Diğer dinlerdeki eski tanrılar, kolayca ne olurdu? Öfkelenirlerdi.

İnsanlar İbrahim’e (a.s) gelip şöyle dediler: “Sen bu tanrılara karşı konuştun, bu tanrılar ne yapacak” dediler? Öfkelenecekler.

Onlar tarafından lanetleneceksin, hasta olmana sebep olacaklar, ölmene sebep olacaklar… Onu bu diğer tanrılardan korkutmaya çalışıyorlardı. O da dedi ki: Allah beni doğru yola iletmişken, bana nasıl şirk koşmamı söylersiniz? Beni korkutamazsınız. Artık duyguları bana karşı kullanamazsınız. Bende zaten Allah’tan gönderilen şeyler var.

Sonra diyor ki:

وَكَيْفَ أَخَافُ مَآ أَشْرَكْتُمْ

(Ve keyfe ehâfu mâ eşrektum)

“Bu yarattığınız tanrılardan, uydurduğunuz ortaklardan nasıl korkabilirim? Siz Allah’a karşı böyle suç olan şeyleri söylemeye korkmazken?”

(En’am 81)

Benim değil, kimin korkması gerekiyor? Sizin korkmanız gerekiyor! Korkması gerekenler sizsiniz!

Akıl ve Duygular Mücadelesi

Bu, İbrahim’in (a.s) halkıyla yaptığı konuşmanın ilk bölümüydü ve en çok odaklanmanızı istediğim şey şu -öğrenecek çok şey var ama- en çok odaklanmanızı istediğim şey şu: İbrahim (a.s) aklî gerekçelere odaklandı, onun halkı ise duygulara odaklandı.

Bu çok önemli. Çünkü büyüdüğünüz zaman hayatınızda; -kendi ailenizde bile, arkadaşlar arasında, vs.- birileri yanlış bir şeyler yapacak ve siz onlara “Bence yaptığın yanlış” diyeceksiniz. Ve siz onlara bunu deyince, size gerekçelerinizi sorabilirler ama büyük ihtimalle bunu yapmayacaklar. Size şunu diyecekler: “Sen bana bunu nasıl söylersin?” “Seni dostum sanmıştım!” “Sen ne biçim oğulsun?” “Sen ne biçim kızsın?” Böyle yaptığına inanamıyorum! Dırdır dırdır! Duygular, duygular, duygular! Siz gerekçelerden bahsedersiniz, gelen tüm cevaplarsa duygulardır. Yani bu böyle olacak.

İbrahim’in (a.s) yolundan giden biri olarak sizin ilk göreviniz şu:

  1. Cevabınız asla “Herkes öyle yaptığı için yapıyorum” olmamalı.
  2. İkincisi, cevabınız asla “Duygularım böyle söylüyor” olmamalı.

Yani neden namaz kılmıyorsun diye sorulunca, “Çünkü canım istemiyor” derseniz… Hayır. Duygular, iyi bir cevap için yeterli değildir. Namaz kılmak için bir sebebiniz olmalı, aynı şekilde namaz kılmamak için de bir sebebiniz olmalı. Müslüman olmak için bir sebebiniz olmalı, müslüman olmamak için de bir sebebiniz olmalı. Bir sebebiniz olmalı! Sonra bu sebep üzerine konuşabiliriz.

Çünkü Kur’an, insanlarla hep onlara akıllarını kullandırmayı hedefleyerek konuşur. Kur’an böyledir. Kur’an size duygularınıza uymanız için baskı yapmaz. Aslında duygular o kadar güçlü olabilir ki, aynı heykeller gibi tanrı sayılabilirler. Allah Kur’an’da şunu bile söyler:

“Duygularını ilah edinmiş kimseyi gördün mü?”

(Furkan, 43)

Bunun manasını biliyorsunuz değil mi? Onlar yalnızca neyi dinliyorlar? Duygularını! Yalnızca duygularınızın size söylediklerini dinliyorsanız, tanrınız kimdir? Duygularınızdır. Eğer aklın size söylediklerini dinlerseniz, Allah’a ulaşırsınız. Aklınızı kullanmanız gerekiyor. Yapmanız gereken bu.

Babasıyla Olan Konuşması

Ama şimdi… İbrahim (a.s) Nuh (a.s) gibi değil. Çünkü ondan önceki peygamber; Nuh (a.s)’dı. Nuh (a.s) kaç yıl çağrı yaptı? Dokuz yüz elli yıl. Bu, sabırlı kalmak için çok uzun bir zaman. İnsanlara kibarca anlatmak için çok uzun bir zaman. İbrahim (a.s), o kadar kibar olmayacak. Kibarlığı artık bırakacak.

Önce sebeplerini açıklayacak, insanlar sebeplerle değil duygularla cevap verecekler, sonra yaptığı şey ise şu olacak: Babasıyla çok hararetli bir konuşmaya girecek. Bir kısmını sizinle paylaştım ama ötesini de göreceğiz. Babasıyla çok çetin bir konuşmaya girecek. Olay şu ki, babanızla konuştuğunuzda bu biraz korkutucu olur. Özellikle babanıza yanıldığını söyleyecekseniz. Pek iyi gitmez.

وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِبْرَاهِيمَ ۚ

(Vezkur fîl kitâbi ibrâhîm)

(Meryem 41)

Bu genç adam, belki de 14 yaşında, 13-14 yaşında ve babasıyla şu konuşmayı yapıyor: Allah şöyle diyor:

“Kitap’ta İbrahim’i an!”

إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا

(İnnehû kâne sıddîkan nebiyyâ)

“O, özü sözü doğru bir peygamberdi.”

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ

(İz kâle li ebîh)

“Babasına demişti ki”

يَا أَبَتِ

(Yâ ebet)

“Sevgili babacığım”

لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْنِي عَنكَ شَيْئًا

(Lime ta’budu mâ lâ yesmeu ve lâ yubsıru ve lâ yuğnî anke şey’â)

“Duymayan, göremeyen, sana hiçbir şekilde yarar sağlamayan, yardım edemeyen şeylere niçin ibadet ediyorsun?”

(Meryem, 42)

Ona anlatıyor mu yoksa soruyor mu? Soruyor. Bunu aklınıza kazıyın: Birisine soru sormanın amacı nedir? Birisine soru sorduğunuzda size nedenlerini sunması gerekir, duygularını değil. Akılla duygular arasındaki bu kavga daimidir.

Diyor ki;

يَا أَبَتِ إِنِّي قَدْ جَاءَنِي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ

(Yâ ebeti innî kad câenî minel ilmi mâ lem ye’tik)

(Meryem, 43)

“Babacığım, bana gelen bir bilgi var; ben bir şey öğrendim ve bu bilgi sana gelmedi. Ben senin bilmediğin bir şey biliyorum.”

فَاتَّبِعْنِي أَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا

(Fettebi’nî ehdike sırâtan seviyyâ)

(Meryem, 43)

“Beni takip et baba, ben sana doğru yolu göstereceğim. Sana neden yanıldığını göstermeme izin ver. Seni seviyorum, önemsiyorum ve seni doğruya yöneltmek, düzeltmek istiyorum.”

Genelde çocuklar babalarını doğruya yöneltmez. Kim kimi yöneltir? Babalar oğullarını doğruya yöneltir. Allah neden bize babasını doğruya yönlendiren oğulun kıssasını anlattı ki? Allah bize şunu anlatıyor: Normal olan, babanın oğlunu düzeltmesidir. Ama normal veya değil fark etmez, asıl normal olan kim haklıysa onu takip etmenizdir.

Oğul haklı olabilir veya baba haklı olabilir. Çocuk haklı olabilir veya dedesi nenesi haklı olabilir. Kadın haklı olabilir veya kocası haklı olabilir. Genç olan haklı olabilir veya yaşlı olan haklı olabilir. Alim haklı olabilir veya cahil olan kişi haklı olabilir. Sen kişiyi takip etmiyorsun, hakikati takip ediyorsun! Aklının peşinden gitmek işte bu anlama geliyor. Akıl, kimin baba veya kimin oğul olduğunda veya kimin otorite olduğundan kimin olmadığından daha yüce bir şey.

Şimdi, ben Kur’an’ı çalışmış olsam ve size karşı konuşma yapıyor olsam bile ben de yanlış bir şey söyleyebilirim, mümkündür. Bir şey dedim ve sizden biri, mesela şuradan 7 yaşındaki biri “Bu doğru değil” dedi ve beni düzeltti. Ben de dedim ki “Affedersin? Mikrofon kimde sence?” Şu an burada aklı kullanmıyorum, ne kullanıyorum? Duygularımı… Onu benden daha az biliyormuş gibi hissettiriyorum. Ona daha küçük olduğunu, cahil olduğunu hissettiriyorum.

Ve duyguları kullanmaya başladığımda bu ne anlama geliyor biliyor musunuz? Aklî gerekçelerim tükendi demektir. Akıl sahasındaki mücadeleyi kaybettim demektir. İnsanlar akıl mücadelesini kaybettiklerinde işte o zaman duygulara geçerler. Eğer birisi çok fazla duygularıyla davranıyorsa bu aklî gerekçelerinde zayıf olduğu anlamına gelir. Eğer birisi aklî gerekçelerinde çok güçlüyse o kişi sakindir, kızmaz, duygulara kapılmaz. Yani eğer birisinin kolayca öfkelendiğini görüyorsanız bu ne anlama gelir? O kişi düşünme yetisinde çok zayıftır. Aslında bu anlama gelir. Eğer birisi düşünme kabiliyetinde çok kuvvetliyse kolayca kızmaz, sakin kalır.

Dolayısıyla babasına diyor ki “Baba, seni doğru yola sevk etmeme müsaade et.”

يَا أَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَ ۖ إِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمَٰنِ عَصِيًّا

(Yâ ebeti lâ ta’budiş şeytân inneş şeytâne kâne lir rahmâni asiyyâ)

(Meryem, 44)

“Babacığım, seni seviyorum…” Aslında şu an İbrahim (as) da duygusal yaklaşıyor. Çünkü duygularımızı hiç kullanmayacağız diye bir şey yok. Şu an aklî gerekçelerini sunduğuna göre buna duygularını da ekleyecek. Yani sadece aklımızı kullanmıyoruz, duygularımızı da kullanıyoruz ama duygularımızla değil aklımızla başlıyoruz ondan sonra duygularımızı ekliyoruz.

Duyguları neydi? “Baba, ben senin şeytana kulluk etmeni istemiyorum. Şeytan çok merhametli, çok lütuf sahibi olan Allah’a karşı hep itaatsizlik içerisindedir.”

يَا أَبَتِ إِنِّي أَخَافُ أَن يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِّنَ الرَّحْمَٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا

(Yâ ebeti innî ehâfu en yemesseke azâbun miner rahmâni fe tekûne liş şeytâni veliyyâ)

(Meryem, 45)

“Babacığım, senin için çok korkuyorum çünkü o çok fazla merhamet ve lütuf sahibi olan Allah’ı öyle öfkelendiriyorsun ki çok merhametli ve lütuf sahibi olsa bile sonunda seni cehenneme atacak ve şeytanla beraber orada kalacaksın. Şeytanla beraber cehennemde kalacaksın, o nedenle korkuyorum.”

Korkmak bir duygudur değil mi? Bu çok önemli, bunu tekrar edeceğim ki aklınızda yer etsin: İslam’da akılla başlar ve duygularla neticelendiririz. Yani duygularımızı belirleyen aklımızdır. Diğer dinlerde nasıl olur peki? Kişilerin duyguları aklî gerekçelerine karar verir. Tam tersine çevrilmiş. Ve bu tersine çevrilme hayatının her alanında vardır. Bizim dinimizi özel yapan budur.

قَالَ أَرَاغِبٌ أَنتَ عَنْ آلِهَتِي يَا إِبْرَاهِيمُ ۖ

(Kâle e râğıbun ente an âlihetî yâ ibrâhîm)

(Meryem, 46)

Babası cevap veriyor:

“İbrahim! Sen benim Tanrılar’ıma sırtını mı dönüyorsun? Tanrılar’ıma sırt mı döneceksin!”

Babası neyi kullanıyor? Duygularını kullanıyor. “Babanı nasıl çiğnersin? Biraz olsun saygı göster! Nasıl bir evlatsın sen böyle?” “Senin için yaptığım onca şeyden sonra benimle böyle mi konuşuyorsun?” “Böylece dinimden vaz mı geçeceksin yani!”

Oğlunu mahcup hissettiriyordu, aklî gerekçeleri olduğundan dolayı iyi bir oğul değilmiş gibi hissettiriyordu. Babasına karşı adil değilmiş, iyi bir evlat olup ağzını kapatıp susması, sessiz olması, diğer herkes neyin peşinden gidiyorsa onun da onun peşinden gitmesi gerekiyormuş gibi ve eğer gitmiyorsa kendisinden utanması gereken birisi olmalıymış gibi hissettiriyordu.

Ortada bir hakikat var. Aklınızın peşinden gittiğinizde sizi o şey hakkında kötü hissettirecek pek çok insan olacak. Tekrar söyleyeyim. Hakikatin peşinden gittiğinizde hakikati takip ettiğiniz için sizi mahcup hissettirecek bir sürü insan olacak. Ve bu sadece çocukken, üniversitedeyken veya evlendiğiniz zaman değil; tüm hayatınız boyunca olacak. Tüm hayatınız boyunca hakikatin peşinden gittiğinizde ama gerçekten hakikatin peşinden gittiğinizde şöyle diyen insanlar olacak: “Bana karşı böylesine vefasız olduğuna inanamıyorum” “Sana inanamıyorum tam bir hayal kırıklığısın, bunu yaptın, şunu yaptın” falan… Hakikatin peşinden gittiğiniz için size kendinizi kötü hissettirecekler. Yapacakları şey işte bu. Bu hayatınız boyunca vermeniz gereken bir mücadele. İşte bu yüzden İbrahim’in (a.s) bu mücadelesini öğrenmemiz gerekir.

Şimdi de… Bakalım babası ne diyor.

لَئِن لَّمْ تَنتَهِ لَأَرْجُمَنَّكَ

(Le in lem tentehi le ercumennek)

(Meryem, 46)

“Eğer buna bir son vermezsen, seni kendi ellerimle taşlayarak öldürürüm. Ölene kadar seni taşlarla döverim.” Babası ona işte bunu söylüyor.

Sonra da:

وَاهْجُرْنِي مَلِيًّا

(Vehcurnî meliyyâ)

(Meryem, 46)

diyor. “Şimdilik benden uzağa git! Gözümün önünden kaybol! Seni görmek istemiyorum. Çok uzaklara git.”

İbrahim’i (a.s) evden kovdu. Babası onu evden kovdu. Peki İbrahim’in (a.s) babası dininden gerçekten emin olsaydı… Oğlunun sorularına cevap verebilirdi. “Oğlum!” derdi… “Haksızsın. Sana neden haksız olduğunu göstereyim.” Değil mi? Bunun yerine babası ne yaptı? Sinirlendi, onu ayıpladı, tehdit etti. Sonra da “Git yanımdan!” dedi.

Onu kovması ne demek biliyor musunuz? Babası burada bir şey hissediyor olmalı. Babası nasıl hissediyor olabilir? Korku. Çünkü eğer oğlu ondan uzaklaşırsa, kendisini neyden uzak tutmuş olacak? Babası neyden korkuyor? Hakikatten korkuyor.

Aslında o soruların cevaplarından korkuyor. Çünkü cevapları bilmediğinin farkında. Bu yüzden yapabileceği en kolay şey sorulardan uzaklaşmaktı. Sorulardan uzaklaşmanın en kolay yolu neydi? İbrahim’den (a.s) kurtulmak. Onu uzaklara göndermek.

Bazen insanlar gerçekten kızdıklarında bunun gerçek sebebi aslında nedir? Korkuyor olmalarıdır. Çevrenizdeki insanlar çok kızdığında siz bundan korkmamalısınız. Asıl korkanın onlar olduğunu anlamanız gerekir. Köşeye sıkıştıklarında ve korktuklarında hayvanlar ne yapar, biliyor musunuz? Saldırırlar. Hayvanlar korktuklarında saldırırlar. İnsanlar da korktuklarında kızmaya, bağırmaya, kavga etmeye başlarlar. Saldırgan olurlar. Akıl öyle güçlüdür ki karşıdakinin kendini kaybedip dehşete düşmesine neden olabilir. İşte akıl bu kadar güçlüdür. Ve İbrahim’den (a.s) bunları bir kez daha öğreniyoruz.

İbrahim (a.s) evden kovulmuştu ama yapacak daha çok işi vardı. “Tamam, senin için dua edeceğim, baba” dedi. Senin için dua edeceğim. Allah’tan seni affetmesini isteyeceğim. Seninle daha fazla konuşamıyorum, peki… Ama henüz pes etmeyeceğim.

Halkıyla Yüzleşmesi ve Taklitçilik

Şimdi de kasabaya gidiyor. Evde değil artık. Şimdi kasabaya gidiyor. Şimdi… Oradaki insanlara gidiyor ve babasına söylediği şeyleri halkına da söylüyor:

مَا هَٰذِهِ التَّمَاثِيلُ الَّتِي أَنتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ

(Mâ hâzihit temâsîlulletî entum lehâ âkifûn)

(Enbiya, 52)

Yine aynı soruyu sordu, bu soruları çok seviyor değil mi? “Bu resimler de nedir?” dedi. “Tüm bu heykeller, bu minik putlar… Önlerine oturup duruyorsunuz.” Çünkü o şeylerin karşısına geçip mırıldanırlardı. O sırada her ne yapıyorlarsa artık, o putun önünde. “Bunlar ne ki?” diye sordu. Onlar da:

قَالُوا وَجَدْنَا آبَاءَنَا لَهَا عَابِدِينَ

(Kâlû vecednâ âbâenâ lehâ âbidîn)

(Enbiya, 53)

“Babalarımızı, onların babalarını ve onların babalarını tıpkı böyle oturup, tıpkı böyle ibadet ederken bulduk.” Cevapları buydu. Peki o ne sormuştu? “Tüm bu tanrılar nedir?” Cevapları da; babalarımızı böyle yaparken gördük, onların babaları ve onların babalarını da…

Verdikleri cevabı bana açıklayabilir misiniz? Neye dayanarak konuşuyorlar? Düşünce tarzları nedir? Diğer insanlar gibi olmak istiyorlar. Diğerleri gibi olmak istiyorlar. Bunu istiyorlar. Onlar için en önemli şey: “Kendi halkım gibi olmak istiyorum.” Benim halkım babam, babamın babası, onun babasıdır. Ben de onlar gibi olmak istiyorum, bunları işte bu yüzden yapıyorum.

Eğer birine “Neden bu dine mensupsun?” diye sorarsanız… “Babam da bu dine mensuptu. Ailemiz, bütün sülalemiz bu dine mensuptur, neyden bahsediyorsun?” Bu düşünce tarzları birbirinin aynısıdır. Bu kesinlikle ne sizin düşünce tarzınız olabilir, ne de benim.

Müslüman olmamın tek sebebi annemin veya babamın müslüman olması olamaz. Sırf çevremdekiler müslüman ve tek bildiğim bu diye müslüman olamam. Sırf müslüman bir ülkede doğdum diye müslüman olamam. Müslüman bir toplulukta doğduğum veya müslüman bir ailede dünyaya geldiğim için… Eğer; müslümanım çünkü ailem müslüman, başka sebep yok, diyorsanız… Siz küçük bir çocukken sorun olmayabilir… Problem değil. Ama yetişkin birey olurken her birimiz yalnız başınadır. Herkesin Müslüman olmak için kendine ait sebepleri vardır. Kendinize ait bir sebebiniz olmalı. Benim veya bir başkasının sebebini ödünç alamazsınız. Kendi sebebiniz olmalı.

İbrahim (a.s) oraya gidip ibadet eden insanlarla konuştuğunda “Ne yapıyorsunuz? Tüm bu tanrılar da nedir?” diye sorduğunda kendi sebeplerini mi verdiler yoksa başka insanları mı gösterdiler? Kimi gösterdiler? Babalarını.

İnsanlar size gelip neden Müslüman olduğunuzu sorarsa… “Bekle, anneme sorayım” mı diyeceksiniz? “Anneme sorayım.” “Babama sorayım.” “Başkasına sorayım, sana dönerim.” Burada İslam sizin midir yoksa başkasından ödünç mü aldınız?

— İslam’ı ödünç alamazsınız. Size ait olmalı.

Bunu şimdi söylüyorum, şimdi küçüksünüz ama büyüyeceksiniz ve büyüdükçe “Neden Müslümansın?” diye soran insanlarla karşılaşacaksınız. “Neden namaz kılıyorsun?” “Neden böyle giyiniyorsun?” “Neden buna inanmıyorsun?” “Neden ateist değilsin?” “Neden Hristiyan değilsin?” “Neden şöyle değilsin? Neden böyle değilsin?” “Neden diğer tüm dinlerin yanlış olduğunu düşünüyorsun?” “Neden böyle olamıyorsun?” “Neden kitabın bunları söylüyor?” Peygamberin neden şunu yapmış? Milyon tane soru sorulacak sana ve bütün sorular neden, neden.. derken senin bu sorulara cevabın: “Hayatıma Müslüman olarak devam etmezsem annem çok kötü hisseder.” Cevabınız ne oldu? Duygu…

Bizim dinimiz akıl ile başladı ve baştan sona akla dayandığı için de en güçlü din. Bu yüzden sebeplerinizi bilmeniz gerekiyor. İbrahim’in (a.s.) verdiği ana mesaj bu. Genç İbrahim (a.s.) bize bu dinin niçin doğru olduğunu öğretiyor. Neden bu din doğru? Burada bir mescit olması, buraya gelip namaz kılmanız, ailenizin size Kur’an okutması hatta bazılarınızın Kur’an’ı ezberlemesi.. Bunların hiçbiri yeterli değil. Hiçbiri yeterli değil. Bizler, İbrahim’in (a.s.) milleti olmalıyız. Kendi gerekçeleri olan bir millet.

İbrahim’in (a.s.) Cesaret ve Duruşu

Artık İbrahim (a.s.)’a bunlar yetti. Onlara nedenlerini, mantığını anlattı. Ama artık bir sonraki adımı atacak. Soru sormayı bıraktı. Artık saldırıya geçmeye başlıyor. Efendilik buraya kadar.

Diyor ki:

قَالَ لَقَدْ كُنتُمْ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُمْ فِى ضَلَٰلٍ مُّبِينٍ

(Kâle lekad kuntum entum ve âbâukum fî dalâlin mubîn)

“Siz, babalarınız ve onların babaları, hepiniz şaşırmışsınız. Hepiniz besbelli yolunuzu kaybetmişsiniz.”

(Enbiya, 54)

قَالُوٓا أَجِئْتَنَا بِٱلْحَقِّ أَمْ أَنتَ مِنَ ٱللَّٰعِبِينَ

(Kâlû e ci’tenâ bil hakkı em ente minel lâibîn)

(Enbiya, 55)

Dediler ki: “Sen ciddi misin yoksa bizimle dalga mı geçiyorsun? Kafa mı buluyorsun bizimle?” Gerçekten de, أَمْ أَنتَ مِنَ ٱللَّٰعِبِينَ (Em ente minel lâibîn) kulağa şöyle geliyor: “Bize doğruyu sen mi gösteriyorsun. Hadi oradan.” “Cidden bunu söylemiş olamazsın, değil mi?” “Amaan dalga geçiyor bizimle. Sadece bir çocuk, şaka yapıyor işte.”

Genç bir çocuğun kendileriyle öyle konuşabileceğine ve onlara meydan okuyabileceğine inanamadılar. Zaten babası tarafından evden kovulmuştu. Babasından korkuyor muydu? Hayır. Şimdi ise tapınaklarında tanrılarına ibadet eden bir grup insanı karşısına almış konuşuyor. Sizce İbrahim (a.s.) insanlardan korkuyor mu? Hayır.

Çünkü çoğunluğu takip etmediğinizde, normalin peşinden gitmediğinizde, o zaman, insanlar sizi sorgulamaya, tehdit etmeye, size garipmişsiniz gibi bakmaya başlıyor ve siz de çekinip korkmaya başlıyorsunuz. Sonra da diyorsunuz ki: “Ortama ayak uydurayım yeter. Göze batan tuhaf kişi ben olmayayım.”

İbrahim (a.s.) olabilmek ciddi anlamda cesaret istiyor. İbrahim (a.s.) kendini savunan taraf değil. İbrahim (a.s.) saldırıya geçen taraf. Soru sorulan taraf değil. Soru soran taraf.

Sizler okula gideceksiniz. Bazılarınız devlet okullarına gidecek ve beş vakit namazı kılacak yaşta olacaksınız. Öğle namazı vakti geldiğinde bir köşeye geçip namazınızı kılabilirsiniz. Ama insanlar yanınızdan geçip giderken “Hey Muhammed, sırt çantanda bomba taşıyorsun değil mi?” diyecek. Ya da kızlar, bazılarınızın annesi: “Başörtünü tak, başörtünü tak.” deyip duruyor. “Tamam anne, tamam.” Sonra okulunuza iki bina kala çıkarıyorsunuz. Çünkü normal olmak istiyorsunuz. Çünkü insanların bakışları sizi rahatsız ediyor. Onların sizi yargılamasından hoşlanmıyorsunuz. Size isim takacaklar. Sizinle dalga geçecekler. Diğer insanların sizin hakkınızdaki fikirlerinden korkuyorsunuz. Bakışlarından korkuyorsunuz. Sizi küçümsemelerinden, aptal yerine koymalarından, oraya ait değilmişsiniz gibi veya yetersizmişsiniz gibi davranmalarından korkuyorsunuz. Kafanızda bu düşünceler dönüp duruyor. Ailenize de hiçbirinden bahsetmiyorsunuz. Onlara söylemiyorsunuz fakat böyle hissediyorsunuz.

Neden size İbrahim (a.s.)’ın hikâyesini anlatıyorum? Etrafında onun gibi hiç kimse olmadığı hâlde bu durumdan rahatsız değil. Etrafındaki herkes yanıldığını, oraya ait olmadığını söylerken… Babası bile onu reddediyor. Bu onu güçsüzleştiriyor mu? Hayır.

Eğer Müslümansanız ve “Biliyorum, Müslümanım ama bunu yapmasam olmaz mı, ya da şunu yapmasam? Çünkü garip hissettiriyor. İnsanlar bunun tuhaf olduğunu düşünüyor.” diyorsanız… Eğer dininiz diğer insanların ne düşündüğüne göre şekilleniyorsa İslam’a inandığınızı zannedebilirsiniz fakat İbrahim’in (as) dinine inanmadığınız kesin. Sizdeki, İbrahim’in (as) dini değil.

Bizim dinimiz ne diye adlandırılıyordu? İbrahim (a.s.)’ın dini diye. İbrahim (a.s.) kendi ayaklarının üzerinde durabilmek için bir başkasına ihtiyaç duymuyor. Eğer Amerika’da hiç Müslüman olmasa, Houston’da hiç Müslüman olmasa, tek Müslüman siz olsanız. Buradaki tek Müslüman siz olsanız. Ne bir mescit var etrafta, ne bir şey. O hâldeyken, şu anda diğer binlerce Müslümanla birlikteykenki gibi Müslüman olursanız; aynı şekilde Müslüman olursanız işte bu İbrahim (a.s.)’ın dinidir. Nerede olduğunuzun hiçbir önemi yok.

Hani insanlar diyor ya: “Amerika’da İslam çok zor. Çok zor bizim için. Etrafta çok fitne var. Günaha sokacak çok şey var. Toplum yozlaşmış.” Ben de diyorum ki: “Sen hangi dinden bahsediyorsun ya? Bizim dinimiz bir toplumdan mı geliyor sanıyorsun? Hayır. Bizim dinimiz İbrahim (a.s.)’dan geliyor. Onun etrafında dinine sahip çıkacak bir toplum var mıydı? Hayır. Hayır, yoktu.”

Bunu aklınıza yazın. İslam’ınızı asla İbrahim (a.s.)’ın dininden farklı düşünmeyin…