğu takip etmeyi sever. Diğer herkesin yaptığını yaparak rahat kalmayı severler. Fakat İbrahim (a.s.) “Ben herkesin yaptığını yapmayacağım, doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yapacağım. Ama bunu yaparken de aklımı kullanacağım.” demeyi bilen bir gençti.