İbrahim (as)’ın Soyu ve Peygamberimiz (sav) ile Bağı
İbrahim (as)’ın iki çocuğu vardı. Kimdi onlar, bana hatırlatır mısınız? Peki, Hristiyan ve Yahudilere göre İbrahim’in iki çocuğundan hangisi mübarek kılınmıştı?
— İshak.
— Müslümanlara göre hangi çocuklar mübarek kılındı?
Her ikisi de. Her ikisi de peygamberdi, iki soydan da peygamberler geldi, biz hepsine inanıyoruz. Hatta Kur’an’da en çok anlatılanlar İshak’ın soyundan olan peygamberlerdir. Yani İshak ve ailesi Kur’an’ın büyük bir kısmını oluşturur.
Kur’an’da “Ya Beni İsrail” sözünü okuduğunuz her yerde, Allah, kimden söz ediyordur? Yakup’un çocuklarından. Yakup’un çocuklarından bahsediyordur, değil mi? Ve en sonunda Allah onlara; bu Peygamberin, Muhammed Peygamber’in (sav) de onların peygamberi olduğunu hatırlatmak için, onlarla bir konuşma yapmak istedi.
Çünkü o da (sav) İbrahim (as) ile doğrudan doğruya bir bağa sahipti ve onlar Yakup’un çocukları olsa da, bu demektir ki onlar İshak’ın da çocukları. Bu da demektir ki onlar İbrahim (as)’ın da çocukları. Yani bu demektir ki, hepsinin Peygamberimiz (sav) ile doğrudan bağları var. Yani onlar ayrı bir millet değil. Hepsi, İbrahim’in (as) çocukları. Yani Kur’an Bakara Suresi’nde onlara bir hatırlatma yapmak için diyor ki, bu tek ve büyük bir aile ve bu aile İbrahim (as)’ın ailesi.
Kur’an’daki Üç Rüya ve Mirasların Birleşmesi
Peygamberimiz (sav)’in görevi, 23 yıl sürdü. Ve görevi tamamlanmadan önce bir rüya gördü. O rüyada Allah, ona görevinin tamamlanışını gösterdi. Görevinin zafere ulaşacağını, kazanacağını gösterdi. Fetih Suresi’nde, yani kazanma suresi, zafer suresi… Bu rüyada Allah ona; Mescidi Haram’a, Kabe’ye barış içerisinde gireceğini ve saçlarını tıraş edeceklerini, korku duymayacaklarını gösterdi. Yani saçlarını tıraş edip hayvan kurban edeceklerini gösterdi. Müslümanların yapacağı şeyi gösterdi.
İbrahim (as) binlerce yıl önce, Kabe’yi inşa ederken, Allah’a “Bize ibadet usulünü göster.” diye yakarmıştı. Hatırladınız mı?
وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا
(Ve erinâ menâsikenâ)
(Bakara 128)
Ve Allah, Peygamberimize (sav) Kabe’de yapması gereken “ibadet usulünü” gösterdi. Yapmaları gereken tavafı, say’ı… kurban edecekleri hayvanı, saçlarını tıraş etmelerini… hepsini. Ve Allah, bunların hepsini Peygambere (sav) bir rüyada gösterdi.
— Kur’an’da kaç tane rüya geçer?
Üç. Birini zaten gördük. İbrahim’in rüyası. Yusuf’un rüyası ve… Peygamberimizin hac yapacağını gördüğü rüya! Üç rüya varmış. İbrahim’in rüyasında, çocuklarından biri vardı.
— Hangi çocuk vardı?
— İsmail!
İbrahim’in rüyasında İsmail vardı. Yusuf’un rüyası kardeşleri ile ilgiliydi. Hatırlıyorsunuz değil mi?
— Ama Yusuf’un babası… O kimdi?
— Yakup!
— Peki Yakup’un babası kimdi?
İshak. İshak’ın da babası… Hatırlıyorsunuz değil mi arkadaşlar? Yani İsmail tarafında bir rüya var, İshak tarafında da bir rüya var.
İsmail tarafında hangi rüya var? Kurban rüyası. İshak tarafında hangi rüya var? Yusuf ve kardeşleri. Ve Kur’an’daki son rüya hangi rüya? Muhammed Peygamber’in rüyası. Peki bu rüyanın… konusu ne? Hac.
Peygamberimizin rüyası, Kur’an’daki son rüyadır. Ve ilginç bir şekilde, peygamberimizin rüyası; İsmail ile ilgili olan rüya ile, Yusuf’un rüyasının bir birleşimidir. Bu ikisinin birleşimidir. Çünkü hacca gittiğinizde, Hacdan sonra hayvan kurban edersiniz, sonra da saçınızı tıraş edersiniz. Ve kurban kesmek, kimin rüyasının gerçekleşmesidir? İbrahim ve İsmail’in. Yani o rüyayla bağlantılıdır.
Peygamber (sav) Mekke’yi fethettiğinde ve tüm Müslümanlar toplandığında… Onlara (Mekkelilere) dedi ki: “Bugün size Yusuf’un kardeşlerine söylediği şeyi söyleyeceğim. Bugün size bir zarar dokunmayacak. Hepinizi affettim.”
Yusuf’un rüyası, kardeşlerinin onun önünde alçakgönüllü hale gelmesiydi. Ve kibirleri kırıldığında, Yusuf dedi ki: -Yusuf Suresi’nde- “Bugün size bir zarar dokunmayacak.” “Size bir zarar dokunmayacak.” Peygamberin, Mekke’yi fethettiğinde söylediği sözlerin aynısı. Yani o rüyayı gerçekleştirdiği gün, hem İsmail tarafındaki rüyayı hem de İshak tarafındaki rüyayı gerçekleştirmiş oldu.
Bu şekilde, Allah; Resulullah’ın (sav) İbrahim’in çocuklarının her iki tarafıyla da bağı olduğunu da göstermiş oldu. Bu yüzden o İbrahim (as)’ın hakiki oğluydu. Çünkü o, tüm mirasların gelip birleştiği noktaydı. Bu miraslar İbrahim (as)’ın zamanında bir bütündü. Ve Resulullah’ın (sav) zamanında yeniden birleşti.
Bu; neden İbrahim (as)’a inandığımızı göstermek için, Allah’ın Kur’an’da yaptığı çok önemli ve etkili bir tasarımdır. Ve Kur’an’da, İslam’ı “Muhammed’in dini” (sav) olarak adlandırmak yerine… Değil mi? Allah “Muhammed’in milleti” demiyor. “İbrahim’in milleti” diyor. Çünkü biz istiyoruz ki, Hristiyanlar ve Yahudiler; İbrahim (as)’ın gerçekte kim olduğunu anlasınlar. Ve bizim Peygamberimize (sav) neden bu kadar sadık olduğumuzu… Çünkü o, İbrahim (as)’ın başladığı şeyi bitirdi. İbrahim (as) bir şey başlattı ve Resulullah (sav) onu tamamladı. Onun görevi budur. Resulullah (sav)’in görevi budur.
İbrahim (as)’ın Kayıp Çocukları
Bunu şöyle de düşünmenizi istiyorum: Allah’ın Peygamberinin (sav) görevi ne kadar sürdü demiştiniz? 23 yıl. O, bu 23 yılda, üç grup insanla konuştu. Ağırlıklı olarak üç grup insan ile… Müşriklerle konuştu -Mekke’de putlara tapan insanlarla- Müşriklerle konuştu -Mekke’de putlara tapan insanlarla- ve Medine’de de Yahudi ve Hristiyanlarla konuştu. Müşrikler, Yahudiler ve Hristiyanlar.
Mekke müşrikleri, aslen İsmail’in kayıp çocuklarıydı. Çünkü Kabe aslında Allah’a ibadet için inşa edilmişti ve onun çevresindeki Müslüman insanlar; zamanla yozlaştı, yozlaştı ve en sonunda bu müşrikler oldular değil mi? Yani bunlar kayıp çocuklardı… İlk başta doğru dindendiler, İbrahim (as)’ın dinindendiler. O dinden bazı şeyler hala devam ediyordu. Hala tavaf yapıyorlardı. Hala hac yapıyorlardı. Hala Kabe İbrahim (as) tarafından inşa edildi, diyorlardı; bunu kabul ediyorlardı. Bazı şeyler aynı kalmıştı. Öteki şeylerse değişmişti. İslam, bunları tekrar düzeltmek ve babaları İbrahim (a.s)’ın asıl dinindeki haline geri döndürmek için gelmişti.
Diğer taraftan Peygamber, Hristiyanlara ve Yahudilere de sesleniyordu. Hristiyanlar kimin takipçisidir? İsa’nın. Meryem’in oğlu İsa. Ve onun soy ağacında yukarılara, yukarılara çıktığınızda; İsa’nın atasının atasının atası, Yakup’tur. Onun babası İshak, onun da babası İbrahim’dir (as). Hristiyanlar da İbrahim (as)’ın kayıp çocuklarıdır.
Yahudiler, Musa (as)’ın takipçisidirler. Ve Musa (as)’ın soyu, Yakup (as)’a uzanır. Onun soyu da İshak (as)’a uzanır. Onun soyu da, İbrahim (as)’a…
Peygamberimizin hitap ettiği 3 dinleyici kitlesi vardı. Müşrikler, Hristiyanlar ve Yahudiler. Ve bunların üçü de İbrahim (a.s)’ın kayıp çocuklarıydı. Artık Kur’an’ın ilk olarak, İbrahim (as)’ın bu geniş toplumuyla konuştuğunu anlıyorsunuz.
Bazen insanlar şunu sorarlar: “İslam madem bu kadar doğru, Peygamber neden Çin’e gelmemiş?” “Sonuçta bütün fabrikalar orada!” “İslam neden Avustralya’ya gelmemiş?” “Peygamber neden Bangladeş’e gelmemiş?” “İslam neden Hindistan’a gelmemiş?”
— Neden…
— Evet! Pakistan… Neden Pakistan’a gelmemiş?
— İngiltere, evet!
Neden New Jersey’e gelmedi veya İngiltere’ye? Neden Arabistan? Neden Arabistan, biliyor musunuz? Çünkü Peygamberin (sav) amacı kimin vazifesinde kaybedilenleri geri getirmekti? İbrahim (as). Ve bu coğrafya, tüm kaybolmuş çocuklarla konuşabileceği ve İbrahim (as)’ın başlattığı şeyi tamamen yeniden kurmak, onarmak ve en nihayetinde mükemmel hale getirmek için tek yerdi.
İslam’ın tamamına erdiği gün; Allah’ın Mekke’nin fethine izin verdiği, putların yok edildiği, son surelerin vahyolunduğu, dinin kemale erdiği ve İbrahim (as)’ın görevinin nihayet yerine getirildiği gündü. Artık dünyanın her tarafından insanlar gelebilir, haccını yapabilir ve Allah’a kulluk edebilir. Bu İbrahim (as)’ın duasıydı. Kabe’yi inşa ettiğinde dünyanın her tarafından insanların gelmelerini ve Allah’a ibadet edebilmelerini istiyordu. Şimdi nihayet bu mümkün hale geldi.
İşte bu yüzden İbrahim (as)’ın kıssasını anlamadan Peygamberimizin (sav) vazifesini tam olarak anlayamıyoruz. Birbiriyle bağlantılılar, tıpkı babanın, onun babasının ve onun da babasının kim olduğunu anlamadan kendinin kim olduğunu anlayamayacağın gibi. Sizin kimliğiniz sizinkine, benim kimliğim de babama ve büyük büyük babalarıma (atalarıma) dayanıyor. Peygamberimizin (sav) vazifesi onun atalarına bağlıdır. Bizim kimliğimiz ve görevimiz de bu sayede İbrahim (as)’a bağlanıyor. Kendimizi bu şekilde görmemiz gerekiyor.
Meleklerin Ziyareti ve İbrahim (as)’ın Cesareti
İbrahim (as) yaşlıyken bir seferinde melekler ona geldi ve ben bunun İshak hakkında olduğuna inanıyorum, İsmail bundan önce doğmuştu zaten. Diğer eşi Sara ile beraberdi ve kendi başına yaşıyorlardı, sadece eşi ve kendisi. Çok yaşlılardı. Sonra 2 yabancı kapılarına geldi. 2 yabancı (veya daha fazla da olabilir) kapılarına geldi. “Selam” dediler, İbrahim (as) da “selam” dedi.
قَوْمٌ مُّنكَرُونَ
(Kavmun munkerûn)
(Zariyat, 25)
“Sizleri tanımıyorum, sizi daha önce görmedim.” Bilirsiniz insanlar çölde, dağlarda, nehirlerde vs. yolculuk ettiklerinde kıyafetleri hırpalanır; otların üzerinde uyurlar, ağaçlardaki şeylerle karnını doyurur veya hayvan keserler. Üzerlerine kan falan sıçrar, başlarına bir sürü şey gelir değil mi? Bu insanlarınsa muhteşem temizlikte kıyafetleri vardı. “Bu garip bir şey ya. Siz nereden, nasıl…” “Nereden geldiniz siz ya!” Kafası karışmıştı. Biraz korkmuş gibi görünüyordu.
هُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً
(Hum ve evcese minhum hîfeh)
“Onlardan biraz korktu.”
(Hud, 70)
Kur’an böyle diyor. Ama bir saniye bekleyin. İbrahim (as)…
— Onun hakkında ne biliyoruz biz, herhangi bir şeyden korkar mı o?
— Hayır!
Hiç korkmadığını öğrendiğimiz bir şeyi bana hatırlatabilir misiniz? İbrahim (as)’ın hiç korkmadığını öğrendiğimiz birden fazla yer olmalı. Ateşe atıldığında hiç korkmamıştı. Peki ondan önce? Babasıyla mücadelesinde de hiç korkmamıştı. Evet… İsmail (as)’ı kesmek üzereyken… Ama ben genç İbrahim hakkında konuşuyorum. İbrahim (as) gençken cesur muydu, hangi zamanlar cesurdu? Evet putları kırdığında tüm insanlar ona bağırıyor, onunla münakaşaya giriyordu. Çok iyi. Korkmamıştı.
Size diğer kıssayı anlatmadım bile. Bir seferinde zorla bir kralın huzuruna çıkarılmıştı. “Bu kişi sizinle aynı dine inanmıyor kralım!”
إِذْ قَالَ إِبْرَٰهِيمُ رَبِّىَ ٱلَّذِى يُحْىِۦ وَيُمِيتُ
(İz kâle ibrâhîmu rabbiyellezî yuhyî ve yumît)
(Bakara, 258)
İbrahim krala dedi ki: “Benim İlahım, benim Rabb’im hayat veren ve öldürendir.” Ve kral da dedi ki: “Öyle mi? أَنَا۠ أُحْىِۦ وَأُمِيتُ (Ene uhyî ve umît)” “Hayat veren ve öldüren benim.” Ve hapisteki iki kişiyi getirdi ve birini öldürüp diğerinin gitmesine izin verdi. Sonra da dedi ki “Gördün mü? Hayat veririm ve öldürürüm.”
Ayrıca kral bunu yaparak neyi istersem ne yapabilirim demeye getiriyordu? Onu öldürmeyi. “Canlı olmanın tek sebebi, benim senin canlı kalmana izin veriyor oluşum.” Şimdi eğer bir kralın, tüm askerlerinin, silahlarının, kılıçlarının, bıçaklarının, mızraklarının önünde durduğunuzu düşünürseniz ve hani orada yalnız başınıza duruyorsunuz, muhtemelen biraz saygı gösterirsiniz değil mi? O diyor ki:
” فَإِنَّ ٱللَّهَ يَأْتِى بِٱلشَّمْسِ مِنَ ٱلْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ ٱلْمَغْرِبِ
(Fe innallâhe ye’tî biş şemsi minel meşrikı fe’ti bihâ minel mağrib) “
(Bakara, 258)
“Ha tabi, benim İlahım Güneş’i doğudan getirir. Neden sen de onu batıdan getirmiyorsun?”
فَبُهِتَ ٱلَّذِى كَفَرَ
(Fe buhitellezî kefer)
(Bakara, 258)
Kral küçük düşürülmüş oldu, sesini çıkaramadı. İbrahim (as) korkmuş muydu? Yani demek istiyorum ki, eğer burada bir polis olsa ve birinizi kenara çekse siz de polis memurunu küçük düşürseniz bu yaptığınız akıllıca bir şey olur muydu? Özel bir çeşit cesarete sahip olmanız gerekir çünkü size ne yapacaklarını bilemezsiniz.
İbrahim (as) hiçbir zaman korkmadı. Ama melekler evine çıkageldiğinde o 100 yaşındaydı. Kapısına geldiler, silahları bile yoktu. Sadece selam, dediler. Kur’an, onları davet ettiğini anlatıyor ama birazcık korktuğunu da anlatıyor. Size nerede korku hissettiğini anlatacağım.
فَجَآءَ بِعِجْلٍ سَمِينٍ
(Fe câe bi iclin semîn)
(Zariyat, 26)
Ailesine dedi ki: “Gidin ve onlara biraz taze et pişirin.” Gidip bir buzağı kestiler, etten biraz aldılar ve eti gelen bu kişilerin önüne koydular. Ama onlar yemeğe dokunmadı bile!
İnsanlar beni davet ettiklerinde evlerine giderim ama yemek geldiğinde hepsiyle arkadaşlığıma ara veririm. Sizi bilmem ama burada et var yani. Beklemeleri gerekmiyor. “Hayır hayır, lütfen önce sen…” Ben bunu beklemem mesela. “Önce ben yiyeceğim sadece yemeği verin bana!” derim.
Bu arada, yolculuk yaptığınızda acıkır mısınız? İşin aslı, yolculuk yaptığınızda aç olmasanız bile acıkırsınız. Ama bu adamlar hiçbir şey yemiyor. Bu yüzden İbrahim (as) da birazcık korku hissetmeye başlıyor. Belki de karısı evde olduğu için, onun için korkmuştur, bu da mümkün.
Allah bilir ama bence başka bir sebep var. Bence İbrahim (as) her ne zaman Allah hakkında konuşsa, Allah adına konuşsa, Allah’ın mesajını vaaz etse veya Allah hakkında yanlış şeyler söyleyen kişilerle mücadele etse; tüm korkuları ortadan kayboluyor. Ama her ne zaman “görev bölgesinde” bulunmuyorsa, görevde değilse o vakit daha çok normal insanlar gibi oluyor. Sanki Allah ona Kendisi adına konuştuğunda korkmaması için süper güç veriyor.
Kralı da karşısına alabiliyor, kendisini ateşe atacak olan koca bir kalabalığın karşısına dikilebiliyor, daha çocukken bile kendisine bağıran koca bir kalabalığa karşı durabiliyordu. Hiç korkmuyordu. Ama üç yabancı çıkagelince biraz geriliyor. Bu biraz farklı bir kişilik değil mi? Normalde bu durumu onunla pek bağdaştırmayız.
Belki de Allah bize gösteriyor ki eğer Allah için konuşursan, Allah sana kendi başına sahip olamayacağın bir cesaret bahşeder. Allah hakkında bir şeyler öğrendiğinde ve O’nun hakkında konuştuğunda, kendinizde var olduğunu düşünmediğiniz bir özgüvene sahip olursunuz.
Sara’nın Duyguları ve Müjde
İşte, yemek istemediler. Ama eninde sonunda “Hayır hayır, korkma.” dediler. Onun korktuğunu fark ettiler. “Korkma” dediler. “Gerçekten iyi, duyarlı, çok düşünceli ve bilgili bir evladın olacak.” diye haber verdiler.
Bir çocuğu olacak ve kendisi 114 yaşında. İsmail zaten dünyadaydı, karısı da aşırı yaşlıydı. Karısı onlara kulak misafiri oldu, onları görmedi ama duydu. Ve Allah Kur’an’da diyor ki:
فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ
(Fe akbeletimraetuhû fî sarratin fe sakket vechehâ ve kâlet acûzun akîm)
(Zariyat, 29)
“Karısı yüzünü tokatladı.” Kadın “عَجُوزٌ عَقِيمٌ (Acûzun akîm)” dedi. “Ben yaşlı bir kadınım, hiçbir zaman çocuk sahibi olamadım. Ben hep kısırdım.” Kısır, bebeği olmayan kişi demektir. “Ben gençken bile bebek sahibi olamıyordum, şimdi mi bebeğim olacağını düşünüyorsunuz?” Bunu bağırarak söylüyordu.
— Melekler kiminle konuşmak için geldiler?
— İbrahim.
İbrahim’in hanımıyla konuşmaya değil, İbrahim’le konuşmaya gelmişlerdi. Hanımı onları konuşurlarken duydu ve konuşmayı kahkahasıyla böldü. Siz kimden bahsediyorsunuz böyle, dedi.
O konuşmayı bölünce melekler; hanımefendi, affedersiniz ama… Allah tarafından verilen resmî bir görevi peygamberine iletmek için buradayız. Lütfen müsaade eder misiniz, bu gizli bir toplantı? Bu toplantıya kadınlar davetli değildir. Bize müsaade eder misiniz? Bu iş sizi biraz aşar, demediler. Ya da İbrahim’e (as) dönüp: Yapacak daha çok işimiz var ama önce lütfen hanımınızı kontrol altına alır mısınız, demediler. Konuşacak daha önemli mevzular var, demediler. Ne de olsa İbrahim’le (as) konuşuyorlar, değil mi?
Melekler, İbrahim’le (as) konuşmayı bırakıyorlar. Kur’an’da böyledir. Onun yerine, hanımıyla konuşmaya başlıyorlar. İbrahim’in (as) eşiyle.
Bu şekilde Allah bize, İbrahim’in (as) hanımının incindiğini gösteriyor. Ve Allah onun duygularını o kadar çok önemsiyor ki İbrahim’le (as) konuşmaya gelen melekler, onunla konuşmayı bırakıp hanımıyla konuşmaya başlıyor. Allah, Kur’an’da bundan bize hiç bahsetmeyebilirdi. Allah sadece; melekler geldi, İbrahim’e şu havadisleri verdiler, başka şeyler de söylediler ve gittiler, diyebilirdi. Konuşmanın bölündüğü kısmı almayabilirdi ama aldı. Kur’an’da yer verdi.
Size İbrahim (as)’ın çok uzun yaşadığını söylemiştim. Ama Allah, hayatının kaç gününe Kur’an’da yer vermişti? Birkaç gün. O birkaç günden de sadece birkaç dakikaya yer vermişti. O birkaç dakikanın içinde de Allah, bu kadının kendini tokatlayıp feryad etmesinden bahsediyor. Tüm bunlar, bu bahsin tesadüf olmadığını gösterir. Önemli olduğu için bahsedilmiş. Bu Allah için ciddi bir mevzu çünkü buradan bir şeyler öğrenmemizi istiyor.
Biliyor musunuz, insanlar bazen hep yapmak istedikleri ama asla yapamadıkları şeyler yüzünden pişmanlık içinde yaşarlar. Öyle görünüyor ki bu hanımefendi, İbrahim (as)’ın eşi hep bir bebeği olsun istemişti. Peki olabildi mi? Hayatı boyunca bir bebeği olamadı. Bir peygamber olan eşi, İbrahim (as)’ı de çok önemsiyordu. Dinine tâbi olacak çocuklar istediğini biliyordu ve ona bir çocuk veremeyeceğinin de farkındaydı. Üstelik diğer eşi ona bir çocuk vermişti. Adı neydi? İsmail. Ama kendisi bir çocuk verememişti.
Şimdi de çok yaşlanmıştı, bir ayağı çukurdaydı. Ve Allah ona; bir bebeğin olacak, dedi. Doğru düzgün oturamayan yaşlı bir kadın… Doğru düzgün yürüyemeyen yaşlı bir kadın… 20’li yaşlarında doğum yapan kadınlar var. Onlar için acı verici bir şey. 30’lu yaşlardan bahsetmeyelim bile. 40’lı yaşlarda: “Aklım neredeydi?” Çünkü belli bir yaştan sonra vücut bunu kaldıramaz. Bünye kaldırmaz, yaş ilerledikçe hem anne hem de bebek için daha riskli olur. Kadın 100 yaşında! Bu ölüm cezası gibi bir şey! Beni öldürmeye mi çalışıyorsun? Ben mi çocuk doğuracağım? Kendime zor bakıyorum, bir de çocuk doğurup ona mı bakacağım? Bunu nasıl yaparım?
Melekler ona dedi ki: Rabb’in böyle söyledi. O her şeyi bilir, O hikmet sahibidir. İçini rahatlattılar. Bu Allah’ın emri. Şimdi pek anlayamasan da… Madem bebek verecekti ben gençken verseydi, diye düşünsen de… Sebebini Allah bilir. O’nun hikmetli bir planı vardır. Allah’a güven, yeter. Yani durum bu, hanımefendi. Allah’ın emri böyle. Bu onun kararı ve bu olacak. Allah’ın İbrahim (as)’ın eşine verdiği buydu.
Lût Kavmi İçin Mücadele ve Başkalarına Değer Vermek
Hanımı ve melekler konuşurken İbrahim (as) orada oturmuş düşünüyordu. Sonra meleklere doğru dönüp şunları söyledi: Allah hepinizi bana bir bebek haberi vermek için yollamaz. Bir melek de gönderebilirdi. Hiçbirinizi yollamasa da olurdu. Bana vahyederdi. Burada bulunmanızın gerçek sebebi nedir?
“مَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ
(Mâ hatbukum eyyuhel murselûn)”
(Hicr, 57)
Burada bulunmanızın gerçek sebebi nedir? Asıl göreviniz nedir? Gelme sebeplerinin sadece bebek haberi vermek olmadığını anlamıştı. Onlar da:
“إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ
(İnnâ ursilnâ ilâ kavmin mucrimîn)…”
(Hicr, 58)
dediler.
“لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ
(Li nursile aleyhim hicâraten min tîn)”
(Zâriyât, 33)
Gelmemizin başka bir sebebi daha var. Geldik çünkü suçlu bir kavmin icabına bakmak için gönderildik. Onları taşlarla vuracağız. Kilden yapılmış taşları gökten yağdıracağız. Üzerlerine gökten kurşun yağdıracağız ve hepsine ateş edeceğiz. Bu yüzden geldik. Bir kavmin sonunu getirmek için. Bu yüzden geldik.
İbrahim (as) sadece bir bebek müjdesi aldı ama sonra da bir sürü insanın ölmek üzere olduğunu öğrendi. Ölecek olanlar Lût (as)’ın kavmiydi. Ve şöyle diyebilirdi; “Oh olsun o kafirlere! Dünya onlarsız daha güzel! Sizi izleyebilir miyim? Ne zaman başlayacaksınız? Bu harika! Sonunda birileri şunların icabına bakıyor!..” Hiçbirini demedi. Bunları demedi. Kur’an’da şunlar yazar:
“يُجَادِلُنَا فِى قَوْمِ لُوطٍ
(Yucâdilunâ fî kavmi lût)”
(Hûd 74)
— Allah İbrahim (as)’a ateşe atla dediğinde atlamış mıydı?
— Allah İbrahim (as)’a oğlunu kurban et dediğinde etmiş miydi?
— Allah, aileni çölün ortasında bırak dediğinde bırakmış mıydı?
— Evet.
Allah’ın istediği en imkansız şeyleri bile yaptı, değil mi? Allah ile hiç tartışmadı.
“إِذْ قَالَ لَهُۥ رَبُّهُۥٓ أَسْلِمْ ۖ قَالَ أَسْلَمْتُ لِرَبِّ ٱلْعَٰلَمِينَ
(İz kâle lehû rabbuhû eslim kâle eslemtu li rabbil âlemîn)”
(Bakara, 131)
“Allah ona ne zaman ‘Teslim ol!’ dese; Teslim oldum, derdi.” Bana ne söylersen, onu yaparım… İbrahim (as) Allah’a en çok teslim olan kişiydi. Ama mevzu bu haber olunca… Lût (as) kavmindeki herkesi öldüreceğiz, dediklerinde… Kur’an’da sadece burada Allah der ki:
“يُجَادِلُنَا فِي قَوْمِ لُوطٍ
(Yucâdilunâ fî kavmi lût)…”
(Hûd 74)
Lût kavmini kurtarmak için bizimle tartıştı, mücadele etti. Düşünebiliyor musunuz? İbrahim (as) asla tartışmaz. O sadece teslim olur. O sadece dinler ve itaat eder. Ama şimdi hayatında ilk kez, 114 yıllık bir teslimiyetten sonra mücadele ediyor. Üstelik kendisi için mücadele etmiyor.
Allah ona bütün çocukların hayırlı olmayacak, dediğinde bile mücadele etmedi. Duasını değiştirdi. Allah o duayı da reddetti, yine sesini çıkarmadı. Duasını değiştirdi. Hiç sesini çıkarmadı, her şeyi kabullendi. Ama şimdi, Allah Lût’un (as) kavmini yerle bir etmek üzereyken “Lütfen” diyor. “Yapma.” “Ya içlerinde 50 kişi iman edecekse? Kaç kişi olur 40, 30, 20?” Onları kurtarmaya çalışıyor.
Asıl soru, neden? Ne demiştim? Biz İbrahim (as)’ın milletiyiz. Cesareti İbrahim (as)’dan öğreniriz, değil mi? Kendi kararlarımızı vermeyi ve birinin peşine sebepsizce takılmamayı ondan öğrendik, değil mi? Normal kavramının, çoğunluğun dediği şekilde olmadığını ondan öğrendik. Biz normal kavramını Allah’ın bize verdikleri ile tanımlarız, değil mi? Tüm bunları kimden öğrendik? İbrahim (as)’dan. Allah’ın planına güvenip teslim olmayı öğrendik, değil mi?
Ama şimdi, aynı İbrahim’den şunu öğreniyoruz: Günahkâr olsalar bile, Allah’ın öfkesini hak etseler bile insanlara değer vermeliyiz. Hatta bu kişiler Allah’ın öfkesini o kadar hak ediyor ki, Allah’ın kendisi onları öldürmeye karar veriyor. Birinin bu durumda olması, İbrahim (as)’ın öfkesini de hak etmiş olduğu manasına gelmez. İbrahim (as) yine de onları kurtarmak istiyor. Çünkü Allah’ın insanlardan beklediği şey budur. Allah’ın kızmaya hakkı vardır. Benim yoktur, senin yoktur. Allah diğer insanlara değer vermemizi ister. Günahkâr olsalar bile. Günahkârlar. Yine de yok edilmelerini istemiyorum. Kurtulmalarını istiyorum. Bağışlanmalarını istiyorum. Onların iyiliğini istiyorum.
Peki o insanlar iman etmiş miydi? Uğruna mücadele ettiği insanlar inanan kimseler miydi? Hayır. Bir kere bile görmediği insanlar için derin, çok derin bir kaygı duyuyordu. Üstelik günahkâr olduklarını da biliyordu. Hatta günahlarının ayyuka çıktığını ve Allah’ın onları bu yüzden yok edeceğini de biliyordu. Yine de onlar için endişeleniyordu.
İbrahim (as)’ın Milleti Olmak
Biz, burada bulunan siz çocuklar, aileleriniz… Biz İbrahim (as)’ın milletiyiz. Bu sözü buzdolabının kapağına falan asın. Her gün yemekten önce okuyun. “İbrahim (as)’ın milleti.” Bu söz, komşuluk ilişkileri bakımından size neyi ifade ediyor? Eğer İbrahim’in milletiyseniz… Az önce bahsettiklerim komşularınızla ilgili neyi anlatır? Ne düşünüyorsunuz?
Acaba sadece Müslümanların olduğu yerlere mi taşınmalıyız? Bütün Müslüman komşular bir yerde toplanabilir. Böylece birbirinin dedikodusunu yapabilir, en iyi iftar ziyafeti konusunda birbirleriyle yarışabilir. Bunun gibi şeyler. Gayrimüslim görürlerse veya yaşadıkları yerlerden geçerlerse, onlardan vebalı gibi uzak dururlar. Öyle ya, biz Müslümanız ve Müslümanların arasında olmalıyız. İbrahim (as)’ın milleti bu mudur?
Biz İbrahim (as)’dan neler öğrendik? Ne için? Evet! Komşunuza nazik davranın, demiyorum. Komşunuza sadaka verin de demiyorum. Başka bir şey diyorum. Ne diyorum, İbrahim (as) ne diyor?
Evet? Herkese eşit davranmak mı? Hayır, öyle bir şey yapmadı. Daha etkili bir şey yaptı. Kelimesi kelimesine istiyorum. Bakalım bilen çıkacak mı, evet? Merhametli olmak mı? Tam doğru değil ama yaklaştın, doğru cevaba diğerlerinden daha yakınsın. Evet? Merhametli olup komşularımıza saygılı davranmak. Merhamet ve saygı… Bunlardan başka bir şey. Evet, genç hanım? Evet, kızım?
— Bence bizim de onun gibi… onlara Müslümanlarmış gibi değer vermemiz lazım.
— Onlara değer vermeli ve onların iyiliğini istemeliyiz.
Sizinle aynı şeye inanmayan insanların iyiliğini istemek. İbrahim (as) böyle biriydi. Bizimle aynı şeye inanmayan insanların iyiliğini istemeliyiz.
Size bir şey söyleyeyim: Bu ülkede Müslümanlardan hoşlanmayan insanlar var. Doğru, değil mi? Sözü açılmışken, Lût kavminde de neredeyse hiç kimse İslâm’ı pek sevmiyordu. Peki Lût kavmi kimden nefret ediyordu? Lût (as)’dan. İslâm’dan nefret ediyorlardı. Ama İbrahim (as) yine de onlara değer veriyordu, değil mi?
Müslüman olarak bir-iki kişi değiliz. Nüfusumuz oldukça fazla. Eğer millet olarak, komşularımızın ve etrafımızdakilerin iyiliğini ne kadar istediğimizi gösterebilirsek, onların iyiliğini istediğimizi gösterebilirsek, onlara ne kadar değer verdiğimizi gösterebilirsek ve bunu samimiyetle yaparsak, tıpkı kendimize verdiğimiz değer gibi…
Bu arada, Allah’ın İbrahim (as) için kullandığı kelimelerden biri أَوَّاهٌ (Evvâh) tır. أَوَّاهٌ (Evvâh) demek, başkalarının acısını içinde hisseden kişi demektir. Başkasının çektiği acıyı hissedebiliyordu.
Eğer bunu biz de yapabilseydik… Size söylüyorum, yeni Müslümanlar Amerika’da bir çoğunluk oluştururdu. O zaman göçmen Müslümanlar bu kadar büyük bir çoğunlukta olmazdı. Bu ülkedeki Müslümanların çoğunluğu, yeni Müslümanlar olurdu çünkü onlara İbrahim (as)’ın bizden beklediği şekilde davrandığımızı görürlerdi. Onlara İbrahim (as)’ın bizden beklediği şekilde değer vermek… Sadece bu. Onlarla tartışmaya gelmedik; sadece iyi olmalarını istiyoruz, o kadar.
Kur’an bunu bizim Peygamberimize ﷺ (Sallallâhu aleyhi ve sellem) de yapmıştı. Kur’an ilk kez nazil olduğunda… Müslümanlar çoğunluk muydu, azınlık mıydı? Bir avuç insandı.
Ve Kur’an, neden kız bebekleri canlı canlı gömüyorsunuz, diye sordu. Müslümanlarla mı yoksa gayrimüslimlerle mi konuşuyordu? Gayrimüslimlerle konuşuyordu. Yetimleri neden itip kakıyorsunuz? Müslüman yetimlerden mi yoksa bütün yetimlerden mi bahsediyor? Bütün yetimlerden bahsediyor. Neden müşterilerinizi aldatıyorsunuz? Müslüman müşterilerden mi yoksa bütün müşterilerden mi bahsediyor? Bütün müşterilerden bahsediyor. Okuduğumuz Kur’an bu.
Bu ne demek? Çevremizdeki her okula, her hastaneye, her mahalleye karşı duyarlı olmamız demek. Bu ülkedeki her soruna karşı duyarlı olmak demek. Yaşadığınız yer neresi olursa olsun, sadece Müslümanların haklarını umursamamak demek. Sadece Müslüman bireyin özgürlüğü veya Müslüman sorunları değil. Müslüman camia, Müslümanlar, sadece Müslümanlar vs… Hayır! İbrahim (as) gibi düşünmemiz lazım.
Müslüman dendiği zaman insanların aklına şu gelmeli: “Müslümanlar, şimdiye kadar gördüğümüz insanlar içinde etrafındaki herkese değer veren tek kişiler.” Herkese değer veriyorlar. Müslüman deyince aklımıza yanlarına gelen kimseyi geri çevirmeyen biri gelir. Üstelik ilk adımı da onlar atar. Yardım etmek için onlar el uzatırlar. Önce onlar başkalarına değer verir.
Eğer kendimize sürekli şunları söylersek: “Bilemiyorum… Etrafımda o kadar çok gayrimüslim var ki…” “Onların yüzünden ben de yozlaşmak istemiyorum.” “O yüzden o gayrimüslimlerden uzak kalsam çok iyi olur.” “Biz bize kalalım.” “Sadece birbirimizle konuşalım.” “Sadece birbirimizle vakit geçirelim, sadece birbirimizi tanıyalım.” “Beraber yemek yiyelim.” “Birbirimizle arkadaş olalım ve bu korkunç kafirlerin bizi yozlaştırmasına müsaade etmeyelim.” “Onlara; selam, güle güle, çok teşekkürler, diyebiliriz.” “Yeter.” “Markette kasada duran bir görevli olabilirler, postanede çalışan bir görevli de olabilirler…” “Arkadaş olmaya, insan gibi davranmaya, ilgilenmeye veya onlar için kaygılanmaya gerek yok.” “Çünkü ilgilenmemiz gereken kendimize ait bir çevremiz var zaten.” O zaman… Sadece kendi iyiliğini düşünen diğer herkesten hiçbir farkımız kalmaz. O zaman babamız İbrahim (as)’ın milletinden olmayız. Vefat etmeden önce bize verdiği son ders neydi? Diğer insanlara karşı duyduğu endişeydi.
Kâbe’nin İnşası ve Evrensel Mesaj
Allah Kâbe’yi nereye inşa etmesini söyledi? Mekke’ye. Mekke, Kâbe’yi inşa ettiği sırada kalabalık bir yer miydi? Eğer Kâbe’yi New York’ta inşa etseydi… Eğer Kâbe’yi çok kalabalık bir yerde inşa etseydi… Ne olurdu, biliyor musunuz? İnsanlar şöyle derdi: “Bu Kâbe, o insanlara ait.”
İbrahim (as) Kâbe’yi hiçliğin ortasına inşa etti. Çünkü insanlar oraya her yerden gelecekti ve orası herkese ait olacaktı. Herkese ait olacaktı. Allah öyle bir yer seçti ki… oradaki herkes misafirdi. Oraya yerleşip oranın yerlisi olanlar bile oralı değildi. Geçerken orada durdular çünkü orada su vardı. Oralı değillerdi.
Peki neden? Çünkü Allah, kapısı herkese açık olan bir yer istedi. Kimsenin kendini bir başkasından daha üstün görmesini istemedi. Herkes eşit. Herkese karşı duyarlı olduğumuz bir yer.
Biz, İbrahim (as)’ın izinden gidenler olarak, bütün insanlığa karşı duyarlı olmamız gerekir. Dünyadaki bütün sorunları çözemesek de, işe yaşadığımız yerle ilgili bakış açımızı değiştirerek başlayabiliriz.
Sizler, bazılarınız şimdi 6 yaşında… 20 yıl sonra 26 yaşında olacaksınız. Bazılarınız ise 18 yaşında. 5 yıl sonra 20’li yaşlarınızın ortasında olacaksınız. 20’li yaşlarınızın başında üniversiteden mezun olacak, kariyer yapmaya başlayacaksınız. Bazılarınız şehirde kalacak bazılarınız şehir dışına taşınacak. Şehirde kalacaklar ve şehirdeki topluluğun bir parçası olmaya devam edecekler için söylüyorum: Houston’dakilerin İslâm’a bakış açısı… Sugar Land adındaki bu kasabanın İslâm’a bakış açısı diğer yerlerden çok farklı olmalı çünkü burada yaşayan insanlar, İbrahim’in (as) milleti olduklarının bilincindeler. Bambaşka bir pencereden bakıyorlar.
Şimdiye kadar gördüğüm en müthiş şeylerden biri, Güney Afrika’daki Cape Town’daydı. 3 yıl kadar önce Ramazan’da oradaydım. Her akşam Müslümanlar mescitte iftar yaparken, dışarıda gayrimüslimler için de iftar düzenliyorlardı. Çünkü orada çok fazla yoksul vardı. 4000-5000 kişi… Evsizler, fakirler her Ramazan mescide gelip orada iftar yapıyordu. Mescitteki gayrimüslimlerin sayısı, Müslümanların 10 katına çıkıyordu. Her Ramazan’da. Bu harika değil mi?
İbrahim (as)’ın milleti işte budur. İşte böyle olması gerekir. Sadece Ramazan’da da değil, yıl boyunca böyle olması lazım. Sadece mescitte de değil; evlerinizde, okullarınızda, iş yerinizde, dükkanlarınızda… Hepimizin yapması gereken şey budur.
Sizinle İbrahim (as) ile ilgili paylaşmak istediğim şeyler bunlardı. Ama size ayrıntısıyla anlatmayı borç bildiğim başka bir şey var. Musevîlerin gözünden İbrahim (as)… Hristiyanların gözünden İbrahim (as) ve Müslümanların gözünden İbrahim (as). Bu üçü arasında kıyaslama yaparız. Bu üç farklı dinin İbrahim (as)’a olan bakışını inceleriz. Bu da, Musevî ve Hristiyan arkadaşlarınızla İbrahim (as) hakkında konuşurken size fayda sağlayacaktır.
Hristiyan arkadaşlarınızla İsa (as)’ı konuşmak zorunda değilsiniz. Musevî arkadaşlarınızla Musa (as)’ı konuşmak zorunda değilsiniz. Kimi konuşmalısınız? Evet, ben iki diyorum: Adem ve İbrahim (as)’ı konuşmalısınız. Adem (as)’dan başka zaman konuşacağız inşallah. Ama hakkında konuşmanız gereken iki kişi bunlar. Diğer her şey yerine oturur. Hem de kendiliğinden…