Dünya Görüşü: Hapishane mi, Yaşam Alanı mı?
وَلَقَدْ مَكَّنَّـٰكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَـٰيِشَ ۗ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
(Ve lekad mekkennâküm fi’l-ardı ve cealnâ leküm fîhâ meâyiş, kalîlen mâ teşkürûn)
(Kalem, 10)
İncil’deki Âdem ile Havva’nın kıssası, onların bir hata yapması ve bunun sonucunda lanetlenmelerini konu edinir. Sonra bu lanetli gezegene gönderildiler, lanetli bir halde yaşadılar. Bu laneti kaldıracak tek şey ise İsa’nın kanıydı. Hristiyanlar bunu böyle yorumladı. Yani Âdem, bizim günahkâr doğmamızın sebebidir; aslî günah. Dünyada acı vardır, ölüm vardır, hastalık vardır. Belin kırılıncaya dek çalışma vardır. Kadınlar hamilelik sırasında, aslî günah yüzünden acı çeker. İncil’in anlatısı budur.
Kur’an’ın anlatısı ise şöyledir: Allah sizi bu dünyaya yerleştirdi ve içindekileri iyi yaşayabilmeniz için yarattı. Ta ki birazcık şükredesiniz diye. Bunu söyledikten sonra, Âdem kıssasına başlar. Yani Hristiyan ve İncil merkezli dünya görüşünde dünya bir hapishane, karanlık bir yerdir. Kur’an ise, buraya nasıl geldiğimiz meselesine geçmeden önce, dünyayı iyi yaşayabileceğimiz ve şükretmemiz gereken bir yer olarak tarif eder. Bizim, burada neden bulunduğumuza dair dünya görüşümüz bile tamamen farklıdır. Aslında tüm dünya, Allah’a şükretmemiz için vesileler bulabileceğimiz bir yer kılınmıştır.
Güvenlik ve Refah
Şimdi yavaş yavaş ilginç kısımlara geliyoruz. Allah, İbrahim’in (as) duasını anlatıyor. Allah onu, o zamanlar hiçbir ekonomik kaynağı olmayan bir yere, Mekke’ye yerleştirdi. Henüz petrol yoktu, değil mi?
بِوَادٍ غَيْرِ ذِى زَرْعٍ
(Bi vâdin ğayri zî zer’)
(İbrahim, 37)
Burası hiçbir şey yetiştirmeyen bir vadiydi. O bölgede yoğun yağmur var mıydı? Uygun bir iklim var mıydı? Doğal kaynaklar var mıydı? Hayır. Tamamen, ekonomik açıdan… Eğer bir gayrimenkul olsaydı ve emlakçı size bu mülkü İbrahim’den (as) önce gösterseydi, gülüp “yeni bir emlakçı bulmalıyım” derdiniz, değil mi? Allah O’nu Beytullah’ı orada inşa etsin diye görevlendirdi, öyle değil mi? Kâbe’yi inşa ettikten sonra nasıl dua etti? “Burayı emin bir belde kıl, halkına her türlü meyveden rızık ver” dedi.
وَٱرْزُقْ أَهْلَهُۥ مِنَ ٱلثَّمَرَٰتِ
(Verzuk ehlehû mine’s-semerât)
(Bakara, 126)
Özetle, güvenlik istedi ve meyve istedi. Meyve hakkında ne demiştim? Yatırım, iş, gelir, kazanç… İnsanlara iyi yaşayabilecekleri bir geçim kaynağı ver. İbrahim (as) dünyayı terk edip çöle giden, ateşe atılan, Allah için oğlunu kurban etmeye hazır olan, dünyaya hiç ilgisi olmayan bir peygamber gelecek nesli için ne istiyor? Onlara güvenlik ve refah ver. Güvenlik ve refah.
Dünyanın herhangi bir yerindeki seçimler, sorun yaşayan herhangi bir hükümet, iktidara gelmek isteyen herhangi bir parti hep iki şeyden bahseder: ulusal güvenlik ve ekonomi. Her seçim bildirgesinde bu iki şey vardır. Bu güvenlikte zayıf, şu ekonomide güçlü. Ekonomiyi sen batırdın. Ben başkanken işler harikaydı. “Sınırları güvenceye alacağız, duvar öreceğiz” falan. İki şey, güvenlik ve refah. İbrahim de (as) bu iki şeyi istiyor.
Bu iki şey aslında birbirine bağlı. Ya çok güvenli olan ama… Mesela Kuzey Kore’nin güvenliği fazla ama canlı bir ekonomisi yok. Güvenliğin bol olduğu ama ekonominin güçlü olmadığı bir durum olabilir, bu sürdürülebilir değil. Peki gelişen bir ekonominin olduğu ama güvenliğin gittikçe azaldığı bir ülke olsa? Güvenlik azaldığında yatırımlarınız güvende olmaz. Paranız, varlıklarınız, eviniz artık güvende olmaz. Bu da sürdürülemez… Bir sürü iş fırsatı var ama “dikkat et çünkü kimin…” Dünyada öyle yerler var ki mülkler çok ucuz, orada çok para kazanabilirsin ama eğer uçağa binip gidersen, dönüp geldiğinde bir başkası senin evinde oturuyor olabilir. Ne yapacaksın o zaman? İşte, güvenlik olmadan refah olmaz, bu işlemez. Refah olmadan da güvenlik olmaz, bu da işlemez. İkisinin en iyisine sahip olmak, hem güvenlikte hem de refahta sağlam bir millete sahip olmaktır.
Şimdi, güvenlik bir anlamda Allah’tan gelir, değil mi?
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَـٰبِ ٱلْفِيلِ
(Elem tera keyfe feale rabbüke bi ashâbi’l-fîl)
(Fil, 1)
durumunda olduğu gibi. Fil ordusu geldiğinde Mekke’yi ondan kim korudu? Allah korudu. Ama ilginç bir şekilde refah, insan faaliyetiydi. Refah, Mekkelilerin Suriye’ye gitmesinin sonucuydu. Mekkeliler Yemen’e giderdi, orada mal alıp satarlardı, Yemen’den alır, Mekke’ye getirir, orada da alıp satarlardı, kalanı da alır Suriye’ye gider, Yemen mallarını orada da alıp satarlardı. Suriye, Avrupa’ya bir bağlantıydı, Yemen de Afrika’ya ve Afrika’dan geri kalana. Onlar esasen bir boru hattıydı, ekonomik bir boru hattı gibiydi. Mekke de, bilirsiniz işte, otoyolda giderken bir mola yeri vardır ya, Mekke de o otoyolun ortasındaki mola yeri gibiydi, değil mi? İşte paralarını böyle kazanıyorlardı.
رِحْلَةَ ٱلشِّتَآءِ وَٱلصَّيْفِ
(Rıhlete’ş-şitâi ve’s-sayf)
(Kureyş, 2)
Kur’an’da bu ekonomik boru hattına, yani Mekke’ye adanmış bir sure var. Mekke’nin güvenliğine adanmış bir sure olduğu gibi:
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَـٰبِ ٱلْفِيلِ
(Elem tera keyfe feale rabbüke bi ashâbi’l-fîl)
(Fil, 1)
Mekke’nin ekonomik refahına adanmış bir sure de var.
لِإِيلَـٰفِ قُرَيْشٍ إِۦلَـٰفِهِمْ رِحْلَةَ ٱلشِّتَآءِ وَٱلصَّيْفِ
(Li îlâfi Kureyşin îlâfihim rıhlete’ş-şitâi ve’s-sayf)
(Kureyş, 1-2)
Yani bunlar Kur’an’da yan kavramlar değil, aslında Kur’an’ın merkezî kavramları.
Bu arada, bazı insanlar şöyle bir kafa karışıklığı yaşıyor: Eğer mümin isen… Bu bir anlamda Protestanlıktaki refah müjdesi gibi bir şey. Ama bazı Müslümanlar bundan etkilendi, eğer çok dua edersen, rızık konusunda hiçbir sıkıntın kalmaz. Allah sana her şeyi verir. Allah bütün meselelerini çözer, çocukların olur. Hatta ikiz bile istesen, Allah onları da verir. Üstelik harika bir işin, bir işletmen, her şeyin olur. Yok, hayır, hayır. Allah dilediği gibi alır da, verir de. Allah kâfire de rızık verir.
قَالَ وَمَن كَفَرَ فَأُمَتِّعُهُۥ قَلِيلًا
(Kâle ve men kefera fe ümettiuhû kalîlâ)
“Kâfir olanı dahi az bir süre geçindiririm.”
(Bakara, 126)
Bizim için ise Allah şöyle buyuruyor:
ٱللَّهُ يَبْسُطُ ٱلرِّزْقَ لِمَن يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهِۦ وَيَقْدِرُ لَهُۥٓ
(Allâhü yebsütu’r-rızka li men yeşâü min ibâdihî ve yakdiru leh)
“Allah, kullarından dilediğine bol rızık verir, dilediğine de kısar.”
(Ankebut, 62)
Bu Allah’ın takdiridir. Yoksa “Müminler rızık bulur, kâfirler bulmaz” gibi bir durum söz konusu değil. Öyle bir şey yok, kesinlikle öyle değil. O yüzden biz bu türden düşünceler geliştirmeyiz. Hatta Fecr Suresi’nde bile bu kafa karışıklığından bahseder. Bir insan iyi günlerinde, رَبِّىٓ أَكْرَمَنِ (Rabbî ekramen) der (Fecr, 15). Allah ona bol rızık verip tüm kapılarını açtığında, “Allah bana çok şey verdi, beni şereflendirdi” der. Ama فَقَدَرَ عَلَيْهِ رِزْقَهُۥ (Fe kadera aleyhi rızkah) (Fecr, 16) Allah onun rızkını daralttığında, zor zamanlar gelip resesyon olduğunda işler biraz geriler… رَبِّىٓ أَهَـٰنَنِ (Rabbî ehânen) “Rabbim beni alçalttı” der. Allah artık benden razı değil, çünkü bak işim battı. Ya da aldığım hisseler düştü ve benzeri… رَبِّىٓ أَهَـٰنَنِ (Rabbî ehânen) diyor. كَلَّا (Kellâ) (Fecr, 17) Hayır, hayır, hayır… O iş öyle değil, Allah bu tür bir düşünceyi yıkıyor. Yani bizim bu türden inanışlarımız yok.
Ticaret ve Girişimcilik Ruhu
Şimdi, eğer dikkat ederseniz, Kur’an metninin satır aralarına, adeta gömülü gibi duran bir düşünce var: İnsanların seyahat etmesi, ticaret yapması, rızık peşinde koşması, kaynakları en iyi şekilde değerlendirmesi gerekir. Aslında bu ticari bir mesajdır. Git, ticaret yap; git, inşa et; git, büyü; git, keşfet; git, öğren. İşte düşünce bu.
Peki, ticareti teşvik eden bir toplumunuz olursa ne olur? Mesela ben, yetişkin hayatımın büyük kısmını Amerika Birleşik Devletleri’nde geçirdim. Hayatımın önemli bir kısmını, giderek daha fazlasını, Avrupa’da geçirdim. Avrupa’nın biliyorsunuz bazı sosyalist politikaları var. Örneğin, Danimarka’da hatırı sayılır bir zaman yaşadım, güzel bir ülke. Amerika Birleşik Devletleri’nde de zaman geçirdim. Amerika’yla Danimarka arasında farklı bir DNA var.
Amerika’da bir hız kültürü var, bunun birçok olumsuz yanı var. Aşırı kapitalizmin birçok dezavantajı var ama avantajlarından biri şu: Çılgınca bir fikrin olabilir ama onu deneyebilirsin. Başarısız olabilirsin, sonra bir tane daha, bir tane daha deneyebilirsin çünkü girişim dostu bir ortamı var. Çılgın bir hanımefendi çıkıp diyebilir ki: Evet, Harvard’da tıp okuyordum ama bir kapkek dükkânı açmaya karar verdim. Üç yıl sonra baktığında Amerika genelinde yüz tane kapkek dükkanı olmuş ve yüz milyonlarca dolarlık bir işe dönüşmüş. Amerika’da mutfağında başlayıp, bir kapkek milyoneri olabilirsin, insanlar bunu yapabilir. İnsanlar bodrum katlarında dev teknoloji şirketleri kurabilir. Çünkü ticareti destekleyen bir girişim ortamı oluşturdular. Kuzey Kaliforniya’da San Francisco bölgesinde, Körfez’de vs. çok fazla enerji var. Teknoloji girişimleri sürekli deney yapıyor, bir şeyler ortaya koyuyorlar. DC Capitals vesaire… Neyse işte böyle bir kültür var. Amerika’da işi olan insanlar bile, mezun olup işe giriyorlar ama işleri olsa bile kimse sadece o işi yapmak istemiyor. “İşim var ama biraz yatırım yapıyorum, bir iş üzerinde çalışıyorum, bir projem var” diyorlar. Her zaman ek bir şeyler yapıyorlar. Çünkü nihai hedefleri çalışan olmak değil, işveren olmak. “Ben işveren olmak istiyorum” diye bir zihniyet var. “Kendi patronum olmak istiyorum” işte kafa yapısı bu.
Danimarka’ya gitmiştim, istikrarlı bir ülke ama şöyle bir tutum var: Her şeyi sadece olduğu gibi tutmak istiyoruz. Her şeyi aynen korumak istiyoruz. Buraya yeni bir bina bile istemiyoruz. Yeni bir bina yapılırsa protesto ederler. Toplumu korumak istiyoruz. Bu sosyalist bir toplum. Yani gençlerin nihai hedefi diplomasını alıp bir iş bulmak. Bir işe girdiklerinde de en büyük hayalleri erken emekli olmak. Böylece seyahat edip geri dönebilir ve hayatlarının geri kalanında emekli maaşlarının %60’ıyla geçinebilirler. Daha n’olsun, iyiyim yani, bu bana yeter. Bu arada, iyi bir iş bulamasam bile devlet eğitim bursu verir. Kira yardımı verir, aylık giderlerimi sübvanse eder falan. Yani yine iyi durumda olacağım. Yani koşturmaca yok, bir şeyler inşa etmek, daha fazlasını yapmak için hiçbir hırs, hiçbir motivasyon yok. Bunun avantajları var çünkü durum her zaman aynı. Tahmin edilebilir, değil mi? Ama bu aynı zamanda toplumda ilginç bir depresyon yarattı. O toplumda çok ilginç bir depresyon var. Çok istikrarlı ama aynı zamanda çok sıkıcı. Neredeyse ruhsuz, neredeyse cansız, değil mi? Bunu yemeklerinden bile anlayabilirsiniz. Girişimci ruhunu teşvik etmeyen bazı ülkelerde, bunun kültürlerinin diğer kısımlarını da etkilediğini görürsünüz. Pek mizah anlayışları yoktur. Pek macera duyguları yoktur, keşfetme duyguları pek yoktur. Sanki o toplumda bir donukluk var.
Peki, girişimciliği teşvik eden toplumlarda ne olur? Daha fazla girişim olur, bu da daha fazla iş imkânı yaratır. Bu da orta sınıfı genişletir ve orta sınıf genişledikçe daha fazla rekabet ortaya çıkar. Rekabet arttığında da rekabeti yenmek için daha fazla yenilik yaratman, yeni şeyler icat etmen gerekir. Problemleri bulup yaratıcı çözümler geliştirmen gerekir. Bu işletmeleri kurarken ve daha fazla istihdam sağlarken, ülke daha yüksek gelir elde ettiği için daha fazla vergi toplar. Daha fazla vergi toplandığında da daha iyi otoyollar, daha iyi altyapı, daha iyi elektrik şebekeleri, daha iyi su kaynağı, daha iyi hastaneler vs. vs. yapılabilir. Bunlar arttıkça yabancılar da bir fırsat görür ve girişim dostu bir ortam olduğu için o ülkeye yatırım yapmak isterler.
Dubai bunun ilginç bir örneği, değil mi? Kendilerini girişim dostu bir yer olarak markalaştırdılar ve böylece yabancı yatırım her yerden akın etti. Amerika’da da bir süre aynı şey oldu, biliyorum Trump bunu durdurmaya çalışıyor ama olan buydu. Sonra diğer uluslarla ortaklıklar başlar ve yeniliğin, büyüyen işletmelerin, büyüyen girişimciliğin, artan istihdamın, artan rekabetin bir sonucu olarak, rekabeti yakalayabilmek için daha iyi bir eğitime, daha iyi becerilere sahip olman gerekir. Böylece üniversiteler çoğalır ve bu üniversiteler daha iyi bir eğitim sunmak zorunda kalır, çünkü ayak uydurmak için kendini geliştirmeye devam etmeli. İşte böylece tüm toplum وَٱسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا (Vesta’meraküm fîhâ) (Hud, 61) gelişir. Allah, bizim dünyayı imar etmemizi istedi, değil mi? İşte böyle toplumlarda olan budur.
Müzzemmil Suresi ve Ticaretin Statüsü
Şimdi bir an için İslam penceresinden bakalım. Müzzemmil Suresi… Kur’an ticari zihniyeti, girişimci ruhunu teşvik ediyor mu?
Müzzemmil suresinde,
يَـٰٓأَيُّهَا ٱلْمُزَّمِّلُ قُمِ ٱلَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا
(Yâ eyyühe’l-müzzemmilu kumi’l-leyle illâ kalîlâ)
Kıyâmü’l-leyl, yani teheccüd konu edinen bir sûre. Teheccüd denince aklına en son gelen şey ticarettir. Neden Müzzemmil Sûresi’ne geçtik? Sure, maneviyatın en güçlü biçimiyle başlıyor: gecenin yarısını, üçte birini, hatta daha fazlasını teheccüdde geçirmek. Ama çoğumuz bunu yapamayız. Ramazan’da bile beceremiyoruz, tamam mı? Gerçek bu.
Sonra Müzzemmil Sûresi’nin sonuna geldiğinde, Allah diyor ki, evet, bunu başaramazsan bile, sen de manevi bir hayat yaşayabilirsin.
عَلِمَ أَن لَّن تُحْصُوهُ
(Alime en len tuhsûh)
(Müzzemmil, 20)
diyor. O sizi biliyor… Bana ve size hitap ediyor. Bunu yapamayacağınızı biliyorum, diyor. İlk başta belirlenen o standardı tutturamayacağımızı biliyordu. O, sadece birkaç kişi için, çoğumuzu kapsamıyor. فَتَابَ عَلَيْكُمْ (Fe tâbe aleyküm) O zaten tövbenizi kabul etti.
فَٱقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ ٱلْقُرْءَانِ
(Fakraû mâ teyessera mine’l-Kur’ân)
“O zaman Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.”
Yani gece yarısı teheccüd kılamazsan, sadece şunu bil: İlk rekâtta قُلْ هُوَ ٱللَّهُ أَحَدٌ (Kul hüvallâhü ehad) ikinci rekâtta ٱللَّهُ ٱلصَّمَدُ (Allâhü’s-samed) okursun.
فَٱقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنَ ٱلْقُرْءَانِ
(Fakraû mâ teyessera mine’l-Kur’ân)
(Müzzemmil, 20)
Ekstra kolaylık sağlıyor. Sadece kolayına ne geliyorsa onu oku.
“Kolayınıza gelen” deyişi çok hoş çünkü… Aranızda spor yapan birileri olabilir ya da olmayabilir. Eğer spor yapıyorsanız ve antrenörünüz “elinden geleni yap” derse, siz de “ıhhh bu kadar yapabiliyorum” dersiniz, değil mi? Tamam sorun değil, ertesi gün “ahhhhhhh”, sonraki gün “ehh”, ertesi gün iki kere, sonra üç kere… Zamanla ne olur? Size kolay gelen, ertesi gün biraz daha kolay hale gelir. Yavaş yavaş daha fazlasını yapmaya başlarsınız. Yani Allah “kolayınıza geleni okuyun” dese de, eğer istikrarlı şekilde okursanız, kapasiteniz artar, değil mi? Yaratılışımız böyledir.
Sonra Allah devam ediyor:
وَءَاخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِى ٱلْأَرْضِ يَبْتَغُونَ مِن فَضْلِ ٱللَّهِ وَءَاخَرُونَ يُقَـٰتِلُونَ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ فَٱقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ
(Ve âharûne yadribûne fi’l-ardı yebteğûne min fadlillâhi ve âharûne yükâtilûne fî sebîlillâhi fakraû mâ teyessera minh)
(Müzzemmil, 20)
Sonra Allah’ın فَضْل (Fadl)’ini, iş fırsatları aramak için yeryüzünde uzun yolculuklara çıkan başka insanlar da var, diyor. Bu sure ne hakkındaydı? Maneviyat. Ve Allah “çoğunuz teheccüd kılamazsınız” diyor. Ama sonraki ayette; bazıları vardır, ticaretle uğraşırlar, seyahat etmeleri gerekir, farklı yerlere gitmeleri gerekir ve onların teheccüd namazı kılmak için ne enerjisi, ne zamanı, ne imkânı, ne güvenliği, ne fırsatı vardır, der. Başkaları da var ki savaş meydanındadırlar, يُقَـٰتِلُونَ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ (Yükâtilûne fî sebîlillâh). Gayet tabii, onların da nafile ibadete zamanları yok. Allah diyor ki فَٱقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ (Fakraû mâ teyessera minh) O halde kolayınıza geleni okuyun, namazda olmasa bile, sadece biraz Kur’an okuyun. Namazda olmasa bile, sadece kolay olan neyse. Allah standardı gittikçe daha da kolaylaştırıyor, değil mi? Ve diyor ki: عَلِمَ أَن سَيَكُونُ مِنكُم مَّرْضَىٰ (Alime en seyekûnü minküm merdâ) onu söylemeden önce, içinizden bazılarınız hasta olacak, kalkamayacaksınız ya da bir hastalığınız olacak, teheccüd kılamayacaksınız diyor.
Böylece Allah üç istisnadan bahsediyor: Hasta olanlar, ticaret yapanlar ve Allah yolunda savaşanlar. Bu üçünü unutmayın. Tekrar söylüyorum: Hasta olanlar, ticaret yapanlar ve Allah yolunda savaşanlar, peki. Bunlardan hangisi bir engel durumudur? Hasta olmanız. Diğer ikisi engel hali değildir, değil mi?
Bazı müfessirlerin bunun üzerine ne dediğine bakın. İbn Aşur: وَقَدْ كَانَ بَعْضُ الصَّحَابَةِ يَتَأَوَّلُ مِنْ هَذِهِ الْآيَةِ فَضِيلَةَ التِّجَارَةِ (Ve kad kâne ba’du’s-sahâbeti yeteevvelü min hâzihi’l-âyeti fadîlete’t-ticârah) Peygamber’in (sav) sahabelerinden bazıları vardı ki, bu ayetten Allah’ın ticarete verdiği ayrıcalığı, Allah’ın ticarete imtiyazı şeklinde yorumladılar. Sahabe, Allah’ın ticari faaliyete bu ayet sebebiyle özel bir statü verdiğini anladı. Bunu tekrar söyleyeceğim. Birçok sahabenin anlayışına göre, bu ayet sebebiyle ticaretin özel bir statüsü vardır. وَالسَّفَرَ لِلتَّجْرِ (Ve’s-sefera li’t-tecr) ayrıca ticaret uğruna yolculuk etmenin. حَيْثُ سَوَّى اللَّهُ بَيْنَ الْمُجَاهِدِينَ وَالْمُكْتَسِبِينَ الْمَالَ الْحَلَالَ (Haysü sevva’llâhü beyne’l-mücâhidîne ve’l-müktesibîne’l-mâle’l-halâl) Nitekim Allah bu ayette, helal kazanç peşinde koşanlarla Allah yolunda savaşanları eşit tutmuştur. Onları bir araya getiriyor.
Aşûr diyor ki, يَعْنِي أَنَّ اللَّهَ مَا ذَكَرَ هَذَيْنِ السَّبَبَيْنِ لِنَسْخِ تَحْدِيدِ الْقِيَامِ إِلَّا تَنْوِيهًا بِهِمَا (Ya’nî ennellâhe mâ zekera hâzeyni’s-sebebeyni li neshı tahdîdi’l-kıyâmi illâ tenvîhen bihimâ) Sanki Allah, siz o iki gruptakiler teheccüd kılmasanız da olur çünkü zaten harika bir şey yapıyorsunuz, demiş gibidir. Ben bu hutbeyi hiç duymadım. Sadece “Ahiret iyi, dünya kötü. Dünya kötü” diye duydum. Değil mi? Kur’an böyle mi diyor? Pek sayılmaz.
لِأَنَّ فِي غَيْرِهِمَا مِنَ الْأَعْذَارِ مَا هُوَ أَشْبَهُ بِالْمَرَضِ (Li enne fî ğayrihimâ mine’l-a’zâri mâ hüve eşbehü bi’l-merad) Çünkü diğer mazeretler hastalık gibidir. Çünkü hastalık ayrı, bu ikisi de ayrı tutuluyor. وَدَقَائِقُ الْقُرْآنِ وَلَطَائِفُهُ لَا تَنْحَصِرُ (Ve dekâiku’l-Kur’âni ve letâifühû lâ tenhasır) Kur’an’ın inceliğine ve gücüne bakın ki bu asla tükenmez, diyor İbn Aşur.
İbn Ömer (ra), sahabelerden bahsetmişken, onlardan biri. İbn Ömer (ra) şöyle diyor: مَا خَلَقَ اللَّهُ مَوْتَةً بَعْدَ الْمَوْتِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَحَبَّ إِلَيَّ (Mâ halakallâhü mevteten ba’de’l-mevti fî sebîlillâhi ehabbe ileyy) Allah, bana O’nun yolunda savaşırken ölmekten daha sevimli gelen başka bir ölüm çeşidi yaratmamıştır. Diyor ki, ölebileceğin milyonlarca yol var. Ama ölebileceğin yollar arasında Allah’ın yarattığı en iyi ölüm, Allah yolunda ölmektir. Bu bir numara. Diyor ki: “Ama Allah şehadetten sonra, daha çok sevdiğim başka bir ölüm yaratmamıştır ki bu…” Yani en çok sevdiğim ikinci ölüm türü, ölümden bahsediyor. Diyor ki: أَنْ أَمُوتَ بَيْنَ شُعْبَتَيْ رَحْلِي أَبْتَغِي مِنْ فَضْلِ اللَّهِ ضَارِبًا فِي الْأَرْضِ (En emûte beyne şu’betey rahlî ebteğî min fadlillâhi dâriben fi’l-ard) Diyor ki, bineğimin sırtındayken, mallarım yanımdayken, mallarımı satmak için yeni bir yere seyahat ederken ve yolda ölmemdir. “Yolda ölmem.”
Kur’an girişim dostu bir medeniyet mi yaratıyor? Evet. İbrahim’in (as) iki endişesi vardı. Biri güvenlikti. Güvenlik için, O’nun yolunda savaşacaklara ihtiyacınız vardır. يُقَٰتِلُونَ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ (Yükâtilûne fî sebîlillâh). Refah için de seyahat edecek birine ihtiyacınız olacak. Kur’an’ın dünya görüşü budur.
Ben Kur’an’a yapay olarak bir konu sokuşturmuyorum. Bu zaten orada. Çoğu zaman insanlar konuları Kur’an’a zorla sokmaya çalışır. “Kur’an’da yoga var” derler. Ya da… Akıllarına gelen her neyse onu alıp içine İslam’ı tıkıştırıyorlar. Hayır, hayır, hayır. Kur’an’da kapkek yok. Orada yok. Değil mi? Ama ticaret var mı? Metnin ruhunda var mı? Orada mı? Evet, var. Ekonomik arayış var mı? Kesinlikle var.
Bilinçli Tüketim ve Harcama
Şimdi, bir sonraki bölüm: Tüketim. Birkaç konu var. Biri şuydu: İslam, girişim dostu mu? İlk konu buydu. Allah benim nasıl kazanan ve harcayan biri olmamı istiyor? Yani tüketim ve harcama.
Allah buyuruyor ki,
وَمِمَّا رَزَقْنَٰهُمْ يُنفِقُونَ
(Ve mimmâ razaknâhüm yünfikûn)
“Onlara verdiğimiz rızıktan harcarlar.”
(Bakara, 3)
Bakara’nın başında. Bunu daha pek çok yerde söylüyor. Onlara ne rızık verirsek, harcarlar. Bu ayette ilginç olan, Allah iki şey yapıyor. Öncelikle, eğer ben sana para verirsem… Ailen sana para verse ve “Git okul harcını yatır” dese. Ya da para verip “Git kendine düzgün kıyafetler al” veya başka bir şey dese. O parayı harcarken bile bir farkındalığın vardır; o para senin değildir. Ailenindir. Bu yüzden onu bilinçli bir şekilde harcarsın, değil mi? Allah diyor ki “onlar harcarlar ama kimin bunu verdiğini bilerek harcarlar?” Allah’ın verdiğini. Yani Allah daha en başından söylüyor. Sadece sadaka veren birinden değil, bilinçli bir tüketiciden bahsediyor. Paramı canımın istediği yere harcamayacağım. Başlangıçta bunu bana kimin verdiğinin farkında olacağım. وَمِمَّا رَزَقْنَٰهُمْ يُنفِقُونَ (Ve mimmâ razaknâhüm yünfikûn) Peki.
كُلُوا مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقْنَٰكُمْ
(Külû min tayyibâti mâ razaknâküm)
“Size rızık olarak verdiklerimizin temiz ve iyi olanlarından yiyin.”
(Bakara, 179)
Artık sadece bilinçli harcamıyorum. Harcadığım şeyler de Tayyibat olmak zorunda. İyi şeyler, bereketli şeyler, faydalı şeyler, anlamlı şeyler olmalı. Kötü şeyler, pis şeyler olamaz. Habais (pis) olan şeylerden uzaklaşıyorum. Yani bu, bir anlamda helal ve iyi endüstriyi, amaçlı endüstriyi teşvik etmek gibi.
Bu:
كُلُوا مِن طَيِّبَٰتِ مَا رَزَقْنَٰكُمْ كُلُوا وَٱشْرَبُوا مِن رِّزْقِ ٱللَّهِ
(Külû min tayyibâti mâ razaknâküm külû veşrabû min rızkıllâh)
“Allah’ın rızkından yiyin ve için.”
Yani iyi yaşayın. “Yiyin için” iyi yaşamak için kullanılan bir ifadedir. Keşiş gibi yaşamak zorunda değilsiniz. Ama;
وَلَا تَعْثَوْا فِى ٱلْأَرْضِ مُفْسِدِينَ
(Ve lâ ta’sev fi’l-ardı müfsidîn)
“Yeryüzünde bozgunculuk yaparak dolaşmayın.”
Sanki Allah şöyle diyor: Helal olandan başkasını tüketmeye başladığınızda, toplumda bozgunculuk yaratmaya başlarsınız. Yani, kimseye zarar vermiyorum, sadece bir şey satın aldım. Haram olduğunu biliyorum ama kimseyi öldürmedim desen bile… Hayır, ama bozgunculuğa neden olan bir endüstriyi destekledin, değil mi? O yüzden ye ama yediğin şeyin toplumda bozgunculuk yaratmadığından emin ol. Yine, bilinçli tüketici.
Sadaka ve Ekonomik Güçlendirme
وَمِنْهُم مَّنْ عَٰهَدَ ٱللَّهَ (Ve minhüm men âhedallâh) Sonra şöyle bir düşünce var; bazı insanlar… Hani… Üniversitedeyken hatırlıyorum, bir işim vardı. İşim varken gelirimin bir kısmı okul harcına gidiyordu. Bir kısmı New York’ta metroya gidiyordu. Bir kısmı yemeğe ayrılmıştı, değil mi? Yani yemeğimin bütçesini ayarlamıştım. Çarşambaları 21. Cadde ve 6. Bulvar’ın köşesindeki Mama’s Pizza’dan bir dilim pizza ve bedava içecek. Ertesi gün balık sandviç; tartar sosu olmadan, çünkü 25 sent ekstra istiyorlar. Bütçesini çıkarmıştım, tamam mı? Perşembeleri kulüp toplantısı var, yani Müslüman Öğrenciler Birliği’nden bedava yemek yerim. Yani bu resmen kudret helvası ve bıldırcın eti (menn ve selvâ) gibi, değil mi? Öyle… Bütçesi yapılmıştı.
Ama sonra bir iş bulursun, gerçek bir… Mezun olursun, daha yüksek maaşlı bir işin olur. Artık araba alabilirsin. Artık restorana gidebilirsin. Kredi kartını geçirirken veya okuturken bütçeyi daha az düşünürsün, değil mi? Daha az endişe vardır, değil mi?
وَمِنْهُم مَّنْ عَٰهَدَ ٱللَّهَ
(Ve minhüm men âhedallâh)
“İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah’a söz verirler.”
لَئِنْ ءَاتَىٰنَا مِن فَضْلِهِۦ لَنَصَّدَّقَنَّ
(Lein âtânâ min fadlihî lenessaddakann)
“Eğer Allah bize fazlından verirse, kesinlikle sadaka vereceğiz.”
Devam etmeden önce, sizin için sadakayı tanımlayacağım. Şu an biz sadakayı şöyle düşünüyoruz: İnsani kriz, açlık çeken biri için harcamak sadakadır. Evet? Sadaka tasavvurumuz bu ve doğru. Ama sadakanın tamamı bu değil. Allah diyor ki:
وَلَا يَحُضُّ عَلَىٰ طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ
(Ve lâ yehuddu alâ taâmi’l-miskîn)
(Maun, 3)
طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ (Yoksulun yiyeceği)
وَيُطْعِمُونَ ٱلطَّعَامَ عَلَىٰ حُبِّهِۦ
(Ve yut’ımûne’t-taâme alâ hubbih)
(İnsan, 8)
İt’am (yedirmek) değil, Ta’am (yemek). Arapça öğrencileri… يُطْعِمُونَ الْإِطْعَامَ (Yut’ımûne’l-it’âm) değil. Ya da لَا يَحُضُّ عَلَىٰ إِطْعَامِ الْمِسْكِينِ (Lâ yehuddu alâ it’âmi’l-miskîn) değil. طَعَامِ ٱلْمِسْكِينِ (Taâmi’l-miskîn) Lazım formunda. Bu ne anlama geliyor? Bir miskine, kendi kendini besleyebileceği bir şekilde vermek istiyorum. Böylece geri gelmezler ve onları tekrar beslemek zorunda kalmam. Onlara sadece yiyecek vermek yerine, onlara bir beceri vereceğim, bir fırsat vereceğim. Böylece aileleri için gelir elde edebilirler. Bunu yapabilirler.
Bu:
وَيُطْعِمُونَ ٱلطَّعَامَ عَلَىٰ حُبِّهِۦ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا
(Ve yut’ımûne’t-taâme alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîrâ)
(İnsan, 8)
Allah özellikle ekonomik olarak güçlendirilmesi gereken üç grup insandan bahsediyor:
- Yetimler: Bu üç grup insandan biri yetimlerdir. Parçalanmış ailelerden gelen veya sokaklarda yaşayan tanıdıklarınız, yetimler, çocuklar varsa onlara daha iyi bir eğitim fırsatı sunun. Hayat becerileri, iş becerileri sağlayın. Bu sadakanın bir çeşididir: يَتِيمًا (Yetîmâ).
- Miskinler: Sonra miskinler var. İşini kaybetmiş insanlar, engelli hale gelmiş insanlar, ekonomik olarak sıkışmış insanlar, hayatlarındaki herhangi bir karmaşa yüzünden sıkışıp kalmış insanlar… İyi becerileri vardır ama bunları icra edecek fırsatları yoktur. Onlara ekonomik olarak işlevsel olmaları için bir yol gösterin. Bu arada, toplumda ne kadar çok ekonomik olarak işlevsel insan varsa, sonunda kim faydalanır? Bütün toplum.
- Esirler: Sonra Allah وَأَسِيرًا (Ve esîrâ) diyor. Esirlere bile. Yani insanlar savaş esiri olabilir, mülteci olabilir, mesela hatta hapisten çıkmış olabilirler. Topluma yeniden entegre olmaları için bir yol olmalı. Birçok toplumda biri hapse girdiyse, 20 yıl hapis yattıysa, çıktığında bu kalıcı bir sabıka kaydı oluyor. Yani iş bulmaya çalıştıklarında bulabiliyorlar mı? Hayır. Hırsızlık yaptığı için hapse girmişti. Artık iyi bir hayat yaşamaya çalışıyor ama iş bulamıyor, çünkü yanlış bir şey yapmıştı. Bunun bedelini hayatının 20 yılıyla ödedi zaten. Şimdi sen ona iş vermiyorsun. Yine ne yapacak? Ona tekrar çalmaktan başka seçenek bırakmadın. Çünkü ona kendi kendine bakabilmesi için bir araç vermedin. وَيُطْعِمُونَ ٱلطَّعَامَ (Ve yut’ımûne’t-taâm).
Yani konu sadaka olduğunda insani krizleri düşünmenizi istiyorum ama aynı zamanda teşvik etmeyi de düşünmenizi istiyorum. Bunun Kur’an’daki karşılığı gerçekten Ta’amu’l miskindir. Yetimi beslemek, yoksulu doyurmak değil; “yoksulun yemeği (işi)”. Beslemeyi, yemek ile değiştiriyoruz. Çünkü o zaman birinin onları beslemesi yerine o, onların kendi yemeği olur. Tamam.
Yani “Eğer Allah beni zengin yaparsa sadaka vereceğim” diyen insanlar var.
وَلَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلصَّـٰلِحِينَ
(Ve lenekûnenne mine’s-sâlihîn)
“İyilerden olacağız.”
(Tevbe, 75)
فَلَمَّآ ءَاتَىٰهُم مِّن فَضْلِهِۦ (Fe lemmâ âtâhüm min fadlih) Nihayet Allah onlara lütfundan verince… بَخِلُوا (Bahılû) Cimrilik ettiler. Açgözlülük yaptılar. وَتَوَلَّوا (Ve tevellev) ve sırt çevirdiler وَهُم مُّعْرِضُونَ (Ve hüm mu’ridûn) ve başta söyledikleri şeyi görmezden geldiler.
فَأَعْقَبَهُمْ نِفَاقًا فِي قُلُوبِهِمْ إِلَىٰ يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَا أَخْلَفُوا اللَّهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
(Fe a’kabehüm nifâkan fî kulûbihim ilâ yevmi yelkavnehû bimâ ahlefullâhe mâ veadûhü ve bimâ kânû yekzibûn)
Böylece Allah sözlerinden döndükleri için onların kalplerine nifak yerleştirdi. Yani eğer önceden maddi durumum iyi değilken Allah’ım, sen bana verirsen ben de sadaka vereceğim, insanları destekleyeceğim, iyiliği yayacağım, aktaracağım, diyorum. Ama para kazanmaya başladığımda: Hayır, hayır, hayır. Sadece bir milyonum var. En az beş milyon olana kadar buna dokunamam. Ancak ondan sonra sana yirmi dolar verebilirim. Sonra Allah diyor ki; Allah o insanların içine nifak denen bir virüsü yerleştirdi. Bu da onları etkiledi. Allah üzerine düşeni yaptıktan sonra açgözlü olmalarının cezası budur. Çünkü Allah ile bir anlaşma yaptılar: Allah onlara refah lûtfedince daha çok vereceklerdi, değil mi? Yani şöyle bir kafa yapısı var: Param olduğunda gittikçe daha fazla veren biri olacağım.
Dengeli Harcama: İsraf ve Cimrilik Arası Orta Yol
Neyse yeniden harcama konusuna dönelim. Bu gerçekten ilginç, sizin için özetleyeceğim. Allah diyor ki, insanlar herhangi bir şeye harcadıklarında… Sadece sadakadan bahsetmiyor. Market alışverişinden, kıyafet alışverişinden, evden, arabadan, saatten, vs. Tüketimden bahsediyor.
وَٱلَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا (Vellezîne izâ enfekû) Onlar harcadıkları zaman -Rahman’ın kulları- harcadıkları zaman; لَمْ يُسْرِفُوا (Lem yüsrifû) İsraf etmezler (Furkan, 67). Harcamalarında makuldürler. İhtiyaçtan fazlasını harcamazlar وَلَمْ يَقْتُرُوا (Ve lem yakturû) cimri ve eli sıkı da değildirler. Her kuruşun hesabını tutmazlar.
قَتَرَ (Katera) aslında… Hiç zırh gördünüz mü? Eski zırhlar zincir örgü gibi görünür. Zincirden örgü gibidir ve her halkanın arasında çok az boşluk vardır. Aradaki o boşluğa قَتَر (Kater) denir. ‘Ta’ harfiyle. Boşluk. Oradan da şu fiil doğar: Tam harcayacakken… Hani ok bir türlü o zincir örgüden geçemez. İşte paranızın cüzdanınızdan çıkamaması da öyledir. Herkes yemek için payına düşeni ödüyordur, siz ise “Ihhh sıkıştı” dersiniz. İşte bu يَقْتُرُوا (cimrilik) dir. Değil mi? قَتَر (Kater) yapan insanlar vardır. Markete giderler. Karısı sepete süt atar ve tam ekmek de atacakken, adam: Ekmeğe de mi ihtiyacın var? Dilimle satıyorlar mı? İşte bu يَقْتُرُوا (cimrilik) dir.
Allah buyuruyor ki,
وَكَانَ بَيْنَ ذَٰلِكَ قَوَامًا
(Ve kâne beyne zâlike kavâmâ)
“İkisi arasında orta bir yol tutarlar.”
Yani bunu şöyle tarif edebilirim; iki uç nokta var. Aşırı tasarruf var -ekonomik terimlerle- aşırı tasarruf ve savurgan harcama. Basit dille umursamazca harcama değil mi? Aşırı tasarruf ve umursamaz harcama. Allah diyor ki; Rahman’ın kulları olan insanlar, eğer Allah ile gerçek bir ilişkiniz varsa, bu sizin harcama alışkanlıklarınızı etkiler. Alışveriş alışkanlıklarınızı etkiler. Harcamalarınızda savurgan ya da aşırı cimri olmazsınız. İkisinin arasında bir yol bulursunuz.
Şimdi mesele şu; bazı insanlar ayda 40.000 kazanır, bazıları ayda 100.000 kazanır. Ringgitten bahsediyorum, dolardan değil. Bazıları ayda 20.000 kazanır, bazıları 10.000 kazanır. Bazıları ayda bir milyon kazanır, bazıları 10 milyon kazanır. Değil mi? Herkes aynı parayı kazanmaz. Ama ne biliyor musunuz? Biri çok para kazandığında ve diğeri çok para kazanamadığında “orta yol” farklı olur. İkisinin arası farklıdır.
Allah tek bir standart koymamıştır: Herkes aynı muhitte iki yatak odalı daire almalı. Hey, senin iki çocuğun var, iki yatak odalı dairede yaşayabilirsin. Ayda 20.000 kazanan adamın da iki çocuğu var, o da aynı iki yatak odalı dairede yaşamalı. Çünkü Allah Sübhanehu ve Teala… Hayır, hayır, hayır. Onların “orta yolu” seninkinden farklıdır. Onların aşırı harcaması senin aşırı harcamandan farklıdır. Çünkü farklı gelir gruplarına aitsiniz. Yani servet eşitsizliği denilen bir şey var. Anlamı, insanlar farklı gelir gruplarına aittir. Biz aynı parayı kazanmıyoruz, hayat tarzlarımız da aynı değil. Bu yüzden sizin için “orta”nın ne olduğuna karar vermelisiniz.
Birazdan göreceğimiz üzere Kur’an aslında bize servet eşitsizliği kavramını öğretiyor. Komünizm der ki; herkes aynı parayı kazanmalı. Herkesin standardı aynı olmalı, herkes aynı tür evde oturmalı. Ben aslında Eski Doğu Berlin, Almanya’da doğdum. Altı yaşına kadar komünist Almanya’da yaşadım. O kadar yaşlıyım, evet. Bütün apartmanlar aynıydı. Tüm market ürünleri… Ürünlerde çeşitlilik yoktu. Fiyatlar hep aynıydı. Otobüs şoförü doktorla aynı parayı kazanıyordu. Herkes aynı kazanıyordu. Bu aşırı eşitlik. Kur’an bundan bahsetmiyor. Servet eşitsizliği diye bir şey vardır.
Buna ne dersiniz? وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا (Ve lâ tense nasîbeke mined dünyâ) (Kasas, 77) Kendi payınızı unutmayın, bu dünyada kendinize bakın. Kendiniz için harcayabilirsiniz. Ama:
وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ
(Ve ahsin kemâ ahsenallâhu ileyk)
“Allah’ın size iyilik yaptığı gibi siz de başkalarına iyilik yapın.”
Buna ne denir… Yani ilk denge şuydu: Çok fazla harcama ve çok fazla biriktirme. Bir sonraki denge ise; kendine harca ama başkalarına da harca.
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَىٰ عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ
(Ve lâ tec’al yedeke mağlûleten ilâ unukike ve lâ tebsuthâ kullel bast)
(İsra, 29)
Elini boynuna bağlı tutma. Sanki her harcayacağında boğuluyormuşsun gibi… Ve ellerini büsbütün de açma. Sana bir burger, sana bir…! Oprah olma, değil mi? Tasarruf konusunda da aşırıya kaçma. Allah diyor ki;
الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِن فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَّهُم ۖ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَّهُمْ
(Ellezîne yebhalûne bimâ âtâhumullâhu min fadlihî huve hayran lehum, bel huve şerrun lehum)
(Al’i İmran, 180)
Allah’ın kendilerine verdiğinden cimrilik edenler, bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar.
Buna ekonomik terimlerle bakalım. Ben buna dengeli harcama diyeceğim. Yine soruyorum, iki uç nokta neydi? Aşırı tasarruf ve umursamaz harcama. Ama biz dengeli harcamayı bulmaya çalışıyoruz. Bu, Allah’ın söylediği bir şey. Kim yapar bunu? Furkan Suresi’nde geçer, Rahman’ın gerçek kulları olanlar dengeli harcamayı bulur. عِبَادُ الرَّحْمَٰنِ (İbâdurrahmân) dengeli harcama noktasını bulur.
Demiştim ki insanlar Kur’an ile ilişkilerini teolojik meselelere veya ritüellere indirgiyorlar. Kur’an benim günlük alışveriş alışkanlıklarımı, günlük bütçemi, aylık bütçemi bile etkiliyor, değil mi?
Dengeli harcama yaptığınızda, daha büyük ölçekte ne olur? İstikrarlı bir tüketici talebi elde edersiniz. Çünkü piyasa genel olarak ne kadar harcama yapılacağını bilir. Bu ürünün ne kadarının tüketileceğini bilir. Böylece üreticiler aşırı üretim de yapmaz eksik üretim de. Genelde bir aralık dahilindedirler. Çünkü aşırı stok olduğunda veya stok yetersiz kaldığında fiyatlar etkilenmeye başlar. İşletmeler etkilenmeye başlar, kâr marjı etkilenmeye başlar. Piyasa istikrarsızlaşır. Bireysel düzeyde istikrarlı harcamanız olduğunda ve yeterince insan istikrarlı harcama yaparsa, piyasa istikrara kavuşur. Resesyonu önler. Çünkü çok fazla insan para biriktirirse ekonomik resesyon olur. Buna tasarruf paradoksu denir. Size birazdan bundan bahsedeceğim.
Dahası, enflasyonun oluşmasını engeller. Eğer ihtiyacınızdan fazlasını harcamaya devam ederseniz, talep artar ve fiyatlar yükselir. Sonra paranızın karşılığında daha az şey alırsınız. Ve bu… İnsanlar dengeli bir şekilde harcama yaptıklarında kenarda biraz paraları kalır. O para arttığında, artık bu para sadaka vermeyi, inovasyonu, deneyleri teşvik etmek için kullanılabilir. O ekstra tasarrufun daha anlamlı bir kullanımı olur, değil mi? Yani pek çok faydası vardır.
Aşırı Harcama ve Aşırı Tasarrufun Sonuçları
Peki Allah aşırı harcama hakkında ne diyor? Diyor ki:
وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُوا إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ
(Ve lâ tubezzir tebzîrâ, innel mubezzirîne kânû ihvâneş şeyâtîn)
(İsra, 26-27)
Saçıp savurma, amaçsızca harcama. Çünkü bunu yapanlar şeytanların kardeşleridir. İsra Suresi böyle diyor. Allah diyor ki;
كُلُوا مِن ثَمَرِهِ إِذَا أَثْمَرَ وَآتُوا حَقَّهُ يَوْمَ حَصَادِهِ
(Kulû min semerihî izâ esmera ve âtû hakkahû yevme hasâdih)
(En’am, 141)
Yatırımlarınız olgunlaştığında onlardan tüketin, yiyin ve onlardan başkaları tarafından hak edilen bir kısmını, o faydaları elde edeceğiniz gün diğerlerine de verin. وَلَا تُسْرِفُوا (Ve lâ tusrifû) Ve israf etmeyin. إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ (İnnehû lâ yuhibbul musrifîn) Allah aşırı harcayanları sevmez. Yani Allah aşırı harcamadan bahsediyor.
Peki bir ekonomide aşırı harcama olduğunda ne olur? Bu, talebi yapay olarak artırır ve borçlanmayı hızlandırır. Çünkü insanlar daha fazla harcamaya alıştıklarında, tasarruflarını mı düşünürler yoksa harcamayı mı? Tamam, hayır hayır hayır… Karttan çekelim. Sonra aylık fatura artıyor. Öderim, öderim, öderim… Sonunda ne olur? Kredi kartınız borcun içine daha da batar, değil mi? Böylece tüketici borcu artar. Sürdürülemez bir talep yaratır ve değeri şişirir. Yani herkes satın alıyor, alıyor, alıyor, alıyorsa ve sürekli ürün tükeniyorsa, artık her ürün daha pahalıya mal olur. Yani şeylerin pahalanmasının sebebi sizsiniz. İhtiyaç duyulmayan bu şeyler daha pahalı hale gelmesinin sebebi sizsiniz. Bunun bir örneği -ekonomi okuyan öğrenciler için- Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanan ve tüm dünyada hissedilen 2008 kredi krizi.
Zorunlu olmayan şeylere harcanan para… Şimdi, çok fazla zorunlu olmayan şeye sahip olduğunuzda, o harcadığınız para amaçlı bir şeye gitmemiştir. Tasarruf edilmemiştir. Yeniden yatırıma dönüşmemiştir ve aslında gerçek bir şekilde tüketilmemiştir. Aslında tüketilmemiş veya kullanılmamıştır, değil mi? Yemek aldıysanız, kullandınız. Küçük bir mülk veya kullanacağınız bir ekipman aldıysanız, bu bir tür yatırımdır. Bir dizüstü bilgisayar aldıysanız onu işe koşuyorsunuzdur, değil mi? Ama bir Birkin isterseniz, bir Chanel çanta aldıysanız; bu sadece düğün yemeğinde güvensizliğinizi göstermede kullanılır. Tek amacı budur. Yemek vardır ve o çanta vardır. Beni bir insan olarak değerlendirmeden önce, bu etiket fiyatımı bilmeni istiyorum. Yani o para… Bir de “Bu iyi bir yatırım” diyorlar. Gerçekten mi? Gerçekten mi? Peki…
İş gücünü üretken endüstrilerden uzaklaştırır. İnsanlar aptalca şeylere para harcamaya başladığında, “Hey, ben aptalca şeyler üretmek istiyorum çünkü insanlar aptalca şeyler satın alıyor, aptalca şeyler tüketiyor” derler. Daha çok aptalca şey üreteceğim. Sonra akıllıca şeyler üreten insanlar akıllıca şeyler üretmekle giderek daha az ilgilenmeye başlar. Böylece üretkenlik, gerçek üretkenlik azalmaya başlar.
Mesela sosyal medyada ne oldu? Sosyal medya, biliyorsunuz, influencerlar diye bir şey var, değil mi? Biri kedisiyle oynadığı için viral oluyor, tamam mı? 200 milyon takipçisi oluyor çünkü “hihi miyiv”… Yaptıkları şey bu. Yüz binlerce başka insan kameraya çekmek için kedi satın almaya çalışıyor. Anlıyor musunuz? Yani koca bir endüstri yaratıyorsunuz. Bu arada, bir ekonomik kriz olduğunda… Savaş çıkarsa, ekonomik kriz olursa, kıtlık olursa, kuraklık olursa, deprem olursa… Kimsenin kedisi onu kurtaramayacak, değil mi? Ama eğer kendinizi ne bileyim, tarıma, teknolojiye, altyapıya, anlamlı bir şeye, somut bir şeye, verimli bir şeye adamış olsaydınız o zaman işler zorlaştığında bu şeyler hayatta kalmanıza ve krizi atlatmanıza gerçekten yardımcı olabilirdi. Anlıyor musunuz? Yani تَبْذِير (Tebzîr) olursa üretken endüstriler zarar görür.
إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُوا إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ
(İnnel mubezzirîne kânû ihvâneş şeyâtîn)
(İsra, 27)
Gerçek hayatta ekonomik sonuçlar doğurur. Sonra alım gücü düşer, seyahat azalır, ekonomi yavaşlar ve tabii ki acil durumlar için hiçbir hazırlığınız olmaz. Ciddiyetsiz bir ekonomi inşa ettiğinizde olan budur. Savurgan bir ekonomi inşa ettiğinizde.
Tamam, şimdi Allah diğer uç noktadan bahsediyor. Bir aşırı harcama ucu vardı. Diğer uç nokta ise aşırı tasarruftu. وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ (Ve yemneûnel mâûn) (Maun, 7) Diğerine zerre kadar bile vermezler. وَأَمَّا مَن بَخِلَ وَاسْتَغْنَىٰ (Ve emmâ men bahile vestağnâ) (Leyl, 8) Ne pahasına olursa olsun cimrilik eden kişi. وَتُحِبُّونَ الْمَالَ حُبًّا جَمًّا (Ve tuhibbûnel mâle hubben cemmâ) (Fecr, 20) Serveti o kadar aşırı seversiniz ki, tek bir kuruşunu bile bırakmak istemezsiniz. الَّذِي جَمَعَ مَالًا وَعَدَّدَهُ (Ellezî cemea mâlen ve addedeh) (Hümeze, 2) Parayı toplar, sayar, sayar, sayar, sayar, sayar… Yaptığı tek şey budur; sadece biriktirir, biriktirir, biriktirir.
İnsanlar daha fazla biriktirirse daha az harcarlar. Daha az harcadıklarında işletmeler o kadar iş yapamaz. Çünkü bu işletmelere harcama yapıyorsunuz. İşletmeler daha az para kazandığında işçi çıkarmak veya maaşları düşürmek zorunda kalırlar. Maaşları düşürdüklerinde işsizlik artar ve o toplumdaki toplam gelir düşer. Ve bu düştüğünde, insanların biriktirecek daha az parası olur. Sonunda o kadar sıkı tuttukları birikimlerini kullanmak zorunda kalırlar. Yatırımlar durur ve ekonomi yavaşlamaya başlar ve resesyona doğru gider. Çünkü aşırı tasarruf vardır.
Allah basit bir ayet indirdi: Harcadıklarında aşırı harcamazlar ve kısmazlar. Aşırı tasarruf etmezler. Orta bir yol bulurlar. Şu an ekonomi okusanız bile, eğer bir toplumda dengeli harcama yaklaşımı oluşturabilirseniz, o toplumu trilyonlarca dolarlık krizlerden kurtarırsınız. Bu gerçek hayat meselesidir. Ama soru hâlâ baki: Tüketicilerin aptal olmamasını nasıl sağlarsınız? Öyle değil mi? Çünkü bu işin ticari tarafı. Bu para tarafı. Ama insanların çok kötü şeylere para harcamamasını nasıl sağlarsınız? Buna birazdan geleceğim ama hızlıca servet eşitsizliğinden konuşalım.
Servet Eşitsizliği ve Liyakat
Allah bazı insanların milyoner, bazılarının “biner”, bazılarının “yüzer” olmasına razı mı? Evet. Allah’ın ne dediğine bakın:
وَاللَّهُ يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
(Vallâhu yerzuku men yeşâu biğayri hisâb)
“Allah dilediğine hesapsız rızık verir.”
(Nur, 38)
Bu Allah’a kalmış. Diyor ki:
إِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ
(İnne rabbî yebsutur rızka limen yeşâu min ibâdihî ve yakdiru leh)
“Allah rızkı dilediğine genişletir ve dilediğine daraltır.”
(Sebe, 39)
Bu Allah’a kalmış.
وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الْأَرْضُ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ
(Ve levlâ def’ullâhin nâse ba’dahum biba’dın lefesedetil ardu ve lâkinnallâhe zû fadlin alel âlemîn)
(Bakara, 251)
Eğer Allah koca bir milleti savıp yerine başka bir milleti getirmeseydi, tüm dünya yozlaşırdı. Bazen bir millet ekonomik bir süper güç olur. Ekonomik süper güç olduklarında siyasi, askeri ve diğer alanlarda da süper güç olurlar. Ama bu sürmez. Sonunda Allah onları bir şekilde sahneden alır ve başka bir millet gelir. Bu millet yükselir. Bir milletler döngüsü vardır. Allah diyor ki, o milletler döngüsünü insanlığa bir lütuf olarak yarattım. Çünkü bir millet sürekli iktidarda kalsaydı, tüm dünya yozlaşırdı. Bu Allah’ın tüm milletlere bir lütfudur. وَلَٰكِنَّ اللَّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ (Ve lâkinnallâhe zû fadlin alel âlemîn) Milletler döngüsü Allah’tan tüm milletlere bir lütuftur.
وَاللَّهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ فِي الرِّزْقِ ۚ
(Vallâhu faddale ba’dakum alâ ba’dın fîr rızk)
(Nahl, 71)
Allah, rızık konusunda bazı insanlara diğerlerine göre bazı avantajlar verdiğini söylüyor. Allah şöyle buyuruyor:
وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللَّهُ بِهِ بَعْضَكُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ ۚ
(Ve lâ tetemennev mâ faddalallâhu bihî ba’dakum alâ ba’d)
“Bazı insanlara diğerlerinden fazla verilen şeyi arzu etmeyin.”
(Nisa, 32)
Bazı insanların sahip olduğu ve sizde olmayan avantajları istememelisiniz. Herkes kendi kazancını elde etmeli.
لِلرِّجَالِ نَصِيبٌ مِمَّا اكْتَسَبُوا ۖ وَلِلنِّسَاءِ نَصِيبٌ مِمَّا اكْتَسَبْنَ ۚ
(Lir ricâli nasîbun mimmektesebû ve lin nisâi nasîbun mimmektesebn)
(Nisa, 32)
Buna ekonomi jargonunda ne dendiğini biliyor musunuz? Buna liyakate dayalı ekonomi denir. Bu kelimeleri tekrar söyleyeyim, bunlar önemli: Liyakate dayalı ekonomi. Dünyanın birçok yerinde “babam büyük adam” ekonomisi hakimdir. Bağlantılara dayalı ekonomi, rüşvete dayalı ekonomi, yolsuzluğa dayalı ekonomi, tanıdıklara dayalı ekonomi, köklü zenginliğe dayalı ekonomi vardır. Anlıyorsunuz, değil mi? Kur’an neyi teşvik ediyor? Liyakate dayalı ekonomiyi.
Dengeli ve Dengesiz Servet Dağılımı
Peki dengeli bir servet dağılımı olduğunda… İki tür servet eşitsizliği, fakir-zengin düzeni vardır. Zengin ve fakir arasında belli bir aralık vardır. Ama bazı toplumlarda zengin ve fakir uçurumu vardır. Kur’an aşırı servet eşitsizliğini istemez. Dengeli bir servet eşitsizliğini teşvik eder. Çünkü Kur’an aşırı servet eşitsizliğinden bir sorun olarak bahsediyor. Bunu da birazdan inceleyeceğiz.
Yani “dengeli servet eşitsizliği” dediğimde, bu zenginlerin “deli gibi zengin” olmadığı ve fakirlerin de “deli gibi fakir” olmadığı anlamına gelir. Yani “Fakirim ama ölmüyorum.” ve “Zenginim ama uzaya gidip geri gelecek bir roket inşa edecek kadar param yok.” Tamam mı? Bir sınır var.
Daha büyük çaba, yaratıcılık veya risk potansiyel ödül getirdiğinde; eğitimde, işte ve inovasyonda yatırımlar artar. Bunun ne anlama geldiğini hızlıca açıklayayım. Belli bir aralık olduğu için, zengin insanlar olsa bile, ortada veya alt seviyede olan bazı insanlar bu zenginliğin ulaşılabilir olduğunu görebilirler. Ben de oraya ulaşabilirim, imkânsız değil. Mümkün olduğu için de yeni iş fikirleri denemeye güdülenirim. Risk almaya, yatırım riskleri almaya güdülenirim. Kendimi geliştirmeyi, yeni bir eğitim almayı veya yeni bir fikir üretmeyi isterim. Çünkü öyle bir ekonomi var ki insanların yükselebildiğini görüyorum, yani benim de bir yükselme şansım var. Sadece zengin doğanlar zengin değil, benim gibi başlayan insanların da zengin olma şansı var. Bu da toplumun tamamı için belirli adımları atabilmeleri yönünde bir teşvik yaratır ve o yönde ilerlemelerini sağlar. Bu; dinamik, ileriye giden bir ekonomi yaratır. Umudu ve hırsı besler çünkü başarı hikâyeleri görürsünüz. İnsanların geliştiğini ve ilerlediğini görürsünüz, bu da insanlarda bir hırs yaratır.
Bu arada bu önemli; başarı hikâyeleri gördüklerinde bunlar anlamlı iş girişimlerinin başarı hikâyeleri mi, yoksa kedi gıdıklama videoları mı? Çünkü onlar da hırslı olabilir. İnsanlar bunu görüp şöyle diyebilir: Ne biliyor musun? Birkaç kediye ihtiyacım var…
Benzersiz beceriler ve katkılar ödüllendirilir. Kendime bakıp “Ben ne katkıda bulunabilirim?” derim. Hangi konuda benzersiz bir yeteneğim var? Nasıl zorlayabilirim? Nasıl gerçek bir etki yaratabilirim ve toplumun bunu benimseyeceğini bilirim? Yapay bir şekilde satmazsınız. Amacını kaybeden bir toplumda ne olur? Bir toplum ekonomik olarak amacını kaybettiğinde, üründen ziyade markayı satarsınız. Ürün “eh işte” olabilir ama siz sürekli markayı harikaymış gibi gösterirsiniz, değil mi? Yani bu ölü bir inekten yapılmış bir çanta. Ve o inek Firavun’un sarayında yetiştirilmedi. Sadece bir inekti. Diğer inekler gibi ot yerdi. Ama şimdi üzerine bir marka yapıştırıyorsunuz: Vay canına! Bu inek… Bu insanların taptığı yeni Altın Buzağı!
Ama dengeli ekonomi gerçek benzersiz becerileri teşvik eder. Ve tabii ki liyakate dayalı eşitsizlik yayılır. Yani eğer fazladan çalışmaya istekli değilseniz, o zaman belirli bir alt gelir grubunda kalırsınız. Ailenizden biri: “Hayır hayır, ben otobüs şoförü olmak istemiyorum, helikopter uçurmayı öğrenmek istiyorum, daha fazlasını yapmak istiyorum” derse; yükselebilir. Çünkü başkalarının liyakatle yükselebildiğini görebilirler, değil mi? Yani dengeli ekonomi bu tür bir ortam yaratır.
Yüksek gelirli bireyler, fazla servetlerini yatırım yapmak için kullanırlar. Peki dengeli servet dağılımını nasıl sağlarsınız? Zenginlerin deli gibi zenginleşmemesini nasıl sağlarsınız? Çünkü servetiniz olduğunda yeniden yatırım yapabilir, büyüyebilir, büyüyebilir ve büyüyebilirsiniz. Ama doğru şekilde yeniden yatırım yaptıklarında, en alttaki insanlar için daha fazla istihdam yaratırlar, değil mi? Yani aslında bir anlamda topluma geri veriyorlar. Eğer bir restoran varsa ve işleri iyiyse, ikinci şubeyi, üçüncü şubeyi, dördüncü şubeyi, yüzüncü şubeyi açar. Yüz şubelik iş imkânı yaratmış olurlar. Eti, tavuğu getiren, elektronikleri, kurulumu, inşaatı yapan insanlar için yüz şubelik tedarik ağı yaratmış olurlar. Yani ortaya koca bir tamamlayıcı endüstri çıkar. Çünkü zenginler daha fazla yatırım yapıyor, geri veriyor, geri veriyor…
İş, konut, altyapı, vakıf gibi finansal araçlar ve eğitim ortamları… Toplumda dengeli servet, dengeli harcama olduğunda bunların hepsi artmaya başlar. Çünkü mesela bir milyarderseniz yüz yatak odalı bir eviniz olsa bile sadece birinde uyuyabilirsiniz. 18 tane banyonuz olsa bile sifon hepsinde aynı şekilde çekilir. Değil mi? Yani bir nokta gelir, sorumlu bir milyarder der ki: Biliyor musun, güzel bir evde yaşamak istiyorum. Tamam, güzel evlerini aldılar. Güzel bir araba istiyorum. Tamam güzel araba da alındı. İstedikleri her şey var. Geriye hâlâ milyarları kaldı. “Bununla ne yapmalıyım?” Amerika’da yaşıyorsa: “Gidip biraz politikacı satın alayım ve yanıma çekeyim” der, değil mi? Ama yapabileceğiniz şey; yeniden yeni teknolojilere yatırım yapmaktır. Girişimci fikirlere yatırım yapmak, eğitim vakıflarına yatırım yapmak. Ekonominin altınızda daha fazla büyümesini ve gelişmesini sağlayan şeylere yatırım yapmaktır, değil mi? Dengeli ekonominin tanımı böyle.
Şimdi, dengesiz servet eşitsizliği diye bir şey var mı? Aşırı zengin ve aşırı fakir. Bu Mekke’ydi. Aşırı servet eşitsizliğinin hakim olduğu yer Mekke’ydi. Kur’an, içindeki diğer tüm eleştirilerden daha fazla, aşırı servet eşitsizliğinin tepesindeki insanları eleştirir. Allah’ın Kur’an’da eleştirdiği o insanlar, Allah’ın tekrar tekrar eleştirmek için bir vesile bulduğu o özel grup aşırı servet eşitsizliğinin tepesindekilerdir. Onlar toplumda Allah’ın değiştirmek istediği bir kanser gibi görünürler.
Allah zenginleri fakirlerle değiştirmek istemez. Lütfen doğru anlayın. Ne zaman aşırı servet olsa politikacılar gelir ve der ki: Ah şu milyarderler! Bütün paramızı alıyorlar, şunu yapıyorlar, bunu yapıyorlar… Kahrolsun iş adamları! Kahrolsun zenginler! Yükselelim, işçi sınıfını yükseltelim! Sosyalizm, Komünizm ya da her neyse. Ama bunu yaptığınızda, “Kahrolsun zenginler” dediğinizde; zenginler gittiğinde işletmeleri de gider. Kur’an zengini fakirle değiştirmiyor. Kur’an savurgan, kötü zengini; sorumlu zenginle değiştiriyor. Bu çok farklı bir felsefedir. Yani oligarkları alıp onları sorumlu, varlıklı insanlara dönüştürüyor. Kur’an’ın yaptığı şey budur, değil mi?
Bu aslında ekonomiye çok pratik bir bakış açısıdır. Çünkü politikacılar çoğu zaman ne yapar? Zenginlere bakarlar; ya zengin yanlısı olurlar, değil mi? Amerikan ekonomik sistemindeki Cumhuriyetçiler gibi. Onlar servet yanlısıdır. Demokratlar ise “fakir yanlısı” olarak gelir. “Bizim çözümümüz fakir…” Fakir yanlısı olmak istiyorsan Demokratlara git, servet yanlısı olmak istiyorsan Cumhuriyetçilere git. Ama bunların hepsi sahte. Hepsi zaten servet yanlısı. Ama en azından pazarlamaları bu, değil mi? Pazarlamaları bu; biri servet yanlısı, diğeri fakir yanlısı. Kur’an servete karşı değildir. Kur’an ahlaksız servete, sorumsuz servete karşıdır.
Kârûn Psikolojisi ve Marka Tapıcılığı
Şimdi, burada üstünde durmak istediğim birkaç ayet var. Buradaki ilk ayet size ne olduğuyla ilgili, milyarderlerle değil… Çünkü milyarderler veya trilyonerler az sayıda insan. Ama bu insanların olduğu bir toplumda yaşadığımızda bize ne oluyor? Size ve bana ne oluyor, bunu anlatmak istiyorum.
Kur’an bir kavram sunar: Kârûn.
فَخَرَجَ عَلَىٰ قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ ۖ
(Feharace alâ kavmihî fî zînetih)
(Kasas, 79)
Son derece fakir olan halkının karşısına çıktı. İsrailoğulları son derece fakirdiler. O ise süslenmiş püslenmiş bir halde, egzotik atlar, hizmetçiler, altınlar, pahalı kıyafetler, bir maiyet ile çıktı. İnsanlar bakıyor ve “Vay canına!” diyor. Ve insanlar يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ ۙ (Yâ leyte lenâ misle mâ ûtiye kârûn) dedi. “Keşke Kârûn’un sahip olduğu bizde de olsaydı.”
Buna Kârûn psikolojisi diyeceğiz. Tamam mı? Bu Kur’an’dan ilham alan Kârûn psikolojisi. Kârûn psikolojisi şu demektir: Bir Kârûn bulurum ve o benim hayalim olur. Mesele Kârûn değil, Kârûn ayrı bir sorun. Ama benim bir sorunum var, çünkü Kârûn artık sadece kendi evinde yaşamıyor; Kârûn benim kafamda da yaşıyor. Kârûn zihnimde yaşıyor. Kârûn gibi olmak istiyorum. Yani eğer Kârûn o ayakkabıları giyiyorsa kirayı ödeyecek param olmasa bile, gidip Kârûn ayakkabıları alacağım. Çünkü o Kârûn ayakkabılarını giydiğimde, Kârûn’un hayatından küçük bir parça almış gibi hissedeceğim. O markanın o Kârûn tarafından giyildiğini görürsem, ben de giymek isterim. O marka, bir anlığına hayal dünyasında, sanki Kârûn hayatı yaşıyormuşum gibi hissetmemi sağlar.
Arka planda anneniz size bulaşıkları yıka diye bağırsa da babanız elektrik faturasını nasıl ödeyeceğini tartışsa da; siz üzerinizde Kârûn logolu tişört ile filtreli kameradan fotoğrafınızı çekersiniz. Çünkü bu günlerde “Keşke Kârûn’da olan bizde de olsaydı” diyen koca bir toplum var. Sonra Kârûn, bu süper pahalı markalarla ortaya çıktığı için, siz o ölü inekten yapılma ve üzerinde Kârûn logosu olan çantayı aldığınızda, daha değerli bir insan olduğunuzu hissedersiniz. Anlıyor musunuz? Bu da koca bir Kârûn toplumu yaratır. İnsanlar size bakıp der ki: Senin Kârûn ayakkabıların bile yok mu? Bende Kârûn ayakkabıları ve Kârûn çorapları var, şuna bak! Bunların olduğunu görüyor musunuz?
Bu, normal bir ekonomik eşitsizlik varken olmaz. Bu, aşırı bir ekonomik eşitsizlik olduğunda olur. Bir Kârûn toplumu, Kârûn takıntılı bir toplum, Kârûn tüketici psikolojisi yaratır. Kur’an bize Kârûn’u gösterdi ve sonra onun nasıl yerin dibine geçirildiğini gösterdi. Sonra insanlar buna baktı ve dedi ki: “Ah, dersimizi aldık.” Geri çekildiler. Bir Kârûn’u tanıyıp ondan uzak durmayı öğrendiler.
Şu an yaşadığımız dünyada bir Kârûn bulursunuz, onu Instagram’da takip edersiniz, TikTok’ta takip edersiniz, videolarını beğenirsiniz, paylaşırsınız, yayınlarsınız… Bu sadece Instagram’da da değil. Teknoloji öncesi eski günlerde insanların duvarlarında Kârûnların posterleri vardı. Kârûn kapüşonluları, Kârûn formaları, Kârûn şapkaları, Kârûn ayakkabıları, Kârûn saatleri aldılar, değil mi? Kârûn’un gittiği yerlere gitmek istediler. Hollywood yollarına Kârûn’un yıldızlarını yerleştirdiler. Siz de o yıldızın yanında durup bir anlığına “Ben Kârûn Cruise’um” gibi hissedersiniz. Kârûn Hanks, Kârûn Cruise… Değil mi? Bu oldukça ciddi.
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَىٰ مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ
(Ve lâ temuddenne ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihî ezvâcen minhum)
“Sakın, içinde kendilerini denememiz için pek çok çifti yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözlerini dikme!”
(Taha, 131)
Peygamber’e bu mallar hakkında: “Gözlerini onlara dikme” deniliyor. Bunlar imrenilecek insanlar değil. Saygı duyulmaya, örnek alınmaya layık değiller. Bu kavram marka tapıcılığının sonudur. Kur’an’daki bu Kârûn kavramı marka tapıcılığının nihai noktasıdır.
Bu anlamsız markalar üzerinden dünyada ne kadar para dönüyor, ne kadar para transfer edildiğini hayal edebiliyor musunuz? Ne kadar çok! Peki bu anlamsız markalara kim para harcıyor? Ya saçma sapan miktarda parası olup bunu daha anlamlı bir şeye harcaması gereken insanlar ya da yeterince parası olmayan insanlar… Yeterince paraları yok ve o parayı daha iyi bir eğitim için, bir yatırım için, belki bir ev almak için biriktirebilirlerdi. Hayır, bir Kârûn saatine ihtiyaçları var. Kârûn marka şuna veya buna veya ötekine ihtiyaçları var, değil mi?
Allah diyor ki:
لَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلَىٰ مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ فِيهِ ۚ
(Lâ temuddenne ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihî ezvâcen minhum zehratel hayâtid dünyâ lineftinehum fîh)
(Taha, 131)
Diyor ki; o imrendiğiniz insanlara bu dünyada sadece bu ışıltılı, parıltılı, cafcaflı şeyleri verdik ki, o şeyleri kullanarak onları bir imtihana tabi tutalım. Bu insanlar o şeylerle imtihan ediliyor.
وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَأَبْقَىٰ
(Ve rızku rabbike hayrun ve ebkâ)
“Allah’ın verdiği rızık daha hayırlı ve kalıcıdır.”
Allah bu ayette Allah’ın verdiği rızkın ahirette olacağını bile söylemiyor. Sadece “Allah’ın rızkı daha hayırlıdır” dedi. Yani peşinden koşulacak daha iyi şeyler var…