مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ ٱلَّذِى ٱسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّآ أَضَآءَتْ مَا حَوْلَهُۥ ذَهَبَ ٱللَّهُ بِنُورِهِمْ وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَـٰتٍ لَّا يُبْصِرُونَ

(Bakara, 17)

صُمٌّۢ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

(Bakara, 18)

أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ ٱلسَّمَآءِ فِيهِ ظُلُمَـٰتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ يَجْعَلُونَ أَصَـٰبِعَهُمْ فِىٓ ءَاذَانِهِم مِّنَ ٱلصَّوَٰعِقِ حَذَرَ ٱلْمَوْتِ ۚ وَٱللَّهُ مُحِيطٌۢ بِٱلْكَـٰفِرِينَ

(Bakara, 19)

يَكَادُ ٱلْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَـٰرَهُمْ ۖ كُلَّمَآ أَضَآءَ لَهُم مَّشَوْا فِيهِ وَإِذَآ أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا ۚ وَلَوْ شَآءَ ٱللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَـٰرِهِمْ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

(Bakara, 20)

Herkese bir kez daha Selamün aleyküm, Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Birkaç derstir Kur’an’ın açılış benzetmeleri üzerine konuşuyoruz. İki benzetmenin ilkinde birileri gece yarısı ateş yakıyordu. Bu derste ona eklemeler yapacağım ve umarım ikinci benzetmeyi de inceleyip tamamlamaya çalışacağız. O benzetme de karanlık bir gecede yoğun bir sağanak yağmurun altında birilerinin yürümesiyle ilgili. Her iki örnekten de neler öğrenebileceğimizi birlikte göreceğiz.

Işık, Karanlık ve Yağmur Benzetmeleri

Bu benzetmelere biraz zaman ayırmak önemli çünkü ikisi de Kur’an’da son derece kritik kavramlar. Işık ve karanlık arasındaki çatışma Kur’an boyunca tekrarlanan bir tema. Bu betimleme ilk kez burada ortaya çıkıyor olsa da, daha sonra Kur’an’ın tümünde birçok farklı bağlamda karşımıza çıkacak. Size Kur’an’da nasıl kullanıldığını da anlatacağım.

Bir önceki derste mesel kelimesinin Arapçada sadece bir örnek değil, bir deyim gibi olduğunu söylemiştim. Günlük dilde deyimleri nasıl kullanırsınız? Farklı farklı durumlar ortaya çıktığında bu deyimler aklımıza gelir. Allah bize bu imgeleri verdiğinde, tekrar tekrar akla gelmesi gereken mesellerin amacı da budur. Kur’an’da ışık ve karanlıktan bahsedildiğinde, neredeyse her seferinde bu imgelere geri dönülmelidir. Sureler boyunca ışık ve karanlığı stratejik bir şekilde kullanmak Kur’an’ın bir nevi eğitim yöntemidir. Buna birazdan değineceğiz.

Kur’an boyunca Allah’ın hidayetini, yani Kur’an’ın kendisini tanımlamak için kullanılan ve süregelen bir imge ışık, bir diğer süregelen imge ise aslında yağmurdur. Allah, Kur’an’ı, Kur’an’ın etkisini ve kökenini tanımlamak için yağmur örneğini kullanır. Kur’an gökten iner, yağmur gökten iner. Kur’an ölü kalplere hayat verir, yağmur ölü toprağa hayat verir. Su saf ve arındırıcıdır, Kur’an da saf ve arındırıcıdır. Su, özellikle yağmur suyu ile Allah’ın sözü ve nasıl karşılandığı arasında bu bağlantı vardır.

Elbette, su gelir ve toprak iyiyse ve içinde sağlıklı bir tohum varsa, büyüyecektir. Ama toprak kirliyse ve içinde hayat yoksa, sadece kurumuş toprak veya anız, taşlar ve çakıllardan ibaretse, bu sadece köpük haline gelir ve su toprağa girmez, sel yaratmaya başlar. Bu imge de Kur’an’da verilmiştir:

فَسَالَتْ أَوْدِيَةٌۢ بِقَدَرِهَا فَٱحْتَمَلَ ٱلسَّيْلُ زَبَدًا رَّابِيًا

(Rad, 17)

Rad suresinde Allah şöyle tanımlıyor: Allah gökten su indirdiğini أَنزَلَ مِنَ ٱلسَّمَآءِ مَآءً (Rad, 17) ve vadilerin su basmaya başladığını anlatır. Vadilerin su basmaya başladığını anlatır ve ilginçtir ki Kur’an Mekke vadisinde vahiy olunmuştur. Ve çok fazla Kur’an geldiği için bir sele benzetilmektedir. İster beğenin ister beğenmeyin, Kur’an’ı duydunuz, ona maruz kaldınız ve iyi toprak gibi olan bazıları Kur’an’ı içlerine aldı, kalplerine aktı ve kabul ettiler, diğerleri ise reddetti ve selin alıp götürdüğü köpük gibi oldular. Böylece Allah yağmur suyu örneğini de verir. İlk defa hem yağmur hem de ışık ve karanlıktan bahsedilmesi de bu surededir. Bu, gelecek her şey için sahneyi hazırlar ve buna özgü bazı unsurlar da vardır.

Bir kavram daha var ki bence gerçekten önemli. Bu ilk imge, مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ ٱلَّذِى ٱسْتَوْقَدَ نَارًا (karanlıkta ateş yakan kişi) oldukça kısa bir imge ama aslında Peygamber Efendimizin (s.a.v) tüm hayatını özetlemenin harika bir yolu. Çünkü Rasûlullah (s.a.v), karanlıkların derinliklerinde olan bir yere geldi. Cahiliye dönemindeydiler, yüzyıllardır peygamberleri olmamıştı. Medeniyet, teknoloji ve altyapı açısından da gerideydiler. Romalılardan, Perslerden, Hint, Çin veya dünyanın diğer imparatorluklarından yüzyıllarca gerideydiler. Diğer imparatorluklar ilerlerken Araplar hala çoğunlukla bedeviydiler ve en iyileri sadece kervanlarla ticaret yapanlardı. En iyileri için durum böyleydi.

Yani burası çok karanlık bir yerdi, dünyanın unuttuğu bir yerdi. Ve bu karanlığın ortasında Kur’an’ın gelişiyle bir kıvılcım çakıyor ve bu kıvılcım tüm dünyayı aydınlatıyor. Bu kısa imge aslında وَٱللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِۦ (Allah nurunu tamamlayacaktır)’ı özetliyor. Allah فَلَمَّآ أَضَآءَتْ مَا حَوْلَهُۥ (ateş çevresindekileri aydınlattığında) buyurduğunda, o çevre nihayetinde tüm gezegen oldu ve şimdi bütün dünya Allah’ın nuru ile çevrilidir. Dünyanın her köşesinde “لا إله إلا الله” diyen insanlar bulursunuz.

Kur’an Genelinde Aydınlık ve Karanlık Kavramları

Şimdi size Kur’an genelinde aydınlık ve karanlık kavramlarıyla ilgili birkaç örnek vermek istiyorum. Bunları Kur’an’daki sırasına göre değil, dinleyici kitlesine göre ayırdım. Size bu surenin birçok farklı dinleyici kitlesi var demiştim, bunlardan biri de Yahudiler ve Hristiyanlar, yani Kitap Ehli. Şimdi Kitap Ehli ile ilgili olarak Allah’ın aydınlık ve karanlık hakkında söylediklerine bakalım.

Bu alıştırmanın amacı, ışığın yakılmasıyla meydana gelen bu taze bilinci sürekli olarak zihninizde canlı tutmanızdır. Işık aydınlatır ve şimdi kaybolmuş olan insanlar sonunda karanlık bir yolda onları yönlendirecek birini bulmuştur.

Son giriş yorumu olarak; Kur’an’da Allah, ışıktan bahsettiğinde, hareketten bahseder. Sadece bir ateş yakıp ortasında oturup mangal yapmıyorsunuz; ışığı yakıyorsunuz çünkü nereye gitmeniz gerektiğini bilmelisiniz. Işığın amacı, nereye gideceğinizi bilmenizdir. Eğer 100 kişi varsa ve sadece biri elinde meşale veya ışık tutuyorsa, diğer herkes artık ışığı tutan o bir kişiye güveniyor. Gördükleri sürece onu takip edebilirler ve yollarını bulabilirler.

Ehl-i Kitap Açısından Aydınlık ve Karanlık

Şimdi bunu göz önünde bulundurarak Kur’an’daki bazı yerlere bakalım. Maide suresinden başlayalım:

يَـٰٓأَهْلَ ٱلْكِتَـٰبِ

“Ey kitap ehli!”

قَدْ جَآءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِّمَّا كُنتُمْ تُخْفُونَ مِنَ ٱلْكِتَـٰبِ وَيَعْفُوا عَن كَثِيرٍ

“Size Kitap’tan gizlediğiniz birçok şeyi açıklayan bir elçimiz geldi.”

(Maide, 15)

Siz gizliyordunuz, ama peygamber onları ortaya çıkarıyor. Bu arada, bir şeyi bilip de söylememek, onu gizlemek demektir; bu da ihmalle yalan söylemektir, öyle değil mi? Bu imge ne anlatıyor? بُكْمٌ (dilsiz). Yani konuşmayı reddedenlere de bir hakaret niteliğindedir.

وَيَعْفُوا عَن كَثِيرٍ (Allah’ın açığa çıkarmadığı birçok şey de vardır, onları affeder.)

قَدْ جَآءَكُم مِّنَ ٱللَّهِ نُورٌ وَكِتَـٰبٌ مُّبِينٌ

“Doğrusu size Allah’tan bir nur ve apaçık, yol gösteren bir kitap geldi.”

يَهْدِى بِهِ ٱللَّهُ مَنِ ٱتَّبَعَ رِضْوَٰنَهُۥ

“Allah, rızasını gözeteni o nurla (Kur’an ile) doğru yola ulaştırır.”

(Maide, 16)

سُبُلَ ٱلسَّلَـٰمِ (selamet yolları).

يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ

Yine aynı imge, “Allah onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” Hatırlayın, ışık yakılmıştı, ona doğru gelmeniz gerekiyordu; ama bazı insanlar ondan uzaklaşmak ister. Allah, bu ışığın amacının, sizi karanlıklardan çıkarıp aydınlığa getirmenin olduğunu söyler.

بِإِذْنِهِۦ وَيَهْدِيهِمْ إِلَىٰ صِرَٰطٍ مُّسْتَقِيمٍ

“Ve onları dosdoğru yola iletir.”

Maalesef bunun tam tersi oldu değil mi?

وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَٰتٍ لَّا يُبْصِرُونَ

“Onları karanlıklar içinde görmez halde bırakır.”

Oysa ışığın amacı, karanlıklardan çıkıp aydınlığa ulaşmanızdır.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَآ أَنْ أَخْرِجْ قَوْمَكَ مِنَ ٱلظُّلُمَٰتِ إِلَى ٱلنُّورِ

(İbrahim, 5)

Musa (a.s)’ın mirası. “Ant olsun ki; Musa’yı (a.s), halkını karanlıklardan aydınlığa çıkarması için mucizelerimizle gönderdik.” Yine aynı imge.

إِنَّآ أَنزَلْنَا ٱلتَّوْرَىٰةَ فِيهَا هُدًى وَنُورٌ

“Kuşkusuz, Biz, doğru yola iletici ve aydınlatıcı olan Tevrat’ı indirdik.”

(Maide, 44)

Tekrar hatırlatayım, Musa (a.s) kariyerinin başlangıcında da yine tam olarak bir ışık arıyordu. Dağın tepesinde bir ateş gördü ve ona doğru yöneldi.

Burası gerçekten ilginç: Allah şimdi yüzyıllar boyunca Musa (a.s)’ın takipçileri olan iyi insanlardan bahsediyor. Yani bizim Yahudi halkı dediğimiz, o dönemin Müslümanları ve kendilerine verilen kitaba gerçekten uyanlardan… Allah bu insanları nasıl tarif ediyor?

يَحْكُمُ بِهَا ٱلنَّبِيُّونَ ٱلَّذِينَ أَسْلَمُوا لِلَّذِينَ هَادُوا

“Kendilerini Allah’a teslim etmiş peygamberler,”

(Maide, 44)

وَٱلرَّبَّٰنِيُّونَ وَٱلْأَحْبَارُ (Allah dostları ve alimler),

بِمَا ٱسْتُحْفِظُوا مِن كِتَٰبِ ٱللَّهِ وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَآءَ

“Allah’ın kitabını muhafaza etmekle görevli olmaları ve üzerine şahit olmaları dolayısıyla onunla hüküm verirlerdi.”

Yani Allah tarafından verilen nuru almış, ona sarılmış ve tarihlerinde yüzyıllar boyunca onu korumuşlardı. Sadece peygamberler değil, alimler, Allah dostları da Allah’ın nurunu asırlar boyu korumuştu. Ama şimdi Allah o dönemin Yahudilerine şöyle diyor:

فَلَا تَخْشَوُا ٱلنَّاسَ وَٱخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِـَٔايَٰتِى ثَمَنًا قَلِيلًا

“Öyleyse, insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir karşılığa değişmeyin.”

Başka bir deyişle, bu insanlar tıpkı o aydınlatılmış, ancak ışıkları alınan kimseler gibi olmuşlardı: فَلَمَّآ أَضَآءَتْ مَا حَوْلَهُۥ ذَهَبَ ٱللَّهُ بِنُورِهِمْ Allah bu insanlara diyor ki; “Asırlar boyunca nurunuz vardı, Allah şimdi o nuru tamamlıyor. Siz de kör olmaya karar verdiniz, bunu kendinize yapmayın.”

Enam Suresi’nden yine Ehl-i Kitap hakkında;

وَمَا قَدَرُوا ٱللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِۦٓ إِذْ قَالُوا مَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ عَلَىٰ بَشَرٍ مِّن شَىْءٍ

“Allah’ı gereği gibi takdir etmediler. ‘Allah, beşere hiçbir şey indirmedi.’ dediler.”

(Enam, 91)

قُلْ مَنْ أَنْزَلَ الْكِتَابَ الَّذِي جَاءَ بِهِ مُوسَى نُورًا وَهُدًى لِلنَّاسِ

“De ki: ‘Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olmak üzere getirdiği Kitab’ı kim indirdi?'”

تَجْعَلُونَهُۥ قَرَاطِيسَ تُبْدُونَهَا وَتُخْفُونَ كَثِيرًا

“Ki siz o kitabı parçalara böldünüz, onu tomarlar ve el yazmaları haline getirdiniz. Onun bir kısmını gösteriyor, fakat çoğunu saklıyorsunuz.”

Allah burada tekrar bu kitabı bir nur olarak nitelendiriyor. Bu ayetin son kısmında, Allah’ın onlara verdiği nuru, kitabı saklayanlar için Allah şöyle buyuruyor:

ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

“Bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar!”

Başka bir deyişle, “bırak, buna değmezler.” Ve bu tam olarak Allah’ın bir önceki derste tasvir ettiği gibi:

وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ لَّا يُبْصِرُونَ

“Allah onları karanlıkta bıraktı ve artık göremez oldular.”

Bu, aynı görüntünün pekiştirilmesidir.

Fakat İsrailoğulları hakkında en dikkat çekici ayetlerden biri Araf Suresi’ndedir: Allah’ın, onların kimliklerinin bir parçası olarak ve büyük görevlerinden biri olarak İsrailoğulları’na erken dönemde söyledikleri hakkında bir ayettir. O görev neydi? Bir şey için hazır olmaktı:

الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنجِيلِ

“Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları elçiye, o okuyup yazma bilmeyen peygambere uyarlar.”

(Araf, 157)

يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ

“O, onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten alıkoyar,”

وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ

“Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar.”

وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالْأَغْلَالَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ ۚ

“Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır.”

Bunlar Tevrat ve Musa (a.s)’ın kendi halkına Muhammed (s.a.v) için hazır olun demesidir. Çünkü açıklama şöyleydi: Okuma yazma bilmeyen, Tevrat ve İncil’de bahsedilen bir peygamber gelecek, güzel şeyleri helal kılacak ve pis şeyleri haram kılacaktır.

Bu arada bu çok önemli bir ifadedir. Başka bir zaman üzerine konuşuruz. Allah’ın helal kıldığı her şey, iyi ve temiz olmak zorundadır. Bu, onun helal olmasının tek sebebidir. Ve Allah’ın haram kıldığı her şey ise pis olmak zorundadır. İster bu pisliği görebilelim ister göremeyelim, orada bir pislik vardır. Bu yüzden haramdır. Eğer bir şey helal kılındıysa, toplum onu hoş görmese de, kültür uygun bulmasa da, politik olarak doğru görünmese de, onda iyilik ve temizlik vardır. Eğer Allah bir şeyi helal kılmışsa, onda mutlaka bir hayır ve temizlik vardır.

Fakat şimdi pis olan şeyler güzel gösterilmeye, helal olan şeyler ise kötü gösterilmeye başlandı. Helal bir şey yaptığınızda suçlu hissettiriliyorsunuz. Haram bir şey yaptığınızdaysa sizi takdir ediyorlar, “Artık özgürsün!” diyorlar. Cehenneme gitmek için özgürsün evet.

Şimdi ayetin sonunu inceleyelim:

فَالَّذِينَ آمَنُوا بِهِ

“Ona inananlar”

Yani gelecek olan Muhammed (s.a.v)’e inananlar,

وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ

“Onu destekleyenler ve ona yardım edenler”

وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِي أُنزِلَ مَعَهُ ۙ

“Ona indirilen nura tabi olanlar”

İmge şuydu: Birisi bir ateş yakar ve o ateş yolu aydınlatır. Bu yolculukta hayatta kalmanın tek yolu, ışığı taşıyan kişiyi takip etmektir.

وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِي أُنزِلَ مَعَهُ ۙ أُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“İşte kurtuluşa erenler onlardır.”

Tevrat’ın şu anki metinlerinde hâlâ bulunabilir mi emin değilim, ancak Kur’an bize, Yahudilere verilen en eski metinlerden birinde, onlara ışığın indirileceği bir elçiyi takip etmeleri gerektiğinin söylendiğini anlatıyor. Bakara suresinin ilk yarısı Yahudilere hitap eder. Öncesinde ise bir nevi onları hazırlıyor: Halkınızın ilk zamanlarında size, bir peygamberin geleceği ve ona bir nur indirileceği söylenmişti. مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً Sübhanallah. Bu, onlara geçmişlerinden bir bağ kurduruyor.

Bunu Musa (a.s)’dan duyan o insanlar da belki şöyle düşünüyorlardı: “Ne kadar şanslıyız ki bir gün evlatlarımıza böyle bir peygamber gelecek. Ne kadar güzel olurdu evlatlarımız bu peygamberi görebilse.” diye dua etmişlerdir belki de. Kur’an da şöyle söyleyecek:

وَلَا تَكُونُوا أَوَّلَ كَافِرٍ بِهِ ۖ

(Bakara, 41)

“Ona ilk inanmayanlardan olmayın. İlk inananlar siz olmalıydınız, çünkü diğer herkesten önce bunu siz biliyordunuz.”

Toparlayacak olursak, bunlar aydınlık ve karanlık temasını Yahudi ve Hristiyanlar açısından ele alıyor, özellikle Yahudilere daha fazla hitap ediyor.

Müminler Açısından Aydınlık ve Karanlık

Şimdi bir adım daha atalım, aydınlık ve karanlık sadece onlarla mı alakalı? Hayır, aynı zamanda müminler için de geçerli. Şimdi de Allah’ın müminlere hitap ederken karanlıktan aydınlığa olan yolculuktan, aydınlık-karanlık temasından bahsettiği ayetlere bakalım.

فَآمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالنُّورِ الَّذِي أَنزَلْنَا

“O halde Allah’a, Rasulüne ve indirdiğimiz nura inanın.”

(Tegabun, 8)

Burada Kur’an, nur olarak tarif ediliyor. Yani ışığa sahip olan kişiyi takip ettiğinizde, Kur’an’ı takip ediyorsunuz. Bu kişi de Peygamber (s.a.v).

اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ

(Bakara, 257)

Bakara suresinden bilindik bir ayet. Bu imge, aynı surede ilerleyen ayetlerde tamamlanıyor. “Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ

Başka bir yerde;

هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا

“Allah ve melekleri, sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, sizi iyiliklerle kuşatırlar. O, inananlara son derece merhametlidir.”

(Ahzab, 43)

Allah bizi onlardan eylesin.

رَّسُولًا يَتْلُو عَلَيْكُمْ آيَاتِ اللَّهِ مُبَيِّنَاتٍ

“Size Allah’ın apaçık ayetlerini okuyan bir elçi ki;”

(Talak, 11)

لِّيُخْرِجَ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ

“İman edip salih amel işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarsın.”

Bu ayet özellikle çarpıcı, çünkü Allah’ın boşanma hükümlerini anlattığı Talak suresinde geçer. Ve bu hükümlerin sonlarına doğru Allah diyor ki; Allah size apaçık ayetlerini okuyan bir elçi gönderdi ki, karanlıklardan aydınlığa çıkabilesiniz. Başka bir deyişle; bu hükümleri takip etmezseniz karanlıktasınız demektir. Eğer bu hükümleri yok sayıyorsanız karanlıkta kalırsınız, bu hükümleri takip etmeye başlasanız iyi edersiniz; ki aydınlığa çıkabilesiniz. Sübhanallah.

هُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ عَلَىٰ عَبْدِهِ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ لِّيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ

(Hadid, 9)

Hadid suresinde Allah, Müslümanlara böyle seslenir: “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren O’dur.” Sürekli: karanlıktan aydınlığa, karanlıktan aydınlığa…

Bu mesaj, Müslümanlara önemli bir gerçeği hatırlatmalı: bizler tamamen aydınlığa ulaşmış değiliz. Eğer öyle olsaydık, çıkarılmamıza gerek kalmazdı. Karanlıktan aydınlığa çıkarılmanız gerekiyorsa, bir çeşit karanlığın içindesinizdir. Üstelik hepimiz aynı seviyede karanlıkta değiliz, farklı tonlarda karanlıklar vardır. Eğer ışığa yakınsanız, daha az karanlıktasınızdır. Bir adım uzaklaşsanız, ışık biraz azalır. Bir adım daha, sonra bir adım daha… Işıktan ne kadar uzaklaşırsanız, o kadar karanlıklaşır.

Allah da Müslümanlara, sürekli kendilerini karanlığın bir tonu içinde bulacaklarını söyler. Allah da bizleri sözleriyle sürekli o karanlıklardan çıkaracaktır. Bir anda tamamen aydınlığa çıkmış değiliz. Hristiyanların deyimi gibi “Artık İsa’nın ışığı altındayım.” Hayır, henüz ulaşmadınız. “Işığa ulaştım.” Hayır, ulaşmadın. Bizim için; karanlığa düşeriz aydınlığa çıkmamız gerekir, düşeriz çıkmamız gerekir… Her müminin hayatı boyunca yaşayacağı, karanlık ve aydınlık arasında sürekli bir mücadeledir. Allah sürekli çıkarmaya devam ettiğini söyler. يُخْرِجُكُمْ (sizi çıkarır), أَخْرَجَكُمْ (sizi çıkardı) değil. Sizi sürekli karanlıklardan aydınlığa çıkarır.

Şimdi, daha da güzel ve ilginç bir hale geliyor. Hadid suresinin sonlarına doğru;

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ

“Ey iman edenler, Allah’a karşı takvalı olun.”

(Hadid, 28)

وَآمِنُوا بِرَسُولِهِ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِن رَّحْمَتِهِ

“Ve O’nun Elçisi’ne inanın, ki O, size rahmetinden iki kat versin.”

Bu ayetlerde Allah’a karşı takva sahibi olma ve Resulüne (s.a.v) inanma vurgulanıyor. Basit görünebilir, çokça kez duymuş olabilirsiniz, ama ben bu bakış açısını toparlarken bu ifadeleri aklınızda tutun; ilk iki örnekle ilişkilendirirken önemli olacak.

وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ

“Size kendisiyle yürüyebileceğiniz bir nur versin.”

Işıkla birlikte yürüme imgesini tekrar görüyorsunuz değil mi? Bugün, fiziksel olarak karanlığın ne olduğunu gerçekten bilmediğimiz bir zamanda yaşıyoruz. Sokak lambaları, binaların ışıkları, sürekli bir şeyler. Gerçek karanlığı deneyimlemeniz için çölün ortasına ya da bir ormanın derinliklerine gitmeniz gerek; ne araç ne teknoloji, hiçbir şey… Cihazlar yok, şarj bitmiş, hiçbir şeyin aydınlatamadığı… Karanlığın derinlerindesiniz… İşte o zaman, bu metaforun ne kadar güçlü olduğunu anlayabilirsiniz. Araplar için bu, her gece yolculuk ederken birebir yaşadıkları bir durumdu. Biz o deneyime o kadar sahip değiliz.

Devamında şöyle diyor:

وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ وَيَغْفِرْ لَكُمْ

Bu noktada imge değişiyor. Tüm bu imge (aydınlık ve karanlık), Allah’ın rehberliğini takip etmeyi anlatıyor. Allah’ın kelamı bir nur olarak tasvir ediliyor; Peygamber (s.a.v) bu nuru taşıyan kişi. Yürüyen kişi o, yani Allah ve Resulünü takip etmek, Kur’an’ı ve Kur’an’ı taşıyan Peygamber’i (s.a.v) takip etmek anlamına geliyor.

İlk örnekte dikkat ederseniz: الَّذِي اسْتَوْقَدَ نَاراً “Ateşi yakan kişi”, “Ateşi yakmaya çalışan kişi”. Bu kişi Peygamber (s.a.v)’i işaret ediyor olabilir. İkinci örnekte ise yağmur imgesini göreceksiniz. İnceleyeceğimiz bir sonraki örnek yağmurla ilgili olacak. İlk örnek, bir insanla ilgiliydi, ikinci örnek ise gökten gelen bir olayla ilgili. Tıpkı ne gibi? Kur’an’ın kendisi gibi. Bir örnek mesajı taşıyan kişiyi, diğer örnek ise mesajı işaret ediyor. Kur’an’ı taşıyan kişi (s.a.v) ve Kur’an’ın kendisi. İkinci örneğe henüz geçmedik ama ikisi de bu iki örnekte vurgulanıyor.

Kıyamet Gününde Aydınlık ve Karanlık

Ama burada özellikle dikkat çekmek istediğim şey, hayat yolculuğunda Allah’ın kelamıyla ve nuruyla yürüme imgesinin, kıyamet gününde gerçek bir karanlık ve gerçek bir aydınlığa dönüşeceği gerçeğidir. Allah bu sahneden kıyamet gününe geçtiğinde ise şunlar oluyor:

يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ ۖ نُورُهُمْ يَسْعَىٰ بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا

“Allah’ın, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde; Onların nurları önlerinden ve sağlarından aydınlatır, gider. ‘Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla.’ derler.”

(Tahrim, 8)

Bu ışık tam anlamıyla kıyamet günü cennete yürümek için ihtiyacımız olan ışık. Bu hayat yolculuğundaki nur, ahirette cennete götüren yolda rehberlik eden bir nura dönüşecek. Allah (a.c) hepimizin nurunu tamamlasın.

يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَىٰ نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِم بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ ذَٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“O gün, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında göreceksin. Bugün müjdeniz; içinde sürekli kalacağınız, içinden ırmaklar akan Cennetlerdir.”

(Hadid, 12)

Henüz göremiyorsunuz ama ışık sizi adım adım götürüyor. Müminler, önlerindeki ve sağlarındaki bu nurla adım adım cennete ilerlerken bazı insanlar fark edecek ki kendilerinde hiç ışık yok. Işığınız yoksa ışığı olan birilerini takip etmeniz gerekir. Onlar da öyle yapıyorlar, çünkü kendilerinin ışığı yok.

Allah da Hadid suresinde şöyle diyor:

فَضُرِبَ بَيْنَهُم بِسُورٍ لَّهُ بَابٌ

(Hadid, 13)

Öncesinde onlar şöyle diyorlar:

انظُرُونَا نَقْتَبِسْ مِن نُّورِكُمْ

(Hadid, 13)

“Hey, hey, bekleyin, bekleyin. Işığınızdan biraz alabilir miyiz?”

Bu, aslında bizi baştaki örneğe geri götürüyor: birisi bir ateş yaktı ve asıl amaç, diğer insanların da o ateşten faydalanıp kendi ışıklarını elde etmeleriydi. Ama bu dünyada bunu istemediler. Şimdi, Kıyamet Günü’nde ışığı görüyorlar ve “Hey, birazını ödünç alabilir miyiz? Biz dünyada istememiştik ama şimdi istiyoruz.” diyorlar.

Onlara deniliyor ki;

ارْجِعُوا وَرَاءَكُمْ فَالْتَمِسُوا نُورًا

“Geri dönün ve kendi ışığınızı bulun.”

(Hadid, 13)

Burada önemli bir kelime var: “Geri dönün.” ارْجِعُوا Allah bu örnekte ne demişti;

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

“Geri dönmezler.”

Onlar bu dünyada Allah’a dönmek istemediler. Ama Kıyamet Günü’nde onlara “Işık mı istiyorsunuz? Hadi, geri dönün” deniyor. Dönmeyi reddetmiştiniz değil mi? Dinlemeliydiniz.

Benzetmelerin hepsi bir araya geliyor, hem müminler hem de münafıklar için (Allah bizleri onlardan eylemesin). Sonrasında bir duvar çekiliyor. O duvarın bir tarafında müminler, diğer tarafında ise münafıklar var. Ve şöyle diyorlar: “Biz sizinle beraber değil miydik?” Bu arada, Bakara suresinde ne demişlerdi?

وَإِذَا لَقُوا الَّذِينَ آمَنُوا قَالُوا آمَنَّا وَإِذَا خَلَوْا إِلَىٰ شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ إِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ

(Bakara, 14)

Bu insanlar, şeytanlarına “biz sizinle beraberiz” diyorlardı. Kıyamet Günü’nde bu numaranın yine işe yarayacağını düşünüyorlar. Müminlere, “Biz sizinle beraber değil miydik?” diye soruyorlar. Müminler ise onlara şöyle cevap veriyor: “Evet, bazen beraberdiniz.”

وَلَٰكِنَّكُمْ فَتَنتُمْ أَنفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّىٰ جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ

(Hadid, 14)

Tüm ayeti çevirmeyeceğim, Hadid suresine göz atın. Ama ayetin sonunda Allah şöyle diyor: “Aldatmada çok iyi olan, sizi aldattı. En büyük aldatıcı, sizi aldattı.” Kim bu aldatıcı? Şeytan. Peki bu ayetlerde münafıklarla ilgili ne öğreniyoruz? وَإِذَا خَلَوْا إِلَىٰ شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا إِنَّا مَعَكُمْ Gider şeytanlarına danışırlardı. O danıştıkları şeytanların da görmediği bir liderleri vardı, işte aldatıcı olan odur. Dolandırıldınız, hepsi sizin hatanız.

Bu ışık ve karanlık teması müminler için bu şekilde yer alıyor.

Tüm İnsanlık Açısından Aydınlık ve Karanlık

Sonra bu, tüm insanlık için genişletiliyor. Ehl-i kitap ile ilgili konuştuk, müminler ile ilgili konuştuk. Şimdi ise tüm insanlık ile ilgili aydınlık ve karanlığı konuşacağız.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُم بُرْهَانٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُورًا مُّبِينًا

“Ey insanlar! Size Rabbinizden açık bir delil geldi.”

(Nisa, 174)

Burhan ayrıca “Yol gösteren” anlamına da gelir. “Ve size yol gösteren bir nur indirdik.”

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ

“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a mahsustur.”

(Enam, 1)

Bu herkes için evrensel bir mesajdır.

هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا

“Güneşi bir ışık kaynağı, ayı ise yansıtan bir ışık kaynağı yapan O’dur.”

(Yunus, 5)

كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ

“Bu, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için indirdiğimiz bir kitaptır.”

(İbrahim, 1)

Bu sadece Müslümanlar için değil, sadece Hristiyanlar ya da Yahudiler için değil. Bu, herkes için evrensel bir konsept.

Bu seride en beğendiğim ve aynı zamanda korkutucu ayetlerden bir tanesi:

أَوَمَن كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ

“Ölü iken dirilttiğimiz”

(Enam, 122)

Bir nevi ışık gelene kadar ölü olan kimse,

وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ

“Ona, insanlar arasında, onunla yürüyeceği bir nur verdiğimiz bir kimse;”

كَمَن مَّثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِّنْهَا

“Karanlıklar içinde kalıp bir türlü çıkamayan kimse gibi olur mu?”

كَذَٰلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Kafirlerin yaptıkları, kendilerine sevimli gösterildi.”

Öyle görünüyor ki, Kıyamet Günü’nde insanlar karanlığın ne kadar karanlık olduğunu anlayacaklar. Ama bu dünyada Şeytan, karanlığı insanlara güzel gösterir. İnsanlara onu güzel gösterir, insanlar gerçekten kendilerini iyi hissettiklerini, bunun iyi bir şey olduğunu düşünürler. Kendilerini buna satarlar, buna inanırlar ve bu yanılgı içinde uzun bir süre ya da tüm hayatları boyunca yaşarlar. Bunun büyüsüne kapılırlar ve gerçeklikle yüzleşmek istemezler.

وَكَذَٰلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِّنْ أَمْرِنَا مَا كُنتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلَا الْإِيمَانُ وَلَـٰكِن جَعَلْنَاهُ نُورًا نَّهْدِي بِهِ مَن نَّشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا

(Şura, 52)

Ayetin sadece son kısmını okuyayım; Allah Peygamber (s.a.v)’e şöyle buyuruyor: “Fakat onu, kullarımızdan dilediğimiz kimseyi doğru yola ileteceğimiz bir nur yaptık.”

وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَىٰ صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ

“Kuşkusuz sen, dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin.”

Allah, bu ışık ve karanlık metaforunu daha da genişletir:

قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَىٰ وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ

“De ki: ‘Hiç gören ile kör bir olur mu? Ya da karanlıkla aydınlık bir midir?'”

(Rad, 16)

Ama kâfirlerin trajedisi, bunları eşit görmeleridir:

ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ

(Enam, 1)

Allah’ın rehberliğini herhangi bir şeyle eşit tutarlar. “Bir dinin mi var? Evet, bizde de başka dinler var” derler. Onlara göre dinler bir marketten diş fırçası seçmek gibidir; “Hangisini istersen al,” derler. “Hepsi aynı, hiçbir fark yok.” Onlar için aralarında hiçbir fark yoktur.

Sonunda Allah kendi nurunu tamamlayacaktır. Hem bu dünyada hem ahirette:

وَأَشْرَقَتِ الْأَرْضُ بِنُورِ رَبِّهَا

“Yeryüzü, Rabbinin nuru ile aydınlanacaktır.”

(Zümer, 69)

Kafirler ve İnkarcılar Açısından Aydınlık ve Karanlık

Son olarak, Allah’ın bu karanlık-aydınlık metaforunu kullanarak inanmayanlara nasıl hitap ettiğine dair bazı şeyler paylaşacağım. Şimdiye kadar sırasıyla; Ehl-i kitabı, müminleri, kıyamet gününü ve bu kavramın tüm insanlık için nasıl geçerli olduğunu ele aldık. Şimdi de kafirler, sert inkarcılar için konuşalım. Bakara suresinin başında geçenler: خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ

يُرِيدُونَ أَن يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ

(Tevbe, 32)

Mekke’nin kafirleri, özel tür kafirlerdi. Birisi karanlıkta bir ateş yakar, o ateşi göremezsiniz ya da istemezsiniz ve sonra kaybolursunuz. Bu bir şeydir. Bir başka şey ise; kör olduğunuz yetmezmiş gibi, bir de o ateşi bulduğunuz yerde söndürmek istersiniz. “Takip etmeyi istemek şöyle dursun, onu söndürmek istiyorum, onu yok etmek istiyorum.”

يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ

“Onlar, Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar.”

(Saff, 8)

وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ

“Allah, nurunu tamamlayacaktır.”

(Saff, 8)

Bu, birinin bir mumu üfleyerek söndürmeye çalışmasına, ancak o sırada güneşin doğmasına benzer.

قُلْ مَن رَّبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلِ اللَّهُ قُلْ أَفَاتَّخَذْتُم مِّن دُونِهِ أَوْلِيَاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِأَنفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَىٰ وَالْبَصِيرُ أَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ أَمْ جَعَلُوا لِلَّهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ

(Rad, 16)

Ayetin ortasında Allah diyor ki; “Aydınlık ve karanlık hiç bir olur mu?” Asla bir olmazlar.

أَفَمَن شَرَحَ اللَّهُ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ فَهُوَ عَلَىٰ نُورٍ مِّن رَّبِّهِ

“Allah’ın, göğsünü İslam’a açtığı kimse, Rabb’inden bir nur üzerinde olmaz mı?”

(Zümer, 22)

Allah bizleri onlardan eylesin. (Amin)

Sonrasında ise;

فَوَيْلٌ لِّلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُم مِّن ذِكْرِ اللَّهِ

“Kalpleri Allah’ı anmak hususunda katılaşmış olanların vay haline!”

Allah bizleri onlardan eylemesin. (Amin)

İşte bu “karanlıkta bir ateş yakma” metaforu, Kur’an’ın diğer bölümlerinde de tekrar eden bir tema olarak karşımıza çıkıyor.

İki Tür Karanlık: Kafirler ve Münafıklar

Şimdi bu ayetlere başka bir açıdan bakalım. Bu iki örnekten önce Allah iki tür karanlıktan bahsetmişti. Allah kafirlerden bahsetmişti:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا سَوَاءٌ عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

“Kafirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; inanmazlar.”

(Bakara, 6)

خَتَمَ اللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ ۖ وَعَلَىٰ أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ

“Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerinde perde vardır.”

(Bakara, 7)

Burada durum tamamen bitmiş, hiçbir umut kalmamış. İlk örneğin, buradaki kafirlerin durumuna benzediğini fark edeceksiniz, neden? Çünkü Allah onlar hakkında şöyle buyuruyor:

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

“Sağır, dilsiz ve kördürler. Artık geri dönmezler.”

(Bakara, 17)

ذَهَبَ اللَّهُ بِنُورِهِمْ (Allah, onların ışığını yok eder). Öncekinde de Allah kafirler için şöyle söylemişti: خَتَمَ اللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ (Allah onların kalplerini mühürlemiştir). İkisi arasında çok benzer bir dil vardır. O da çaresiz, umutsuz vakadır, bu da.

Sonrasında Allah’ın bahsettiği diğer grup ise münafıklardı. Münafıklar çok sinsi şeyler yapıyorlar ve Allah diyor ki: “Onların bir hastalığı vardır.” Ama Allah onların kalplerinin mühürlendiğini söylemedi. Bunun yerine, kalplerinde bir hastalık olduğunu söylüyor. Ve eğer bu hastalığa devam ederlerse, Allah bu hastalığı artıracağını belirtiyor. Ama onların umutsuz vaka olduğunu söylemiyor.

Ve Allah’ın ilk örnekte söylediğini, ikinci örnekte söylemediğini fark edeceksiniz:

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

“Sağır, dilsiz ve kördürler. Artık geri dönmezler.”

Şimdi anlatmaya başlayacağım ikinci örnekte ise, ilkinin aksine Allah şöyle buyuruyor:

لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ

“Allah dileseydi, işitme ve görme yetilerini alırdı.”

(Bakara, 20)

Yani Allah henüz bunu yapmadı. Yani onlar umutsuz vaka olmaya doğru ilerleyen bir karanlığın içerisindeler. Tehlikeli bölgeye gittikçe yaklaşıyorlar. Ancak dikkat etmezlerse, bu durum kötü sonuçlara yol açabilir. Yani geri çekilseniz iyi olur.

Bu durum bana bir kardiyolog arkadaşımı hatırlatıyor. Hoş bir doktor değil. Hastalarına karşı oldukça sert. Anlamalarının tek yolunun bu diyor. Obez, kötü beslenen, damarları tıkanmış hastaları olduğunda, “Evet, iki aya falan ölürsün” diyormuş.

— “Ne, neden öyle söylüyorsunuz?”

— “Evet ölürsün seni hiçbir ameliyat kurtarmaz. O kekleri yemeye devam etmek istiyorsun öyle mi, ye ye. Hatta yediklerini iki katına çıkar niye iki ay bekleyesin. Sonra işin bitsin, başka hastalarım da var. Çünkü sen değişmek istemiyorsun.”

— “Tamam, tamam. Ne yapmam gerektiğini söyleyin.”

— “Söylemeyeceğim, çünkü dinlemek istemiyorsun.”

Dümdüz böyle söylüyormuş:

— “Sen ölmek istiyorsun. Sana yardım edemem, çünkü ben seni çukurdan çıkarmaya çalışırken sen çukuru daha derin kazmaya uğraşıyorsun. O yüzden, devam et ve kendini öldür. Öbür dünyada görüşürüz.”

— “Tamam, tamam, anladım.”

Allah o insanları da, “böyle devam ederseniz olacağı bu.” diye anlatıyor:

وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

(Bakara, 10)

İkinci Benzetme: Gökten İnen Yağmur

Şimdi önce ikinci örneğin üzerinden geçelim, gerçekten güçlü bir örnek.

أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ السَّمَاءِ

“Veya gökten gelen mükemmel yağmur gibidir.”

(Bakara, 19)

İronik bir dil, صَيِّبٍ kelimesinin kökü صوب (Savb)’dir ve mükemmel yağmur anlamına gelir. İmam Ragıb El İsfahani صوب (Savb) kelimesinin faydalı miktarda yağan yağmuru ifade ettiğini söyler. Tam olması gerektiği kadar. İlginçtir, Allah burada olumsuz bir örnek verirken bile صَيِّب kelimesini kullanıyor; yani yağmur tam olması gerektiği kadar.

Birçok müfessir bu yağmur örneğiyle ilgili olarak, Allah’ın burada Kur’an’dan bahsettiğini söylüyor. Ben de bu görüşe katılıyorum, bence de Kur’an’dan bahsediliyor. Çünkü ilk örnek Rasulullah (s.a.v.) ile ilgiliyken, ikinci örnek Kur’an hakkında.

Çünkü iki farklı sorun var. Bazı insanların Kur’an’la hiçbir problemleri yok. Kur’an’ı düşünmek istemiyorlar bile, çünkü asıl problemleri “Neden ona indi? Neden bizden birisine inmedi? Neden Medine’de bizden birine inmedi, Mekkeli birini neden takip edelim?” Mekke’de de “Neden bizim milyonerlerimizden birine inmedi?” diye soruyorlardı.

لَوْلَا نُزِّلَ هَٰذَا الْقُرْآنُ عَلَىٰ رَجُلٍ مِّنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ

(Zuhruf, 31)

“Neden zengin ve güçlü biri yerine bir yetime indirildi?” diyorlardı. İsrailoğulları, “Neden bu mesaj bizden birine inmedi?” derken, Medineliler de benzer şekilde, “Bizden biri olmalıydı, bir yabancıyı, göçmeni neden takip edelim?” diyorlardı. Yani onların problemi Kur’an’ın mesajı bile değildi, onların problemi Muhammed Rasulullah (s.a.v) idi: اَلَّذِي اسْتَوْقَدَ نَارًا (Ateş yakan kişi).

Başka insanlar için ise sorun Rasulullah (s.a.v) değilse bile, Kur’an’ın kendisi idi. Kur’an’ın söylediklerinden rahatsız oluyorlardı. Çünkü Kur’an’ı tefekkür ederseniz, bu aynaya bakmak gibidir; eğer çirkin işler yapıyorsanız aynada çirkin bir görüntü göreceksiniz. Ve kimse aynada kendi çirkinliğini görmek istemez. Hiç kimse hatalarının yüzüne vurulmasından hoşlanmaz, değil mi? Bu tıpkı size eşinizin veya başka birinin “sen bunu, bunu yanlış yapıyorsun.” demesinden hoşlanmamanız gibi. “Neden bunları söylüyorsun? Bunları duymak istemiyorum, en iyisi mescide gideyim.” Yani eleştiriye tahammül etmek zor, acı verici bir şey, değil mi? İşte Kur’an da onların yanlışlarına doğrudan parmak basıyor.

Kendilerini Allah’ın söyledikleriyle kıyaslayınca, sanki kendilerinden bahsediyormuş gibi hissediyorlar.

يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ ۚ

“Her bağırtıyı kendi aleyhlerine sanırlar.”

(Munafikun, 4)

Bazen şakayla karışık şöyle derim: birisi münafıklar hakkında bir hutbe veriyor. Diyor ki, “Allah münafıklar hakkında şöyle diyor” ve seyirciler arasında bir adam, “Neden bana bakıyor? Her ‘münafık’ dediğinde sanki bana bakıyor.” diye düşünüyor. Başka yöne baksa bile adama öyle geliyor. Hâlbuki konuşmacı böyle bir şey yapmıyor bile. Ama insan kendisiyle ilgili bir problem hissediyorsa, “Bu adam beni küçük düşürmeye çalışıyor,” diye düşünüyor. Sonra bu insanlar bazen hutbeden sonra size gelir, elinizi sıkar ve “Neden bana öyle baktınız?” derler. Ben de, “Siz kimsiniz, nerede oturuyordunuz ki?” diye sorarım.

Rahmetin Azaba Dönüşmesi

Şimdi örneğe bakalım: أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ السَّمَاءِ (Veya gökten gelen mükemmel yağmur gibidir). Mükemmel ama müminler için. Anlaşılması için önce bir hazırlık yapalım.

Rüzgar, Allah’ın rahmeti midir? Evet. Yağmur, Allah’ın bir rahmeti midir? Güneş, Allah’ın bir rahmeti midir? Evet, bunların hepsi Allah’ın birer rahmetidir, değil mi? Ama Nuh’un (a.s) kavmini sele götüren yağmur değil miydi? Ad kavmini helak eden rüzgar değil miydi? Değil mi? Yani, aslında bir lütuf olan, rahmet olan şeyler, Allah’ın ayetleri; onlara şükretmediğinizde, ne olurlar? Onlar, sizin yıkımınız, azabınız olur. Nimet olan, lütuf olan şey, lanete dönüşür. Kur’an hakkında ne deriz? Kur’an, Kıyamet Günü’nde sizin ya lehinize tanıklık edecektir ya da aleyhinize. Kur’an ya en büyük nimetinizdir ya da en büyük azabınızdır. İkisinden biri.

Bu örnek, münafıklar ve belki de içten içe İslam’ın gerçekten doğru olduğunu anlayan, ancak bundan hâlâ rahatsızlık duyan bazı İsrailoğulları hakkında olacak. Doğru olduğunu kabul etmiş olmanız, ondan hoşlandığınız anlamına gelmez. Onlar da hoşlanmıyorlar. Bu bir Müslüman’ın tanımı da olabilirdi, Peygamber (s.a.v)’in zamanından Kıyamet’e kadar herhangi bir zamandan olabilir. Bazı Müslüman kimse vardır ama bundan hoşlanmaz, rahatsız olur. Dinle ilgili bazı şeyler onları rahatsız eder, sadece bundan kurtulmak isterler, bununla ilgilenmek zorunda kalmamayı arzularlar.

Şunu açıkça söyleyeyim, eğer birisi Hindu ise ve Hinduizm’i sevmezse, Hindu olmaktan vazgeçer. Bu gayet doğaldır. YouTube kanalı açıp neden artık Hindu olmadıklarını anlatmazlar. Bunu dramatize etmezler, “Beni tapınağa götürürlerdi, şunları yapardık… Çocukken bunlara çok üzülürdüm…” vs. demezler, hayatlarına devam ederler. Artık gidip double cheeseburger yerler, hayat devam eder. Birisi önceden Hristiyandır, artık değildir. Hiç mesele değildir. Yahudi olan birisi ateist olmuştur, yine çok bir mesele olmaz.

Eskiden Müslüman olup İslam’ı terk etmeyi düşünen birisi, öylece bırakıp gidemez. Hemen gidip bir domuz kaburga veya hamburger yiyemezler, bunu yapmazlar. Başlarlar bir kanal açmaya, bir podcast yapmaya, makaleler yazmaya, “Neden İslam’ı terk ettim?” diye. İslam şöyle, İslam böyle, şu hadis şöyle, bu ayet böyle, bakın bunlar neye inanıyor, bakın, bakın, bakın… Kardeşim, bu kadar rahatsız oluyorsan git işte, neden hala tutunuyorsun?

Öylece bırakıp gidemezsiniz, neden biliyor musunuz? Çünkü bu dinle sevgi-nefret ilişkisi içinde insanlar bir türlü bırakıp gidemezler, bırakıp gitmek isterler ama gidemezler, çünkü içten içe bilirler ki bu doğru. Bırakıp gidemedikleri için de sürekli böyle konuşurlar ki başkaları gelip onlara, “haklısın, haklısın” desin. “Beni onayladığın için teşekkür ederim, artık terk edebilirim. Çünkü kendimi doğrulayamadım, başkasının bana ‘Hadi yaparsın, mürted’ demesini bekliyordum. Sonunda artık kendimi daha iyi hissedebilirim.”

Veya birileri İslam’ı direkt terk edemiyorsa bile, hala dine bağlılar ama dini sevmiyorlarsa, her toplanmada, her iftarda, “Bilmem, İslam’da bazı çelişkiler var, anlamıyorum.” derler. Belki bunu yapan bir amcanız, kuzeniniz veya birisi vardır, her seferinde aynı şeyleri tekrar tekrar gündeme getirirler. Buna bayılırlar, çünkü kendilerini haklı hissetmek isterler. Ve bunu, bu kışkırtmayla yapmaya çalışırlar.

Karanlıklar, Gök Gürültüsü ve Şimşek

Bu, bir insanın görüntüsü; yağmurun altında, karanlıkta, şiddetli bir sağanak yağıyor ve bu kişi orada duruyor. İçeri girebilir, yağmurdan korunabilir ama hayır, o dışarıda, yağan yağmur neredeyse onu öldürecek. مِنَ السَّمَاءِ ifadesi çok yüksekten yağdığını da belirtir. Yağmur daha yüksekten yağdıkça damla daha da sert çarpıyor. Bu dinin her bir zerresi, Allah’ın her bir mesajı, her bir ayeti çarpıyor, çarpıyor, çarpıyor. Diğer insanlar için Kur’an bir rahmetken, bu kişi için Kur’an bir eziyet haline gelmiş; sürekli tokat yiyormuş gibi hissediyor. Canını yakıyor, rahatsız edici bir durum oluşturuyor: أَوْ كَصَيِّبٍ مِّنَ السَّمَاءِ

فِيهِ ظُلُمَاتٌ

Bu şiddetli yağmurda, katman katman karanlıklar var. “Müfessirler Kur’an’ı nasıl karanlıkla kıyaslarlar, Kur’an nurdur. Peki nasıl oluyor da Allah bunu gökten inen ve katman katman karanlıkla dolu şiddetli bir yağmurla örnek veriyor?” Evet nurdur, ama kim için? İnanan için. Peki ya inkâr edenler için? Onlar için rahatsızlık, kaygı, öfke, hayal kırıklığı ve üzüntüdür. Her duyduklarında rahatsız oluyorlar, huzursuz oluyorlar. Bir şekilde tepki vermek zorunda hissediyorlar. Sürekli huzurlarını kaçırıyor.

Ve Allah sadece ظُلُمَات ile bırakmıyor. Gece vakti, karanlık, yağmurda yürüyorsunuz. Ortam giderek daha da kararıyor, yağmur şiddetleniyor. Öyle bir gürültü var ki, bağırıp çığlık atsanız bile kimse duyamaz. Çünkü yağan yağmurun şiddeti sesinizi bastırıyor. Sırılsıklam oluyorsunuz. Yağmurdan nefret ediyorsunuz ama yine de sırılsıklam oluyorsunuz. Nefret ediyorsunuz ama kaçamıyorsunuz, kurtulamıyorsunuz.

Sonrasında da وَرَعْدٌ diyor. Bir de gök gürültüsü var. Kur’an’ın bazı ayetleri, inanmasanız bile sert bir şekilde çarpar:

وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

“Onlar için can yakıcı bir azap vardır.”

“Siz cehenneme nasıl inanabiliyorsunuz?” Niye yüzünü buruşturuyorsun ki? İnanmıyorsan, peri masalıysa seni niye rahatsız ediyor ki? Seni hiç rahatsız etmemesi lazım.

Yıllar önceydi, hala hatırlıyorum. Massachusetts’te genç bir kadın yanıma gelmişti. “Eskiden Müslümandım.” dedi. Önce Arapça konuştu. “Dersinizi beğendim.” İsmini ve sonra hafız olduğunu söyledi.

— “Maşallah, Kur’an hafızı. Selamünaleyküm.” dedim.

— “Bana selam vermeyin, ben Müslüman değilim.” dedi.

— “Ne? Müslüman değil misin?”

— “Hayır, eskiden Müslümandım.”

— “Tamam, konuşmamız lazım.” dedim.

Ders bittikten sonra ona sordum, “Ne oldu?”

— “Kur’an’daki cehennem tasvirleri beni çok rahatsız etti, nasıl bir Tanrı cehennem yaratır? Bir Tanrı’nın işkence ettiği bir dine inanmak istemedim.”

— Ben de “Peki, umarım cehenneme gidersin.” dedim.

— Çok rahatsız oldu. “Bunu nasıl söyleyebilirsin?” dedi.

— “Hayır hayır, sen cehennemin var olduğuna inanmıyorsun ki. Yani senin için ‘Umarım Six Flags’e gidersin.’ desem, ya da ‘Umarım McDonald’s’a gidersin’ desem, ya da ‘Umarım eve gidip koltukta uzanırsın.’ desem, ya da ‘Umarım pembe bir midilliye binersin.’ desem, hepsi senin için aynı, niye bu kadar rahatsız oldun ki? Neden seni rahatsız ediyor, zaten inanmıyorsun.”

Yani eğer inanmıyorsan, sana “Umarım Pokemon seni yakalar.” desem rahatsız olmazsın değil mi? “Umarım büyük Ejderha gelip yüzünü yer” desem sorun yok çünkü ejderha yok, değil mi? “Evet, evet, umarım öyle olur” dersin ve geçer gider. Ama rahatsız oldun. Bu ne demek biliyor musun? Hala yağmurun altındasın. O damlalar yüzüne tokat gibi çarpıyor. Görmezden gelmeye çalışsan da bu yağmurdan kurtulamıyorsun. Ve bazen gök gürlüyor; “Ahh” diyorsun, ve duymak da istemiyorsun.

Peki sonrasında ne yapıyorlar? Allah sonra diyor ki:

فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَرَعْدٌ وَبَرْقٌ ۚ

Bir de şimşek var. Gök gürültüsüyle uğraşmak istemiyorlar.

يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِم مِّنَ الصَّوَاعِقِ

Ne yapıyorlar? Patlamalardan dolayı parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Kur’an böyle tarif ediyor. Ama sorun şu ki, parmak uçları أَنَامِل (anāmil) demektir. Parmaklar ise أَصَابِع (asābi‘) demektir. Allah يَجْعَلُونَ أَنَامِلَهُمْ فِي آذَانِهِم demedi. يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِم dedi. Başka bir deyişle, ses o kadar yüksek ki, kulaklarına sadece parmak uçlarını tıkamaları yetmiyor. Onlar da bastırmaya devam ederler, canlarını yakacak kadar ileri giderler. Yeter ki gök gürültüsünü duymasınlar. Ama bu da pek işe yaramaz. Bu onların çaresiz durumudur: İçerisindeler, duymak istemiyorlar. Onlar duymak istemedikçe daha da artıyor. Sonra parmaklarıyla tıkıyorlar.

Ölüm Korkusu ve Kuşatılmışlık

Allah, bunu حَذَرَ الْمَوْتِ ۚ (ölüm korkusuyla) diye açıklar. Bu, hem münafıklar hem de İsrailoğulları hakkında çarpıcı bir noktayı da gösterir. Kur’an’da İsrailoğulları hakkında Allah şöyle der:

يَوَدُّ أَحَدُهُمْ لَوْ يُعَمَّرُ أَلْفَ سَنَةٍۚ

“Her biri bin yıl yaşamak ister.”

(Bakara, 96)

Aynı konsept Ahzab suresinde münafıklar için de geçer. Medine’deki Müslümanlar kuşatma altındayken münafıklar da oradaydı. Allah da onlar için şöyle diyor:

يَحْسَبُونَ الْأَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُواۚ

“Onlar, düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlardı.”

(Ahzab, 20)

“Çıkmak istemiyorum, ya hala oradalarsa, ya öldürülürsem?”

يَحْسَبُونَ الْأَحْزَابَ لَمْ يَذْهَبُواۚ

“Onlar, düşman birliklerinin gitmediğini sanıyorlardı.”

(Ahzab, 20)

وَإِن يَأْتِ الْأَحْزَابُ

“Eğer düşman birlikleri geri gelseler”

يَوَدُّوا لَوْ أَنَّهُم بَادُونَ فِي الْأَعْرَابِ

“Uzak bir çölde yaşayanlar arasına katılıp”

يَسْأَلُونَ عَنْ أَنْبَائِكُمْ

“Ne halde olduğunuzu sormak isterler.”

Şehri terk edip çatışma bölgesinden uzakta, güvende olduktan sonra orada neler olduğunu duymayı tercih ederlerdi. Yapmayı dileyecekleri şey işte buydu.

Allah, burada bu dünyaya olan bağlılıklarını anlatıyor. Allah burada ne anlatıyor? حَذَرَ الْمَوْتِۚ (ölüm korkusu). Yani “Ölmek istemiyorum.” Ama bu sadece dünyayı isteyip ahiretle uğraşmamak değil; kalplerinde Allah’la yüzleşmeye hazır olmadıklarını da biliyorlar. Ölümün, Allah ile yüzleşmekten başka seçenek bırakmayacağını biliyorlar. Bu yüzden kaçabildikleri kadar kaçmak istiyorlar. حَذَرَ الْمَوْتِۚ (ölüm korkusu).

وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ

“Oysaki Allah, kafirleri her yönden kuşatmıştır.”

Allah burada وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْمُنَافِقِينَ diyebilirdi. “Allah münafıkları kuşatmıştır.” diyebilirdi. Ama Allah ne dedi? وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ

Bu anlamamız gereken önemli bir konsept. Bu dünyada Allah, inananları ve inanmayanları ayırmıştır. Ama münafıkları net bir kategori olarak açıklamamıştır. Kur’an’ın sonlarına kadar, Allah Peygamber’e (s.a.v.) şöyle demiştir:

مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْ ۖ نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ ۚ

“Hala nifakta ileri gidenler vardır. Sen onları bilemezsin. Onları biz biliriz.”

Yani birini işaret edip münafık diyemezsiniz. Neden? Çünkü Allah, Resulüne bile; “Sen bilmezsin, sadece Allah bilir.” demiştir. Allah bunu, son vahiylerde Medine halkı için Tevbe suresinde söylemiştir. Bu yüzden, birine kolayca münafık etiketi yapıştırmak söz konusu değildir. Böyle bir şey söz konusu değildir. Hatta Kur’an’daki ilke şudur:

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ أَلْقَىٰ إِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًاۚ

“Size selam veren kimseye, ‘Sen mümin değilsin’ demeyin.”

(Nisa, 94)

Münafık olduklarını değil, imanlı kimseler olduklarını farz et. Bu bizim ilkemiz.

Nifak, karmaşık bir kategoridir. Bizim için karmaşıktır, çünkü biz kalbin içini bilemeyiz. Ama Allah için değildir, çünkü عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ (göğüslerde olanı bilendir). Allah münafıkları, bazen kâfirleri yorumladığı gibi yorumlar. Onları aynı şekilde yorumlar. Bunu yapması ürkütücüdür, çünkü onları manevi anlamda kâfirlerle aynı kefeye koyar. Bu da bir tür küfürdür, ama bir Müslüman bunu dışarıdan yargılayamaz. Çünkü içsel bir meseledir. Ancak Allah, bunu olduğu gibi görür.

Allah’ın vahyettiğinden huzursuzluk, rahatsızlık duymak, Allah’ın verdiğine karşı isyankar olma arzusu, Allah için yeterince küfürdür. Tıpkı İblis’in secde et emrinden rahatsız olması gibi, değil mi? Yani Allah’a inanıyor, var olduğunu biliyor. Allah yok demiyor, Allah’ın emrinin gerçek olduğunu da biliyor. Ama hoşuna gitmiyor. “Allah’tan geldiğini biliyorum, ama hoşlanmıyorum” diyor. Bu da onun kâfir olarak etiketlenmesi için yeterli, değil mi?

وَاللَّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ

“Allah, kafirleri her yönden kuşatmıştır.”

Kuşatılmış olma fikri, belki de onların bu karanlık yağmurun içinde sıkışıp kaldıklarını ve bu durumdan çıkamadıklarını ima eder.

Şimşeğin Gözleri Kamaştırması ve Fırsatçılık

Sonrasında şöyle devam ediyor:

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ ۖ

“Şimşek neredeyse görme yetilerini yok edecekti.”

(Bakara, 20)

Diyelim ışıklar kapalıyken uyuyorsunuz ve birisi tüm ışıkları açıyor, yüzünüzü kapatacak bir yorganınız bile yok. Ne olur? Gözleriniz kamaşır. Ya da birisi kamera flaşlarından birini kullanır, sadece bir fotoğraf çekeyim der ve siz, “Of, ne yaptın?” diye tepki verirsiniz. Hatta polislerin, yüzünüze doğrulttuklarında sizi kör eden ekstra güçlü el fenerleri vardır. Allah, şimşeklerin o kadar sert çarptığını ve gözlerini kör ettiğini anlatıyor: يَخْطَفُ أَبْصَارَهُمْ

Bu gerçekten ilginç, çünkü Kur’an’ın her yerinde yağmur hep iyi bir şey olarak tanımlanır. Ama bu ayette, yağmur öldürücü. Kur’an’ın diğer her yerinde ışık iyi bir şeydir, ama bu ayette ışık ne yapıyor? Neredeyse onları kör ediyor. Bu, diğer Kur’an ayetlerine tamamen ters bir durumu işaret ediyor. Neden? Çünkü onlar Allah’ın nurundan yüz çevirdiler. Herkes için nimet olan şey, onlar için bir azap haline geldi.

Ben bu ışık parıldamasını Allah’ın Kur’an’da şöyle söylediği imgenin bir parçası olarak da okuyorum:

وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ

“Allah nurunu tamamlayacaktır.”

(Saff, 8)

Allah’ın nurunu tamamlaması, siyerde İslam’ın zafer kazanması anlamına gelir. Ama bir ışık parıldaması, küçük bir zafer anlamına gelir. Çünkü bir anlığına gelir, değil mi? Size bunun bir örneğini vereyim.

Fetih suresinde, Peygamberimiz (s.a.v) hac yapmak için Mekke’ye gitmeye karar verdiğinde münafıklar çok sevindiler. Münafıklar, “Hacca gidecek, silahsız olarak gidiyor, Mekke halkı zaten onu sevmiyor. Oraya gidince onu öldürecekler. Böylece problemimiz çözülmüş olacak, çünkü biz onu Medine’de istemiyoruz.” diye düşündüler. Allah şöyle söylüyor:

بَلْ ظَنَنتُمْ أَن لَّن يَنقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ إِلَىٰ أَهْلِيهِمْ أَبَدًا وَزُيِّنَ ذَٰلِكَ فِي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنتُمْ قَوْمًا بُورًا

“Siz, Peygamber (s.a.v) ve müminlerin asla ailelerine dönemeyeceklerini sanmıştınız. Bu zan, kalplerinize güzel göründü.”

(Fetih, 12)

“Evet evet, gidin hac yapın maşallah.” Bu fikri çok sevdiniz. “Öldürülecekler ve artık ortada sorun kalmayacak. Tuzaklara gerek kalmadı. Bu bizim için problemi çözecek.” Ama oradan zaferle ve yeni bir vahiyle döndüklerinde ise; “Ah, yine mi siz?” Küçük bir zafer ve onların hemen gözleri kamaştı. İslam’ın her zaferi onlar için rahatsız ediciydi. Yüzleşmek istemiyorlardı. Çünkü bu zaferler, İslam’ın hakikati için birer delil oluyordu.

Allah’ın söylediğini sevmeyen, itaat etmek istemeyen bir münafık; Allah’ın söylediklerinin doğru olduğunu kanıtlayan şeylerle karşılaştığında, kanıtla karşılaştıkları her seferde, tıpkı bir şimşek karşısında gözleri kamaşan biri gibi rahatsız olur. “Başka bir şey konuşabilir miyiz? Bakmasam olur mu? Yok saymaya devam etsem olur mu? Keşke gözlerimi hiç açmasaydım, keşke aşağı baksaydım, keşke bununla uğraşmasaydım.” Yani önlerindeki kanıtlarla uğraşmak istemiyorlar.

Allah her küçük zaferin ardından bir kolaylık veriyor. Mesela Fetih suresinde ne oldu? Allah Hudeybiye’yi bir zafer olarak verdi, ardından daha kolay zaferler geldi, değil mi? Bakın burada Allah münafıklar hakkında ne diyor:

كُلَّمَا أَضَاءَ لَهُم مَّشَوْا فِيهِ

Şimşek çakıyor, onları neredeyse kör ediyor. Ama şimşek kaybolmaya başlayınca önünüzü biraz görebilirsiniz değil mi? Her seferinde önleri aydınlandığında, yürüyebilirler.

وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا

“Yine karanlık olduğunda, oldukları yerde durup bekliyorlar.”

Şimdi Fetih suresinde ne olduğuna bakın: Fetih suresinde zaferler geldiğinde, “Yine nasıl kazanabilirler?” diyorlar. Ama sonra, gelecek olan kolay fetihler olacak:

سَيَقُولُ الْمُخَلَّفُونَ إِذَا انطَلَقْتُمْ إِلَىٰ مَغَانِمَ لِتَأْخُذُوهَا ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْ

(Fetih, 15)

Mesela Hayber kolay bir zaferdi. Müslümanlar Hayber’e giderken münafıklar şöyle düşünüyor: “Tamam, Mekke’ye giderlerken öldürüleceklerini sanıyorduk, ama şimdi Hayber’e gidiyorlar, bu kolay kazanç olacak. Ben de onlarla gitmeliyim.” ذَرُونَا نَتَّبِعْكُمْ (Müsaade edin sizinle gelelim). “Biz de size katılabilir miyiz, biz de Müslümanız.”

İmge ne diyordu? Şimşek çaktığında, gözleri kamaşıyor. Sonra yürümek biraz kolaylaşsa, biraz ışık gelse hemen ilerlemek istiyorlar. İşler tekrar zorlaştığında, karanlık tekrar çökünce وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ oldukları yerde kalıyorlar: قَامُوا قام ifadesi aynı zamanda bir yere yerleşmeyi ima eder. Önceki ayetlere baktığınızda Allah şöyle buyurur: “Müminlere gelirler, iman ettiklerini söylerler.” Ama asıl “yerleştikleri” yer şeytanlarının karanlıklarıdır.

وَإِذَا أَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَأَبْصَارِهِمْ إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Allah dileseydi onların işitme yetilerini yok ederdi. Yok ederdi, yani onları sağır ederdi. Ve onları kör ederdi. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir.

Uçurumun Kenarında Kulluk ve Sonuç

Bu, Allah’ın sağırlaşmak ve körleşmek üzere olan bir kimseye hatırlatma yöntemidir. Henüz tamamen orada değiller. Hala rahatsızlık duyabiliyorlar, hala biraz da olsa hareket edebiliyorlar. İlk grubu hatırlayın: وَتَرَكَهُمْ فِي ظُلُمَاتٍ “Onları karanlıklar içinde bırakır.” Ancak bu grup, şimşek çakıyor, hareket ediyorlar, çakıyor, hareket ediyorlar.

Hiç merak ettiniz mi, eğer çöldelerse neden bu kadar çok duruyorlar? Çöl açık bir arazi, yürümeye devam edebilirler, niye duruyorlar? Kur’an’ın diğer imgeleri, diğer yerleri bu görüntüyü açıklar:

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَعْبُدُ اللَّهَ عَلَىٰ حَرْفٍ

“İnsanlardan öyleleri vardır ki; Allah’a bir uçurumun kenarındaymış gibi kulluk eder.”

(Hac, 11)

Bir uçurumun kenarında yürüdüğünüzü hayal edin. Adımlarınız sizin için önceden hazırlanmış değil. Taştan taşa geçmelisiniz ve sabit olduğundan emin olmalısınız. Şimşek çakar ve önünüzde bir taş görürsünüz. Oraya sıçrarsınız, ama sonra durup beklemek zorundasınız. Çünkü hangi yöne gideceğinizi bilemezsiniz. Ancak bulunduğunuz yerde de kalamazsınız çünkü yağmur gittikçe şiddetleniyor. Ve biraz sonra diğer taşlar düşmeye başlayacaklar. Veya sel sizi alıp götürecek, kayıp uçurumdan düşeceksiniz ya da boğulacaksınız.

Eğer düşerseniz, Kur’an’da ışık ve karanlık ile ilgili başka bir görüntü daha vardır. Tüm bu ışık ve karanlık betimlemeleri, Allah Nur suresinde ışık ve karanlık hakkında konuştuğunda zirve noktasına ulaşacak:

اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ

(Nur, 35)

Işık ve karanlıkla ilgili tüm bu dersler; karanlıkta yürümek, neredeyse kör edilmek, şimşeğin gözleri kör etmesi… Bunların tüm hepsi bir araya gelip doruk noktasına Nur Suresi’nde ulaşacak.

Buradan çıkarılacak ana mesajı vermek istiyorum: Yağmur, aslında birçok yerde Kur’an’ın bir tasviridir. Burada da Kur’an’ın bir tasviridir, ama bu kez rahmet değil, cezaymış gibi görünüyor. Neden? Çünkü müminler için bir rahmet olan Kur’an, münafıklar ve hakkı bildiği halde gizleyenler için bir azap olur.

Allah (a.c) Kur’an’ı bizler için azap değil, rahmet eylesin. (Amin)