فَقُلْنَا ٱضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَا كَذَٰلِكَ يُحْيِ ٱللَّهُ ٱلْمَوْتَىٰ وَيُرِيكُمْ ءَايَٰتِهِۦ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
(Fekulnedribûhu biba’dıhâ kezâlike yuhyillâhu’l-mevtâ ve yurîküm âyâtihî lealleküm ta’kılûn)
(Bakara, 73)
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ فَهِىَ كَٱلْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ ٱلْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ ٱلْأَنْهَٰرُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ ٱلْمَآءُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ ٱللَّهِ وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(Sümme kaset kulûbukum mim ba’di zâlike fehiye kelhicârati ev eşeddu kasve. Ve inne mine’l-hicârati lemâ yetefecceru minhu’l-enhâr. Ve inne minhâ lemâ yeşşakkaku feyahrucu minhu’l mâ. Ve inne minhâ lemâ yehbitu min haşyetillâhi ve mallâhu biğâfilin ammâ ya’melûn)
(Bakara, 74)
“Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi bana kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz ki sözümü anlayabilsinler.”
(Taha, 25-28)
Hamd Allah’adır. Salat ve selam, Allah’ın Resulüne, onun ailesine ve tüm ashabına olsun.
İnşallah bu derste bir sonraki örneğimiz olan Bakara Suresi 74. ayet hakkında konuşacağım. Burada, Allah’ın İsrailoğulları’na hitap ediyor. Allah şöyle buyurdu:
يَٰبَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ ٱذْكُرُوا نِعْمَتِىَ ٱلَّتِىٓ أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ
(Yâ benî isrâîlezkurû nimetiyelletî enamtu aleykum)
“Ey İsrailoğulları, size olan nimetimi hatırlayın.”
(Bakara, 40)
Ve böylece Allah onlara birçok ayet boyunca, 120. ayetlere kadar hitap etmeye devam ediyor. Yaklaşık 40. ayetten itibaren, yani 80 ayet kadar Allah doğrudan İsrailoğulları’na hitap ediyor. Ama önceki bölümlerde açıkladığım gibi, Allah bir gruba hitap eder, ama başka bir grup da o sözlerin içinde yer bulur. Yani konuşma onlarla yapılıyor ama biz de bu konuşmadan ders alıyoruz. Ve bize hitap edildiğinde, onlar da bunu duyabiliyor. Yani her zaman birden fazla muhatap söz konusu.
Arapçada derler ki: أُسْفُورَيْنِ بِحَجَرَةٍ (Usfûrayni bihacere) – yani bizdeki gibi: “bir taşla iki kuş vurmak”, değil mi? Bu hep böyle olur: فَإِطْلَاقُ الْكَلَامِ عَلَى مُخَاطَبَيْنِ (Fe itlâku’l kelâmi alâ muhâtabeyn) – yani bir muhatap ve bir başka muhatap. Bir izleyici ve bir izleyici daha.
Kalplerin Katılaşması ve Üç Taş Örneği
Bu derste vermek istediğim örnek kalplerin katılaşmasıyla ilgili. Bu, bu sûrede Allah’ın verdiği bir sonraki büyük örnek. Ve önce bunu size kabaca çevireceğim. Sonra da Allah’ın burada söylediklerinin güzelliğini anlamaya çalışacağız. Allah, İsrailoğulları’na hitap ediyor:
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ
(Sümme kaset kulûbukum mim ba’di zâlik)
“Sonra kalpleriniz bundan sonra bile katılaştı.”
(Bakara, 74)
Peki, nedir bu “bundan sonra bile”? Bu, bir önceki ayette geçiyor, birazdan açıklayacağım.
فَهِىَ كَٱلْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً
(Fehiye kelhicârati ev eşeddu kasve)
“Böylece o kalpler taş gibi oldu, hatta daha da katılaştı.”
Kalpler taşlardan bile daha katı hale geldi.
وَإِنَّ مِنَ ٱلْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ ٱلْأَنْهَٰرُ
(Ve inne mine’l-hicârati lemâ yetefecceru minhu’l-enhâr)
“Hatta öyle taşlar vardır ki içlerinden nehirler fışkırır.”
Patlayıp açılırlar ve içlerinden çağlayanlar, nehirler akar.
وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ ٱلْمَآءُ
(Ve inne minhâ lemâ yeşşakkaku feyahrucu minhu’l mâ)
Ve bazı taşlar vardır, çatlayıp açılır. “يَشَّقَّقُ” “يَتَشَقَّقُ” “تَشَقَّقُ (Yeşşakkaku, yeteşakkaku, teşakkaku)” – bu fiiller Arapçada “إِنْشِقَاق (İnşikâk)” gibidir; bir şeyin yarılması, çatlaması. Ve o taşlar çatladığında içlerinden su çıkar: فَيَخْرُجُ مِنْهُ ٱلْمَآءُ (Feyahrucu minhu’l-mâ).
Bu imgeleri aklınızda tutmanızı istiyorum: İlk görüntüde, kaya patlıyor ve içinden nehir gibi su fışkırıyor. İkinci görüntüde ise kaya çatlar ve içinden su çıkar: فَيَخْرُجُ مِنْهُ ٱلْمَآءُ (Feyahrucu minhu’l-mâ). Aynı yoğunlukta değil. Bakın işte su çıktı.
وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ ٱللَّهِ
(Ve inne minhâ lemâ yehbitu min haşyetillâh)
“Ve öyle taşlar vardır ki Allah korkusuyla düşerler.”
“هُبُوط (Hubût)” – yüksekten alçağa düşmek demektir: مِنَ الْأَعْلَىٰ إِلَى الْأَسْفَلِ (Mine’l-a’lâ ile’l-esfel). Aynı sûrede Allah cennetten inişi anlatırken bu fiili kullanır:
ٱهْبِطُوا مِنْهَا جَمِيعًا
(İhbitû minhâ cemî’â)
Ya da İsrailoğulları bir vadiye inmek zorunda kaldığında:
ٱهْبِطُوا مِصْرًا فَإِنَّ لَكُم مَّا سَأَلْتُمْ
(İhbitû mısran feinne leküm mâ seeltüm)
İşte burada da:
لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ ٱللَّهِ
(Lemâ yehbitu min haşyetillâh)
“Allah korkusundan düşen taşlar vardır.”
Allah korkusuyla aşağıya inerler.
وَمَا ٱللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(Ve mallâhu biğâfilin ammâ tamelûn)
“Ve Allah, sizin yaptığınız şeylerden, uğraştığınız işlerden asla habersiz değildir.”
Şimdi, bu derse başlarken ilk olarak akılda tutulmasını istediğim şey şu: Allah üç tür taştan bahsediyor.
- Bir taş patlıyor ve çokça su çıkıyor.
- Diğeri çatlıyor, içinden biraz su çıkıyor.
- Üçüncüsü ise düşüyor. Sadece düşüyor. Ama sudan bahsedilmiyor, sadece düşmesinden söz ediliyor.
Bu görüntüyü aklınızda tutun çünkü bu seri boyunca zihinlerimizde bir tablo oluşturacağız, değil mi? Allah’ın bu muazzam ayette çizdiği üç sahne var. Ve aslında bu sahne daha da detaylandırılacak. Ama ilginç olan şu ki, su motifi devam ediyor. Çünkü önceki örnekte de yoğun yağmurdan söz edilmişti. Orada da su vardı, burada da su var. Yani bir devamlılık var.
İsrailoğulları’nın Gördüğü Mucizeler
Her neyse, Allah İsrailoğulları’na hitap ediyor ve onların geçmişlerinde gördükleri birçok olaydan bahsediyor. Firavun’dan kaçtıklarında, Firavun’dan kurtulma yolları suyun yarılmasıydı, değil mi? Su yarıldı ve Musa(as)’la birlikteydiler o anda.
Şimdi siz ve ben Musa(as)’ın yanındaydık desek, bir nehir görüyorsun, çünkü su şekli korur değil mi? Ama su gözlerinin önünde yarıldığında, eğer Allah’a olan imanınızda bir eksiklik varsa, o an yüzde yüz iman edersiniz. Ve Musa(as)’ın Allah’ın elçisi olduğuna dair şüpheniz varsa, artık o şüphe kalmaz, değil mi? Çünkü gözlerinizle gördüğünüz delil sebebiyle imanınız kaya gibi sağlam olur.
Kur’an, ٱلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِٱلْغَيْبِ (Ellezîne yu’minûne bi’l-ğayb) ile başlıyor. Onlar neye iman ederler? Görünmeyene. Ama İsrailoğulları için artık gayb değil, mucizeyi bizzat gördüler. Gördüler.
Ve suyu geçtiklerinde çöldeydiler. Çölde susuz kalmışlardı, susuzluktan ölüyorlardı. Böyle devam ederlerse öleceklerdi. Peki Allah ne yaptı?
ظَلَّلْنَا عَلَيْكُمُ ٱلْغَمَامَ
(Zallelnâ aleykümu’l-ğamâm)
Üzerlerine bulutlar gönderdi. Bulutlar çölde onları takip etti. Gerçekten çölde üzerlerinde dolaşan bulutlar. Allah onlara gölge verdi, gökyüzünde taşınabilir bir şemsiye gibi. Ve elbette bir bulut sizi takip ediyorsa yağmur da yağdırır, bu onları serinletir de. Ve bununla da kalmadı:
وَأَنزَلْنَا عَلَيْكُمُ ٱلْمَنَّ وَٱلسَّلْوَىٰ
(Ve enzelnâ ‘aleykumu’l-menne ve’s-selvâ)
Herhangi biri için temel besin ihtiyacı protein ve karbonhidrattır. Yani biraz et, protein ve biraz karbonhidrat gerekir. Allah kudret helvası ve bıldırcın indirdi, böylece hem protein hem karbonhidrat, hatta yağ ihtiyacı karşılandı. Beslenmeyle ilgilenenler için tüm makrolar karşılanmış oldu. Bütün makrolar tamam. Ve su ihtiyaçları da karşılandı.
Ama bu hâlâ yetmez çünkü sadece yağmur suyu değil, içecek suya da ihtiyacınız var. Yıkanmak, temizlik ve diğer temel ihtiyaçlar için de su gerekir, değil mi? Su, her toplum için vazgeçilmezdir.
ٱضْرِب بِّعَصَاكَ ٱلْحَجَرَ فَٱنفَجَرَتْ مِنْهُ ٱثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا
(İdrib bi’asâke’l-hacera fenfecerat minhu’snetâ ‘aşrate ‘aynâ)
(Bakara, 60)
Allah Musa(as)’a, “Asanı taşa vur” dedi, suyu yarmak için kullandığı asa, aynı asa, bu sefer on iki pınar çıkacaktı.
Bu arada, bu ilk mucize değildi. İlk mucize, asanın yılana dönüşmesi, elin beyaza dönmesi ve Mısır’daki dokuz mucizeydi. Yani gördüler, gördüler, gördüler ve gördüler. Tek bir mucize değil. Birbiri ardına pek çok mucize gördüler. Bu noktada imanın gerçekten yüksek bir seviyede olması gerekir, değil mi? Ama görünen o ki bu da yetmedi. Bir eksiklik vardı. Bir şeyler ters gidiyordu.
Artık inanmamak için bir sebep kalmamıştı. Çünkü “Acaba gerçekten peygamber mi?” gibi bir şey ileri süremezlerdi. “Tanrı’ya inanmıyorum” diyemezlerdi. İsrailoğulları arasında yaşasaydınız bu felsefi tartışmaları yapamazdınız. Tanrının varlığına dair teleolojik, kozmolojik ya da ontolojik argümanlara ihtiyacınız olmazdı. Ahiret yoktur ya da Tanrı müdahale etmez gibi naturalist açıklamalarınız da olamazdı. Çünkü delil göz önünde, inkâr edilemeyecek kadar açık. Herkes gördü. Hatta Firavun bile gördü. Kâfirlerin kralı Firavun bile ölmeden önce kelime-i şehadet getirmeye çalıştı. Yani her şeyi gördüler. Allah’ın kudreti karşısında büyük kralların yıkıldığını gördüler. Artık hiçbir şüpheye yer kalmadı.
İnek Kıssası ve Ölünün Dirilmesi
Yine de, sonrasında başka bir olay yaşanır: İçlerinden biri diğerini öldürür. Ve o on iki kaynak, İsrail’in on iki kabilesine aitti.
قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَّشْرَبَهُمْ
(Kad alime kullu unâsin meşrabehum)
“Her topluluk kendi içeceğini bildi.”
Böylece kavga etmezlerdi. Ama öyle ya da böyle birileri kavga etti, muhtemelen iki farklı kabileden ya da aileden. Sonra bir anda biri ölü bulundu ve kimse o adamı kimin öldürdüğünü bilmiyordu. Ve aynı sûrede Allah şöyle tarif ediyor:
فَٱدَّٰرَءْتُمْ فِيهَا
(Feddâra’tüm fîhâ)
Suçlamaya başladınız birbirinizi. “Sen yaptın, sizinkiler yaptı.” “Sizinkiler hep bize garip bakıyor.” “Hayır, siz yaptınız.” “Muhtemelen kendi adamınızı öldürüp suçu bize atmak istiyorsunuz.” “Bizi kötü göstermeye çalışıyorsunuz.” Ve bu durum neredeyse bir iç savaşa dönüşecekti. “Katilin kim olduğunu bulmazsak büyük bir sorun olacak.”
Bunun üzerine Musa(as)’a geliyorlar meseleyi çözsün diye. Ama hiçbiri suçu kabullenmeye yanaşmıyor. Bunun üzerine Musa(as) Allah’a yöneliyor cevap için. Ve Allah buyuruyor: “Size bir çözümüm var, bir inek kurban edin.”
أَتَتَّخِذُنَا هُزُوًا
(Etettehizunâ huzuvâ)
“Şaka mı yapıyorsun?”
“Yani bir ölü var ve sen diyorsun ki biraz dana eti mi hazırlayalım? Bu bir şaka mı şimdi?”
Asıl mesele şu ki, Firavun sizi öldürmek üzereyken Allah, “Asanı vur” diyor. O zaman demiyorlar ki, “Tamam, yani yeryüzünün en büyük ordusu üzerimize geliyor ve sen bir sopa mı sallayacaksın? Bu mu sorunu çözecek?” Ama daha önce çözüm görmemişler miydi? Allah ona taşa vur dediğinde su fışkırdı – bunu daha önce görmediler mi? Yani Musa(as) gelip “Allah size bir inek kurban etmenizi söylüyor” dediğinde, geçmişi düşününce ne denmesi lazım? “Hadi bir inek bulalım, hadi yapalım” demeleri lazım. Ama onlar hâlâ, “Yok canım, ciddi ol biraz” diyorlar. “Bu sorunu nasıl çözeceğiz? Ne demek inek kesin?”
Ve Musa(as) bu insanlara karşı öfkesine yenik düşmek üzere:
أَعُوذُ بِٱللَّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ ٱلْجَٰهِلِينَ
(Eûzu billâhi en ekûne mine’l câhilîn)
Bu ifadeler ilginçtir. Birçok şekilde anlaşılabilir. Bir şekilde de şöyle anlayabiliriz: الجهل أديب السيطرة على المشاعر (Cehalet, duygulara hâkim olamamaya yol açar). Eğer öfkeni kontrol edemezsen cahil olabilirsin.
Musa aleyhisselam sert biriydi. Yumruğu vurduğunda neler olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Bu daha önce Mısır’da olmuştu. O yüzden gelip “Şaka mı yapıyorsun?” dediklerinde… Büyük ihtimalle kafasından şöyle geçiyordur: “Şöyle bir tane… Sadece bir tanesine vursam, ibret olsa.” Ama biliyor ki bunu yaparsa artık bir değil, iki ceset olacak. Bu yüzden Allah’a sığınıyor, bu insanlara karşı öfkesini kontrol etmek için:
أَعُوذُ بِٱللَّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ ٱلْجَٰهِلِينَ
(Eûzu billâhi en ekûne mine’l câhilîn)
“Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.”
Ve bu inek kıssası işte böylece devam ediyor. “Peki tamam, tamam. Ne tür bir inek istiyorsun? Biraz daha ayrıntı verebilir misin? Bu ineği anlamıyorum. Bana yeterince detay vermedin, boyu ne, türü ne, şekli nasıl…” Sonra tekrar Musa(as) Allah’la konuşmaya gidiyor, cevap getiriyor. Onlar yine dalga geçiyor, alaya alıyor, tekrar gönderiyorlar: “Daha fazla detay getir.”
En sonunda inek sarı renkte bir inek oluyor, değil mi? Bu kıssayı size özetliyorum sadece. Sarı önemli bir renk. Sarı mühim, neden? Çünkü İsrailoğulları, Musa(as) Allah ile konuşmaya gittiğinde onlar altından bir inek yapıp ona tapmaya başlamışlardı. Altından bir ineğe en yakın canlı örnek ne olur? Sarı bir inek, değil mi? İşte o sarı ineği keseceksiniz, bu hâlâ içinizde kalan şirk kalıntılarını yok edecek. Çünkü daha önce ona tapıyordunuz, şimdi canlı altın rengindeki ineği görüyorsunuz ve onu keseceksiniz. Yani bu şirk kalıntılarından bir arınma.
Her neyse, en sonunda bu ineği bulmaları gerekiyor. Müfessirler diyor ki, o ineği kesmek onlara çok pahalıya mal oldu. Her neyse, onu kestiler, Allah buyurdu ki:
ٱضْرِبُوهُ بِبَعْضِهَا
(İdribûhu biba’dıhâ)
“Bu hayvanın etinden bir parça alıp ölü adama vurun.”
Sonra ne oldu? O ölü adam dirildi ve katili işaret etti, sonra tekrar öldü. Yani bir ölünün dirildiğini gördüler ve sonra onların sorununu çözdü. Olan buydu. Ve Allah buyuruyor:
كَذَٰلِكَ يُحْيِ ٱللَّهُ ٱلْمَوْتَىٰ
(Kezâlike yuhyi’llâhu’l-mevtâ)
“İşte Allah ölüleri böyle diriltir.”
Yani bu sadece onların sorununu çözen bir şey olmadı, aynı zamanda onlara kıyamet gününden bir kesit gösterilmiş oldu. Çünkü kıyamet gününde ne olacak? Ölüler dirilecek. Yani Musa(as)’ın risaletinin delilini gördünüz, Allah(ac)’nin kudretine dair delil gördünüz, tüm bunların hak olduğuna dair delil gördünüz ve dirilişe, ahirete dair delil gördünüz. İmanın artması için verilebilecek her türlü hutbe verilmiş oldu size. Ve Allah buyuruyor:
يُرِيكُمْ ءَايَٰتِهِۦ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
(Yurîkum âyâtihî leallekum takılûn)
Bu, 73. ayetin sonunda. Söz etmek istediğim ayet 74, bu 73. ayetti. Allah buyuruyor ki, size ayetlerini gösteriyor, mucizelerini gösteriyor ki düşünesiniz, anlayasınız. عَقَلَ (Akale) iki şeyi ifade eder: anlamak ve düşünmek. Ve düşünmekten, anlamaktan bahsedince aklı düşünürüz, değil mi? Ama bir sonraki ayette ne oluyor?
ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم
(Sümme kaset kulûbukum)
“Sonra kalpleriniz katılaştı.”
Akıl ve Kalp Arasındaki Ayrım
Bugün dikkat çekmek istediğim ilk nokta bu. Dikkat çekmek istediğim birkaç husus var. İlk olarak şu: Allah onların neleri gördüğünden bahsediyordu ve siz bunları görünce, burada, aklınızda artık şüphe kalmaz. Hiçbir şüphe kalmaz, değil mi? Ve bu olduktan sonra Allah buyuruyor ki: “Size bu ayetleri gösterdim ki anlayasınız.” Yani anlayışınız için hiçbir eksik kalmadı. Ama ne oldu yine de? Kalpler katılaştı.
Allah, kalp ve akıl arasında bir ayrım yapıyor. Siz ve ben bu dinde bilgili olabiliriz. Anlayabiliriz. İkna olabiliriz. Bir ateistle tartışabilecek tüm mantıklı argümanlara sahip olabiliriz. Ateistlerle tartışabilirsiniz, bunu yapabilirsiniz. Kur’ân’ın mucizeliğine tüm delilleriniz, Hristiyan arkadaşlarınıza, Yahudilere ya da başkalarına sunacağınız argümanlar olabilir. Cephaneniz hazır ve doludur. تَعْقِلُونَ (Takılûne) – anlıyorsunuz. Anlıyorsunuz. Delilleriniz var ve anlıyorsunuz. Ve Allah da anlayan insanlarla konuşuyor. Biliyorlar, anlıyorlar. Ama yine de ne katılaşmış? “Kalpleriniz katılaştı.”
İçimizde, sizde, bende ve herkeste olan iki şey var gibi görünüyor. Ne tür bir insan olacağımızı, ne tür kararlar vereceğimizi belirleyen iki yön. Sadece aklımız değil. Aklımızı bir robot, bir hesap makinesi, bir bilgisayar gibi düşünün. Mantıklıdır, değil mi? Akıl der ki, ateş yakar – dokunmazsın. Basit, mantıklı bir sonuç. Yapmazsın.
Ama biz o kadar basit değiliz, değil mi? Daha karmaşığız. Sigara içen pek çok akciğer cerrahı, akciğer uzmanı var. Bu mantıklı değil. Ve onlara sorduğunuzda – dünyada sigaranın akciğerlere verdiği zararı senden daha iyi bilen yok. Gördün. İnsanların akciğerlerini açtın. Gördüler. Sen niye sigara içiyorsun? “Bazen stres oluyorum, sinirlerimi yatıştırmak için.” “Bazen çocuklar, iş, hayat… Üstüme geliyor.” Yani şunu yatıştırmak için. Aklı diyor ki yapma, ama kalbi diyor ki, “Amaan, bir şey olmaz.” Kalp o kadar güçlü ki, aklı susturabilir.
Araplarda bir söz vardır, gençler bunu iyi anlar: ليس في الحب مشورة (Leyse fi’l-hubbi meşûre) “Âşıksan, nasihat fayda etmez.” Zavallı anne baba çocuğu imama götürür, “Ne olur şunla konuşun.” Sonra terapiste götürürler, “Ne olur konuşun.” Sonra birine götürürler, okusun diye. Sonra psikoloğa, sonra dedeye götürürler. Ne nasihat verirsen ver, çocuk şöyle der: “Tamam, tamam, anladım. Hayır, anlamadım.” Çünkü sen buraya ulaşmaya çalışıyorsun ama sorun nerede? Sorun burada.
Yani Allah bize bir gerçeği gösteriyor: Allah’la ve hakikatle olan ilişki sadece bilgiyle ilgili değildir. O akıldadır. Kalple de ilgisi vardır.
Bazı insanlar mesela şöyle diyor: “Ramazan geldiğinde, bu ayı Kur’an’ı anlamaya çalışarak geçirmeliyiz. Çünkü Kur’an anlaşılmak için geldi.” Evet ben de bunun savunucusuyum. Kur’an anlaşılmak için geldi. Ve bu ayı geçirip de Kur’an’la olan anlayışımızın hiç gelişmemesi trajiktir. Hep aynı yerde kalıyoruz. Her yıl, her Müslüman Kur’an’ı anlamak için biraz daha gayret göstermeli. Sonra bir sonraki yıl biraz daha, sonra biraz daha. Kur’an anlaşılmak için geldi. Ama bu demek değil ki, anlamasan bile Kur’an’ı dinleme, ya da kendin okuma. Neden? Çünkü aklına tesir etmese bile, neye etki ediyor? Kalbine etki ediyor. Bunlar bir madalyonun iki yüzü. İkisi için de çözümler üretmeliyiz. Dinimiz de bunu yaptı. İkisinden de bahsediyor.
Yani Allah İsrailoğullarına şunu gösteriyor: Onlar çok mantıklı, akılcı insanlardı ama ruhun ihtiyaçlarını ihmal ettiler. Kalbin ihtiyaçlarını ihmal ettiler. Bu yüzden Allah diyor ki: “Tüm bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı. Tüm bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı.” Bu yüzden Allah’a dua etmeliyiz ki, ne kadar akıllı ve bilgili olursak olalım, kalplerimizi katılaştırmasın.
“Taştan Daha Katı” Ne Demektir?
Peki kalbin katılaşması ne demek? Bunu bu örnekle göreceğiz. Bu nasıl bir şeydir? Çünkü biliyorsunuz, kelime anlamıyla birinin kalbi katılaştı dediğinizde, ameliyat yapıp kalbine baksanız hâlâ yumuşaktır. Kristalleşmemiştir. Fiziksel olarak sertleşmemiştir. Peki Allah neden buna katı, sert diyor? Neden böyle söylüyor? Sonra da diyor ki:
فَهِيَ كَٱلْحِجَارَةِ
(Fehiye ke’l-hicâre)
Sonra taş gibi oldular. Taş gibi oldular. Sonra çok garip bir yorum yapıyor. Diyor ki:
أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً
(Ev eşeddu kasve)
Ya da taşlardan bile daha katı. Aslında “أَوْ أَقْسَى (Ev aksâ)” da diyebilirdi, – “ya da daha katı”. Ama “أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً (Ev eşeddu kasve)” dedi. Peki bu ifade ne anlama gelir?
Bu ifade, “şed“, “şudûd” veya “şiddet” anlamını kelimeye katar. Şiddet Arapçada sadece yoğunluk anlamına gelmez. Aslında bir şeyi sıkıca bağlamak demektir. Bir şeyi iyice bağladığınızda bu “şedîd” olur. Mesela Kur’an’da geçer:
فَشُدُّوا ٱلْوَثَاقَ
(Feşuddu’l vesâk)
Esirlerin iplerini sıkıca bağlayın. Yani boşluk, açıklık kalmasın.
Ben küçükken bazen ayakkabımı düzgün bağlayamazdım. Benim çözümüm, üst üste düğüm atmaktı: bir düğüm, bir düğüm daha… Böylece açılmazdı. Ama çok sıkı olursa ne olur? Açamazsın, çünkü çok sıkıdır. Hiçbir açıklık bulamazsın, değil mi? İşte bu Arapçada “şiddet”tir. Yani Allah buyuruyor ki, onlar öyle katılaştılar ki, artık içeriye hiçbir şey sızamaz hale geldi. Bir şey çok sıkıysa, hiçbir şey içeri giremez.
Allah şimdi onların taşlardan daha kötü olduğunu anlatıyor. Bu kalpler taşlardan daha kötü oldu. Peki Allah kaç çeşit taştan bahsetti? Üç çeşit taştan. Ama aslında bu benzetmeden anlamamız gereken şey şu: Allah taşlardan bahsetmiyor. Üç çeşit taş aslında üç çeşit kalbi temsil ediyor. Üç çeşit kalp, üç çeşit taş demektir.
Ve çok güzel ve ilginç olan şey şu: Ölünün dirildiğini görmelerine rağmen, hâlâ hiçbir değişiklik olmayan bu kalpler, bu kalpler, o 3 taştan bile daha kötüdür. Allah bu ayette aslında diyor ki: Siz o kadar kötüsünüz ki taşlardan bile betersiniz. Taş bile kırılır. Taş bile yarılır. Ama sizin kalpleriniz kırılmaz. Kalpleriniz yarılmaz. Allah korkusuyla yere düşmez. Taşlar bile sizin kalplerinizden daha alçakgönüllüdür. Taşlar bile sizin kadar katı değildir.
Burada asıl anlatılmak istenen şey, “duyarsızlaşmak” dediğimiz şeydir. Ne görürsen gör, fark etmez. Allah’ın mucizeleri ne kadar muazzam olursa olsun, ne kadar açık deliller olursa olsun, hiçbir etkisi olmaz. Tamamen hissizleşmişsindir. Hiçbir tesiri olmaz.
Su toprağa düştüğünde olanı hayal edin. Toprakta ne olur? Toprağın üstünde küçük bir çukur oluşur, sonra su içeri sızar. Toprağın içine işler. Ve içinde bir tohum varsa ya da besin varsa, onu beslemeye başlar. Sonra çimenler çıkar. Bitkiler çıkar. Ağaçlar çıkar, değil mi? Çünkü su içeri sızabildi. Ama taştan daha sert bir şeyin üstüne suyu hayal edin. O suya ne olur? Ne kadar çok su olursa olsun, üzerinden sekip gidecektir, değil mi? İçeri hiçbir şey girmez. Taştan bile daha serttir.
Bu örneği daha iyi anlayabilmek için; taşları çalıştım, anlamak istedim. Çünkü Allah taşlardan bahsediyor. Taşlar hakkında pek bir şey bilmiyorum, çocukken onları etrafa fırlatmak dışında. Çok fazla bilgim yok. Ama taşlarla ilgili en ilginç şeylerden biri, Allah’ın dünyada farklı türden taşlar yaratmış olması. Ve bu taşların birçoğunda çok küçük delikler, gözenekler ve ince geçitler var.
Binlerce, bazen milyonlarca yıl boyunca yağmur yağdığında, ya da yeterince suya maruz kaldığında, su parçacıkları taşın merkezine kadar geçip orada su kristalleri oluşturmaya başlıyor. Hatta internette bununla ilgili videolar bile var; milyonlarca yıllık taşları kırdıklarında içlerinde su buluyorlar. O su milyonlarca yıldır orada hapsolmuş. Yani dışarıdan baktığımızda yüzeyi düz görünse de, hiç delik yokmuş gibi görünse de, aslında içinde boşluklar var. Su geçirebilir ve içeriye sızabilir.
Sonra başka türden taş oluşumları var ki, çünkü su bazen biraz asit içeriyor, değil mi? Sadece saf H2O değil. İşte o asit zamanla taşı aşındırıyor, dövüyor ve yumuşatıyor, yumuşatıyor. Ve sonunda büyük kaya parçaları bile çatlıyor ve içinde eski sular bulunuyor. Bazen olan şey şu: çünkü burdaki görüntü bir şelale ya da fışkıran bir kaynak – “يَتَفَجَّرُ مِنْهُ ٱلْأَنْهَٰرُ (Yetefecceru minhu’l-enhâr)” – şelale gibi bir şey. Ve bu da yeterince yağmur, yeterince suya maruz kalma ve uzun süreli kimyasal reaksiyon sonrası taşların zayıflayıp çökmesiyle olur. Ve içlerinde tutulan su dışarı fışkırmaya başlar, bu da bir şelaleye dönüşür. Yani yeterince maruz kalmayla, en sert yüzey bile kırılır. Allah’ın ayetlerine yeterince maruz kalmakla, en sert yüzey, en katı kalp bile sonunda açılır.
Üç Taş Türü ve Üç Kalp Hali
İşte Allah bu üç örneği verdi. Şimdi bunları inceleyelim. Benim bu üç örneği anlamlandırma şeklim, Peygamber Efendimiz’in (sav) müminleri tarif ettiği bir hadise dayanıyor. Cebrail (as) ona üç soru sordu: “أخبرني عن الإحسان والإيمان والإسلام (Ahbirnî ani’l-ihsâni ve’l-îmâni ve’l-islâm)”. Yani üç soru vardı: Bana ihsanı, imanı ve İslam’ı anlat. Bunu bu şekilde düşünebilirsiniz. Ben de bu benzetmeyi size açıklamak için kullanacağım.
1. İçinden Nehirler Fışkıran Taşlar (İhsan)
Mesela Ebubekir es-Sıddîk’ı (ra) düşünün; o zaten iman etmeye neredeyse hazır biriydi, değil mi? Zaten iman eşiğindeydi. Yani, Peygamber Efendimiz (sav) henüz peygamber olduğunu söylemeden önce bile onun iman etmesi için gereken her şey hazırdı. O yüzden Peygamber (sav) ona mesajı anlattığında, “Bir düşüneyim” demedi. “Biraz zaman ver, sindirmem lazım” demedi. Ya da bazen tebliğ yaparsın, birinin yüzünde bir şey görürsün, belki bir etki bırakmaya başlamıştır dersin. Ve birkaç gün sonra bir gelişme olur diye beklersin. Ama onun durumu öyle değildi; hemen taştı. Zaten içindeydi, taşmak üzereydi.
Bu da Allah’ın nurla ilgili verdiği örneğe benzer. Allah buyurur:
يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِىٓءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ
(Yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr)
Yani kandilin yağı o kadar saf ki, ateş değmese bile yanmak istiyor. O yağ neredeyse ateşe atlayacak. Yani bu ihsan gibi bir şey.
Bazı insanlar hakikati öyle bir arzuyla arıyor ki, tıpkı Selman-ı Farisi gibi dünyayı dolaşıyorlar. Hakikati bulmak için seyahat ediyor. Ve onunla karşılaştığında ise hemen atlıyor. Ona sımsıkı tutunuyor. Bu tarih boyunca da olmuştur. Hakikatle karşılaşınca hemen sarılan insanlar hep olmuştur: يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ (Yetefecceru minhu’l-enhâr).
Ama dünyadaki kayalara bakarsanız, mesela dağlık bir bölgeden geçiyorsanız ya da kayalık bir alandaysanız… Özellikle Mekke’de mesela. Kayaların çoğu şelaleye dönüşüyor mu? Sadece biri, değil mi? Onlar bu olaya tanık oldular. İsrailoğulları da biliyor ki, Musa aleyhisselam asasıyla vurduğunda su fışkırdı. Bu nadir bir olaydır, bunu biliyorlar. Aynı şekilde, ihsan sahipleri de nadir bulunur kimselerdir.
Hakikati arayan insanlar vardır. Düşünün, 18 yaşında genç bir delikanlı Allah hakkında düşünüyor. Hangi 18 yaşındaki Allah’ı düşünüyor ki? Yeni çıkan taşınabilir oyun konsolunu düşünüyorlar. Bir sonraki UFC dövüşünü düşünüyorlar. Biraz daha fazla para nasıl kazanırım, bunu düşünüyorlar. Kızları düşünüyorlar. Ailelerine yakalanmadan içki içmenin yollarını düşünüyorlar. Uyuşturucuyu. Arkadaşlarla takılmayı. Okulu kırıp kimseye yakalanmamayı düşünüyorlar. Bir gencin aklında olan şeyler bunlar. Bir gencin ilgisini çeken şeyler bunlar. Spor, vücut geliştirme, iyi görünmek, kıyafetler, arabalar… Aklında bunlar var.
Hangi 18 yaşındaki gökyüzüne bakıp “Bunu buraya kim koydu?” diye düşünüyor? “Ben neden buradayım? Niye varım? İçimdeki bu boşluk da ne? Neden böyle hissediyorum?” Bu ortalama bir 18 yaşlı gencin düşüncesi değildir. Hatta bu günümüzde ortalama bir 80 yaşındakinin bile düşüncesi değil. Değil mi? Çünkü dünyada şu gerçeği görebilen insanlar azdır: “Bu dünya görünenin ötesinde bir şey taşıyor. Burada daha derin bir şey var. Bunu bulmam lazım. Bu arayışa çıkmalıyım.”
Ve işte o bazı taşlar, içinde o kadar çok iman birikmiş ki, sadece taşması kalmış.
تَرَىٰ أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ
(Terâ a’yunehum tefîdu mine’d-dem’)
(Maide, 83)
Bazı Hristiyanlar böyleydi. Kur’an’ı duyduklarında gözyaşları boşalıyordu. Tıpkı bir taşın içinden fışkıran su gibi. Ve diyorlar ki:
إِنَّا كُنَّا مِن قَبْلِهِ مُسْلِمِينَ
(İnnâ kunnâ min kablihî muslimîn)
O kadar güzel bir ifade ki. “Biz zaten bundan önce de Müslümanmışız” diyorlar. Yani kalpte zaten İslam vardı. Sadece bir dokunuş gerekiyordu, ve hepsi taştı. İşte bu, bir tür taş.
2. Çatlayıp İçinden Su Çıkan Taşlar (İman)
Sonra ikinci taş türü var. Allah diyor ki: “يَشَّقَّقُ (Yeşşakkaku)” – düşünün ki aynı yağmur başka bir taşa isabet ediyor, ve bu taşın içi zaten dolu olduğu için bir damla daha gelince patlıyor. Artık daha fazla basınca dayanamıyor. Ama bazı taşlar çok serttir. Yüzeyinin zayıflaması için uzun süre yağmur yağması gerekir, ancak o zaman basınca dayanamaz ve çatlar. Çatladığında ise aslında derinlerinde biraz su olduğunu görürsünüz. Bir nehir gibi değil belki ama tamamen kuru da değildir, birkaç damla vardır. Dıştan bakınca kupkuru görünüyordu. Bunun bile içinde su gizliymiş.
Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatında da böyle insanlar vardır, başlangıçta mümin gibi görünmezlerdi. Mesela Ömer ibn el-Hattab, İslam’a karşı çok sertti. Ya da Hamza (r.a), o da başlangıçta çok karşıydı. Ama sonra bir şey olur, bir şey gelir ve o sertliği kırar. Ve içinde aslında suyun var olduğu ortaya çıkar. Yani o kalpte iman da varmış.
Aynı şekilde, hani az önce mizahi bir şekilde 18 yaşında bir delikanlıdan ya da genç bir kızdan bahsetmiştim ya; hayatı yaşamak isteyen, eğlenmek, gezmek, dışarı çıkmak, takılmak isteyen… Arkadaşlarıyla vakit geçirmek, bir yerlere seyahate gitmek, şunu yapmak, bunu yapmak isteyen… Telefonuyla ya da başka bir şeyle oyalanan biri… Sonra bir şey olur. Bir deneyim yaşar. Belki bir trafik kazası, belki bir arkadaşı ölür, belki daha önce hiç duymadığı bir şey duyar. Belki yanlışlıkla bir camiye girer. Ve namazda dururken, kimsenin hissetmediği bir şeyi hisseder. Ama orada duran o genç bir şeyle sarsılır. Hayatında hiç hissetmediği bir şeyi hisseder. Birdenbire o taşa ne olur? Çatlar.
Ve birdenbire bu genç adam iki rekat daha kalmak ister. Sonra iki rekat daha… Arkadaşları da “Ne oldu sana?” derler. “İyi misin gerçekten?” “Evet, evet… Taş çatladı.”
O iman derinlerde saklıydı, ama sen onu sürekli dikkat dağıtıcı şeylerle örtüyordun; sosyal hayatla, eğlenceyle örtüyordun… Ama su bir şekilde içeri sızdı. Sızdı ve bir şekilde bir şey oldu, taş çatladı. Ve bu olduğunda, artık bambaşka birini görürsün. Gerçek kişilik, içteki benlik ortaya çıkar.
Bu arada, taşların aksine bizim çatlamamız çok kolaydır. Çünkü taş bir kere çatladı mı, öyle kalır. İnsanlar öyle değildir. Bir kez açıldı mı, geri kapatabilirsiniz. İman fışkırır, sonra “Sanırım bu kadarı yeter” deriz. “Ramazan bitti.” Değil mi? Tekrar mühürlersin.
3. Allah Korkusuyla Düşen Taşlar (İslam)
Şimdi Allah üçüncü bir örnek veriyor, bu da gerçekten ilginçtir. Çünkü bu örnekte Allah diyor ki: “Allah korkusuyla yere düşerler.” Yağmur imgesini koruyacak olursak; yağmur yağar, bazı taşlar patlar, içlerinden su fışkırır, sel oluşur; bazı taşlar çatlar, bazılarına ise hiçbir şey olmaz. Bazı taşlar aynı kalır ama çevresindeki toprak ve çakıllar yerinden oynamaya başlar çünkü çok fazla yağmur yağmıştır. O sabit duran taş artık eskisi kadar sabit değildir. Peki ne olur? Yokuş aşağı yuvarlanmaya başlar. Çatlamadı ama yine de ne oluyor? Düşüyor.
Ve eğer içindeki su imanı temsil ediyorsa – çünkü iman içten gelen saf bir şeydir, su da öyle – bu üçüncü taşta Allah sudan bahsetmiyor, en azından dışarıdan görünen sudan. Belki dolaylı olarak dışarıda su var diyebiliriz ama içeride yok. İlk iki taşta su içteydi.
Bu da bize Hucurat Suresi’ni hatırlatıyor; orada Allah iman ile İslam arasındaki farkı açıklıyor. İnsanlar yeni Müslüman olmaya başladı, onlarca, bazen yüzlerce kişi aynı anda, biat yılı içinde. Hudeybiye Antlaşması’ndan sonra, insanlar İslam’ın güçlü bir güç olduğunu duydu ve Müslümanlara katılmaya karar verdiler. Bazen siyasi sebeplerle, bir kabile reisi gelip İslam’a giriyordu. Ve kabile reisi İslam’a girdiğinde, otomatik olarak tüm kabile de İslam’a giriyordu. Çünkü kabile halkı böyledir. Lider ne yaparsa herkes onu yapar, değil mi? Yani lider gelir ve der ki: “Yanımda 50 kişi var, İslam’ı kabul etmeye hazırız, hepsi dediğimi yapar.” Her biri ayrı ayrı düşünüp “İslam nedir, öğreneyim” demezdi. Hayır hayır, liderimiz yaptıysa biz de yaparız, değil mi?
Bu, şu ayete benzer:
وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللَّهِ أَفْوَاجًا
(Ve raeytennâse yedhulûne fî dînillâhi efvâcâ)
Yani fert fert değil. Bu tek tek, bireysel düşünmeyle olan bir giriş değil. Sadece Müslüman oldular. Sonra düşünmeye başladılar çünkü o yeni Müslüman olan 50 kişi “Biz de herkes gibi mü’miniz” diye düşündüler. Ama Allah diyor ki: Hayır hayır hayır, siz yenilersiniz, bu yeni bedeviler, bu yeni Araplar diyor ki: “Biz iman ettik.”
قُل لَّمْ تُؤْمِنُوا وَلَٰكِن قُولُوا أَسْلَمْنَا
(Kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ)
“De ki: ‘İman etmediniz, İslam’ı kabul ettik deyin.'”
Henüz iman etmediniz ama İslam’ı kabul ettiniz.
وَلَمَّا يَدْخُلِ الْإِيمَانُ فِي قُلُوبِكُمْ
(Ve lemmâ yedhuli’l-îmânu fî kulûbikum)
Yani bu örneği kullanırsam, su hâlâ taşınıza sızmadı. İman henüz kalplerinize girmedi. Allah’ın söylediği bu. İman henüz kalplerinize girmedi. Bu da benzetmeyle uyuyor: üçüncü taşın içinde henüz su yok ama yine de düşüyor değil mi?
Peki Allah o Müslümanlara ne diyor? Allah diyor ki: “Siz henüz mü’min değilsiniz, ama Allah’a teslim oldunuz.” İslam’ı kabul ettiniz. Sonra ne diyor?
وَإِن تُطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُم مِّنْ أَعْمَالِكُمْ شَيْئًا
(Ve in tutîullâhe ve rasûlehu lâ yelitkum min amâlikum şey’â)
“Eğer Allah’a ve Resulü’ne itaat ederseniz, amellerinizden hiçbir şey eksiltilmeyecek.”
يَلِتْكُم (Yelitkum), yani “Amellerinizden hiçbir şey azaltılmayacak.” Yani şu fikir ortaya çıkıyor: Kalbinizde henüz bir şey hissetmiyor olsanız bile, bu namazlarınızın, sadakanızın, iyiliklerinizin boşa gittiği anlamına gelmez. Bir şey hissetmeseniz bile yapmaya devam edin. Allah onları zayi etmeyecek. Yine de Allah korkusuyla düşmeye devam edin.
Üçüncü taş türü, Allah korkusuyla yere düşen taştı. Bu arada, “düşmek”, peki bir Müslüman hiç düşer mi? Evet, secdeye düşeriz, değil mi? Rükû yarı bir düşüştür, secde ise tam anlamıyla bir düşüştür. Yani taşların düşmesi, mü’minin bir görüntüsüne en yakın şeydir. Mü’min de nedir? Allah’a itaat ederek düşendir. Ve bunu bile Allah korkusuyla yaparız.
Henüz namazın tatlılığını hissetmemiş olsak bile, onu kaçırmaktan korkmalıyız. Bundan korkmalıyım. Yani Allah bu üçüncü unsuru zikrediyor: korku. Yani belki Allah’la olan ilişkim henüz gelişmedi. Henüz güzel bir ilişkiye dönüşmedi. Belki de Allah’la olan ilişkimde en baskın duygu hâlâ sadece korkudur. Ama bu sorun değil. Bu hala güzeldir. Çünkü bunu yeterince yaparsan, taş yeterince yuvarlanır, yeterince yere çarparsa, eninde sonunda o taşa ne olur? Çatlar. İşte verilen benzetme bu.
Amel ve Fiil Farkı
Ve buyuruyor ki:
وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(Ve inne minhâ lemâ yehbitu min haşyeti’llâhi ve ma’llâhu biğâfilin ‘ammâ ta’melûn)
“Allah yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.”
Bu son kısım, yani “Allah sizin yaptıklarınızdan habersiz değildir” ifadesi, çok güçlü bir olumsuzluktur: وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ (Ve mallâhu biğâfil). Normalde Arapçada şöyle denir: وَلَيْسَ اللَّهُ غَافِلًا عَمَّا تَعْمَلُونَ (Ve leysallâhu ğâfilen ammâ tamelûn). Ama burada لَيْسَ (Leyse) yerine مَا (Mâ) kullanırsanız, bu آكَدُ (Âked) yani daha güçlü bir olumsuzluktur. Ayrıca الْبَاءُ زَائِدَة (El-bâu zâide) eklenmiş: وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (Ve mallâhu biğâfilin ammâ tamelûn).
Bu yapı, şunu gösterir: Sanki Allah diyor ki: “Habersiz olan Allah değil, aslında habersiz olan sizsiniz. Siz ne yaptığınızın farkında değilsiniz.” Siz kendinizi çok akıllı sanıyorsunuz, anladığınızı zannediyorsunuz ama kalpleriniz o kadar katılaşmış ki, yaptığınızın ciddiyetinin bile farkında değilsiniz. Yani Allah şimdi, kalpleri katılaşmış ve yaptıkları şeylerin ciddiyetini idrak edemeyen insanları tarif ediyor. Bu hassasiyeti kaybediyorlar.
Bu ayetin bir başka güzel boyutu da, surede daha önce geçen fiillere baktığınızda, mesela فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا (Fezebehûhâ ve mâ kâdû) der, يَعْمَلُونَ (Ya’melûn) demez. فَذَبَحُوهَا وَمَا كَادُوا يَفْعَلُونَ (Fezebehûhâ ve mâ kâdû yefalûn) der. Yani bu surede “fiil” kelimesi, “yapmak” için kullanılan kelime, birçok kez geçer, إِفْعَلُوا تَفْعَلُونَ يَفْعَلُونَ (İf’alû, tef’alûne, yef’alûne) gibi. Ama burada وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَفْعَلُونَ (Ve mallâhu biğâfilin ammâ tefalûn) demiyor, وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ (Ve mallâhu biğâfilin ammâ tamelûn) diyor. Peki fark ne?
Şöyle düşünün, şu anda nefes alıyorum ama “eyvah, nefes verme zamanı geldi” diye düşünmüyorum. Bu kendiliğinden oluyor. Bu bilinçsiz bir harekettir. Ve bu tür bilinçsiz eylemlere فِعْلْ (fiil) denir. Ama şu anda bu dersi anlatırken kelimeleri seçiyorum yani bunda düşünce var mı? Evet, işte bu عَمَل (amel)’dir. Yani عَمَل (amel), bilinçli niyetle yapılan, kasıtlı bir eylemdir. Ama düşünmeden yapılanlar, sadece olup bitenler, onlara da فِعْلْ (fiil) denir. فِعْلْ (Fi’l) her şeyi kapsar ama عَمَل (amel) daha özeldir. Yani عَمَل فِعْل (amel, fiil)’in bir alt kümesidir. Daha özeldir.
Allah burada bu kelimeyi kullandı çünkü konu kalpti. Ve ameller kalple bağlantılıdır. Şimdi şunu düşünün, insanlar namaz kılıyor ama kalpleri yanlış yerde olabilir. Bu mümkün mü? Birisi gösteriş için namaz kılsa, bu mümkün mü? Sadece arkadaşları kılıyor diye namaz kılan biri, ama kendisi istemiyor, bu mümkün mü? Ya da annesi baskı yapıyor diye, yoksa bağıracak diye namaz kılıyor. Yoksa aslında hiç ilgilenmiyor.
Pakistan’da mesela, niyetini Urduca yüksek sesle söylemek zorundasın derler. Yoksa namaz olmaz derler. O yüzden şöyle der: “Niyet ettim, kıbleye dönerek dört rekat namaz kılmaya, saat üç kırk beş, çünkü annem arkadan bağırıyor.” Sonra tam niyetini söyler ve ardından Allahu Ekber der. Yani tam bir niyet yapılır.
Ama mesele şu: Allah kimin niyeti nerede biliyor. Peki niyet nerededir? Kalptedir. Konu kalple ilgiliydi. Bu yüzden Allah amel dediğinde, doğrudan kalpten kaynaklanan amelleri kastediyor:
وَمَا ٱللَّهُ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
(Ve mallâhu biğâfilin ammâ ya’melûn)
Bu olağanüstü benzetmenin son kısmı, şu üç kalp türünü tanımlarken, Allah dünya üzerindeki herkesi tarif etmiş oldu – Müslüman olsun olmasın – onların İslam’daki konumlarına göre. Çünkü bazı insanlar İslam’a doğru bir yolculuk içindedir ama bunun farkında bile değildir. Bazı insanlar beş yıl sonra Müslüman olacak, ama o yolculuk aslında şimdiden başlamıştır. Biz bilmeyiz, onlar da bilmez. Ama o yolculuk başlamıştır.
Salman el-Farisi mesela, İslam’a gireceğini bilmiyordu ama yolculuğu başlamıştı, değil mi? Ömer bin Hattab da İslam’a doğru yolculuğa başlamıştı ama bunun farkında değildi. Neredeyse peygamberlerin bile, peygamber olacakları yolculuğa başladıklarını bilmeden o yolda yürüdükleri gibi:
وَجِئْتَ عَلَىٰ قَدَرٍ يَٰمُوسَىٰ
(Ve ci’te ‘alâ kaderin yâ Mûsâ)
“Sen tam vaktinde geldin ey Musa.”
Yani sanki bu, o dağın başında Allah’la buluştuğu zamana kadar geçmesi gereken bir takvimdi. Aynı şekilde Allah şimdi hem müminler hem de henüz iman etmemiş ama potansiyel taşıyan kişiler için, kalplerin üç farklı hâlinden bahsediyor.
- Bu insanlardan bazıları aslında hazır, ama İslam’ı hiç duymamış. Ve bir anda duyar duymaz, “İşte aradığım şey bu” der. Her yerde aradım, işte bu.
- Bazı insanlar da bir şey yaşar ve o anda kalpleri kırılır. Ve Allah onların hayatını o kırılma anı için şekillendiriyor.
- Bazı insanlar ise Müslüman bile olabilir ve “hiçbir şey hissetmedim, ama Allah’tan korktuğum için itaat ediyorum” der.
Korku yeterlidir. Allah’la ilişkim sadece korkuya dayanmıyor belki ama şu anda elimde olan sadece bu. Ve bu da yeterlidir. Cehenneme gitmekten korkuyorum. Allah’ı kızdırmaktan korkuyorum. Bu hâl bile yeterlidir. Ve en sonunda o kalp açılır ve Allah’la ilişki ٱللَّهُ وَلِىُّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا (Allâhu veliyyu’llezîne âmenû) olur, değil mi? Yani Allah artık sadece ٱلْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِهِۦ (El-Kâhiru fevka ibâdih) değil, aynı zamanda وَلِىُّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا (Veliyyüllezîne âmenû)’dur. İnananların sevgi dolu dostu ve yakını olur. Ve onlar da Allah’ın ahbapları, dostları haline gelir. Allah kalplerimizin hâlini bu dereceye ulaştırsın.
Tarihle Dürüstçe Yüzleşmek
Şimdi, bu biraz yan bir gözlem ama bence Müslümanların düşünmesi gereken çok önemli bir konu. Tarih boyunca geçerli ama özellikle de günümüz için. Ama göz ardı edilmemesi gereken bir ders. Allah buyurdu ki: “Kalpleriniz katılaştı…” Hatırlıyor musunuz, ölü adam dirilmişti? Ve hemen sonraki ayette “kalpleriniz katılaştı” deniliyor.
Peki bu “siz” kim? Ayet Medine’de inmişti. Öyleyse “siz” kim? Allah “يَٰبَنِىٓ إِسْرَٰٓءِيلَ (Yâ benî isrâîl)” demişti, değil mi? Yani Medine’deki Yahudiler. Ama Medine’deki Yahudiler Musa (as)’la konuşmuyorlardı. Kimin kimi öldürdüğünü de tartışmıyorlardı. Bu olay binlerce yıl önce olmuştu. Değil mi? Ama Allah burada şöyle demedi: إِذْ قَتَلَ آبَاؤُكُمْ نَفْسًا (İz katele âbâukum nefsâ) “atalarınız birini öldürdüğünde” demedi.
إِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا
(İz kateltüm nefsâ)
“Siz öldürdünüz.”
“Üzerinize gölgelik yaptık” dediğinde, bunu Medine’deki Yahudilere söylüyor. Ama o gölgeyi onların üzerine yapmadı ki. Kimin üzerine yaptı? Atalarının. “Benim bir alakam yok ki, bana niye söylüyorsun? Bunları ben yapmadım ki” diyecekler. “Orada bile değildim.”
فَرَقْنَا بِكُمُ ٱلْبَحْرَ
(Faraknâ bikümu’l-bahr)
“Denizi yardık.”
“Deniz falan görmedim, neden bahsediyorsun? Niye ben ordaymışım gibi anlatıyorsun?”
Kur’an’da bunun neden böyle olduğunu anlamalısınız. Bunu anlamak için şunu bilmelisiniz: İnsanlar ve milletler tarihlerine bayılırlar. Ama sadece gurur duydukları kısımlara. Yani milletler ne yapar? “Biz.” “Biz Musa’yla o denizi geçerken birlikteydik.” Gelecek nesil de der ki “biz.” “Bizim üzerimize Allah bulut gönderdi.” Hayır, sen değil. Büyük ihtimalle sen değildin. Ama o millete ait olduğun için, geçmiştekilerden sanki sen de oradaymışsın gibi bahsedersin.
Milletler de bunu yapar. “Bağımsızlık Bildirgesi’ni biz imzaladık.” “Şunu biz yaptık.” “O savaşı biz kazandık. Onlarla biz savaştık.” Sen mi savaştın? Orada mıydın? Hayır, hayır. Bu 1783’tü. Bu 1837’ydi. “Fransızlara bunu yaptık, Almanlara şunu yaptık…” Gerçekten mi? Neden? Neden böyle düşünüyoruz? Çünkü milletler kimliklerinden gurur duymak ister. O yüzden ne yaparlar? Tarihlerinden bazı olayları seçerler. Özel olayları alırlar. Ve onları “bu bizim tarihimiz” diye anlatırlar. O özel olayların arasında ise birçok kötü olay vardır. Ama onlar tarihe girmez.
Mesela birçok ülkeye gittiğinizde… Amerika mesela… Ben çocukken iki üç farklı ülkede eğitim aldım – ya da diyelim ki telkin edildim. Pakistan’da eğitim aldım. Amerika’da da eğitim aldım. Pakistan’daki eğitimde Pakistan tarihini okursun. Eminim Kuzey Kore’de Kuzey Kore tarihini okurlar. Hindistan’da Hint tarihi okutulur. Bangladeş’te Bangladeş tarihi okutulur. Ama siyasetçilerin yolsuzluklarını okumazsınız. Ekonomik eşitsizlikleri öğrenmezsiniz. Krizleri öğrenmezsiniz. Dini çatışmaları öğrenmezsiniz. Tarihin çirkin, karanlık, pis kısımlarını öğrenmezsiniz.
O savaşı nasıl kazandığımızı öğrenirsiniz. Kahramanımızın neler yaptığı, neler başardığımız anlatılır. Eğer ordumuz bir zafer kazandıysa, o ders kitaplarına girer. 13 yaşındaki her çocuk o zaferi öğrenir. Ama aynı ordu sivilleri öldürüyorsa, bu tarih kitaplarına girmez. Bu anlatılmaz, değil mi? Baskı uyguladığımız azınlıklar varsa, bundan da söz edilmez. Ama mazlumken galip gelmişsek, bu kesin tarihe geçer.
Peki uluslar ulusal gururu korumak için ne yapar? Tarihleri konusunda seçici davranırlar. İnsanlar da böyle yapar. Sadece milletler değil. Bireyler de böyle yapar. Biriyle kendiniz hakkında konuşacaksanız, hayatınızdaki en iyi başarıları öne çıkarırsınız. Şuradan mezun oldum, sonra şurada çalıştım, beş yıl burada çalıştım, şimdi doktorum vs. Hayatınızın en güzel anları… Demiyorsunuz ki, annemle sürekli kavga ederim, kardeşimle hiç geçinemem, çoraplarımı bir türlü düzgün koyamam… Böyle şeyler profilinizde yer almaz. Güzel, parlak kısımları öne çıkarırsınız.
Milletler ne yapar? Milletler de aynı şeyi yapar. Bu arada, Müslümanlar da böyle yapar. Bizim İslam tarihimiz… “Biz… Hz. Ömer (ra)’in hilafeti altındaydık.” Bizim tarihimiz halifeler, Selahaddin ve günümüz. 1400 yılda başka hiçbir şey olmamış sanki. Sadece dört şey olmuş ve herkes “vay be, harikayız!” diyor. Anlatabiliyor muyum?
Ve bu, İsrailoğullarının yaptığı şeyin aynısıdır. “Kendimizle gurur duyuyoruz” diyerek, sadece zaferlerle dolu bölümleri ön plana çıkarıyorlardı. Peki Allah ne yaptı Kur’an’da? Görmezden gelmek istedikleri tüm bölümleri ön plana çıkarmaya başladı. Ya da bir olayın ilk kısmını anlatıyorlardı, ama ikinci kısmını rahatça görmezden geliyorlardı. “Tamam, Musa (as) ile nehri geçtin. Güzel. Ama sonra Musa’ya nankörlük ettin. Ha, onu söylemedin. Nereye gitti o?”
Şimdi Allah diyor ki: “Biz” demeyi seviyorsunuz ha? “Onlarla bir mi olmak istiyorsunuz, o zaman sizi onlarla bir yapacağım.”
إِذْ قَتَلْتُمْ نَفْسًا فَٱدَّٰرَٰٔتُمْ فِيهَا
(İz kateltum nefsen feddâre’tum fîhâ)
“Siz öldürdünüz. Siz birbirinizi suçladınız.”
“Sizin kalpleriniz katılaştı. Taştan bile daha kötü oldular.” Eğer onlarla bu kadar bağlantılıysan, onların hastalığı sende de var demektir.
Bu Müslümanlar için önemli bir ders mi? Tarihe dürüst yaklaşmamız gerekir. Tarihimizde güzel anlar var. Ama karanlık dönemler de var. Geçmişimin en iyi hâli bendim. En kötü hâli de bendim. Eğer geçmişimin kötü yanlarını inkâr edersem, hayatımda asla samimi, gerçek bir ilerleme kaydedemem. Çünkü kim olduğum konusunda dürüst değilim demektir. İyisi de benim, kötüsü de benim. Ve şu ayetin farkında olmam gerekir:
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَىٰهَا
(Feelhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ)
Aynı şekilde Müslümanlar da hatalarının farkında olmalı. Tıpkı Allah’ın İsrailoğullarına hatalarını gösterdiği gibi. Bunun amacı onları küçük düşürmek değil aslında, asıl amaç tarihlerine dürüst yaklaşmalarının önemini öğretmek.
Bu arada, “ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ (Sümme kaset kulûbukum mim ba’di zâlik)” ifadesiyle Allah sanki şunu söylüyor: Tarihin bazı kısımlarını seçip diğerlerini yok saydığımızda… Bu, kalbimizin sadece hoşuna giden bölümleri tutmak istemesindendir, değil mi? Ve kalbimizi, nerede iyi hissediyorsa orda tutmak isteriz. Kalbimizi rahatsız eden hiçbir şeyle yüzleşmek istemeyiz. Kalbimize değen, içerde koruduğumuz şeyleri alıp götürecek olan suyu reddetmek isteriz. Aynen olduğu gibi kalsın isteriz. Subhanallah. Kalbin doğurabileceği tarafgirlik…
Kalpteki Mücadele ve Allah Korkusu
Kalp neden bu kadar önemli? Allah’a ibadet etmek, tek bir ilaha inanmak, ahirete inanmak, Kur’an’ın Allah’ın kelamı ve Muhammed (sav)’in Allah’ın elçisi olduğuna inanmak… Bunların hepsi bir ölçüde zihinsel meselelerdir. Peki kalp neden bu kadar önemli? Aslında, asıl mücadele kalpte başlar. Asıl mücadele zihinde değil. O kolay. Gerçek mücadele kalptedir.
Allah onların Allah korkusundan dolayı düştüklerini söylerken… Bir an düşünün bunu. Allah korkusundan dolayı düşüyorlar. Bir kişi Allah korkusuyla bir şey yapıyorsa… Mesela diyelim ki ailenizin bir işi var ve bu işin bir kısmı haram. Ve bu Ramazan diyor ki: Yeter, bunların hiçbirini istemiyorum, bu işi bırakıyorum. Bu kişi ne için Allah karşısında eğiliyor? Neden? Allah korkusundan.
Eşi üzgün. Ağabeyi üzgün. Amcalar üzgün. Çocuklar üzgün.
— “Biz hani Türkiye’ye tatile gidecektik?”
— “Artık öyle bir paramız olmayacak.”
— “O arabayı almayacak mıyız?”
— “Hayır, artık otobüse bineceğiz.”
— “Bayram için yeni kıyafet alıyor musun bize?”
— “Hayır, hayır. Geçen bayramın kıyafetleri. Çıkar onları ütüle. İlk kez çamaşır makinesine koyup temizle. Çünkü dükkanı kapatıyoruz.”
— “Yani evi de mi almayacağız?”
— “Hayır, apartmanda kalacağız.”
— “Yeni alacağımız evde büyük bir bayram partisi yapmayacak mıyız?”
— “Hayır, hayır, hayır.”
— “Peki insanlar ne diyecek? Herkes konuşacak. Kızının düğünü için tuttuğun salon ne olacak?”
— “Hayır, o salonu tutmayacağız. Camide nikah yapacağız. Salonu karşılayamayız.”
— “Peki ya yemekler?”
— “Evde yemek yapacağız. Hem de iki çeşit değil, sadece tavuk. Sadece tavuk. Hepsi bu.”
Çünkü Allah korkusuyla eğiliyorum. Allah’a olan korkumla yere kapanıyorum.
Eğer Allah korkusuyla bir karar vereceksen, ne olacak biliyor musun? Bu kararı vermeden önce korkacağın bir sürü şey olacak. “Abim ne diyecek? Annem ne diyecek? Eşim ne diyecek? Kocam ne diyecek? Çocuklarım ne diyecek? Toplum ne diyecek? Ben ne yapacağım? Bunu nereden bulacağım? Bu sorun nasıl çözülecek?” Aman Allah’ım, seni korkutan şeylerin listesi…
Allah birinin korkusundan dolayı düştüğünü söylediğinde, bunun anlamı nedir biliyor musun? Artık başka hiçbir şeyden o kadar da korkmuyorlardır. O korkular hâlâ vardır. Ama hiçbir korku, Allah korkusunu geçebilecek kadar güçlü değildir artık. İşte bu demektir. İşte o zaman bir kaya Allah korkusuyla düşmeye hazır hale gelir. Ve bu kalpte kazanılan bir zaferdir.
Bu kolay bir savaş değildir. “Putlara tapmıyorum” demek kolaydır. “Kâbe’ye yöneliyorum, önümde put yok” demek kolaydır. “Sadece Allah’a ibadet ediyorum.” Evet, sadece Allah’a ibadet et. Ama sadece Allah’tan mı korkuyorsun? Bunu söylemek o kadar kolay değil. Eğer dürüst olacaksan, sadece Allah’tan korkmak kolay değildir. Allah diyor ki:
فَلَا تَخْشَوُا ٱلنَّاسَ وَٱخْشَوْنِ
(Felâ tahşevu’n-nâse vahşevn)
“İnsanlardan korkmayın, Benden korkun.”
Ve sen “İnsanlardan korkmuyorum” desen bile, korktuğun insanların listesini yapabilirim. Belki seni öldürmelerinden korkmuyorsun ama sana bakışlarından korkuyorsun. Hayal kırıklıklarından korkuyorsun. Yorumlarından korkuyorsun. Bazı insanlar yalnız kalmaktan korkar. Yalnızlıktan dehşete düşerler. Reddedilmekten korkarlar. Aşağılanmaktan korkarlar. Bunlar da korkudur, değil mi? Ve bazen bu korkular o kadar büyür ki, bu korkularla yüzleşmeye hazır olmadığın için Allah’a isyan etmeye razı olursun. Öyle değil mi?
Aynı şey sevgiyle de olur. Aynı şey arzuyla da olur. Kalbinde öyle kuvvetli bir şey istersin ki… Artık Allah ne derse desin, umursamaz olursun. Allah korkusu, kalbinde hissettiğin bu bağımlılığı yenmeye yetmez hale gelir.
Kalbin neden bu kadar önemli olduğu ve kalbin katılaşması ne demek? “Allah’a isyan ettiğimde hiçbir pişmanlık duymuyorum” demek. “Allah’ın dediklerine kulak asmadığımda, umursamadığımda bu beni hiç rahatsız etmiyor” demek. Ya da onu dinleyip anlayabilirsin, hakkında konuşabilirsin ama uygulamazsın ve bu seni içten hiç etkilemez. أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً (Ev eşeddu kasve) – yani bir taştan bile daha katı hale gelir. İşte bu oluyor.
Önünde Allah’ın bir mucizesi gerçekleşse – ölü biri dirilse – seni hiç etkilemez. Çok kötü bir hale gelebiliriz: Mescide geliriz, Kur’an tilaveti dinleriz, derse otururuz, anlarız… Suya maruz kalırız, su bize değer, önümüzde nur vardır ama peşinden gitmeyiz. Gitmeyiz, içimize işlemez. İşte Allah’ın bizi korkuttuğu kalp hali budur. Gerçekten, bu Allah’ın söylediği çok korkunç bir şey.
Bilerek Hakikati Değiştirmek
Ve sonraki ayetle dersi bitireceğim. Allah buyuruyor ki:
أَفَتَطْمَعُونَ أَن يُؤْمِنُوا لَكُمْ
(Efetatme’ûne en yu’minû lekum)
Allah sonra Müslümanlara dönüyor. Medine’deki Müslümanlar şöyle düşündü: Biz Mekke’deydik önceden. Ve Mekke halkı neye tapıyordu? Putlara. Hiç peygamber bilmiyorlardı. Musa(as)’ı, Zekeriya’yı, Yahya’yı, Yakub’u bilmiyorlardı. Hiçbirini tanımıyorlardı. Ahireti bizim bildiğimiz gibi bilmiyorlardı. Kıyamet gününü bilmiyorlardı. Allah’ı bizim bildiğimiz gibi bilmiyorlardı.
Ama Medine’ye gelince bu insanları gördük; Musa(as)’ı onlar da biliyorlar. Âdem (as)’ı da biliyorlar. Nuh (as)’ı da biliyorlar. Allah’ı da biliyorlar. Vahiyden de haberdarlar. Aman Allah’ım biliyorlar, biliyorlar. “Bu Mekkelilere göre çok daha kolay olacak. Çünkü çok bilgililer. Bize de zaten çok yakınlar. Biraz konuşunca hemen kabul edecekler, çok daha kolay olacak.”
Çünkü Araplar Firavun gibi diyordu:
مَا سَمِعْنَا بِهَٰذَا فِىٓ ءَابَآئِنَا ٱلْأَوَّلِينَ
(Mâ semi’nâ bihâzâ fî âbâine’l-evvelîn)
“Bunu atalarımızdan hiç duymadık.”
“Bunu nereden çıkardın?” Ama Yahudi dostlarımızla konuşmaya gidince, Hristiyan dostlarımızla konuşunca… Bunları daha önce duymuşlar. O halde imana çok uygunlar gibi görünüyordu. Ama Allah diyor ki:
أَفَتَطْمَعُونَ أَن يُؤْمِنُوا لَكُمْ وَقَدْ كَانَ فَرِيقٌ مِّنْهُمْ يَسْمَعُونَ كَلَٰمَ ٱللَّهِ ثُمَّ يُحَرِّفُونَهُۥ مِنۢ بَعْدِ مَا عَقَلُوهُ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
(Efetatme’ûne en yu’minû lekum. Ve kad kâne ferîkum minhum yesmeûne kelâmallâhi sümme yuharrifûnehu mim ba’di mâ akalûhu ve hum yalemûn)
“Gerçekten size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Onlardan bir grup vardı ki Allah’ın sözünü duyarlardı, ve onu anladıktan sonra bile değiştirdiler. Hem de bunu bilerek yaptılar.”
Allah’ın kelamını bilerek değiştirenler vardı aralarında. Bunu nasıl yapabilirler? Allah’ın kelamı olduğunu bile bile nasıl değiştirirler? Çünkü hastalık zihinlerinde değil, nerde? Kalpte. Kalp hastalığı işte bu kadar ciddi olabilir.
Allah(ac) kalplerimizi katılaşmaktan korusun. Ve Allah kalplerimizi, yarılan taşlar gibi, ya da fışkıran taşlar gibi, ya da en azından Allah korkusuyla düşen taşlar gibi yapsın. Allah, Kur’ân’da bana da size de bereket versin. Ve içindeki âyetler ve hikmetli zikr ile beni de sizi de faydalandırsın. (Amin)
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. (Amin)