أعوذ بالله من الشيطان الرجيم (Eûzu billâhi mineş-şeytânirracîm) Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.
وَمَثَلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ ٱلَّذِى يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ إِلَّا دُعَآءً وَنِدَآءً ۚ صُمٌّۢ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
(Ve meselullezîne keferû kemeselillezî yen’ıku bimâ lâ yesmeu illâ duâen ve nidââ, summun bukmun umyun fehum lâ ya’kılûn)
(Bakara, 171)
Rabbim gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Hamd Allah’ındır. Allah’ın elçisine, ailesine, ashabına salat ve selam olsun. Allah Teala’nın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Bakara Suresi 171. Ayet ve Çoban Örneği
Bu derste Kur’an’da üstüne düşünmeye çalışacağımız örnek Bakara Suresi 171. ayet. Gerçekten çok özel bir örnek. Kabaca bir çevirisini yapacak olursak, Allah şöyle buyurur:
وَمَثَلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا
(Ve meselullezîne keferû)
“Ve o inkâr edenlerin misali…”
كَمَثَلِ ٱلَّذِى يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ إِلَّا دُعَآءً وَنِدَآءً
(Kemeselillezî yen’ıku bimâ lâ yesmeu illâ duâen ve nidââ)
Şöyle diyebiliriz, bağıran ya da seslenen kişi… يَنْعِقُ (Yen’ıku) çobanlar için kullanılır. Koyunlarını yanına çağırırken… Yani çobanın komut vermek için bağırması. Lügatlarda sözcük bu şekilde açıklanmıştır. Yani Allah, hayvanlarına seslenen bir çobanla kıyaslıyor. Hayvanlardan açıkça bahsetmese de şu şekilde bir ifade geçer:
بِمَا لَا يَسْمَعُ إِلَّا دُعَآءً وَنِدَآءً
(Bimâ lâ yesmeu illâ duâen ve nidââ)
“…bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyene seslenen kişi.”
Yani çoban sesleniyor, çağırıyor tabi hayvanlar da bu sesleri işitiyor.
صُمٌّۢ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
(Summun bukmun umyun fehum lâ ya’kılûn)
Aynı anlatım dilini bir önceki benzetmede görmüştük. Şunu görmüştük:
صُمٌّۢ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ
(Summun bukmun umyun fehum lâ yerciûn)
(Bakara, 18)
Ve şimdi de bunu görüyoruz:
صُمٌّۢ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ
(Summun bukmun umyun fehum lâ ya’kılûn)
(Bakara, 171)
Yani sağırdırlar, dilsizdirler. Yani konuşamazlar. Kördürler ve düşünüp anlayamazlar.
İlk baktığımızda pek anlaşılır görünmüyor. Bu örneği doğru yere yerleştirmek istiyorum böylece en doğru şekilde anlayabiliriz inşallah ve Allah’ın bizimle paylaştığı bu resimde olanları tek tek incelemeye çalışacağız. Hayvanların sürü halinde olması, çobanın haykırması ve hayvanların bu haykırışı duyması vs.
Hakikati Gizleyen Liderler (Bakara, 159-162)
Aslında biraz geriden başlamak istiyorum. Daha önce bu sureyi çalışırken size, etkileyen ve etkilenen insanlardan bahsetmiştim. Yani liderler ve takipçileri, değil mi? Bu kavramları aklımızda tutarak devam etmemiz gerekecek. Şimdi biraz geriye dönüp 159. ayetten başlayacağım.
إِنَّ ٱلَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَآ أَنزَلْنَا مِنَ ٱلْبَيِّنَـٰتِ وَٱلْهُدَىٰ مِنۢ بَعْدِ مَا بَيَّنَّـٰهُ لِلنَّاسِ فِى ٱلْكِتَـٰبِ ۙ أُولَـٰٓئِكَ يَلْعَنُهُمُ ٱللَّهُ وَيَلْعَنُهُمُ ٱللَّـٰعِنُونَ
(İnnellezîne yektümûne mâ enzelnâ minel beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fil kitâbi ülâike yel’anühümullâhu ve yel’anühümullâinûn)
“Hiç şüphesiz, biz indirdikten sonra Kitap’ı saklayanlar…”
Allah gönderdikten sonra Kitap’ı saklayanlar kimlerdi? İsrailli Alimler, Medine’deki hahamlardı. Bilgi sahibi olan insanlardı. Bunlar Kur’an’da geçen bazı şeylerin kendi kitaplarında da olduğunu bilirlerdi. Eğer kendi halklarına bunu söylerlerse pek çoğu İslam’ı kabul edecek, böylece seyircilerini kaybetmiş olacaklardı. Bir sonraki hafta bağış toplamak çok daha zorlaşacaktı. Anlıyor musunuz? Bu yüzden seyircilerini kaybetmek istemiyorlardı. Yine bu sebeple ellerindekini saklıyorlardı.
Yani bu sadece cemaatini kaybetme meselesi değil, bir ticaret. Aynı zamanda sosyal bir yönü de var. Takipçi kitleleri büyük, bu da onlara toplumda bir statü kazandırıyor. Bunları paylaşmaya kalkarlarsa ve insanlar başka dine geçerek onları bırakırlarsa, toplumdaki statülerini kaybedecekler. Tabii ki Hz. Muhammed (sav)’i Allah’ın peygamberi olarak kabul edersen artık alim olmazsın. Sen de sıradan bir takipçi olursun, bütün statünü kaybedersin. Her şey biter. Ünvanların, eğitimin, herkesin sana imrenerek bakması, sana gelmesi ve sana sorular sorması… Hepsi bir gecede kaybolur çünkü Hz. Muhammed (sav)’i kabul etmişsindir.
Allah o liderleri, apaçık beyan ettikten sonra bile, Kitap’ı saklayanlar olarak tanımlar. Burada ilginç bir anlatım söz konusu:
مَا بَيَّنَّـٰهُ لِلنَّاسِ فِى ٱلْكِتَـٰبِ ۙ
(Mâ beyyennâhu lin-nâsi fil-kitâb)
“…Allah’ın bütün insanlar için apaçık beyan ettiği…”
Yani Kur’an sadece seçilmiş bir kısım ulemaya değil tüm insanlara gönderilmişti. Kur’an’ı duyan alimler yani diğer dinlerin alimleri, bunun tehlikeli olduğunu anlamışlardı. Çünkü bilgiyi kendilerine saklamaya alışmışlar, o şekilde halk bir şeyler öğrenmek istediğinde onlara gelmek zorunda kalmışlardı. Onlar da kendi istedikleri bilgiyi veriyor, geri kalanı da kendilerine saklıyorlardı.
Mesela Katolik inancına göre İncil’in orijinal kopyalarının genel halkın mülkiyetinde olması yasaktı. Vatikan arşivlerinde tutulurdu. Ancak en yüksek rütbeli rahiplerin erişimi olurdu ta ki Protestan devrimine kadar. İncil’in bir kopyasını bulundurmak şöyle dursun, İncil’i okuması bile bir Hristiyan için yasaktı. Küfür kabul edilirdi.
Din hiyerarşisinde şöyle bir yapılanma olmuştu: Dini bilen yegane kişiler en üstte; rahip, haham vs. Geri kalanlar ise hiçbir şey bilmiyordu. Eğer öğrenmek istiyorlarsa, onlara gitmeliler. Kendi başına ibadet etmeyi bilmezsin, kendi başına soruları cevaplayamazsın ayrıca onları da sorgulayamazsın… çünkü onlardan başka bilen kimse yok.
Saçma bir örnek olacak ama bence bir şekilde bağlantılı… Eğer arabalar hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız; vitesi bilmiyorsanız, fren balatası nedir bilmiyorsanız, yağ-soğutucu vs. hiçbir şey bilmiyorsanız… Tamirciye gittiniz ve diyelim ki sizin tek ihtiyacınız yağ değişimi. Şunları söylerse: “Yeni motora ihtiyacınız var, yeni şanzıman lazım, kemerlerde sıkıntı var, şurada da sıkıntı var. Araban 3 saat içinde patlayabilir. Eğer tamir ettirmezseniz… Büyük iş ama ben yapabilirim. Size indirim de yaparım. Sadece 10000.”
Bunu size yapabilir. Neden? Sizden faydalanabilmesini sağlayan tek şey nedir? Cehaletiniz. Bilmiyorsunuz, bu yüzden bunu yapabildi.
Eğer arabalar hakkında bir şeyler bilseydiniz ve deseydiniz ki:
— Öyle mi? Motorda sıkıntı mı var, gösterebilir misin? Ah, hayır. Gayet iyi çalışıyormuş. Sıkıntı nerede? Pek anlamadım. Rotor iyi durumda, şu iyi… Bu parça iyi durumda, o parça iyi durumda… Sıvılar da gayet iyi. Kayış da iyi çalışıyor.
Tamirci de:
— Sen kayışı nereden biliyorsun? Onu nereden biliyorsun?
Artık bu müşteriden pek de hoşlanmamaya başlıyor. Çünkü bu müşteri çok şey biliyor. Anladınız mı? Yani onlar da belli bir sebeple saklıyorlardı.
Din ve Otorite Ortaklığı
Buna biraz vakit ayırıyorum çünkü bu psikolojiyi anlamanızı istiyorum. İslam’ın gelişinden önce, ki bu bir devrimdi, dinler belirli bir şekilde işliyordu. Dinler toplulukları kontrol etmek için kullanılıyordu. Toplulukları kontrol etmek için dizayn edilmişlerdi ve hemen hemen her büyük din, bağlı olduğu hükümetle iç içe geçmişti. O sırada nasıl bir hükümet varsa…
Yani kral, eski zamanlarda, insanların sadık olmasını sağlamak zorundaydı ama insanlık tarihinin hiçbir döneminde insanlar yönetimi sevmemiştir. Sen de yönetimini sevmiyorsun. Ben de yönetimi sevmiyorum. İnsanlar yönetimi sevmezler. Hiç sevmeyiz. Hatta yönetimin en küçüğüne bile katlanamayız. Okuldayken öğretmenini sevmezsin. Sınıf içinde minik bir yönetimdir. Hoşlanmazsın. Okulun içinde daha üst kademedeki müdür… Ondan korksan bile kendi kendine şöyle dersin: “Ondan nefret ediyorum!” Çünkü onlar otoritedir. Polis seni durdurduğunda hoşlanmazsın. Çünkü insanlar otoriteden hoşlanmazlar.
Bu yüzden otoritesini elinde tutmak isteyen kral, halkının başkaldırmasını engelleyecek bir şeye ihtiyaç duyar. Kullandığı araçlardan biri sadece ordu ya da polis değildir; kralların, hükümetlerin tarih boyunca kullandığı araçlardan biri dindir. Din adamını getir… Budizm olsun, Hinduizm olsun, Hristiyanlık olsun… Dini lideri ayarlarsın, pazar günü toplanılır ya da bir cumartesi. Hangi gün olduğu önemli değil. Toplandıkları ve dua ettiklerinde dini lider der ki: “Biliyor musunuz? Tanrı bize bir hediye verdi ve o hediye de kralımızdır.” ya da “Tanrılar bu kralı kutsadı ve bu kralı bizim için seçti.” Böylelikle din ve hükümet iç içe geçer. Artık bir dine inanmak isteyen insanlar, krala sadık olmayı da dini görevlerinin bir parçası olarak görürler, değil mi? Yani bu ikisi arasında bir çeşit ortaklık söz konusudur.
Bu yüzden pek çok Avrupa ülkesinde kraliyet üyelerinin taç giyme törenlerinde mutlaka kiliseye mensup birileri vardır, bugün bile. Ancak bu olay, bu ikisinin tarihi ortaklığından gelmektedir. Küçük ölçekli olaylarda bile aynı şey geçerlidir. Politikacılar seçimde aday olduklarında nerelere giderler biliyor musunuz? Çoğu zaman sinagoglara, kiliselere, camilere giderler. Dini merkezlere giderler çünkü şöyle düşünürler: Eğer dini önderin hutbeden sonra ya da şabattan sonra ya da pazar vaazından sonra şu veya bu aday hakkında güzel şeyler söylemesini sağlarsak bizim için iyi olur. Bu da dindarların oyları olur.
Bu ortaklığın özü şudur: Politikanın dini nasıl kullandığını bilirsiniz. Din de bedava değildir. Tüm o yozlaşmış dinler ne yapar? “Tamam desteğim sizin. Sizi ‘İsa adayı’ yaparım. Fakat kilisemizin yeni bir çatıya ihtiyacı var ve bizim de bir de parka. Uzun süredir maaşıma zam da almadım. Biliyorsunuz, Tanrı için, yeni bir helikoptere ihtiyacımız var.” Sonra politikacılar para akıtacak bu insanları kukla olarak kullanacaklar. Yani bu sistem dünyanın her yerinde büyük küçük her türlü organizasyonda mevcuttur.
Bu arada, korkmadan söylüyorum, Müslümanlar bu hastalığa karşı bağışıklı değiller. Bizim tarihimizde de İslam bu şekilde kullanıldı. Günümüzde de kullanılıyor. Pek çok yerde… Bu şekilde kullanıldı, politik hedefleri tutturmak için din alet edildi. Her zaman yapıldı. Allah’ın sözünün saf haline, Peygamberimiz (sav) sünnetinin saf haline sahip olmamız; bizim de saf olduğumuz manasına gelmiyor. Hayır. Kitap saf. Sünnet saf. Bizim uygulamalarımız bazen saf olmayabiliyor.
Yani, onlar saklıyorlar. Kitabın bazı kısımlarını cemaatlerini yönlendirmek için saklıyorlar. Sürünün çoban tarafından yönlendirilmesi gibi. Anlıyor musunuz? Sizi düşünmeye iten kısımlarını gizliyorlar.
إِلَّا ٱلَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَأُولَـٰٓئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ ۚ وَأَنَا ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ
(İllellezîne tâbû ve aslehû ve beyyenû feulâike etûbu aleyhim ve enet-tevvâbur-rahîm)
“Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler ve onu açıklayanlar müstesna.”
(Bakara, 160)
Açıklayan ne demek? Açıkça konuşmak demek. “Evet” dediler “Bizim kitabımızda var bu. Bu gerçekten de doğru.” Hangi kelimenin zıttı? بُكْمٌ (Bukm). Hatırladınız mı? “Konuşmazlar, konuşamazlar.” Yani onlar açıklayandı – بَيَّنُوا (beyyenû).
فَأُولَـٰٓئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ ۚ وَأَنَا ٱلتَّوَّابُ
(Feulâike etûbu aleyhim ve enet-tevvâb)
“Tövbesini kabul edeceklerim onlardır.”
وَأَنَا ٱلتَّوَّابُ ٱلرَّحِيمُ
(Ve enet-tevvâbur-rahîm)
“Ve ben tövbeleri devamlı ve sürekli kabul eden, daima seven ve koruyanım.”
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ أُولَـٰٓئِكَ عَلَيْهِمْ لَعْنَةُ ٱللَّهِ وَٱلْمَلَـٰٓئِكَةِ وَٱلنَّاسِ أَجْمَعِينَ
(İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum kuffârun ulâike aleyhim la’netullâhi vel-melâiketi ven-nâsi ecmaîn)
“Gerçekleri inkâr eden ve inkârcılığa saplanmış olarak ölenlere gelince; Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir.”
(Bakara, 161)
Bu tüm kafirler hakkında bir ayet değil. Burada bir bağlam söz konusu. Bağlam ne? Doğruyu bilen insanlar, doğru onlara geldiğinde yine de onu sakladılar. Bazıları tövbe etti. Allah şunu dedi:
فَأُولَـٰٓئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ
“İşte bunların tövbesini kabul edeceğim.”
Diğerleri tövbe etmek istemedi. Güçlerine tutunmak istediler. İşte o insanlar:
إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّارٌ
“Gerçekleri inkâr eden ve inkârcılığa saplanmış olarak ölenler.”
Bazen genel kullanılır. Bazen de bu şekilde belli bağlamlarda bir kullanım söz konusudur.
خَـٰلِدِينَ فِيهَا ۖ لَا يُخَفَّفُ عَنْهُمُ ٱلْعَذَابُ وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ
(Hâlidîne fîhâ lâ yuhaffefu anhumu’l-azâbu ve lâ hum yünzarûn)
(Bakara, 162)
İlahınız Tek Bir İlahtır (Bakara, 163)
وَإِلَـٰهُكُمْ إِلَـٰهٌۭ وَٰحِدٌۭ ۖ لَّآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلرَّحْمَـٰنُ ٱلرَّحِيمُ
(Ve ilâhukum ilâhun vâhid, lâ ilâhe illâ huve’r-rahmânu’r-rahîm)
(Bakara, 163)
Müthiş bir ayet. Diyor ki, onlar o lanet içinde kalacaklar. Cezaları hafifletilmeyecek, onlara bakılmayacak ve cezalarına ara da verilmeyecektir. Ve diyor ki, senin ilahın, senin taptığın sevgi dolu varlık; yani Allah, tek ilahtır. O’ndan başka hiçbir şeye hiçbir şekilde tapılmaz, itaat edilmez ya da sevilmez. O Rahmanürrahim‘dir. O en çok seven ve en çok kollayan, daima seven ve daima kollayandır.
Peki tüm bunların diğer ayetlerle ne alakası var? Yani bu tevhidle alakalı bir ayet değil mi?
لَّآ إِلَـٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلرَّحْمَـٰنُ ٱلرَّحِيمُ
(Lâ ilâhe illâ huver-rahmânur-rahîm)
Bu ayetin kitabı saklayan hahamlarla ilgili ayetlerin arasında ne işi var? Ya da kitabı saklayan dini otoritelerin? Üstelik bizimle konuşuyor, artık onlarla konuşmuyor. Dikkat etmiş olmalısınız. “Onlar kitabı sakladılar.”
إِنَّ ٱلَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَآ أَنزَلْنَا
(İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ)
Ama burada şunu görüyoruz:
وَإِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ
(Ve ilâhuküm ilâhun vâhid)
Sizinle, benimle konuşuyor. Sizin ilahınız bir ve tektir diyor. Bu sadece tevhidden ibaret değildir. Belağa sanatında ikili anlatım deriz. Burada ikinci bir anlam bulunur. İkinci mana şudur: Allah’ın indirdiği ayetlerin bir kısmını saklayanları Allah lanetlemiştir diye düşünüyorsan kendini özel sanma çünkü onlar da aynı şekilde düşünüyordu. Kendilerini özel sanıyordu. Senin Tanrı’n onların Tanrı’sıyla aynıdır.
وَإِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ
(Ve ilâhuküm ilâhun vâhid)
“Sizin ilahınız ile onların ilahı birdir.”
(Bakara, 163)
Yani onlara yapılan muamele ile sana yapılacak olan muamele aynı olacak. Siz sadece yeni bir ümmetsiniz.
وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَٰكُمْ أُمَّةً وَسَطًا
(Ve kezâlike cealnâkum ummeten vesatâ)
(Bakara, 143)
Bu ayetler yeni gelmişti. Ve şimdi Allah bize bu mesajı kabul etmeyenleri örnek gösterirken tüm bunları bize döndürüp bize şunu söyler: Bu arada aynı hataları tekrar etme tehlikesi içindesiniz. Ama aldanmayın, O İlah ile sizin İlahınız aynıdır. Yani onlara yaptıklarının aynısını size de yapacaktır. Öte yandan O Rahmanürrahim’dir.
لَّآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلرَّحْمَٰنُ ٱلرَّحِيمُ
(Lâ ilâhe illâ hüver rahmânür rahîm)
Yani, eğer doğru yoldan gidersen, Allah’ın rahmetine kavuşursun. Allah’ın kulu olursun. Bu da bizim için bir işarettir. Onların hatalarından ders almamız gerekir. Öylesine okuyup “Hah şu insanlara da bakın” dememek gerekir çünkü biz de tehlikedeyiz. İşler burada birbirine bağlanıyor. Şu ana kadar yapmaya çalıştığım şey, Allah’ın verdiği örnek olan çoban, koyun vs. için altyapı hazırlamaktı.
Akledenler İçin Kevni Ayetler (Bakara, 164)
إِنَّ فِى خَلْقِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱخْتِلَٰفِ ٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ وَٱلْفُلْكِ ٱلَّتِى تَجْرِى فِى ٱلْبَحْرِ بِمَا يَنفَعُ ٱلنَّاسَ وَمَآ أَنزَلَ ٱللَّهُ
(İnne fî halkıs-semâvâti vel-ardı vahtilâfil-leyli ven-nehâri vel-fulkilletî tecrî fîl-bahri bimâ yenfeun-nâse ve mâ enzelallâh)
(Bakara, 164)
Sonra devam ediyor:
مِنَ ٱلسَّمَآءِ مِن مَّآءٍ فَأَحْيَا بِهِ ٱلْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِن كُلِّ دَآبَّةٍ وَتَصْرِيفِ ٱلرِّيَٰحِ وَٱلسَّحَابِ ٱلْمُسَخَّرِ بَيْنَ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ لَءَايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
(Mines-semâi min mâin fe ahyâ bihi’l-arda ba’de mevtihâ ve besse fîhâ min kulli dâbbeh, ve tasrîfi’r-riyâhi ves-sehâbi’l-musahhari beyne’s-semâi ve’l-ardı le âyâtin li kavmin ya’kılûn)
(Bakara, 164)
Çok önemli bir ayet. Konudan uzaklaşıyor gibi görünüyor ama aslında uzaklaşmıyor.
كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ
(Kitâbun uhkimet âyâtuh)
(Hud, 1)
Kur’an’ın ayetlerinin birbirine bağlanmış olmasının bir sebebi vardır. Yani bu ayet ne diyor? Şüphesiz, göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbiriyle yarışında:
وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ
(Vahtilâfil leyli ven nehâr)
İnsanların yararlanmaları için denizde yüzen gemilerde…
بِمَا يَنفَعُ النَّاسَ
(Bimâ yenfeu’n-nâs)
“İnsanların yararlanmaları için…”
وَمَا أَنزَلَ اللَّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِن مَّاءٍ
(Ve mâ enzelellâhu mine’s-semâi min mâ’)
“Allah’ın gökten su indirip…”
Onunla ölü toprağa hayat vererek…
وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ
(Ve tasrîfi’r-riyâh)
“…rüzgârın bir oraya bir buraya esmesinde…”
وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ لَآيَاتٍ
(Ves-sehâbi’l-musahhar beynes-semâi vel-ardı leâyât)
“…yer ile gök arasında hazır bekleyen bulutlar… Bunların hepsinde, düşünmek isteyen için pek çok işaret, alamet, ders vardır.”
Ve anlamak isteyen insanlar için… Allah düşünüp anlamak isteyen insanlara açıklıyor. Bu gerçekten çok çok önemli. Neden? Çünkü Allah vahyi, yani Kur’an’ı verdi. Bizden öncekilere Tevrat’ı, İncil’i verdi. Bize bu vahiyleri düşünebilmemiz için verdi.
Vahiy gelmeden önce de gökyüzü vardı, bulutlar vardı, dağlar vardı, okyanuslar vardı… Allah seni düşünmeye kabiliyetli olarak yarattı. Seni diğer hayvanlar gibi yaratmadı. Beni bir ineğe veya koyuna veya keçi ya da köpeğe benzetmedi. Onlar yer, uyur, ürer ve ölürler. Sadece bunları yaparlar. Ama ben aynı yemeğe bakıp, “Bu yemek bana neden verildi?” diyebilirim. Yağmuru getiren buluta bakarak yağmur yağdığı için mutlu olmakla yetinmem; “Bu neden burada? Onu oraya kim koydu? Ve neden ben bundan yararlanıyorum?”
İnsan derin sorular sorma kabiliyetinde yaratılmıştır. Bu derin sorular nereden gelir? Ruhumuzdan gelirler. Allah’ın içimize yerleştirdiği ruhtan gelirler. Allah bize diğer yaratılanların düşünemeyeceği şekilde bir düşünme kabiliyeti vermiştir. Yani bize bu ayetleri önceden vermişti. Sonra bize, bütün bunların üstüne, vahiy ayetlerini verdi. Vahyin işaretleri, belirtileri… Yani zaten düşünen biriysen, üstüne vahiy de geldiğinde hemen tanırsın.
مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ
(Mimmâ arafû mine’l-hakk)
“İçindeki doğrudan dolayı onu tanırlar.”
(Maide, 83)
Çünkü zaten bu şekilde düşünüyorsundur ve okudukların içindekini tasdik ediyordur. Değil mi? Allah bu şekilde tasvir ediyor. Yani insanların düşünmesi gerekir.
Sadece Duygu Odaklı Din Anlayışı
Şimdi burada biraz durup şunu düşünmeliyiz: Allah önce toplumu yozlaştıran dini liderlerden bahsetmişti değil mi? Peki toplumu nasıl yozlaştırdılar? Bazı şeyleri saklayarak demiştim. Peki bazı şeyleri saklıyorsan, o zaman neyi gösteriyorsun? Dinin öyle kısımlarını göstermelisin ki, insanlar duygularına teslim olup az düşünmeliler. Öyle bir din şekli icad etmelisin ki o şeklin tek amacı insanları duygusal ve coşkulu yapmak olmalı. Ya insanların ağlamasını istiyorsundur ya da onları kızdırmak. Veya onları korkutmak istersin. Sebep budur. Bu kadar.
Mesela, bizim dinimizde, İslam’da, Allah’ın indirdiği vahiyde tövbe bahsinde ağlayabilirsin. Cehennem sözünü duyduğunda korkabilirsin. Cenneti dinlediğinde heveslenebilirsin. Doğru değil mi? Eğer efsanevi geçmişin, tarihinle ilgili övgüler duyuyorsan, utanç da duyuyor olabilirsin: “Bir zamanlar neler yaptık şimdi artık yapmıyoruz.” Duygusal bağlılıklarımız var. Fakat bizim dinimiz duygusal konuşmalardan ibaret değildir, değil mi? Duygular vardır. Oradadır. Bizi etkiler. Ama her şey ondan ibaret değildir. O, dinimizin sadece bir parçasıdır. Dinimizin diğer parçasında, düşünmek vardır, stratejik olmak vardır, kitap vardır, hikmet vardır, derin düşünmek vardır, kanun vardır. Düşünmemiz gereken bir toplum, ders çıkarmamız gereken bir tarih vardır. Yani sadece duygusal öğeler yok.
Şimdi 30 yıl boyunca her hutbeyi şu şekilde hayal edin… Ve herkes şu şekilde: “Tekbir!” Ve İslamınız artık bundan ibaret. Tamamen duygusal. Dopamin aşısı gibi.
— Ah o hutbe! Beni kendime getirdi!
Anladınız mı? Ve bu kadar. Artık İslamınız budur; heyecanlı ateşli vaazlar!
— O vaize bayılıyorum! Gürlüyor!
— Öyle mi? Asıl şuna gitmelisin, o kadar bağırıyor ki!
Ne izliyorsun güreş mi? Bu hutbe değil. Bazen öyle şeyler olur, bu iyidir de. Bazen olabilir. Ama yozlaşmış dini liderler ne yapar biliyor musunuz? Yozlaşmış liderler insanların aklını kullanmasını istemez ve akıllarını kullanmayı önlemenin en iyi yolu da sadece duygu odaklı bir din icat etmektir. İyi hissettiren din ve kötü hissettiren din. İnsanları güldür veya onları ağlat yeter. O kadar. İhtiyacın olan tek şey bu.
Birkaç yıl önce, noelde bir yere gitmiştim. Joel Osteen’in özel vaazına gitmiştim. Eğer tanımıyorsanız, Joel Osteen, Teksas’ta çok ünlü bir vaizdir ve vaazlarına katılım çok ama çok yüksektir. Katılanların sayısı yüzbinleri bulabilir. Bütün bir stadyumu doldurabilir. Noel özel programında… Ben Dallas’ta oturuyorum. 25 Aralıkta Dallas’ta noel özel programı vardı: Joel Osteen ve ailesiyle özel noel akşamı. Ben de tamam dedim. Gideceğim. Ne yaptıklarını merak ediyorum.
Gittim. Bazılarınız bundan bahsettiğimi duymuş olabilir. 25$’a bilet aldım. Koltuğum stadyumun en arka kısımlarındaydı. Artık öndeki koltukları siz düşünün, bir servete mal olmuşlardır. Sahneye çıktı… Tam 4 saatlik bir programdan bahsediyoruz. Gerçekten merak ettim, bunu nasıl yapacak? Bu insanlara nasıl tebliğ verebilirsin? Onlara ne anlatacaklar?
Birbiri ardına kayınvalidesi geldi, eşi geldi, başka biri daha… ve sonra kendisi geldi. Bir şeylerden bahsettiler. Çok garip şeylerden. Duyduğum en garip en enteresan şeyler ve her konuşma arasında da: “Haydi şimdi şarkı söylüyoruz!” Araya bir şarkı sokup beraber söylüyorlardı.
Bir şeyi paylaşayım, şöyle söyledi:
— Bu yıl Tanrı tüm problemlerinizi çözecek!
Yanımda oturanlar da:
— Evet, çözecek, çözecek!
— Bu yıl kaybettiğin o iş var ya? Yerine daha iyi bir iş bulacaksın.
— Evet bulacağım! Evet!
— Tanrı sana söz veriyor, bu yıl senin için çiğ olacak!
Yeni Ahit’te çiğ ile alakalı bir dize vardır. Sabah sisi yani… O da bunu kullanıp “Bu Tanrının yılıdır bu çiğin yılıdır” dedi. Sonra da o yıl ekonomik kriz oldu. İnsanlara o kadar kolay söz veriyordu ki insanlar da çok mutlu oluyorlardı:
— Evet!
Anlıyor musunuz?
— Her şey yoluna girecek!
Onlara iyi hissettiren dini satıyordu. Bazen çok saçma şeyler söylüyorlardı. İnsanlar buna nasıl kanıyor? Eşinin annesi sahne aldı, hayır eşiydi. Şunları söyledi: “Bu sabah bu noel programını düşünüyordum, kendime çikolatalı süt hazırladım…” Bakalım nereye bağlanacak dedim içimden. Allah örnek verir. Bu insanlar da örnek veriyordu. Bu da o kadının örneği. Çikolatalı süt örneği. Devam etti: “Çikolatayı döktüm, karıştırmaya başladım ve anladım ki, hayatta bazı şeyleri karıştırmanız gerekir, hayatınızı karıştırın.” Etrafımdaki herkes: “Evet! Karıştırmak lazım!” O da ne demek? Hepsi çikolatalı sütün karıştırılmasından ilham almıştı.
Dine olan bu yaklaşımda sadece duygularınızla oynarlar. Sürekli duygularınızla oynanıyorsa, neyi kullanmıyorsunuz demektir? Aklınızı… Bu ayet ne anlatıyor? Vahiy gelmese bile… Bulutlar sizi aklınızı kullanmaya sevk eder. Rüzgarın esmesi sizi aklınızı kullanmaya sevk eder. Gece ve gündüzün yer değiştirmesi sizi aklınızı kullanmaya sevk eder. Allah bu yaratığı, insanı çok derin bir zihinle yarattı. Evrene bakar ve “Bu evrenin ötesinde bir şey var” der. Zihin öyle derindir ki, dünya hakkında ne kadar düşünürsen, bu dünyanın ötesinde ne olduğunu o kadar merak edersin. Allah da o soruyu vahiy ile cevaplar.
Dolayısıyla aklını Allah’ın söylediği şey üstüne yorarsın ama bu insanlar Allah’ın sözlerini saklamak ister. Ve yerine, aklınızı kullanmanızı engelleyecek şeylerle doldurmak isterler. Sizin akılsız birer -artık söyleyeceğim- koyun olmanızı isterler. Koyun olmanızı ve sadece takip etmenizi isterler. Çok düşünme yalnızca takip et.
Körü Körüne Bağlılık ve Sürü Mentalitesi (Bakara, 165)
وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللَّهِ أَندَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ ۖ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِّلَّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُوا إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا وَأَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ
(Ve minen-nâsi men yettehızu min dûnillâhi endâden yuhıbbûnehum kehubbillâh, vellezîne âmenû eşeddu hubben lillâh, velev yerallezîne zalemû iz yeravne’l-azâbe enne’l-kuvvete lillâhi cemîan ve ennallâhe şedîdu’l-azâb)
(Bakara, 165)
Allah der ki: Öyleleri vardır ki, bazı insanları Allah ile bir tutarlar. O insanları, Allah’ı sevmeleri gerektiği gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgisi çok güçlüdür. Keşke o zulmedenler, azabın geldiği vakit gücün sadece Allah’a ait olduğunu anlayacaklarını görebilseydi.
Allah kimle konuşuyor? Allah yozlaşmış liderlerle konuşuyor. Toplumu yozlaştıran liderlerle ve yozlaşan toplumla da konuşuyor. Onların yozlaşmış olması seni aptal yapmaz. Seni düşünemeyen bir aptal yapmaz. Bir milyon insanın aptalca şeyler yapması ve hepsinin koyunlaşması seni de koyun yapmaz.
Üniversitede psikoloji okurken, sosyal psikoloji üzerine çalışmıştık. İsyanları inceledik. Çalıştığımız konulardan biriydi isyan. Çok enteresan bir olgudur. Diyelim ki ülkede elektrik kesintisi oldu ya da acil bir durum oldu ve tüm polisler oraya gitti. Birden tüm insanlara bir şeyler olur. Normal adam… Bir muhasebeci ya da bir diş hekimi… Bozuk bir yangın tüpünü kaldırıp elektronik mağazasına fırlatıyor ve büyük ekran bir televizyon çalıyor. Evde televizyonu var halbuki! Çaldığını koyacak yeri bile yok. Yine de alıyor.
Bunların birkaçını yakalıyorlar çünkü kameraya yakalanıyorlar. Yakalayıp soruyorlar:
— Neden yaptın?
— Bilmem, herkes yapıyordu. Ben de yaptım…
Herkes yapıyordu ne demek? Hayvanlar… Bir at panik yapıp koştuğunda, sonra ikincisi ve üçüncüsü… Diğer atlar ne yapar? Onlar da panik olur izdihama katılırlar, düşünmezler. Bir tanesi uçurumdan atlayacak olsa… Diğerleri de orada bir uçurum olduğunu bilmeden… Bir at tek başına asla atlamaz ama içlerinden biri bunu hızlıca yapıyorsa, bilin bakalım sürünün geri kalanı ne yapar? Bakmazlar bile. “Hey. O gidiyor. Doğru yöne gidiyor olmalı, ben de gideyim” derler. Uçurumdan aşağı atlarlar.
Sosyal psikolojide sürü mentalitesi denen bir olgu vardır. Sürü gibi düşünürsünüz ve liderlere duygusal bir bağlılık geliştirirsiniz. Çünkü bu mantıksal bir bağlılık değildir, duygusal bir bağlılıktır. Allah bu yüzden, Allah’ı sevmeleri gerektiği yerde başkalarını o şekilde seven insanlardan bahseder. Sevgiden bahsedilmiştir çünkü bu mantıksal bir şey değildir. Bu duygusal bir şeydir. Ve sonunda anlayacaklar ki, güç yalnızca Allah’a aittir.
Şimdi Allah, hem liderler hem de takipçileri hakkında bir yorumda bulunuyor. Şöyle düşünebilirsiniz, Allah liderleri suçlu bulacak ve takip edenlere açık çek verecek ama hayır, Allah hem liderleri hem de onları takip edenleri yakalayacak. Çünkü iki kesim de düşünme yetisine sahiptir, değil mi?
Eğer onlar sizi aptal yerine koyacak kadar akıllıysa siz de aptal olmayacak kadar akıllısınız.
Allah buyuruyor ki:
“إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ (İz teberraellezînettubiû minellezînettebeû ve raevul-azâbe ve tekattaat bihimul-esbâb)” (Bakara, 166)
Bir zamanlar takip edilen kişiler, insanları etkileyenler, ünlüler, politik liderler, din önderleri, büyük hayran kitlesine sahip olan kişiler; hesap günü geldiğinde, “تَبَرَّأَ (Teberrae)” yapacaklar. “تَبَرَّأَ (Teberrae)” şu demek: Milyonlarca takipçi peşlerindeyken, “Benim sizinle hiç işim yok” diyecekler. O takipçiler o gün “Bugün de sizi takip edeceğiz” diyecekler. Onlar da “Hayır, hayır, sizi tanımıyorum.” diyecekler. Allah’ın karşısına bir تَبَرُّؤ (Teberru) halinde gelecekler: “Bu insanlarla hiçbir alakam yok! Hiçbirini tanımıyorum!”
Eğer birkaç yıl geriye gidip aynı kişinin hayattayken nasıl olduğuna bakarsan; bir konserde sahne alıyor, milyonlarca hayranı var: “Hepinizi seviyorum! Her birinizi ayrı ayrı seviyorum! Hepiniz kalbimdesiniz.” Onlar da: “Biz de seni seviyoruz! Telefonumda resmin var!” Konserdeyken manevi hazlar yaşayıp ağlarlar. Sahnedeki şarkısını söylerken biri: “Şarkısı benimle konuşuyor dostum. Sanki benim hayatımdan bahsediyor. Bu adam çok derin, dostum.” O büyük hayranı olduğun adam hesap gününde tam yanında duracak ve “Bu herifle hiç alakam yok” diyecek.
إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا (İz teberreellezînettubi’û minellezînettebe’û) (Bakara, 166) “Tabi olunan kişiler tabi olanlardan uzaklaşırlar”
وَرَاَوُا الْعَذَابَ (Ve raevul-azâb) “ve hepsi o azabı görecekler”
“وَرَاَوُا (Ve raevû)” hem sadece liderleri, hem de lider ve takipçilerini kapsar.
وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْاَسْبَابُ (Ve tekattaat bihimu’l-esbâb) (Bakara, 166) “Aralarındaki bütün bağlar kopacaktır.”
Hiçbir bağ kalmayacak.
وَقَالَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا (Ve kâlellezînettebeû) (Bakara, 167) “Onları takip edenler diyecekler ki:”
لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ (Lev enne lenâ kerreten fe neteberrae minhum)
كَذٰلِكَ يُرِيهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ (Kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehum haserâtin aleyhim ve mâ hum bihâricîne minen-nâr) (Bakara, 167)
“Eğer geriye dönme şansımız olsaydı, onlarla aramızdaki bağı koparırdık. Onlara ‘Sizle işimiz olmaz!’ derdik. Tıpkı şimdi onların bize yaptığı gibi.”
“Allah onlara yaptıklarını işte böyle gösterecek ki onlar da pişmanlık üstüne pişmanlık duysunlar.”
Modern Tapınaklar ve Tüketim Dini
Bunu size şöyle anlatayım: Önceden, dini liderler olurdu, insanlar onları takip ederdi. Ancak hesap gününde bağlarını koparacaklar. Nepal’deki Budist konuşmacı, 300.000 kişilik tebaası olan vaiz Allah’ın karşısına çıkacak ve cemaatiyle arasındaki bütün bağları koparacak. Bir zamanlar tapınağın birinde oturan bir şamanın ayağına dokunabilmek için 20.000 basamak çıkan insanlara tepedeki şaman şunları diyecek: “Lütfen şunları dağdan aşağı itin, onlarla bir alakam yok.” O insanlar sayesinde köşeyi döndüler ama şimdi kenara atıyorlar.
Peki ya şimdi? Bugünlerde? Şimdilerde, maşallah, dünyanın gelecek nesli… Bir tapınağa gitmek zorunda değilsiniz (!) Tapınaklarınız TikTok’ta, tapınaklarınız Instagram’da, tapınaklarınız diğer sosyal medya platformlarında, Discord’larda… Birtakım insanları takip ediyorsunuz. Tıpkı öncekilerin dini liderleri veya politik liderleri takip ettikleri gibi şimdi ünlüleri, oyuncuları takip ediyoruz. Şarkıcıları, komedyenleri, sporcuları… Profillerini, gittikleri yerleri takip ediyorsunuz. Hayatlarına ayak uydurmak istiyorsunuz. Ne yediklerini görmek istiyorsunuz. Nerede takıldıklarını görmek istiyorsunuz.
“Aaa, şu fotoğrafa bak!..” Takip, takip, takip… Takibe tıkla ve beğen. Takibe tıkla ve beğen. Hesap gününde de takibi bırak ve beğeniyi geri al: “Bu hesap benim değil, bu insanları tanımıyorum.” Bu nüfuz sahibi, etki sahibi insanların takip edilmesi olgusu hesap günü bir hiç olacak. Hiç.
Şunu da anlamanız lazım, bu iş milyarlarca dolarlık bir endüstriye dönüştü. Dünyanın pek çok yerinde, dinin yerini çoğunlukla tüketim almış durumda. Önceden din insanların bir araya gelip bir şeyler tüketmesinin bir yoluydu. Şimdi büyük şirketler şunu keşfetti: Dine ihtiyaçları yok, iyi bir pazarlama stratejisi yeterli.
Olabildiğince çok kadına Louis Vuitton veya Chanel çantası verip bunun diğer kadınlardan daha iyi olduklarının bir göstergesi olmasını sağladılar. O zaman daha başarılısın, daha değerlisin. Aldığın zaman ise çantanı mutlaka şu şekilde masanın üstüne koy; herkesin gözünün önüne. Erkekler için saat bir statü göstergesidir. 1500 dolarlık kemerler satıyorlar, bir kemer. Tek amacı kıyafetlerinin düşmemesini sağlamak. Artık bir statü göstergesi. 20’lik kemer de alabilirsin, 2000’lik kemer de… Neden 2000’lik alıyorsun?
— Gösteriş için…
— Kim görecek?!
Buna neden ihtiyacın var? Çünkü artık yeni bir din var ve o dinde bir değerin olsun istiyorsan bu ürünü almalısın. Şunu almalısın.
Ben üniversitedeyken, 1836 yılında… Çok fazla pazarlama ve reklam dersi almıştım. Seçmeli derslerimden biriydi. Pazarlama ve reklam hakkında öğrendiğim en önemli şeylerden biri şuydu: Hedef kitlenizin en temel dürtülerinden birine saldırmalısınız. Bir şey mi satmak istiyorsun?
- İnsanlara güvenlik satmalısın, çünkü güvenlik temel bir dürtüdür.
- Seks satmalısın, temel bir dürtüdür.
- Güzellik sat, temel bir dürtüdür.
- Sosyal hiyerarşi sat.
Eğer bu arabayı kullanırsan… Sana o arabayı kullanan adamı herkesten daha karizmatikmiş gibi gösterirler. Herkes o adama bakar. O araba yolda giderken diğer tüm arabalar sanki yok gibidir. Artık şöyle hissedersin: “O araba bir benim olsa… Zirveye çıkarım, diğerleri de bana bakıp:”
يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَآ اُو۫تِيَ قَارُونُۙ (Yâ leyte lenâ misle mâ ûtiye kârûn) (Kasas, 79) “Keşke Karun’a verilenlerin bir benzeri bize de verilseydi”
Neden o kemeri almak istiyorsun?
— Çünkü harika bir kemer.
Ama deriden yapılmış. O da inekten elde ediliyor. Ölmüş bir sürü inek var ve hiçbirinin üstünde Louis Vuitton yazmıyor. Montblanc da yazmıyor. Bir markaları yok. Ama onlar da inek ve onlar da birer kemere dönüştüler. Öyleyse söyle, neden özellikle bunu istiyorsun?
— Çünkü o zaman insanlar ucuz olmadığımı bilir.
“İnsanlar bilir. İnsanlar bilir.” İnsanlar senin daha üstün bir sürüye ait olduğunu bilir. Sürü mentalitesi, başka bir temel dürtüdür. Reklamcılar, size bir şey satmak için temel dürtülerinizden birini uyandırmak isterler.
Pek çok genç belirli bir üniversiteye gitmek ister. İyi bir eğitim almak istedikleri için değil, “O üniversiteye gittim” diyebilmek için. “… Üniversitesi mezunuyum.” Boşluğu doldurun: Oxford… Değil mi? Oradan mezun oldun. Harika bir kurumdur. Ama oraya gitmenin sebebi eğitim kalitesi mi yoksa ebeveynlerinin “İşte bizim oğlumuz!” diyebilmek istemesi mi? Okulun prestiji! Artık başka bir sürüye aitsin, değil mi? İnsanlara işte bunları sat. İnsanlara başarının böyle göründüğünü satabilirsen, insanlar da sürü gibi o standartları takip eder. Herkes o standardı takip eder.
Bu sadece sana olmaz. Yaşlılara da olur, diğer kültürlerde de olur. Mesela bazı insanlar kızını veya oğlunu evlendirmek isterler. Ekonomik durumlar pek çoğu için kötüdür ama sadece basit bir düğünle evlendirecek değilsin herhalde! Kuzeninin kızını evlendirdiği o salonu tutmalısın. Daha ucuzunu tutarsan sana gülecekler: “Bizim nereyi tuttuğumuzu gördün, değil mi? Bir de senin tuttuğun salona bak!”
Artık mesele statünü korumak oldu. Senin yeni dinin bu oldu. Diğer her şeyden taviz verebilirsin. Faizli kredi çekebilirsin, borca girebilirsin, haram para kazanabilirsin ama o tanrıyı mutlu etmelisin, statü tanrısını. Heykele ihtiyacınız yok artık, statünüz olsa yeter. Değil mi? Hesap gününde kopacak olan bağlar işte bunlar. Bize satılan akılsızlık işte bu ve sebebini de bilmiyoruz. Neden buna uyduğumuzu bilmiyoruz.
Diyor ki: “Hesap gününde insanlar diyecek ki başka bir şansımız olsaydı…”
لَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّاَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّؤُ۫ا مِنَّاۜ كَذٰلِكَ يُرِيهِمُ اللّٰهُ اَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْۜ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ (Lev enne lenâ kerraten fe neteberrae minhüm kemâ teberreû minnâ kezâlike yurîhimullâhu a’mâlehüm haserâtin aleyhim ve mâ hüm bihâricîne minen nâr) (Bakara, 167)
Kıyas Takıntısı ve İnsanın Ruhu
Şimdi şuna bakın:
يَآ اَيُّهَا النَّاسُ كُلُوا مِمَّا فِي الْاَرْضِ حَلَالًا طَيِّبًاۘ (Yâ eyyuhen-nâsu kulû mimmâ fîl-ardı halâlen tayyibâ) (Bakara, 168)
“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yiyin.”
Allah şimdi sadede geliyor: Senin endişen, bu hayatta edineceklerin olmalı. Tek ölçü nedir? Helal, saf ve temiz olan şey. Allah şunları ortadan kaldırıyor: Sizi başka biriyle yarıştıracak şey, sizi başkalarından üstün hissettiren şeyden… Tüm bu endişeler gidiyor, sadece tek bir endişe kalıyor; helal olsun, saf ve temiz olsun.
وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ (Ve lâ tettebi’û hutuvâti’ş-şeytân) (Bakara, 168) “Şeytanın izinden gitmeyin”
Neden şimdi şeytandan bahsediliyor? Çünkü şeytan kendini Adem (as) ile kıyaslamakla takıntılıydı. Şimdi ben ve siz bir şeyler alıyoruz, takip ediyoruz, tüketiyoruz… Hepsinin arkasında tek bir şey var: Kıyas, kıyas, kıyas… Şeytanı bırakmak demek, aslında kıyası bırakmak demek. Kıyaslamayı bırak.
وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِۜ (Ve lâ tettebi’û hutuvâti’ş-şeytân)
Burada çok önemli başka bir unsur da var. Size çok şey anlattım ama bu noktayı beraber kavramamız gerekiyor. Allah içimize, bize derin düşünmemizi sağlayacak bir şey yerleştirdi: ruh.
Allah burada şeytandan bahsettiği için, dikkatinizi ince bir ayrıntıya çekmek istiyorum. Allah Adem’i (as) yaratmadan önce tüm meleklere onu yaratacağını söyledi. Biz yaratılmadan önce, Allah meleklere ve o sırada yanlarında olan şeytana da bir insan yaratacağını duyurdu. Ayrıca meleklere onu nasıl yaratacağını da söyledi:
اِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ طِينٍ (İnnî hâlikun beşeran min tîn) (Sad, 71)
Bir beşer yaratacağım, bir insan; çamurdan, topraktan. Ama sonra diyor ki:
فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ (Fe izâ sevveytuhu ve nefahtu fîhi min rûhî feka’û lehu sâcidîn) (Sad, 72)
Onu en dengeli ve mükemmel hale getirdiğimde, sonra ona kendi ruhumdan üflediğimde, secdeye kapanın.
Allah meleklere ne söyledi? Biz topraktanız ama aynı zamanda neyimiz var? Aynı zamanda neye sahibiz? Ruh. Melekler iki şeye sahip olduğumuzu biliyor: Fiziki bir bedenimiz ve içimizde bir ruhumuz var. Melekler bunu biliyor. Bir görülebilen bir de görülmeyen şeye sahibiz. Biri dünyadan, bedenimiz yani toprak; diğeri de bu dünyanın çok ötesinden. Bu yüzden de bu dünyanın ötesi hakkında düşünmemizi sağlar. Bu nedir? Ruhtur. Ruh. Derin düşünebilmemizi sağlar.
Hikayeyi biliyorsunuz. İblis secde etmeyi reddettiğinde şikayeti neydi? Dedi ki, “Beni ateşten yarattın… Onu neyden yarattın?” Şöyle demedi: “Onu ruhtan ve topraktan yarattın.” Şunu dedi: “Onu topraktan yarattın!” Ruhtan bahsetmedi bile. Peki ruhtan haberi var mıydı? Vardı. Ruh orada yokmuş gibi davranmak istedi. Ve bizi de değersiz olduğumuza inandırmak istiyor çünkü Allah’ın bize verdiği hediyeyi kullanmamamız işine geliyor.
Ruhu bir anlığına denklemden çıkarsak, tek varlığımız bedenimiz olur. Bir bedenden ibaret olursak, koyundan pek de bir farkımız kalmaz. Keçilerden o kadar da farklı olmayız. Biz sadece organik materyal oluruz.
Biyoloji dersi alan öğrenciler bir insanı ameliyat etmeden önce kurbağa keserler. Çünkü kurbağanın dolaşım sistemi insanınkine epey benzer. Biyolojik olarak, sahip olduğumuz özellikler diğer hayvanlardan çok da farklı değildir. Dış görünüşümüz farklı tabii, ama biyolojik olarak… Bizi oluşturan maddelerin çoğu; temel bileşenler, bedenimizi oluşturan organik materyaller… Bunların hiçbiri diğer hayvanlarınkinden pek de farklı değil. Onların da derisi var, tüyleri var, kemikleri var. Onların da kemikleri farklı bir maddeden değil, aynı maddeden yapılmış.
İnsanı ayıran şey nedir? Apayrı bir noktaya koyan? Sadece mükemmel bedeni değil, ruhudur. Eğer şeytan sana verilen ruha hürmet göstermekten seni alıkoyabilirse; haklı çıkmış olur, çamurdan ibaret olursun. O zaman daha üstün olur.
خَلَقْتَنِي مِنْ نَارٍ وَخَلَقْتَهُ مِنْ طِينٍ (Halaktenî min nârin ve halaktehû min tîn) (Sad, 76) “…Beni ateşten onu ise çamurdan yarattın”
Bu liderler sizi düşünmekten alıkoyduğunda… Allah; “Gökleri ve yeri yarattım, düşünenler için örnekler vardır” dediğinde; o düşünenler, içlerindeki ruha saygı gösterenler değil midir? Ancak bu insanlar takip ederken; öncelikle düşünmenin olmadığı bir din oluşturmak isteyenler, hem oluşturanlar hem de onlara uyanlar, bu ikisi de ruha ihanet etmiyor mu? Durum bu değil mi?
O yüzden diyor ki, helal, temiz ve saf şeyleri tüketin ve şeytanın izini takip etmeyin.
اِنَّمَا يَأْمُرُكُمْ بِالسُّوٓءِ وَالْفَحْشَآءِ وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ (İnnemâ ye’murukum bi’s-sûi ve’l-fahşâi ve en tekûlû alellâhi mâ lâ ta’lemûn) (Bakara, 169)
“O, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.”
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنْزَلَ اللَّهُ (Ve izâ kîle lehumuttebi’û mâ enzelellâh) (Bakara, 170)
Burası çok ilginç: “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince…”
قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا (Kâlû bel nettebiu mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ) (Bakara, 170)
“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denilince, ‘Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler.”
“Biz kültürümüzün izinden gideriz, bir mirasımız var. Ben babamın oğlu olmaktan gurur duyarım. O da bunun oğludur, bu da şunun oğludur vs. Tarihimizi silip atacağımızı mı sanıyorsun?”
Ama burada “وَجَدْنَا (Vecednâ)” demiyor, “أَلْفَيْنَا (Elfeynâ)” diyor. “أَلْفَ (Elf)” yüzeyde buldukların manasına gelir. Çünkü hayvanlar yemek için derin kazmazlar, koyunlar yemek için toprağın derinine inmezler. Ne yerler? Yüzeyde bulduklarını değil mi? Yüzeysel bir arayıştır. Bunlar da materyalist, yüzeysel insanlardır, derin düşünmezler.
مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْهِ آبَاءَنَا (Mâ elfeynâ aleyhi âbâenâ) (Bakara, 170)
Allah diyor ki:
أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لَا يَعْقِلُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ (Evelev kâne âbâuhum lâ ya’kılûne şey’en ve lâ yehtedûn) (Bakara, 170)
“Ataları da aklını kullanmayan kimseler olsalar bile mi?”
Hiç düşünmemişlerse? Hidayeti umursamamışlarsa?
Çoban ve Sürü Psikolojisi
Örneğimize şimdi geldik. Size şu resmi çizeyim: Bu birbiriyle bağlantılı parçaların oluşturduğu bir resim değil. Bu bütün bir karedir, bir sahnedir. Bir durumun başka bir durumla karşılaştırmasıdır. Bu şekilde bakın. Peki bunu nasıl anlamalıyız?
Çobanlar… Bu ayeti anlayabilmek için birkaç tane çoban videosu izledim. Çoban, sürüsünü güder. Çok merak ediyordum, koyunlarına ne diyordu? Bazısı “la la la” diyordu. Bazısı da “brr brr”. Biri telefon melodisi yapıyordu… Bir diğeri “gagagak” diyordu… Kendilerine ait kelimeleri vardı. Her çobanın kelimeleri farklıydı.
Koyunlar her yere yayılmıştı. “Bu koyunlar neye itaat eder?” diye sordular. “Kakakak!” dedi. Sonra birkaç turist getirdiler. Bir tanesi “kakakak” dedi. Koyunlar dinlemedi. Bir diğeri “gagagak” dedi. Dinlemediler. Çoban gelip aynısını söyledi ve hepsi bir araya toplandı. Kime itaat edeceklerini biliyorlardı. Ama sözler aynıydı. Duydukları farklı bir sesleniş değildi. Aynı seslenişti. Neden ona itaat ettiler? Çünkü belli bir frekansa ayarlanmış durumdalar. Takip etmeleri gerekenin o olduğunu biliyorlar.
Şu da var ki, konuşan kişi, çoban kendisi de manasız kelimeler söylediğinin farkında, değil mi? Derin, manalı kelimeler söylemediğini o da biliyor. “Güzel koyunlarım, sizi seviyorum, gelin sizi koruyayım” demiyor. Söyledikleri bu değil. Birtakım sesler çıkarıyor. Koyunlar da o sesleri duyunca “Aman Tanrım çok duygulandım. Neden sana gelmem gerektiğini şimdi anladım” demiyor. Sesi duyuyorlar ve geliyorlar.
Peki neden geliyorlar? Koyunlar neden bu seslere tepki veriyorlar? Çobanın kendisi anlamsız sesler çıkardığını biliyor. Koyunlar da o sesleri anlamıyor, ama tepki veriyorlar. Bunun sebebi kalıtsal olmasıdır. Koyunlar sürü halinde yaşayan canlılardır. Kendilerini tek başına koruyamayacak kadar güçsüzdürler. Bu yüzden birliktedirler. İnsanın olmadığı durumlarda aralarından bir lider seçerler. Çobanın işi, bu liderlik görevini devralmaktır.
Nasıl liderlik yaparlar?
- Besleyen: Başlarda sürüye düzenli şekilde yemek verirler. Dolayısıyla koyunlar çobanı besleyici olarak görür.
- Koruyan: Çoban, tilkileri veya diğer hayvanları da uzaklaştırır ve koyunlar bunu izler. Çobanı şimdi hem besleyen hem de koruyan olarak görürler.
- Rehberlik eden: Sonra çoban, koyunları dağdan aşağı indirir, çimenlere götürür ve sonra evlerine geri getirir. Bu yüzden onu rehber olarak görürler.
Size üç şey söyledim: Besleyen, koruyan ve rehberlik eden. Ve koyunlar sürüyü takip eden hayvanlar olduğundan, iki koyun geldiğinde, üçüncü ve dördüncü ne yapar? Onlar da gelir. Peşinden beşinci, altıncı gelir. Sonra hepsi gelir.
Sürüden ayrılan, tembel veya yavaş koyunlar olursa, kuzenlerinizden bazıları gibi, çoban gelip sopayla biraz dürtünce onlar da gelirler. Arkada kalırlarsa çobanın kendilerine kızacağını anlarlar. Çoban vurabilir, dayak yemek istemiyorsan takip edersin. Yani korunma da var. Takip etmelerinin bir diğer sebebi de korkudur.
Sebep listesine bir kez daha bakalım: Çoban onları besler, bu yüzden itaat ediyorlar. Başka? Korur. Rehberlik eder. Ayrıca çobandan korkuyorlar. Ondan korkuyorlar.
Allah diyor ki, kafirlerin örneği anlamsız bağırışlarla seslenenlerin örneği gibidir. Bağırıp çağırma dışında hiçbir şey işitmeyene seslenen biri. Yine de cevap veriyorlar, değil mi? Allah diyor ki, sizi kendi dinlerine çağıran veya Allah’ın dininden uzaklaştırmaya çalışanlar… İşte onlar, kendileri dahi sözlerinin boş olduğunu biliyorlar. Onlar bile ‘gakladıklarının’ farkındalar. Hepsi bu. Kendileri biliyor.
Sen de düşünmeyi reddedip takip etmekle yetiniyorsun çünkü buna programlanmışsın. Senden önce birisi takip ediyordu, bir koyun sürüsünde doğdun, herkes bunu takip ediyordu. Sen de bu şekilde büyüdün, yetiştirildin, yozlaştırıldın. Bu sensin, senin doğalın bu. Üstüne düşünmezsin, yapman gereken zaten budur. Biliyorsunuz, zil ve köpek deneyindeki gibi. Pavlov’un köpeği. Tıpkı öyle. Dürtülerine karşılık veriyorsun.
Kendini korumak da istersin. Bunun için de herkesin yaptığını yapman lazım. Tek güvenli yol budur. Bu sürünün bir parçası olacaksan güvenliğin bu şekilde olacak. Bunu takip etmezsen otu nereden bulacaksın? Seni kim besleyecek? Eğer bunu takip etmezsen sana bu güveni temin eden düzeni kaybedersin. Onları kızdırmak da istemezsin, seni besleyenler onlar. Onları kızdırma.
İşte bunlar birinin Allah’a yaklaşmayı düşünmemesinin sebepleridir. “İslam’a yaklaşmamalıyım çünkü İslam’a yaklaşırsam çobanım kızar (!)” Akılsızca takip eden koyunlar da “Deli misin, neden gelmiyorsun?” derler. “Çoban bizi çağırdı! Artık herkes bana tuhaf tuhaf bakacak. Beni dışlayacaklar.”
Sosyal Uyum ve Akılsız Tüketim
İnsanlar da sürü hayvanıdır. Ruhumuz yoksa, ruhun gücü olmazsa biz de sürü hayvanı oluruz. Karşılaştığım en ilginç sosyal psikoloji deneylerinden biri üniversite yıllarımdaydı, 1765 yılında… Fikir birliği hakkında bir sosyal deneydi. Fikir birliği.
Bir sınıfta 500 tane öğrenci, hepsi muhasebe öğrencisi. Yani hesap makinesi olmadan da hesap yapabiliyorlar. Profesör geliyor ve herkese aynı soruyu veriyor. Tahtaya yazıyor: “Lütfen soruyu çözün, 363 çarpı 214. Lütfen cevabı yazın.” Tahtaya bunları yazıyor. 500 tane öğrenci var. Hepsi kağıtlara bu çarpma işlemini yazıyor, soruyu çözüyor. Karmaşık bir soru da değil zaten. 20 saniye falan sürüyor, hepsi soruyu çözüyor.
Profesör birinci öğrenciye soruyor, sonra ikinci, üçüncü, dördüncü… Hepsi cevap veriyor. Hepsi aynı cevabı veriyor. Ama söylemedikleri bir şey var: Sınıftaki bir kişi diğer 499 kişiye, aynı yanlış cevabı söyleme talimatının verildiğini bilmiyor. Yani bir kişinin, diğerlerinin kasıtlı olarak yanlış cevap verdiğinden haberi yok.
Önce bir öğrenciye soruyorlar, sonra diğerine, sonra öbürüne vs… Bunu bilmeyen adam da: “Yanlış mı hesapladım?” diye düşünüyor. Çarpma işlemini yeniden yapıyor. Sonra yeniden ve yeniden yapıyor… Her seferinde aynı cevaba ulaşıyor ama bu diğerlerinin verdiği cevapla aynı değil. Herkes farklı cevap veriyor. Bu delilik! Profesör de bir o taraftan bir bu taraftan seçiyor. Bu insanlar birbirini tanımıyor üstelik. Dolayısıyla bu adam da iyice deliriyor: “Neler oluyor? Herkes aynı şeyi söylüyor. Doğru cevabı bilen tek kişi ben miyim?”
10-15 kişiden sonra, denek olan adama sıra geliyor: “Senin cevabın nedir?” Ne diyor biliyor musunuz? %99 ihtimalle… Ne söylüyor? Herkesin verdiği cevabın aynısını.
Cevabı verdiğinde deney bitiyor. Özel olarak soruyorlar: “Neden yanlış cevabı verdin?” Sadece iki cevap var.
Cevaplardan biri: “Herkes bunun yanlış olduğunu düşünüyordu. Tek başıma nasıl haklı olabilirdim? Onca insan aynı şeyi takip ediyorsa, doğru olmalı!” Bütün atlar uçurumdan atlıyorsa… Senin de uçurumdan atlaman lazım! Herkes nasıl hatalı olabilir? Bunun bir versiyonunu daha önce hiç duydunuz mu? “Demek öyle! Diğer herkes yanlış, bir sen doğru! Kuzenin yaptı, amcan da… Şu yaptı, bu yaptı… Hepsi cehenneme gidecek bir tek sen cennete gideceksin, öyle mi?”
Biri bir restoran açar, işler iyi gitmez. Bu yüzden bar açarlar. Helal restoranın içine bir bar. Bunu Avrupa’da birkaç kez gördüm. Bir yere gitmiştim. Helal restoran arıyordum, sonunda buldum. İçeri girdim. Devasa bir içki dolabı vardı. Kocaman! Tam ortasında da çerçeve içinde Ayet-el Kürsi vardı. Mekan sahibinin sigorta poliçesi! Melekler onu götürmeye geldiğinde: “Buna bakın! Yandakilere değil!” Ne çeşit bir oyun oynuyorsun? Neyse…
Şöyle oluyor: “Herkes yapıyorsa, kaç kez karşı çıkarsam çıkayım, sadece benim doğru ve diğer herkesin yanlış olma ihtimali sıfır.” Bu iki cevabın biriydi.
Diğer cevap çok daha ilginç. Ne söylediler biliyor musunuz? Denekler ne söyledi? “Cevabımın doğru olduğunu biliyordum. Biliyordum, herkes hatalıydı. Ama sorun şu ki, doğru cevabı verseydim herkes bana tuhaf gözle bakardı. Herkesin bana bakmasını istemedim. Uyumlu olmayı tercih ederim.”
Sürü mentalitesinin bir çeşidi: “Sürü her zaman haklıdır.” Diğeri ise: “Sürü hatalı olsa bile sürüye uy.” Sürüye uy.
Kafirlerin örneğinde, her iki sürü mentalitesi de mevcut. Akılsız bir sesleniş duyuyorlar. Akılsız bir karşılık veriyorlar. Aklını kullanamazsın. Birileri senin yerine düşünür. İki örnekte de birileri senin için düşündü. Bütün o 499 kişi senin yerine düşündü. Sen beynini kapatabilirsin! Beynin çalışıyorsa, kapat ve sürüyü takip et! Mesele bundan ibaret.
“صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ (Summun bukmun umy)…” (Bakara, 171)
Bu düşünceyi anladığınızda… Bu çok eski bir örnek ama, kaç kişi arabaları sever? Ben çok severim. Araba markalarının çok iyi becerdiği bir şey var. Nedir biliyor musunuz? Size yeni modeli satmak ve elinizdeki model hakkında size kötü hissettirmek.
2018 model bir arabanız varsa, her ne markaysa… 2020 modeli çıkar, ya da 2019 çıkar. Ön farları şu şekilde alıp 3 cm kaydırırlar ve sen de birden “Vay, yeni farları gördün mü?!” Şu şekildeki ızgaraları alıp başka türlü dizerler. Yani mühendisler için, plastiğin yeri değişiyor o kadar. Mühendislik aynı, motor aynı, beygir gücü aynı, araba aksamı aynı, performans aynı, dayanıklılık aynı… Belki de daha kötü. Değişen ne? Dış görünüşün birazı, yeni olduğu hissini vermek için.
Neden bunu alıyorsun?
— Çünkü bu yeni! Almam lazım.
Yeni iPhone çıkar… Satın alma kuyruğu hacca başvuru kuyruğundan bile uzun olur, değil mi? Alman lazım! “Yenisi çıkacak ve ben de almayacak mıyım?!” Bir akılsızlık var. Sadece çağırmaları yetiyor: “Kekekek!” Sen de düşünmeden karşılık veriyorsun. “Yapıyorum işte! Yapman gereken şey bu, ne demek istiyorsun?” Neden bu marka kıyafet almak istiyorsun? Neden bu? Neden başkası değil? Neden burada oturmak zorundasın? Neden başka bir yer değil? Cevapların mantıksız olduğunu görürsün. Her zaman, her seferinde.
وَمَثَلُ الَّذِينَ كَفَرُوا كَمَثَلِ الَّذِي يَنْعِقُ بِمَا لَا يَسْمَعُ إِلَّا دُعَاءً وَنِدَاءً (Ve meselüllezîne keferû kemeselillezî yen’ıku bimâ lâ yesmeu illâ duâen ve nidââ) (Bakara, 171)
Allah bunu önceki örneğe götürüyor. Bu şekilde bağlamak istiyorum.
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (Summun bukmun umyun fehum lâ ya’kılûn) (Bakara, 171) “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler.”
Daha önce şöyle söylenmişti:
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ (Summun bukmun umyun fehum lâ yerciûn) (Bakara, 18)
Önceki örnekte, onlar sağır, dilsiz ve kördü ve geri de dönmezlerdi, hatırladınız mı? Geri dönmezlerdi. Şimdi diyor ki, düşünmezler, anlamazlar… Geri dönmek, aslına geri dönmektir. Şu şekilde düşünebiliriz: Allah bize bir ruh verdi. İçimize derin bir şey koydu. Allah’ın varlık bilgisi, fıtrat. Sen de bu fıtrata geri döneceksin. Ama çölde çok ilerlemişsen, karanlıksa ve meşale taşıyan tek kişiyi de takip etmemişsen geri dönmenin bir yolu yoktur.
Burada Allah bize bir sonraki bakış açısını veriyor: “صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ (Summun bukmun umy)”. Yine aynı kelimeler. Geri dönemezsiniz çünkü artık düşünmüyorsunuz.
“فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ (Fehum lâ ya’kılûn)” (Bakara, 171)
Yani akıllarını kullanmıyorlar, zihinlerini kullanmıyorlar.
Düşünen Müslümanlar Olmak
Bunu sizlerle sadece diğer dinleri eleştirmek için paylaşmadım. Dürüst olmam gerekirse beni asıl korkutan şu ki; artık biz de çok farklı değiliz. Pek çoğumuz, düşünen Müslümanlar değiliz. Kur’an üstüne düşünmek istemiyoruz. Hatta günümüzde dünyada pek çok kültürde genç Müslümanlara “Kur’an okumayın, bu uzmanların işidir” deniyor.
- “Sana göre değil.”
- “Yüzünden okumak mı istiyorsun? İyi!”
- “Birazını ezberlemek mi istiyorsun? Mükemmel!”
- “Tecvidini geliştirmek mi istiyorsun? Güzel!”
- “Kur’an’ın sesleri mi? Harika!”
- “Kur’an hakkında düşünmek mi? Sana göre değil, önce diploma alman lazım. Önce gidip diploma alman lazım. Sonra Kur’an üstüne düşünürsün.”
- “Kur’an hakkında soru mu soracaksın? Senin harcın değil, ancak alimler sorabilir.”
Alimlerin işi Allah’ın kitabını en iyi şekilde öğrenmek ve anlamak için uğraşmaktır. Böylece sen Allah’ın kitabı hakkında düşünürken aklına bir soru geldiğinde, cevap için yanına gideceğin birisi olur. Amaç senin düşünmeyi bırakıp tüm düşünme işini onların yapması değildi. “Senin onca şeyi düşünmene gerek yok.” Bu, bizden önce gelen dinlerin yapısıydı. Çoban-koyun arasındaki bu bağ bizden önceki dinlerde vardı.
Bizim dinimizde çok güzel bir şey var. Allah çoban ve koyun benzetmesini birkaç yerde kullanır. Diğer dini geleneklerde çoban dini lideri temsil eder. Çoban ve sürüsü… İsa (as) Hristiyan geleneğinde çobandır, değil mi? Diğer dinlerde, hatta edebi eserlerde bile “Kalbin taş gibi” dendiğinde bunun kötü bir anlam taşıması gerekir. Allah bu iki durumu nasıl ele alır? Kötü gibi görünen bir durumu iyi bir şeye dönüştürür. Taşlar kalplere benzetilir, o taşların patlamasını iman ile coşan kalplere benzetir. Taşların güzel bir şeyi temsil edebileceğini beklemezsiniz. Allah bu taş benzetmesini alıp güzel bir şeye dönüştürür.
Aynı şekilde çoban ve koyun için de sadece peygamberler ve onların izinden gidenlerden bahsediyor sanırsınız. Hayır. Bahsettiği başka bir şey daha var: toplumun geneli. Aslında bu insanlar seslendiğinde… Bu ayetin başka bir tefsirinde, hayvanını çağıran o kişi bağırdığında kendi sesinden başka şey duymaz, adeta onu duyan başkası yoktur. Dağda bir çoban düşünün; “gagaga” diye bağırıyor ama kendi yankısından başka bir şey duymuyor. Bomboş bir çağrı! Bu, hemen hemen, Allah’a şirk koşanlara yapılan bir kınamadır. Heykellerin önünde türlü türlü ibadet yapanları kınamadır. O heykeller karşılık verecek, öyle mi? O bağırıp çağırmayı duyan tek kişi sensin. Başka duyan yok. Önünde duran şu heykelde gerçek olan hiçbir şey yok.
Daha da komik olan nedir biliyor musunuz? Çok tanrılı dinlerin geleneklerinde, tanrıların büyük kısmı hayvanlara benzer. Bunu biliyor muydunuz? Bazı tanrılar koyuna, koça; bazıları keçiye, bazıları ineğe benzer vs. Dikkat çekici olan şu ki, insanlar hayvanları evcilleştirdi. Şimdi de o hayvanlara tapıyorlar. Tanrılarına hizmet ettiklerini sanırsın. Onlar tanrılara hizmet etmiyor, tanrıları onlara hizmet ediyor. Hayvanların insanlara hizmet etmesi gibi, tanrıların insanlara hizmet ettiği bir din icat ettiler.
Sonunda şu oldu:
— Yağmura ihtiyacımız var. “O yüzden bize bir yağmur tanrısı lazım.”
— Çocuğum olmuyor. “Bize bir doğurganlık tanrısı lazım.”
— Bölgemizde çok savaş var. “Bizi savaşa hazırlayacak bir savaş tanrısı lazım.”
— Korunmak için bir tanrıya ihtiyacımız var.
Şunun için tanrı lazım, bunun için tanrı lazım… Yani her problem için başka tanrıları var, değil mi? İşin aslı, tıpkı hayvanlardaki gibi; koyunun sana yün vermesini, süt vermesini istiyorsan, sen de ona ot vermelisin. Sen ona bak, o da sana baksın. Bu tanrıların önünde hayvan kesmelisin, önünde ritüeller düzenlemelisin. Sen onlara bir şey ver ki, onlar da sana bir şey versin. Tanrıların için bir şeyler kurban etmelisin ki onlar da sana karşılığında bir şeyler versin. Onlar sana bir şey vermeden önce, sen tanrılarına bir şeyler vermelisin.
Bu arada, Kur’an bu fikri tamamen yok eder. Allah Rahman’dır, Rahim’dir. İnsanlar Allah’a verse de, Allah’a vermese de, Allah’a ibadet etse de etmese de, Allah’a şükretse de, Allah’a şükretmese de… Hepsi nefes alabilir. Hepsi yaşayabilir. Hepsi hayattan zevk alabilir. Şükürsüz olanlar bile, Allah’a küfreden ateistler bile, Peygamber Hz. Muhammed’e (sav) küfreden ateistler bile Allah’ın yarattığı havayla nefes alıp verebilir. Ciğerleri hala Allah’ın emrindedir. Kalp atışları hala Allah’ın emrindedir ve Allah karşılığında bir şey talep etmez.
مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ (Mâ urîdu minhum min rızkın ve mâ urîdu en yut’imûn) (Zariyat, 57)
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ (İnnallâhe huve’r-rezzâk) (Zariyat, 58) “Şüphesiz ki yalnızca Allah rızık verendir”
“Ben onlardan bir rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum.”
Veren sen değilsin ki. Tüm bu dinlerde tanrıya bir şeyler vermeniz gerekir. Ancak o zaman bir şeyler alırsınız. 5 kez “Selam Meryem Ana” de ve kutuya 5 dolar koy… Sana sonra geri dönecek. Yani, tanrı senin hizmetinde. Bir hizmet dini. Bir tüketim dini.
Sonuç: Eleştirel Düşünce ve Gelecek Nesiller
Allah (a.c) bize öyle bir din verdi ki; Kur’an üstüne çalışırsanız, sırf Bakara’yı dikkatlice çalışsanız bile çıkaracağınız bir şey: Bu din size, aklınızı kullanmadan Allah’ın kitabına itaat etmenize izin vermez. Aklınızı kullanmalısınız. Düşünceli insanlar olmalısınız. Düşünen insanlar olmalısınız.
Allah insanlardan düşünmelerini bekler. Vahyin gelmesinden önce bile yaratılış üstüne düşünmemizi istiyordu. Bizden bunu bekliyordu. Sürekli ne söylüyor?
“لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ” “لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ” “لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ (Leallekum ta’kılûn, leallekum tetefekkerûn, li kavmin ya’kılûn)”
Sürekli, “düşün ve anla, düşün ve anla” diyor.
Eğer biz, Müslümanlar arasında düşünmeyi değil sadece takip etmeyi teşvik eden bir gelenek oluşturursak —düşünmeyen, sadece takip eden— bu belki bir veya iki nesil için işe yarayabilir. Peki dünya kritik düşünmeye evrilince ne olacak, şimdi olduğu gibi? Ne olacak?
Kur’an’ın hepsini ezberlemiş genç kızlarımız ve erkeklerimizin elinde TikTok olduğunda, bütünüyle ateizmden bahseden kanalları gördüklerinde veya LGBT’nin mantıklı olduğuna dair kanalları gördüklerinde veya homoseksüelliğe dair bilimsel argümanlara adanmış kanalları gördüklerinde vs. ne olacak? “Bu insanlar düşünüyor.” diyecekler. “Şunu anneme bir sorayım.”
Anne ne der?
— Olamaz! Abdest al! Ben de telefonunu zemzeme batırayım. Seni bir imama götüreyim. Üzerine okuyup üflesin. Problem çözülür.
— Hayır. Sana mantıklı bir soru soruyorum. Bu konu hakkında konuşabilir miyiz?
— Olmaz. Böyle şeyleri konuşmayız. Konuşmayız, takip ederiz o kadar.
— Neden namaz kılmalıyım, anne?
— Çünkü annen namaz kıl diyor!
— Peki sen neden öyle söylüyorsun?
— Çünkü Allah öyle söylüyor!
— Neden Allah öyle söyledi? Allah kim?
— Aman Allah’ım neler söylüyor!
Çocuk düşünüyor. Sen de onu düşünmekten alıkoyuyorsun. Yani bir sonraki nesle şunu söylüyorsun: “Bu dine uymanın şartı düşünmemektir.”
Trajik olan şu ki; bizim dinimiz, dinler tarihindeki tüm dinler arasında insanları sürekli düşünmeye sevk eden tek dindir. İnsanlara düşünmeleri için meydan okur. Biz de onu tam da Allah’ın kınadığı şeye dönüştürüyoruz. Bu bizim Allah’ın Kitabı’na ihanetimizdir. Bu ihaneti geri çevirmemiz lazım. Allah’ın Kitabı’nın bilinçli takipçileri olmamız lazım, bilinçli düşünen takipçiler olmamız lazım.
Bizim nesiller yetiştirmemiz lazım. Özellikle çocuğu olanlara söylüyorum. Hafız olmaya çalışan çocukları olanlar veya hafız çocukları olanlar… Konuşmama gerek yok, düpedüz söylüyorum: Onları “düşünen” Kur’an öğrencileri yapmak zorundasınız! Allah’ın Kitabı’nı düşünen öğrenciler. Çünkü Allah’ın bu ümmetten beklediği budur.
Allah (a.c) bizi sırf bağırış çağırışları takip eden koyunlardan etmesin. Allah (a.c) bizi tüketiciliğin aptalca özendirilmesinden korusun ve bu kültürel akımların üstesinden gelebilmemize yardım etsin. Yeter ki kritik düşünmeyi öğrenelim, o zaman tek yöne doğru sürüklenen koyunlardan olmayacağız. O zaman mutlu bir şekilde ters yöne gidebileceğiz.
Allah sizi ve beni Kur’an-ı Kerim’le bereketlendirsin. Bizleri ayetlerini ve zikrini vesile kılarak affetsin. Allah Teala’nın selamı, rahmeti ve bereketi üstünüze olsun.