Rahman Suresi’ndeki tek değişim mesajı… Mekke’yi ve Kureyş’i dize getiren şey buydu. Tahammül edemedikleri şey tam olarak buydu.

Bugün Müslümanlar arasında iki uç nokta görüyoruz. Kurallara takıntılı olan Müslümanlar var. Onların aslında bu prensiplere göre yaşamadıklarını görürsünüz. Mesela sakalın teknik detayları çok iyi anlaşılmış durumda. Fakihler arasındaki sakalın ne kadar uzun olması gerektiği konusundaki ihtilaf, pantolonun ne kadar yukarıda olması gerektiği ve ne tür saç kesimine izin verildiği, hangisine izin verilmediği gibi konuları kıyamete kadar tartışabilirler. Teknik detaylar. Peki neye hiç riayet edilmiyor? Bunu görebiliyorsunuz da. Prensiplere hiç önem verilmediğini görebiliyorsunuz.

Bir de bunun tam zıttı olan aşırı bir tepki var. Bu uç tepki ise İslam’ın sadece prensiplerden ibaret olduğunu savunur. Kurallara gerek yoktur. Prensiplere uyduğun sürece, aferin sana.

Mekke Dönemi ve Rahman Suresi’nin Mesajı

Allah (svt) Kur’an’ı bu dünyaya 23 yıllık bir süreçte indirdi. Peygamber’e (sav) vahyedilen surelerin büyük çoğunluğu da Mekke’de indirildi. Yani Kur’an’ın üçte ikisi O’na Mekke’de indirildi. Kur’an’ın son üçte biri ise Peygamber’e (sav) Medine’deyken verildi.

Şimdi, Mekke’de İslam’ın mesajı pratikte Medine’deki İslam mesajından çok farklıydı. Mekke’deki İslam mesajının çoğunlukla şunlarla bir ilgisi yoktu: Bir hayvanın nasıl kesileceğine dair detaylarla bir ilgisi yoktu. Hac ile hiçbir ilgisi yoktu. Ramazan’da oruç tutmakla hiçbir ilgisi yoktu. Giyim kuşam kurallarıyla hiçbir ilgisi yoktu. Miras hukukuyla hiçbir ilgisi yoktu. Birinin Müslüman olduğunu, İslam’ı yaşadığını ve dindar olduğunu düşündüğünüzde aklınıza gelen o şeylerin hiçbiri Mekke’de 13 yıl boyunca yoktu. Yani eğer İslam’ı Mekke’de kabul edip Müslüman olsaydınız ve hicretten önce ölseydiniz, bildiğiniz tek İslam Mekke’deki İslam olsaydı, o zaman inandığınız İslam bugün önümüzdeki İslam’dan çok farklı olurdu.

Bir diğer önemli husus da Allah’ın (ac) Kur’an’ın mesajını sureler halinde birleştirerek vermiş olmasıdır. Yani Asr Suresi bir mesajdır. Fatiha Suresi bir mesajdır. Rahman Suresi bir mesajdır. Bunların hepsi Allah’tan gelen paketlenmiş mesajlardır. Allah bunlara رسالات ربي (Risâlâti rabbî) diyor, değil mi? Peygamber’e (sav) “Bunlar Rabbimin mesajlarıdır” demesi söylenir. Bir mesaj da tam bir bütündür. Başı, ortası ve sonu vardır. Büsbütün bir kavramdır, tamamlanmış bir mesajdır.

Şimdi hayal gücünüzü kullanıp benimle şunu analiz etmenizi istiyorum. Mesela Rahman Suresi örneğini ele alalım. Bu, nispeten daha uzun bir Mekki suredir. Çok kısa değildir ve birçok konuyu ele alır. Allah’ın nimetlerinden bahseder. Kıyamet gününden bahseder. Cehennem tasvirlerinden bahseder. Cennetteki iki çift farklı bahçeden bahseder. Yani birçok konusu var.

Ama pratik anlamda sorarsanız… Yani Allah cehennem ve cennet ehlini tasvir ediyor. Peki bu mesajda, Rahman suresinde, Allah insanlardan ne istiyor? Eğer biri sadece Rahman Suresi’ni duysaydı, İslam’a dair sadece… Bu arada Mekke’de yaşasaydınız, Kur’an’ın tamamını duymamış sadece bir kısmını duymuş olmanız çok muhtemeldi, değil mi? Mesela cinler Kur’an’ın sadece küçük bir kısmını duydular ve buna tepki verdiler. Bu olay, Ahkaf ve ayrıca Cin suresinde geçer, değil mi?

Yani sadece Rahman suresini duysaydınız şöyle derdiniz: Tamam, bazı insanlar Kıyamet gününde dara düşecekler. Bazı insanlar ise:

لِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِۚ

(Li men hâfe mekâme rabbihî cennetân)

(Rahman, 46)

durumunda olacak. Kim Rabbi’nin huzuruna çıkmaktan korkarsa, bir hesap verme olacak, kim bu hesaptan korkarsa ona iki cennet verilecek. Rahman suresinin mesajı budur.

Fakat; tamam, korkuyorum, peki ne yapmamı istiyorsun? Pratik olarak ne yapmam gerekiyor? Neyi değiştirmem lazım? Rahman suresindeki tek değişim mesajı şudur:

اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ

(Ellâ tatğav fi’l mîzân)

“Ölçü ve tartıda yolsuzluk yapmayın.”

(Rahman, 8)

Tartıda hile yapmayın.

وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ

(Ve ekîmû’l vezne bi’l kıst)

“Ölçüyü adaletle tutun”

(Rahman, 9)

وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ

(Ve lâ tuhsirû’l mîzân)

“ve eksik tartmayın!”

Mizan Kavramı ve Adalet

Basitçe, eğer biri لَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ (Lâ tatğav fi’l mîzân) ifadesini duysaydı, ne düşünürdü biliyor musunuz? Şöyle: Tamam, pirinç satıyorsam ve bir tarafa ağırlığı, diğer tarafa pirinci koyacaksam, eğer sadece biraz hile yaparsam, müşterime belki %5 daha az verirsem, kimse fark etmez. İşte لَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ (Lâ tatğav fi’l mîzân) budur.

Fakat ميزان (Mîzân) (mizan) daha geniş bir kavramdır. Birine borcum varsa, bu mizanın bir parçasıdır. Geri ödemem gerekir. Bir hata yaptım, birinin malına zarar verdim, tamir masrafını ödemem veya hasarı telafi etmem gerekir; bu da mizanın bir parçasıdır. Bir suç işlendiğinde adaletin yerini bulması gerekir, bu da mizandır. Dünyadaki her mahkeme sisteminin sembolü terazidir çünkü mizan adalet demektir, her şeyi dengeye oturtmaktır.

Bu ayeti dinleyen yüz farklı kişi, kendi hayatlarında mizanın nerede bozulduğunu düşünmek zorundadır. Herkesin sorunu aynı değil, herkesin aynı şeyleri tartması gerekmiyor, bu yüzden herkes kendi mizanını bulmalıdır. Fakat Allah şu şekilde spesifik talimatlar vermiyor: bir ticaret yaparken şunu yapın, yöneticiyken şunu yapın, öğrenciyken şunu yapın, çalışanken şunu yapın demedi. Sadece:

اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ

(Ellâ tatğav fi’l mîzân)

dedi.

وَاَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ

(Ve ekîmû’l vezne bi’l kıstı ve lâ tuhsirû’l mîzân)

Kur’an insanlara risaletin üçte ikisi, on üç yıl boyunca ne söylüyordu? Peki buna uyan insanlara Allah ne dedi biliyor musunuz? Onlara:

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَۙ اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَۚ

(Ve’s sâbikûne’s sâbikûn, ulâike’l mukarrebûn)

(Vakıa, 11)

dedi. Onlar ilklerdir, onlar Allah’a en yakın olanlardır. Onlar Allah’a en yakın olanlardır.

Şimdi hayal edin, Allah kendisine en yakın olan erkeklerden ve kadınlardan bahsediyor ve onlar o sürenin çoğunda hâlâ Ramazan’da oruç tutmuyorlar. Onlar hiç hac yapmamışlar. Hac akıllarında bile yok. Yiyeceklerinde helal-haram gözetmemişler. Aslında onlar için alkol bile henüz haram değil. Daha sonra oluyor. Alkol bile onlar için haram değil. Ama onlara ne deniyor?

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَۙ اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَۚ

(Ve’s sâbikûne’s sâbikûn, ulâike’l mukarrebûn)

(Vakıa, 10-11)

Onları bu kadar özel kılan nedir? Ben Amerika’da yaşıyorum, Avrupa’da ve Müslümanların azınlık olduğu diğer yerlerde yaşayan insanlar var. Birinin namaz kıldığını gördüklerinde çıldırıyorlar. Tesettürlü bir kadın gördüklerinde çıldırıyorlar. Rahatsız olmaya başlıyorlar. Sorun şu ki Mekke’de ne gördünüz de sizi çıldırttı? Başörtülü bir kadın görmediniz. Sokakta namaz kılan birini görmediniz. Bunu görmediniz. “Ah, sakallı şu insanlardan nefret ediyorum” demediniz. Mekke’de herkesin sakalı vardı. “Bak, şu adam sarık ve cübbe giyiyor” demediniz. Ebu Cehil de sarık ve cübbe giyiyordu. Aynı şekilde giyiniyorlardı. “Ooo, bu adam Arapça konuşuyor.” Herkes Arapça konuşuyordu, değil mi? Eğer sizden biri bir zaman makinesiyle Mekke’ye geri dönseydi ve hiç Arapça bilmeseydi, Ebu Cehil’in yanına otursaydı, onun bir şeyh olduğunu sanırdı. Bilemezdiniz, çünkü Arap kıyafetleri içinde ve güzel bir Arapça konuşuyor.

Demek istediğim şu ki, Kureyş’in İslam’dan nefret ettiğini biliyoruz. O kadar ki Peygamber’i (sav) öldürmeye bile hazırdılar. Zaten Sahabe’ye işkence ediyorlardı. Ne uğruna? Bu kadar devrimsel olan neydi? Bu kadar sorunlu olan neydi? Mizan. Adalet duygusuydu. İşte Mekke’yi dize getiren, Kureyş’i dize getiren şey buydu. Tahammül edemedikleri şey buydu. Buna katlanamıyorlardı.

Prensipler ve Kurallar Arasındaki Fark

Şimdi mesele şu ki, bu bir hüküm değil. Bu temelde bir prensiptir. Prensip demek; eğer bir doktorsanız, prensip sizin için de geçerli. Eğer bir evlatsanız, prensip sizin için de geçerli. Eğer babaysanız, prensip sizin için de geçerli. Değil mi? Prensipler herkesi bağlar.

Oruç gibi bir hüküm yani bir kural olan şeyler ise… Oruç sağlıklı olan biri için geçerlidir. Oruç yeterince büyükler için geçerlidir. Kurallar vardır, değil mi? Miras bir durumda geçerlidir, başka bir durumda geçerli değildir. Kuralları vardır. Hac bazı durumlarda farzdır, bazı durumlarda farz değildir. Fakat prensipler her zaman geçerlidir. Bazen geçerli olup, bazen olmamaları gibi bir durum yoktur. Prensipler her zaman geçerlidir.

Fetva aramak yerine… Bizlere, insanoğluna, sadece inananlara değil tüm insanlara Kur’an’ın ilk ayetlerinde şunlar söyleniyordu: mizan prensibini hayatınıza nasıl uygulayacağınızı anlama yeteneğine sahipsiniz. Detayları vermeme gerek yok. Aklınız var.

اَفَلَا تَعْقِلُونَ

(E fe lâ ta’kılûn)

(Saffat, 138)

لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِهِ

(Liyeddebberû âyâtih)

(Sad, 29)

Kendileri düşünmeliler. Kendin anla. Bu İslam’ın ilk mesajlarındandı. Bu İslam’ın temeliydi.

Şimdi ileri saralım. Medine’ye geliyoruz. Allah hükümleri indirmeye başlıyor. Allah bize mesela abdestin teknik detaylarını verdi. Bize miras hukukunun teknik detaylarını verdi. Boşanma hukuku hakkında detaylı talimatlar verdi. Allah yolunda savaşmanın hükümlerini verdi. Zekatın kuralları. Kurallar, kurallar, kurallar… Meseleler çok spesifikleşti. Öyle spesifikleşti ki İslam tarihindeki en ayrıntılı konu fıkıh oldu. Neden? Çünkü bu, kuralların teknik bir anlayışıdır. Mezhepler… Hatta Dört Mezhep’ten daha fazlası, bunlar nedir? Sadece hükümlerin teknik bir anlayışı, değil mi? Ki bu prensiplerden çok farklıdır.

O 13 yılda teknik konular olmadığını söylemeye çalışıyorum. Fakat artık her şey giderek daha fazla teknikleşiyor. Tabii ki artık kurallara uymak zorundasınız çünkü kurallar vahyedildi.

Veda Hutbesi ve Döngünün Yeniden Başlaması

Şimdi ileri sarıyorum. Neredeyse Allah Rasulü’nün (sav) risaletinin son dönemine gidiyoruz. Veda haccında konuşuyor. Son konuşmasını yapıyor (sav). Orada فَلْيُبَلِّغِ الشَّاهِدُ الْغَائِبَ (Felyubelliği’ş şâhidu’l ğâib) gibi ifadeler var. Veya بَلِّغُوا عَنِّي وَلَوْ آيَةً (Belliğû annî ve lev âyeh). Burada olanlar olmayanlara aktarsın. Bir ayet bile olsa anlatın, dedi.

Bunun üzerine biraz düşünün. O gün orada oturan bazı insanlar vardı… Peygamber (sav) konuşurken onu dinleyen ve en başından beri İslam’ı O’ndan öğrenenler vardı. Ebu Bekir es-Sıddık orada, Ömer bin Hattab orada, Zübeyr bin Avvam orada. Neredeyse tüm süreç boyunca onunla olan Sahabeler oradaydı. Fakat bir de insanların büyük çoğunluğu var.

وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللّٰهِ اَفْوَاجاًۙ

(Ve reeyte’n nâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ)

(Nasr, 2)

Çok sayıda insan. Ben onlara %99 diyeceğim. O topluluktaki insanların %99’u, Peygamber (sav) tarafından uzun yıllar eğitilmemişti. Kimi bir haftalık, kimi bir aylık, kimi ise sadece 24 saatlik Müslümandı. Kalabalığın çoğunluğu buydu. Peygamber’in (sav) son hutbesindeki kitlenin ekseriyeti bunlardı. Yakın sahabeler azınlıktaydı. Çoğunluk taze, yeni Müslümanlardı. Peki onlara ne dedi? Gidin ve ne bile olsa anlatın? Bir ayet.

Peki nasıl anlatacaklar? Daha sadece bir haftalık Müslümanlar. Sadece 24 saattir Müslümanlar. Peygamber’in (sav) öğretilerini yıllarca tahsil etmediler. Üstelik bu uzun bir konuşma da değil, gayet kısa bir hutbe. Farklı rivayetleri var. Kısa bir konuşma ve bittiğinde hepsi çekip gidecek. Duydukları mesaj buydu: بَلِّغُوا عَنِّي وَلَوْ آيَةً (Belliğû annî ve lev âyeh). Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Bu, döngünün yeniden başlamasıdır.

Yani bu insanlar gidecekler ve Kur’an’dan çok az şey paylaşacaklar. Fakat Kur’an’dan paylaştıkları o küçük kısım kuralları olmasa da muhakkak prensipleri içerecektir. Çünkü Kur’an’da prensipsiz tek bir sayfa yoktur; ama kural içermeyen pek çok sayfa vardır. Ancak prensip vermeyen tek bir ayet bile bulamazsınız. Böylece prensipler yayılacak.

Temel ve Bina İlişkisi

Çünkü prensipler temeldir; kurallar ise o temelin üzerine inşa edilen binadır. Allah bize İsrailoğulları hakkında ne söyledi? Kurallara takıntılı hale geldiler ama prensiplere hiç saygıları kalmadı. Değerlere saygı yok, mizana saygı yok. Temel mesaj buydu.

Bu insanlar prensipleri öğrendiklerinde, elbette nihayetinde kuralları da öğrenecek ve onları düzgünce uygulayacaklardır. Tıpkı inşaatta olduğu gibi, hangisi daha önemlidir? Bina mı yoksa temel mi? Temel. Temeli atmazsanız binayı dikemezsiniz. Eğer temele önem vermezseniz ve temel giderek zayıflarsa siz de binayı boyamaya, yeni pencereler ve kapılar eklemeye devam ederseniz, sonunda her şey çöker. Duvarda çatlak oluşur, tamir edersiniz yine çatlar. Sorun duvarda değildir. Sorun temeldedir.

Dinimiz بَلِّغُوا عَنِّي وَلَوْ آيَةً (Belliğû annî ve lev âyeh) diyerek bize temeli güçlendirmenin ve tekrar tekrar tahkim etmenin önemine dair bir mesaj veriyordu. Bu, orada çok olgun Sahabelerin olduğu anlamına gelir. Onlar tüm ahkamı anlıyorlardı; İbn Abbas (ra) gibiydiler. Kur’an tefsiri yapabilecek donanıma sahip sahabelerdi. Böyle sahabeler vardı. Bir de henüz bir aylık, yolun çok başında olan “bebek” sahabeler vardı, değil mi? Her birinin de kendi sorumluluğu vardı. Yeni başlayan birinin çıkacağı bir yolculuk vardı. Önde gidenin de kat edeceği bir mesafe vardı. Ancak hepsinin ortak noktası prensiplerdi. Aslında paylaştıkları yegane şey buydu.

Günümüzdeki İki Uç Nokta ve Gençlerin Soruları

Bunu anlatmayı bu kadar önemsememin sebebi, günümüzde iki uç Müslüman tipiyle karşılaşmamızdır. Kurallara takıntılı olanlar var; ama bakıyorsunuz ki hayatlarında prensiplerden eser yok. Sadece kurallarla yaşıyorlar. Sakalın teknik detayları gibi konular çok iyi anlaşılmış durumda. Fakihler arasındaki sakalın boyu konusundaki ihtilaflar, pantolonun uzunluğu, hangi saç kesimine izin verildiği, hangisine verilmediği, İmam Malik’in ne dediği, İmam Şafii’nin ne dediği, Ebu Hanife’nin ne dediği vesaire… Bunları kıyamete kadar tartışabilirler. Bunlar teknik detaylar. Peki riayet edilmeyen, eksik kalan ne? Prensipler. Prensipleri hiç umursamadıklarını da açıkça görebilirsiniz.

Bir de bunun tam zıttı olan aşırı bir karşı tepki var. Bu uç tepkiyi verenler, İslam’ın sadece prensiplerden ibaret olduğunu savunur. Onlara göre kurallar faydasızdır. Prensiplere uyduğun sürece harikasın, değil mi? Şöyle bakıyorlar: “Bu kuralcılar şekilciliğe o kadar takıntılı ki, hiçbir prensibe uymuyorlar.” Sonuçta prensipçiler “Kurallara ihtiyacımız yok” diyor. Kuralcılar ise “Prensiplere ihtiyacımız yok” diyor.

Oysa Kur’an bize prensipleri verdi ve kuralları onların üzerine bina etti. Sadece temel atmak yetmez. Ortada bina yoksa, temelin ne anlamı var? Kurallarınızın olması gerekir. Ama sağlam bir temel olmadan kurallar ayakta duramaz. Bu bütünsel bir yapıdır.

Biri bu anlattıklarımı duyduğunda hemen… Biliyorsunuz, insan zihni sosyal medya yorumlarından çok daha zekice çalışır. Eğer bu bir sosyal medya postu olsaydı, hemen yapıştırırlardı: “Şeriat önemsiz mi diyorsun? Kurallara uymak zorunda değiliz mi diyorsun? Liberal misin nesin? Modernist.” Kafa yapısı bu. Neden? Çünkü ya bu takımda olmalısın ya da öteki takımda. Peki böyle yaptığımızda ne göz ardı ediliyor? Kur’an’ın ta kendisi. Kur’an ihmal ediliyor.

Bakın, yolculuğuna yeni başlayan bazı insanlar var. Onların şu aşamada kurallardan ziyade prensiplere ihtiyacı var. Zaten kurallara çok aşina olan insanlar da var. Onların bile prensipleri kuralların altına yerleştirip temeli güçlendirmeye ihtiyacı var. Yoksa elinizde, arkasında hiçbir prensibin olmadığı kuru kurallar kalır. İçinde hayat, ruh barındırmayan kurallar…

Bu, gelecek nesiller için de hayati öneme sahip bir mesele. Pek çok gençten şunu duyuyoruz: “Bilmiyorum abi, İslam, bu kurallar… Her şey haram. Bu adamlar hayatı zorlaştırıyor. Her şey sadece… kural, kural, kural. İslam’la sorunum ne mi? Kurallar. Kadınlar için neden bu kurallar var? Neden Zekat için bu kurallar var? Neden namazın kuralları var? Neden yiyecekler için yasaklar olmak zorunda? ‘Neden alkol yasak?’ vesaire vesaire… Bu kuralları sevmiyorum. Ben özgür olmak istiyorum.”

Biliyor musun? Güzel. Zaten kurallarla ilgili bir problemin olmalı. Olması gereken bu. Çünkü Ayşe (ra) bile demiştir ki: “Eğer Kur’an’dan inen ilk ayet لَا تَشْرَبُوا الْخَمْرَ (Lâ teşrebû’l hamr) (Şarap içmeyin) olsaydı biz ‘Vallahi şarabı asla bırakmayız’ derdik.” Bana önce kuralları getirme. Çünkü kurallar tek başına ikna edici değildir. İkna edici olan nedir biliyor musun? İkna edici olan prensiplerdir. Prensiplere ikna olduğunda, kimsenin seni kurallar konusunda ikna etmesine gerek kalmaz. Kuralları kabul etmen için ekstra bir çabaya gerek olmaz.

İslam’ı gevşek yaşayanlarla, imanından emin olmayanlarla veya dinden uzaklaşanlarla yapılacak konuşma, kurallar hakkında olmak zorunda değil. Onlarla yapılacak konuşma prensipler üzerine olmalı. Ne biliyor musunuz? Ne zaman onlarla prensipler hakkında konuşsanız ve bu sözler kalplerine dokunsa, hemen “Peki ya şu kurallar?!!!” derler. “Şu kuralı sevmiyorum, hadi bunu konuşalım.” Neden? Çünkü insan köşeye sıkıştığında sohbetten kaçmanın, konuyu saptırmanın bir yolunu bulur.

بَلِ الْاِنْسَانُ عَلٰى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌۙ وَلَوْ اَلْقٰى مَعَاذِيرَهُۜ

(Beli’l insânu alâ nefsihî basîrah, ve lev elkâ meâzîreh)

(Kıyamet, 14-15)

Sizler, özellikle tebliğ ile uğraşan gençler; kuralları diline dolayan arkadaşlarınız olduğunu biliyorsunuzdur. “Bu kural mantıksız, şu saçma” diyen arkadaşlarınız vardır. Siz de hemen o tartışmaya dalıp kuralı şu veya bu şekilde savunmaya çalışıyorsunuz. Oysa kuralların hikmeti, ancak o kurallara saygı duyanlar tarafından anlaşılabilir. Saygı yoksa, mantığını ne kadar izah ederseniz edin bir fark yaratmayacaktır. Çünkü temeli olmayan bu binayı inşa etmeye çalışıyorsunuz.

İşte bu yüzden Kur’an’ın erken dönem mesajının önce doğru anlaşılması gerekir. Bu dinin prensiplerini nasıl tebliğ edersiniz? Onları nasıl aktarırsınız? Bunu etkili bir şekilde yapabildiğimizde, size söylüyorum, insanlar kurallar hakkında çok az şey bilseler bile, Allah’ın onlar için istediği o itaat yolculuğuna girmiş olurlar. Rasulullah (sav) son hutbesinde onlara detaylı kural açıklamaları yapmadı. Temel prensipleri verdi. Çünkü başlangıç noktası budur. Bizim de o başlangıç noktasına dönmemiz gerek.

Allah (ac), bizi kız ve erkek kardeşlerimize ve hatta Müslüman olmayanlara bu temele dönmeleri için yardım eden bir nesil eylesin. Bu güzel dinin inşa edildiği temele…

بَارَكَ اللَّهُ لِي وَلَكُمْ فِي الْقُرْآنِ الْحَكِيمِ وَنَفَعَنِي وَإِيَّاكُمْ بِالْآيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ (Bârekallâhu lî ve lekum fi’l Kur’âni’l hakîm ve nefeanî ve iyyâkum bi’l âyâti ve’z zikri’l hakîm)

—