Hamd Allah’adır. Hamd; yokluktan varlığı, karanlıktan aydınlığı yaratan, kederden sabır çıkaran, pişmanlık üzerine tövbeye hükmeden Allah’adır. Biz, O’nun nimetlerine şükrettiğimiz gibi musibetlerine de şükrederiz.
Salat ve selam tamamlanmış olan nuru, onuru ve şerefi hürmetine Resul-ü Ekrem’e, ona nazil olan muhkem kitabına; Meryem oğlu İsa’nın (as) müjdelediği, ademoğullarının efendisi, İbrahim’in (as) Kabe-i Muazzama’nın temellerini atarken gönderilişini zikrettiği o nebinin üzerine olsun. Salât ve selâm olsun Allah’ın Arap olan ve olmayan tüm insanların üzerine mübarek kıldığı o en hayırlı peygamber tebaasına.
Hamd; çocuk edinmemiş, mülkte ortağı ve hakimiyetinde yardımcısı olmayan, en yüce olan Allah’a aittir. Hamd, kuluna kitabı indiren ve o kitapta hiç eğrilik bulundurmayan Allah’adır. Allah’a hamdolsun ki ancak O’na hamdederiz, ondan yardım dileriz ve ondan bağışlanma dileriz. O’na inanır ve O’na tevekkül ederiz, nefsimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. Allah kime hidayet ettiyse onu dalalete düşürecek yoktur, kimi saptırmışsa ona hidayet edecek yoktur.
Şahitlik ederiz ki Allah’tan başka ilah yoktur ve onun hiçbir ortağı yoktur. Yine şahitlik ederiz ki Muhammed onun kulu ve elçisidir. Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.
Resulullah’a çokça salat ve selam olsun. Şüphesiz kitapların en güvenilir olanı Kur’an-ı Kerim’dir ve en hayırlı hidayet rehberi Resulullah’tır. En şerli iş ise sonradan oluşmuş bidatlardır ve bütün bidatlar dalalettir, dalalet ise ateşten bir parçadır.
Allah Sübhanellahu ve Teala Mukaddes kitabında şöyle buyurmuştur: (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla)
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِى ٱلسَّمَآءِ
(E lem tere keyfe daraballâhu meselen kelimeten tayyibeten ke şeceratin tayyibetin asluhâ sâbitun ve fer’uhâ fîs semâ’)
(İbrahim, 24)
Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar. Allah’ım ömrümüzün sonuna kadar bizi “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللَّهُ (Lâ ilâhe illallâh)” üzerine sabit kıl. Allah’ım bizi iman eden ve salih amel işleyenlerden, hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eyle. Amin ya Rabbil alemin.
Çocuk Yetiştirme Problemi ve Nihai Hedef
Elhamdüllillah, Allah yaklaşık 7,5 ay önce bana bir oğul bahşetti ve bu benim ilk çocuğum değil, ama bu beni içinde yaşadığımız zamanda, çağda, toplumda çocuk yetiştirme problemi ve sorusu hakkında düşündürdü. Bir zamanlar Amerika’da insanlar şu soruyu sorarlardı: ”Amerika’da iyi bir Müslüman çocuğu nasıl yetiştirirsiniz?” Bence bu soru artık neredeyse yersiz hale geldi. Artık soru “Dünyada nasıl iyi bir çocuk yetiştirirsiniz?”e dönüştü.
Yani bu, coğrafi olarak dünyanın bir bölgesiyle sınırlı bir şey değil. Fitneler, gençlerin çelişkili fikirlere, yozlaşmış mesajlara, erken yaşta fıtratlarını bozabilecek şeylere maruz kalması gibi şeyler artık dünyanın herhangi bir yerinde olduğu gibi burada da erişilebilir durumda. Dolayısıyla bu, hepimizin karşı karşıya olduğu küresel bir zorluk.
Kur’an bize farklı yerlerde, çok kısa kelimelerle, bütün bir eğitim felsefesi sunuyor. Mesela, tamamı sizin çocuklarınıza verdiğiniz ya da benim çocuğuma verdiğim eğitimden emin olmamızı sağlayacak ilkelere adanmış kitaplarımız olabilir. Allah bize, onlara doğru bir terbiye verme fırsatı versin ki bu işi doğru yapabilelim.
Bu sorunla ilgili düşüncem şu: Nihai hedef ne? Son ürün nedir? Demek istediğim, benim bir tür iş geçmişim var ve iş dünyasında her şeyin sonunda nihai hedefe, satış rakamlarına bakarsın ya da nihai ürünün ne olduğuna ve değerlendirmelere bakarsın ve sonra o noktadan tersine mühendislik yaparsın değil mi? Yani olay birinci sınıfta ne öğreteceğin, ikinci sınıfta ne öğreteceğin, bundan sonra ne yapacağın değil. Adımlara bakıyorsunuz, hedefe bakmıyorsunuz. Bu yüzden varış noktasından başlayıp geriye doğru geleceğim.
1. İnançta Öz Güven
Genç bir erkek ve kız için aklımdaki hedef, mesela bir ergen için diyelim: İslam’a çok sağlam bir şekilde inanmışlar, neden Müslüman olduklarını biliyorlar, Müslüman olmalarının nedeni anne ve babalarının Müslüman olması değil. Bu dine tutunmaları için daha derin bir sebepleri var çünkü eğer anne babaları ya da aile tek sebepse veya Müslüman bir çevrede büyümek Müslüman olmalarının tek sebebiyse; bir sonraki nesil için yeni kabul, ayrışmak ve anne babalarının jenerasyonundan farklılaşmaları olur.
Yani o zaman havalı olan, ebeveynlerden farklı olmaktır. Açık fikirli olmak için, içinizdeki kaşifin, bir şeyleri onların yaptığından tamamen farklı bir şekilde yapmayı istemesi gerekir. Yani eğer Müslüman olmamızın sebebi şu ise: Elhamdülillah, Müslüman bir ailede yetiştik; açıkçası “biz farklı bir nesil olacağız” ve “onlardan her bakımdan farklı olacağız” diye çocuklarımızın üzerlerinde ciddi bir baskı oluşacak. Sadece giyim tarzımız, konuşma, yemek yeme, takılma, sosyalleşme tarzımız, teknoloji bilgimiz ya da dilimiz değil, aynı zamanda dini inancımız da farklı olacak. Buna ihtiyacımız yok. Öyle olmamıza gerek yok. Annem böyle yapardı, babam böyle yapardı. Bunu takip etmek zorunda değiliz.
Bu aslında neredeyse bazı yönlerden Kureyş’teki problemin tam tersi. Eskiden:
بَلْ نَتَّبِعُ مَآ أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ ءَابَآءَنَا
(Bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ)
(Bakara, 170)
derlerdi, “Biz atalarımız neye uyduysa ona uyarız, onlar ne yaptıysa onu yaparız.” Şimdi yeni bir sorunla karşı karşıyayız: ”Biz kesinlikle onların yaptıklarını yapmamalıyız, biz farklı şeyler yapacağız.”
Birçoğunuz kendi evinizde bu durumla karşılaşmış olabilirsiniz, ya da şöyle diyen çocukları bilirsiniz: “Ben bir bireyim. Ben böyleyim. Ben özgürüm. Beni kendiniz gibi olmaya zorlayamazsınız. Burası Amerika!” falan filan. Ama biliyorsunuz ki bu durum sadece Amerika’da böyle değil. Birisi “Burası Jakarta” da diyebilir, bir başkası da “Burası Lahor, 2024” diyebilir. Burası olmak zorunda değil.
Bu yüzden hedeflediğim ilk şey, Müslüman olma noktasında kendinden emin gençlerin olması. Tabii ki, eğer ergenlik çağındalarsa bu, TikTok’a ya da önümüzdeki on yıl içinde ne çıkacaksa ona maruz kalacakları anlamına geliyor, değil mi? Farklı inançlara sahip insanlarla karşılaşacaklar, çok sağlam ateistlerle karşılaşacaklar, LGBTQ aktivistleri ile karşılaşacaklar, çok sağlam inançlı Hristiyanlarla karşılaşacaklar, agnostiklerle karşılaşacaklar ya da “Evet, tüm dinlerde iyi şeyler var ve hepimiz büyük, mutlu, huzurlu bir aileyiz, hepimiz anlaşabiliriz.” diyenler olacak.
Çevrelerinde her türden insan olacak ve bu insanlardan bazıları çok ama çok zeki olacak, bunlardan bazıları onların profesörleri olacak, bir kısmı iktisat hocaları olacak, neticede bir gün bazıları doktora programındaki danışmanları olacak. Bir kısmı ünlüler ve podcastlerini dinlemeye başladıkları internette etkileyici fenomenler olacak. Çok akıllı olup da sizin benim inandığımız gibi inanmayan insanlarla karşılaşacaklar ve şunu düşünecekler: “Bu insanlar çok zekiler ama inanmıyorlar. Yani, aptal oldukları için değil. Ben inanmak için o kadar akıllı mıyım yoksa yeterince açık fikirli değil miyim? Yeteri kadar araştırmadım mı? Belki de söylediklerini dikkate almalıyım.”
Belki bu sorulardan bazılarını sormalısınız. Bunların hiçbirini kafamdan uydurmuyorum. Ülkede ve dünya çapında, anne ve babaların dehşet içerisinde, oğullarını ya da kızlarını bana getirip şöyle diyen birçok aileyle tanıştım: “Bu soruları soruyorlar, hangi şeytan, hangi cin onları ele geçirdi bilmiyorum ama sürekli bu soruları soruyorlar ve benim bir cevabım yok, onlara yardım edebilir misin?” Bu, karşı karşıya olduğumuz çok gerçek bir durum. Kendinden emin olmak ilk adım olacaktır.
2. Dini Değerlerden Utanmamak
İkincisi ise dinin kendilerinden beklediği şeylerden utanmamalarıdır. Çünkü bu din onlardan belirli bir yaşam tarzı ister. Belirli bir duruşları olmalı. Dili belli bir şekilde kullanmaları gerekiyor. Liselerinde, kampüslerinde, bütün diğer akranları belli bir dil kullanıyor. Belirli bir konuşma dili, belirli bir vücut dilleri var. Bu çocuklar, artık dinlerinden emin olan bu genç erkekler ve kızlar, bunların hiçbirinden etkilenmezler, ilgilerini bile çekmez. Hatta küfürlü konuşarak kendilerini küçük düşürenlerin haline üzülürler.
“Keşke ben de böyle giyinebilsem” demezler. “Keşke ben de o kelimeleri kullanabilsem ama annem fark edebilir.” değil. Böyle düşünmezler. Bilirsiniz, bugünlerde Allah korkusundan önce anne korkusu var, değil mi? Annen etrafta olmayacak, sadece sen olacaksın. Dolayısıyla dışarıda olanlar onların aklını çelmez.
Yani birincisi, inandıklarına dair öz güvenleri var. İkincisi, çevrelerindeki kültürün kendi dinlerine ters düşen yanlarını gördüklerinde bile —ki bizim kültürümüzün bazı kısımları dinimizle çok uyumludur, her kültürün bazı kısımlarında İslam’la örtüşen şeyler vardır, her kültürün bazı kısımlarında dinle doğrudan ters düşen şeyler de vardır— bu kültürün dinleriyle doğrudan çelişen kısımlarıyla karşılaştıklarında, herkes gibi olmak için herhangi bir çekim hissetmezler. Akran baskısı ya da toplumsal baskı diyebileceğiniz şeyleri hissetmezler. Çünkü bilirsiniz, “Tuhaf olan ben olmak istemiyorum.”
Bir seferinde bir grup gençle basketbol oynuyordum, herkese açık bir spor salonuydu. Yani, Müslüman bir ortam değildi ve akşam namazı vaktiydi. Namaz kılmak için köşeye geçtik ve bazı gençler namaz kılmakta tereddüt eder gibi oldular. “Burada mı namaz kılacağız, burada mı?” der gibilerdi.
— Evet, şurada, köşede bir boşluk var, namaz kılabiliriz.
— Şey… Ben namazı evde kılarım.
Sahada çok serttin? Birisi faul yaptığında meydanda aslan kesiliyordun, çok öz güvenliydin. Şimdiyse aniden birisinin seni rukû ve secde ederken görmesinden korkan bir koyun oluverdin, neden? Çünkü bunun ‘tuhaf’ olduğunu söyleyen baskın bir kültürün üstünlüğünü kabul ettin. Bu nedenle tuhaf olarak kategorize edilmek istemiyorsun. Bu çocuğun Kur’an’ı ezberlemesi ya da tecvid konusunda en iyisi olması ya da bütün hayatı boyunca İslami bir okula gitmiş olması umurumda değil, bu utancı bir an için bile olsa hissetmesi bir eksikliktir.
Allah azzevecelle Ankebut suresinde şöyle dediğinde:
إِنَّ أَرْضِى وَٰسِعَةٌ فَإِيَّـٰىَ فَٱعْبُدُونِ
(İnne ardî vâsiatun fe iyyâye fa’budûn)…
“Benim arzım geniştir; o halde yalnız Bana kulluk edin.”
(Ankebut, 56)
Bu ayette ima edilen şey şudur: Her nerede olursanız olun fark etmez. Her nerede olursanız olun bağlılığınız banadır. Toplumun rengine uymaya çalışmadan önce bana boyun eğmelisiniz, Allah’ın senden istediği renge uymalısın.
صِبْغَةَ ٱللَّهِ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ ٱللَّهِ صِبْغَةً
(Sıbğatallâhi ve men ahsenu minallâhi sıbğah)
(“Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışızdır. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir?”)
(Bakara, 138)
Genç bir erkek ve kızda görmek isteyeceğim ikinci şey bu. Sahip olduklarından sevinç, gurur duyarlar ve başka bir şeye hevesle ve “keşke bende de olsaydı” diye bakmazlar çünkü “Biz yapamayız, bunların hepsi bize haramdır.” derler. İkincisi de bu.
3. Sürekli Öğrenme ve Gelişim
Genç bir erkek ve kız için umduğum üçüncü şey; kendilerini durmaksızın öğrenmeye, durmaksızın gelişmeye adamış olmaları. Hiçbir zaman yeterince bilen biri olamayacaklarını kesin olarak bilirler, hiçbir zaman öyle biri olamayacaklar. Onlar tüm hayatları boyunca öğrenmeye kararlı olurlar ve bilgisizliklerini kabul etmekten utanmazlar. “Bilmiyorum” demekten, “Bunu bilmiyordum” ya da “Yanıldığımı kabul ediyorum” demekten utanmazlar. 14, 44 ya da 74 yaşında olmaları fark etmez, öğrenmeye giden yol asla bitmez.
Hataları gösterildiğinde asla egolarına boyun eğmezler. Onlar asla; “Sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun? Hocamın kim olduğunu biliyor musun? Hangi kitapları okuduğumu biliyor musun? Nereden mezun olduğumu biliyor musun?” demezler. Nereden mezun oldukları önemli değil. Ne tür diplomalara sahip oldukları önemli değildir. Ne kadar popüler oldukları, kaç kişinin onları takdir ettiği önemli olmayacaktır. Bunların hiçbirini öğrenmeyi bırakmak için bir neden olarak görmezler. Devamlı ve sürekli bir gelişim içindedirler. Üçüncü istediğim şey de bu olurdu.
Bunları tekrar edeyim çünkü liste uzuyor:
- İnançlarında öz güvenli olmalarını isterim.
- İkinci istediğim şey, kendi kültürleri ve değerleri ile gurur duymaları. Kendi kültürlerine ters düşen başka bir kültüre kapılmamaları.
- Üçüncüsü; sürekli bir gelişim içinde olmaları, devamlı öğrenmeleri, adapte olmaları, gelişmeleri. Durgun olmamaları, dün oldukları yerde kalmamaları. Ne bu din açısından, ne de bu dünya açısından. Devamlı olarak özümsüyorlar ve öğreniyorlar.
4. Statü Takıntısından Arınmış Olmak
Daha pek çok özellikleri var ama ben yalnızca bir tanesinden daha söz edeceğim. “Statü” ile ilgilenmezler. Bunun ne demek olduğunu açıklayayım. Dünyanın büyük kısmı “statü” üzerinden şekilleniyor. Çok yakın zaman önce Müslüman bir ülkedeydim, bu durumu tüm çıplaklığıyla gördüm.
Size kendisini tanıtanlar önce “statülerini” söylüyorlar: “Selamün aleyküm, benim adım Abdülkerim. Doktorum. Şu üniversiteden mezun oldum, şu hastanede çalışıyorum, şu kadar yıllık tecrübem var ve senden daha iyiyim.”
Bir sonraki kişi: “Ben onun ağabeyiyim. Nefroloji bölümü başkanıyım ki bu yüzden ağabeyim.”
Sizin bir yetkinliğiniz yoksa da: “Selamün aleyküm, benim adım Zeyd, oğlum doktor.” ”Oğlum şu…” veya “Benim şunlarım var” ya da “Burayı ben kurdum, ben yaptım.”
Herkes, hatta gençler bile böyle yapıyor: “Selamün aleyküm, benim adım bu, ben sadece bu üniversitede bir öğrenciyim.” Yani, kusura bakmayın, henüz statüm yok, henüz bir rütbem yok. Üzgünüm, düşük statü.
Herkes statüye takmış durumda. Bunun meslekle, akademik başarılarınızla ya da uzmanlık alanınızla ilgili olduğunu zannedebilirsiniz. Mesele sadece burası için geçerli değil, sadece bununla sınırlı değil. Statü, hangi mahallede yaşadığınızla ilgili, hangi aşiretten geldiğinle ilgili, çocuğunuzu eğitim için nereye gönderdiğiniz ile ilgili. Toplumsal statü, akademik statü, ekonomik statü ve hatta İslami alanda bile: “Maşallah, bunun internette milyonlarca takipçisi var, maşallah.” Şimdi videonun altında sayılar ile alakalı da statü var. Kaç izleyicin var? Ne?! Ne kadar yüksek! İşte bu gerçek bir hoca. İşte İslam budur.
Hayatın her alanında statü takıntısı var. Bir başkasına göre dereceniz ne? Bir başkasına göre puanınız kaç? Ben genç bir erkeğin ve kızın statüden arınmış olmasını isterim. Onlar “Bir başkasına kıyasla neredeyim?” diye düşünmezler, sadece “Nasıl daha fazla gelişebilirim?” diye düşünürler. Bahsettiğim üçüncü madde, kafaya taktıkları şey bu.
Hz. İbrahim’in Mirası
Bunu birinin içine nasıl yerleştirebilirsiniz? Tüm bunlar aslında tek bir yerden geliyor. Bunu düşünmenin milyonlarca yolu var. Size bir şeyden bahsetmek istiyorum. Sizinle paylaştığım her şey için İbrahim (as) benim ilham kaynağımdır. Biz bu dini “مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَٰهِيمَ (Millete ebîkum ibrâhîm)” (Hac, 78) yani “Babanız İbrahim’in dini” olarak adlandırıyoruz.
Bu genç adam (as) sürekli öğreniyor, adapte oluyor, sorguluyor, araştırıyor. İnandıklarına o kadar güveniyor ki, kendi babasını ve kendi toplumunu bile sorgulayabiliyor. Bütün kültürü ona karşı geliyor ve bunun önemi olmuyor, bu onu etkilemiyor. Çünkü onun sahip olduğu, hepsinden daha güçlü bir şey var, ki bu “hakikat”, tutunduğu şey bu.
Her şeyin sonunda, halkının gözünde sahip olduğu konumu kaybetmiş olacak, aşağılanacak, hatta fiziksel olarak… Onu canlı canlı yakmaya çalışacaklar. Ancak bunların hiçbirinin önemi yok, bu statülerin hiçbiri önemli değil. Bunların hiçbiri onu ilgilendirmiyor.
Bize bu örnek verildi çünkü bu özellikleri üzerimizde göstermemiz gerekiyor. Eğer bizzat kendim İbrahim’in (as) mirasından ilham alan biri olursam ve İbrahim’in (as) mirasından ilham alan bir çocuk yetiştirebilirsem, güçlü bir mümin yetiştirmiş olurum.
Güzel Söz ve Köklerin Sağlamlığı
Bir şeyi daha belirtmeden geçmek istemiyorum. Bir taraftan, bir mümin kendi başına bir dünyadır. Ancak çevremizden etkileniyoruz, bu konuda hiç şüphe yok. Dolayısıyla herkesin küfürlü bir dil kullandığı bir ortamda bulunursam, bu beni etkiler. Allah, bize içimizdeki gerçek imanın iki unsuru olduğunu örnek vermiştir. Aklıma gelmişken sizinle İbrahim suresinden paylaşmak istediğim örnek şu:
Allah şöyle diyor, “أَلَمْ تَرَ (E lem tere)” (İbrahim, 24) ki bu ilgi çekici çünkü bununla ilk Resulullah’a (sav) hitap ediyor. Görmedin mi? Gözlemlemedin mi? Tefekkür etmedin mi? Yani Allah’ın Resulü (sav) bu dersin ilk muhatabıdır çünkü O’nun işi aslında büyük iman sahibi kimseler yetiştirmek. O’nun işi bu. Yani bir çeşit öğretmenlik eğitimi gibi. Allah, “أَلَمْ تَرَ (E lem tere)” (İbrahim, 24) diyerek önce Resulullah (sav) ile ilgileniyor. Sen gözlemlemedin mi? Tefekkür etmedin mi?
ضَرَبَ ٱللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً
(Daraballâhu meselen kelimeten tayyibeh)
(İbrahim, 24)
‘Güzel’ sözünün örneği “كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ (Ke şeceratin tayyibeh)” “güzel bir ağaç gibidir”.
Çevirisini yaptığım “طَيِّبَةً (Tayyibeh)” kelimesini “güzel” olarak çeviriyorum ama “الْأَرْضُ طَيِّبَةٌ (El ardu tayyibeh)” aslında herhangi bir böcek istilasının olmadığı bir arazi anlamına geliyor. Üzerinde kolayca tarım yapabilir, bitki yetiştirebilirsiniz. Saf toprak, verimli toprak; Arapça’da “طَيِّبَةٌ (Tayyibeh)” veya “طَيِّبَةً (Tayyibeh)” olarak adlandırılır aslında. Aynı zamanda başka durumlar için de kullanılır. Eğer bir kişi, örneğin, eskiden sahip olduğu bir hastalıktan kurtulursa, o zaman klasik Arapça’da “طَيِّبَةٌ (Tayyibeh)” olur. Yani bu kelime temiz, bozulmamış anlamına gelir.
Allah temiz ve bozulmamış kelimesi için bir örnek verdi. Şüphesiz, bizim geleneğimizde bunun ilk tefsiri “لَا إِلٰهَ إِلَّا اللَّهُ (Lâ ilâhe illallâh)” tır. Bu, var olan en temiz, en bozulmamış kelimedir. Ancak “temiz ve bozulmamış sözü” bir düşünün. İnternette arkasında bir amaç olan, arkasında kötü bir amaç olan kaç tane video görüyorsunuz? Ama bunu bilmiyorsunuz, sadece videoyu görüyorsunuz. Önde başka bir şey, arkasında başka kirli bir şey olan kaç tane mesaj, kaç makale, kaç tane gönderi görüyorsunuz? Arkasında temiz olmayan bir şey var.
Allah diyor ki, söylenen tek bir kelimenin gücü, o kelimenin kökleri, mesajı, iletimi ve niyeti temizdir, saftır, yararlıdır. Allah buna iyi bir ağaç örneğini veriyor. Allah burada da bitirebilirdi ama O, ağacı iki parçaya ayırdı: kökler ve dallar. Gövdeden bahsetmedi, iki uç kısımdan, köklerden bahsetti. Yani “أَصْلٌ (Asl)” ve “فَرْعٌ (Fer’)”. Değil mi? Kur’an’ın başka hangi yerlerinde, örneğin Fetih suresinde:
فَـَٔازَرَهُۥ فَٱسْتَغْلَظَ فَٱسْتَوَىٰ عَلَىٰ سُوقِهِۦ
(Fe âzerahû festağleza festevâ alâ sûkıh)
(Fetih, 29)
diyor. İki uçtan bahsetti. O iki uç nedir? Bir, kökten; iki, dallardan bahsediyor.
Sadece kök hakkında konuşacağım. Kök nasıl büyür? Tohumu koyarsınız ve eğer kökleri incelerseniz, kökler aslında tohumu daha derinlere götürür. Bir şey çıkmadan önce, aslında daha da içeri gider. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmamış gibi, hiçbir gelişme yok gibi görünür. Suluyorsunuz, yeterince güneş alıyor, gelişme yok. Ama içeride bir şeyler değişiyor ve daha derine, derine, daha da derine tutunuyor; sonra kökler yayılmaya başladığında yukarı doğru değil yanlara doğru yayılırlar ve sonunda, yeterince güçlü bir temel inşa edildiğinde bitki yukarı doğru hareket etmeye başlar.
Artık çocuklarımızla hangi “sözleri” paylaşacağımızı düşünmeliyiz, hatta kullandığımız kelimelerin dünyayı görme şeklimiz, bir şeyler hakkında düşünme biçimimiz, gerçekliği düşünme şeklimiz üzerinde, duygularımız üzerinde derin bir etkisi olduğunu düşünmeliyiz.
Yüzeysel Etki ve Derin Etki
Yani net bir ayrım yapılıyor. Kökler ve köklerin tutunmasıyla ilgili olarak yüzeysel etkiye sahip kelimeler ile derin etkiye sahip kelimeler arasında net bir ayrım yapılıyor. Bu da uzun süreli maruz kalma anlamına gelir; bu arada eğer onları sürekli beslemezseniz kökler ölür. Yani yalnızca tohum değil, aynı zamanda kök de beslenmelidir. Yüzeysel etkiye sahip sözcükler ile derin etkiye sahip sözcükler arasındaki fark işte budur. Bunu bir düşünün.
Bir grup gence sordum. “İslam’ı nasıl öğreniyorsunuz?” dedim ve en yaygın cevap YouTube ve TikTok’tu. YouTube’da da YouTube reels. Çünkü 30 saniyelikler, değil mi? “Buna ayıracak fazla zamanım yok.” Şimdi bana söyleyin, 30 saniyelik bir şeyi tüketmek ne tür bir etki bırakacak? Derin mi olacak, yüzeysel mi? Bunu bir düşünün.
Biz artık hızlı dopamin etkisine alışır hale geldik. Motive olursunuz ve: “İslam’ımı kurtardım. Biraz İslami şeylere ihtiyacım var, gidip iki dakikalık bir video izleyeyim. Aha, İslami şeyler, iyi hissettirdi.” Sonra hayatına devam et. Bir şeyin içinize derinlemesine işlemesine izin vermiyorsunuz.
Şimdi bunu Kur’an’ın yaptıklarıyla karşılaştıralım. Mekke’de 13 yıl, Kur’an’ın üçte ikisi öncelikli olarak bir dünya görüşü inşa etmekten bahsediyor. İster Allah geçmiş ümmetlerden bahsetsin, ister kıyamet gününden, ister kendisinden, ister inanmayanların Peygamber’e (as) karşı ileri sürdükleri argümanlardan, ister Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğuna neden inanılacağından bahsetsin. 500 konu değil, Kur’an’ın üçte ikisine hakim olan belki sadece 10 konu var. Neden? Kendinize sorun. Neden kendini bu kadar çok tekrar ediyor? Neden aynı fikirleri tekrar tekrar pekiştiriyor? Çünkü kökün derine tutunması, gerçekten derine inmesi gerekiyor.
Biz de anladığım kadarıyla henüz bunu bir sonraki nesile verebilmek için yeterince iyi bir plan ortaya koyamadık ki ergenlik çağına geldiklerinde kökleri derinlerde olsun. Sadece İslami bir okulda okudukları için namaz kılmasınlar, sadece babaları onları oraya getirdiği için cumaya gelmesinler. Bu çok yüzeysel, zamanla silinip gidecek. Üniversitedeki ilk dönemlerinde yok olacak.
Hiç kimse görmese bile ona tutunduğunuz çok derin, çok köklü, çok güçlü bir şeye sahip olmalısınız. Dışarıda ne dönerse dönsün, rüzgar ya da yağmur olsun; tohum olduğu yerdedir, kökleri olduğu yerdedir. Ağaç sallanıyor olabilir ama kökleri zarar görmez, ayakta kalır.
İşte bu eğitim felsefesi, Allah’ın kullandığı şu küçük ifadeden geliyor: “أَصْلُهَا ثَابِتٌ (Asluhâ sâbit)” “Kökleri sağlamdır”. Kökler kendi kendine sağlamlaşmaz, siz onları sağlamlaştırmalısınız, beslemelisiniz.
Allah bize gelecek nesillerimizin “أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِى ٱلسَّمَآءِ (Asluhâ sâbitun ve fer’uhâ fîs semâ’)” (İbrahim, 24) ayetinin vücut bulmuş hali olmalarını sağlayacak türden bir eğitim ve terbiyenin nasıl inşa edeceğimizi düşünmeyi ve bu konuya gerçekten kafa yormayı nasip etsin.