Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Kovulmuş şeytandan Allah’a (cc) sığınırım.
مَّثَلُ ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَٰلَهُمْ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنۢبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِى كُلِّ سُنۢبُلَةٍ مِّائَةُ حَبَّةٍ وَٱللَّهُ يُضَٰعِفُ لِمَن يَشَآءُ ۗ وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمٌ
(Meselüllezîne yünfikûne emvâlehüm fî sebîlillâhi kemeseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî külli sünbületin mietü habbeh, vallâhu yudâifu limen yeşâ’u vallâhu vâsiun alîm)
(Bakara, 261)
Rabb’im göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır ve dilimin bağını çöz ki sözümü anlasınlar.
Allah’a hamd olsun. Resulüne, ailesine salat ve selam olsun dedikten sonra herkese bir kez daha Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Bakara Suresi 261. Ayet ve Tohum Benzetmesi
Bugün, Kur’an’dan çok meşhur bir benzetmeye bakacağız inşallah. Böyle diyorum çünkü dünyada Müslüman topluluklarda her zaman bir tür bağış toplama etkinliği vardır. Beğenseniz de beğenmeseniz de Kur’an’daki bu yerlere aşinasınız. Örnek olarak: Allah yolunda harcayanların durumu bir tohumun 7 taneye veya 7 başak filizlenmesine benzer, her birinde 100 tane var, yani bir (iyilik) 700 ile çarpılıyor… Eminim ki bu benzetmeye çoğunuz oldukça aşina.
Her neyse, ilk olarak ayetlerin mealini okuyup parça parça çevireceğiz. Sonra önceki ile aynı metodu uygulayacağız. Allah (cc) aslında hatırlayabilmeniz için Kur’an’daki örnekler ile konuyu pekiştiriyor ama ders zaten surede öğretiliyor. Yani tek başına bir şey değil, bir şeyin devamı. Bakara Suresi’nde, Allah’ın söylediğinin neyin devamı olduğunu ve ne ile uyumlu olduğunu görmeye çalışacağız. Şu ana kadar sırayı koruduk çünkü bahsettiğimiz örneklerin tamamı Bakara Suresi’nden. Hatta önümüzdeki birkaç ders yine Bakara Suresi’nden olacak, sonra ilerleyeceğiz inşallahu Teala.
Allah diyor ki:
مَّثَلُ ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَٰلَهُمْ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ
(Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâh)
“Varlıklarını Allah yolunda harcayanların durumu…”
(Bakara, 261)
يُنفِقُونَ أَمْوَٰلَهُمْ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ (Yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâh) — “Allah rızası için, Allah yolunda” dendiğini duydunuz. Bunların da ne anlama geldiğine derinlemesine bakacağız.
كَمَثَلِ حَبَّةٍ
(Kemeseli habbeh)
“Bu bir tohumun örneğine benzer.”
أَنۢبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ
(Enbetet seb’a senâbil)
“Bir tohumdan yedi başak çıkıyor.”
İfadeler tuhaf gelebilir. Çoğumuz çiftçi değil, başak ne demek bilmeyebiliriz. Bir fikir vermesi için google görsellerden başak tanesine bakabilirsiniz. Basitçe, bir bitki filizleniyor ve onu kaplayan yeşillikler var. Yeşilliği soymanız gerekiyor ve içindeki mısırları ya da tohumları görüyorsunuz. Çıkan bu başakların her birine sunbule denir. Çoğulu da senabil.
فِى كُلِّ سُنۢبُلَةٍ (Fî külli sümbüle) — sonra Allah diyor ki; bir tohum yedi başak veriyor, sonra diyor ki:
فِى كُلِّ سُنۢبُلَةٍ مِّائَةُ حَبَّةٍ
(Fî kulli sumbuletin mietu habbeh)
Her başakta, yandaki kabukları soyunca 100 tohum veriyor.
وَٱللَّهُ يُضَٰعِفُ لِمَن يَشَآءُ
(Vallâhu yudâıfü limen yeşâ’)
“Gerçek şu ki dilediğine kat kat veren Allah’tır.”
Yani çok çok fazlasıyla…
وَٱللَّهُ وَٰسِعٌ عَلِيمٌ
(Vallâhu vâsiun alîm)
“Allah ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Allah her şeyi bilir.”
Ayetin kabaca çevirisi böyle.
Ayetlerin Bağlamı: Yaşam ve Ölüm Teması
Ayetel Kürsi ve Sağlam Kulp (Bakara, 255-256)
Bu ayetle bağlantısına aşina olmadığımız bir ayetle başlayacağız ama bu ayete hepiniz son derece aşinasınız. Birkaç ayet öncesi yani Ayetel Kürsi ile başlayacağım. Allah diyor ki:
ٱللَّهُ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلْحَىُّ ٱلْقَيُّومُ
(Allâhu lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyu’l-kayyûm)
(Bakara, 255)
Ayet, Allah’ın El-Hayy ismi ile başlıyor: “Hayat sahibi ve bütün hayatın kaynağı.” Şimdi bunu aklınızda tutun.
Bu Ayetel Kürsi. Bir sonraki ayette Allah (cc) diyor ki:
لَآ إِكْرَاهَ فِى ٱلدِّينِ ۖ قَد تَّبَيَّنَ ٱلرُّشْدُ مِنَ ٱلْغَىِّ
(Lâ ikrâhe fi’d-dîni kad tebeyyene’r-ruşdü mine’l-ğayy)
(Bakara, 256)
Bu dinde hiç kimseye zorlama yoktur, kimseyi bu dine uymaya zorlamanıza gerek yok. Gerçek veya doğru yol; sapmış, çarpık yoldan çok net bir şekilde ayrılmıştır. Diğer bir ifadeyle, birine “Bu yol seni ölüme götürür, diğer yol seni güzel bir yere çıkarır, evine götürür, karar senin” dersen… Kimse seni doğru yola girmeye zorlamıyor. Değil mi? قَد تَّبَيَّنَ ٱلرُّشْدُ مِنَ ٱلْغَىِّ (Kad tebeyyene’r-ruşdü mine’l-ğayy) ile betimlenen şey bu.
فَمَن يَكْفُرْ بِٱلطَّٰغُوتِ وَيُؤْمِنۢ بِٱللَّهِ فَقَدِ ٱسْتَمْسَكَ بِٱلْعُرْوَةِ ٱلْوُثْقَىٰ
(Femen yekfur bit-tâğûti ve yu’min billâhi fekadistemseke bil-urvetil-vuskâ)
(Bakara, 256)
Diyor. Asıl amacımız için şimdi bu noktaya odaklanacağız. Diyor ki; kim isyan etmek isteyen asilerin gücünü reddederse ve Allah’a inanmaya karar verirse bu tip bir insan en sağlam bir çapaya ya da zincire tutunmuş gibidir.
Bu, okyanusun ortasında boğulan birinin temsili. Bir gemiden ya da tekneden düşmüş. Boğulmak üzere ve dalgalar çarpıyor ve ölmek üzere. Tek umudu… Bilirsiniz gemilerde zincire bağlı, denize salınmış devasa çapa olur, bu sayede gemi denizde sabit durabilir. Buna urva (kulp-halka) denir ve adam en güçlüsüne tutunuyor. Dalgalar hangi yönden gelirse gelsin, kendi hayatı için tutunabiliyor.
Ayetel Kürsi’de zikredilen Allah’ın adı “Hayat Sahibi” ki bu aynı zamanda el-Muhyi‘yi ima eder. El-Hayy, Hüvel Muhyi, bu lazım el melzumdur. Yani Allah bütün hayatların kaynağı ise Allah hayat sahibidir. Bütün hayatlar Allah’tan gelir. O, hayatı verendir.
Bu adam hayatta kalmak için tutunuyor, yani Allah onu kurtarıyor, değil mi? Diyor ki: “Kim tağutu kabul etmez ve Allah’a inanırsa bu, hayatta kalmak için tutunan birisi gibidir.”
لَا ٱنفِصَامَ لَهَا
(Lâ infisâme lehâ)
“Kırılmayan ve kopmayan bir zincir.”
(Bakara, 256)
وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
(Vallâhu semîun alîm)
“Allah her şeyi işitir ve her şeyi bilir.”
(Bakara, 256)
Karanlıklardan Aydınlığa: Veli Kavramı (Bakara, 257)
Şimdi, aynı temsilin devamı…
اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا
(Allâhu veliyyüllezîne âmenû)
“Allah inananların koruyucu dostudur.”
(Bakara, 257)
Arapça’da veli genelde arkadaş veya koruyucu olarak tercüme edilir. Arapça vilya kelimesinden gelir. Vilya Arapça’da… Deve, at gibi hayvanların üzerinde uzun süre oturursanız derileri tahriş olur. Atın üzerine eyer koyulur ama eyerin kendisi de deriden yapılmıştır, hatta içinde metal parçalar olabilir. Derinin kendisi hayvanın derisini tahriş etmeye başlayabilir. Bunun için hayvanın üstüne ince yastık gibi bir örtü koyarlar, sonra eyeri koyarlar, ardından binici bunun üzerine oturur. Orta kat hayvana konfor sağlar. Eyer ile at arasındaki mindere vilya denir.
Vilya denmesinin sebebi, iki ay bile hayvanın üstünde otursan… ya da her hafta hayvana binip, sürüp sürüp sonra çıkartıp hayvanı yıkayabilirsiniz… Çıkardığınızda o kadar uzun süre üzerinde durmuş oluyor ki yapışıyor veya eyere sıkışmış, birbirine kaynamış ya da bağlanmış oluyor. Veya bir çeşit yara bandı gibi uzun süre durursa çıkması zorlaşır, değil mi? Yani böyle oluyor. Aslında vilya iki şeyin birbirine yapışmış olması anlamına geliyor. Birini kaldırdığınızda diğeri de kalkıyor.
İslam’dan önceki Arap kültüründe, büyük ve küçük kabileler vardı. Bazen bu kabileler birbirleriyle kavga ederdi. Bazen büyük kabilelerle kavga eden küçük kabileler olurdu. Bu da, küçük kabilenin güzel bir dayak yiyeceği anlamına geliyor. Küçük kabileler de, diğer küçük ya da orta büyüklükte kabilelere gidip: “Hey, velimiz olmak ister misiniz? Bizimle birleşmek ister misiniz? Biz sizinle birleşiriz. Birbirimizle iş yapacağız, birbirimize kız alıp vereceğiz, borç alıp vereceğiz. Çiftliğinizde sorun yaşarsanız yardım etmeleri için adamlarımızı göndereceğiz. Kuyunuz kurursa, suyumuzu kullanabilirsiniz. Her şeyde iş birliği yaparız. Eğer savaş olur ve birileri savaşmak isterse birleşip beraber savaşırız. Her şeyde müttefikiz…” Ve bu şekilde iki kabile birbirinin “velisi” haline gelir.
Vilaye kavramı bu. Basitçe bunun anlamı genellikle işbirliği yapıyor olmaları ama bunların ötesinde, özellikle de kriz durumu söz konusu olduğunda biriyle savaşa girmek diğeri ile de savaşa girmek demektir. Başka türlüsü düşünülemez bile. Birinin sizin “veliniz” olması bu demektir.
Bu kavramdan yola çıkarak Allah diyor ki: “Kim Allah’a inanırsa Allah onun velisidir.” Anlamı: İman edenler sıkıntılı durumlar yaşayacak ve her zaman Allah yanlarında olacaktır. Şu şekilde betimliyor:
يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ
(Yuhricuhum minez-zulumâti ilen-nûr)
“Onları tutup karanlıklardan aydınlığa doğru çeker.”
(Bakara, 257)
Daha önce bu betimlemeyi görmüştük ama bu konuştuğumuz bağlamda… Hatırladınız mı, birisi okyanusta boğuluyordu? Derinleştikçe daha çok kararıyor. Onu kurtaran kişi de o kişiyi karanlıklardan aydınlığa çıkarmış olur, değil mi? Karanlık, yerin dibine girmek gibidir. Ölüm, toprağın altındadır. Dışarı çekmek seni yeniden hayata döndürmektir, değil mi? Karanlıklardan aydınlığa çıkmak aynı zamanda hayat kurtarmayı temsil eder.
يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ ۖ وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ ۗ أُولَٰئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ ۖ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
(Yuhricuhum minez-zulumâti ilen-nûri vellezîne keferû evliyâuhumut-tâğûtu yuhricûnehum minen-nûri ilez-zulumâti ulâike ashâbun-nâri hum fîhâ hâlidûn)
(Bakara, 257)
İnanmayanların evliyası… Velinin çoğulu evliya demek. Yani müttefikleri. Ne olursa olsun onların yanında olan insanlar. Tağutlar; isyan edenler, her fırsatta Allah’a meydan okuyanlar. Onları aydınlıklardan çıkarıp geri karanlığa çekiyorlar.
يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ ۗ أُولَٰئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ ۖ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
(Yuhricûnehüm mine’n-nûri ile’z-zulumât ülâike ashâbu’n-nâri hüm fîhâ hâlidûn)
“İşte bu insanlar ateşte sürekli kalacaklardır.”
(Bakara, 257)
Bir kavram neydi? Allah hayat sahibidir ve bütün hayatların kaynağıdır. Bundan sonra Allah, hayatını kurtarmak için çapaya tutunan birinden bahsediyor. Sonra Allah, sürekli olarak dostlarının hayatlarını kurtardığını söylüyor. Onları hayata doğru, nura doğru çekiyor ve Allah düşmanı olan tağutlar; insanları yıkıma, ölüme, boğulmaya itiyor.
Hz. İbrahim ve Nemrut Kıssası (Bakara, 258)
Şimdi diğer ayete bakalım.
أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِي حَاجَّ إِبْرَاهِيمَ فِي رَبِّهِ أَنْ آتَاهُ اللَّهُ الْمُلْكَ إِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّيَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ قَالَ أَنَا أُحْيِي وَأُمِيتُ
(Elem tera ilellezî hâcce İbrâhîme fî rabbihî en âtâhullâhul-mulke iz kâle İbrâhîmu rabbiyellezî yuhyî ve yumît, kâle ene uhyî ve umît)
(Bakara, 258)
Bir sonraki ayet… İbrahim (as)’a bakmadın mı? İbrahim (as)’ı düşünmedin mi? İbrahim (as) ile tartışana bak. Allah o kişiye yani Nemrut’a, krallık ve güç vermişti. Nemrut, İbrahim (as) ile tartışıyor ve İbrahim (as) diyor ki:
رَبِّيَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ
(Rabbiyellezî yuhyî ve yümît)
“Benim Rabb’im yaşatan ve öldürendir.”
(Bakara, 258)
Aynı konu: yaşam ve ölüm, değil mi? “Rabb’im yaşatan ve öldürendir.” diyor. Nemrut da أَنَا أُحْيِي وَأُمِيتُ (Ene uhyî ve umît) “Hayır, hayatı ve ölümü ben veririm.” diyor. “Hayır” bile demedi. “Hayatı ve ölümü veren benim!” dedi. Buradaki nokta şu: İbrahim (as) “Rabbim” dedi. “Benim Rabbim hayatı ve ölümü verendir.” Nemrut: “O ben olmalıyım çünkü ben diriltir, öldürürüm. Senin Rabb’in ben olmalıyım.”
Sonra kıssa devam ediyor. İdam cezası almış iki mahkum getirtiyor. Birini öldürüp diğerinin yaşamasına izin veriyor. Sonra: “Gördün mü, hayat veren ve öldüren benim! Yani senin Rabb’in ben olmalıyım!”
İbrahim (as) bundan sonra “Rabb” kelimesini artık kullanmayacak. Çünkü bu palyaço أَنَا أُحْيِي وَأُمِيتُ (Ene uhyî ve umît) diyerek bu kelimeyi suistimal ediyor.
قَالَ إِبْرَاهِيمُ فَإِنَّ اللَّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ
(Kâle İbrâhîmu fe-innallâhe ye’tî bi’ş-şemsi mine’l-maşrikı fe’ti bihâ mine’l-mağrib)
(Bakara, 258)
İbrahim (as): “Eğer öyleyse, güneşi doğudan getiren kesinlikle Allah’tır. Güneşi neden batıdan doğdurmuyorsun?”
Bu arada güneşin doğuşu ve batışı kavramı yaşam ve ölümle de çok ilgili. Gece boyunca bütün hayat durgunlaşır ve güneş ışığı ile hayat başlar; kuşlar cıvıldamaya başlar, hayvanlar hareketlenmeye başlar, ekinler büyümeye başlar… Hayat doğrudan güneşin bir fonksiyonudur.
فَإِنَّ اللَّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ ۗ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
(Feinnallâhe ye’tî biş-şemsi minel-meşriki fe’ti bihâ minel-mağribi febuhitellezî kefer, vallâhu lâ yehdi’l kavmez-zâlimîn)
(Bakara, 258)
Şu ana kadarki derslerin yaşamla ve ölümle ilgili olduğunu fark ediyorsunuz.
Çatıları Çökmüş Kasaba ve Yeniden Diriliş (Bakara, 259)
Bir sonraki ayette ne olacak?
أَوْ كَالَّذِي مَرَّ عَلَىٰ قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا
(Ev kellezî merra alâ karyetin ve hiye hâviyetün alâ urûşihâ)
“Çatıları yıkılmış bir şehir ya da kasabanın yanından geçen biri gibi…”
(Bakara, 259)
“Çatısı çökmüş” İngilizcesi kulağa tuhaf geliyor olabilir, olayı kısaca açıklayım. Tarihte, bazen bir şehirde savaş olur ve tüm şehir yıkılırdı. İnsanlar esir alınır, siviller öldürülür, evler yakılırdı vs. değil mi? Aslında burası terkedilmiş köy veya kasaba. Bütün bu evler var ve bu evlerin hiçbiri ile kimse ilgilenmiyor. Kapılar kırık, pencereler kırık, bazı çatıların delikleri var. Ama kimse bakımını ve onarımını yapmıyor. İki, üç, dört yıl sonra ne olur peki? Binada küf olur, hayvanlar olur, metaller paslanmaya başlar. Ahşaplar nemlenip ve ıslanmaya başlıyor, yani binaların en zayıf yeri çatısıdır. Çünkü açık havaya en çok orası maruz kalıyor ve herhangi bir temelle desteklenmiyor. Sadece tepede oturuyor, sonra rüzgar, yağmur, kar çatıya zarar veriyor, değil mi? Hayvanlar çatıya zarar veriyor. Çatı hasarlanmaya başlıyor. Sonunda desteklenemez hale geliyor. Kimse binaya bakım yapmıyor, bilin bakalım çatıya ne olur? Çatı çöker.
Çöktüğünde dört duvar ortasında çatı vardır ama dört duvarın yerinde kalmasının sebeplerinden biri de çatının onların üzerinde durmasıydı. Şimdi duvarları yerinde tutacak hiçbir şey yok. Rüzgar esiyor, yağmur geliyor, hayvanlar uğraşıyor, sonunda duvar da zayıf hale geliyor. İlk önce biri sonra diğeri çökmeye başlıyor. Neyin üzerine çökmeye başlıyorlar? Çatının üzerine çökmeye başlıyorlar.
Bütün bu durumun oluşması 100 yıl veya 500 yıl sürmüş olabilir, ne kadar sürdüğünü bilmiyorum ama bu tasvirde kasaba kendi çatılarının üzerine çökmüş, bu şekilde tasvir edilmiş. Yüzyılların geçtiğini, buranın yaşanamaz bir yer olduğunu, kimsenin orada yaşayamadığını tarif etmek yerine; bunu yapmak yerine Allah sadece basit bir ifade kullanıyor:
خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا
(Hâviyetün alâ urûşihâ)
(Bakara, 259)
Sadece kasabanın terkedildiğini, yok edildiğini, herkesin öldüğünü veya esir alındığını değil; bir daha orada kimsenin yaşayamadığını da anlatıyor. Öyle uzun sürmüş ki, hatta çatılar yıkılmış ve duvarlar üzerine çökmüş… Bu açıkça ölümün, bütün bir kasabanın ölmüş olduğunun tasviri.
Bu arada Yahudi tarihi bakış açısına göre bu Eriha’nın ele geçirilmesinden bahsediyor olabilir. Yahudi tarihinin başka yerlerinde, bir zaman işgalci Suriyeliler gelmiş. Yüzbinlercesini öldürdüler, diğer yüzbinlercesini de köle aldılar, işçi köleleri yanlarında götürdüler. Bazı müfessirler bahsedilen kişinin İsrailoğulları peygamberlerinden Üzeyir (as) olduğunu söylüyor. Ne zaman diğerleri geldi, kasaba yıkıldı, köle olarak alındılar, yani bu yer yok oldu. Kimse yaşamıyor burada.
Hayal edin, son günlerde örnek olarak şeytanın bombaladığı bir yere gittiniz. Bombalanmış binaların arasında yürüyorsunuz; her taraf moloz, su yok, havada uçan kuş bile yok ve diyorsunuz ki: “Bu nasıl düzelecek? Burada bir daha kim yaşar?” Mesele bu gibi. Oradan geçiyor ve gördüklerinden dolayı çok üzülüyor.
قَالَ أَنَّىٰ يُحْيِۦ هَٰذِهِ ٱللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا ۖ
(Kâle ennâ yuhyî hâzihi’llâhu ba’de mevtihâ)
“Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?”
(Bakara, 259)
Bu nasıl hayata geri dönecek? Müslümanların düşünmesi için de çok önemli bir ayet bu. Bazen ümmetin durumunu düşünüyoruz ve ne kadar çaresiz olduğumuzu düşünüyoruz. Nasıl güçsüz kaldığımızı, nasıl zayıf kaldığımızı, nasıl yok edildiğimizi, nasıl kırıldığımızı, nasıl yozlaştığımızı, nasıl bölündüğümüzü… Adını sen ver, sözlükteki tüm kötü sıfatlara bak; ümmetle ilgili bir açıklamaya veya ümmetin şimdiki durumuna benziyor. “Bu nasıl değişecek? Bu hiçbir zaman değişmez.”
Biliyor musun, Allah Kur’an’da bunun bir örneğini veriyor. Bir peygamber kasabada yürüyor ve ümmet darmaduman olmuş. Sözde canlı olanlar da kafirlerin kölesi olmuş, durum buymuş ve bu yıkılmış Müslüman şehrine bakıyor ve şöyle diyor: “Allah bunu nasıl diriltecek?”
قَالَ أَنَّىٰ يُحْيِۦ هَٰذِهِ ٱللَّهُ بَعْدَ مَوْتِهَا ۖ فَأَمَاتَهُ ٱللَّهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۥ ۖ
(Kâle ennâ yuhyî hâzihi’llâhu ba’de mevtihâ fe-emâtehu’llâhu miete âmin sümme beaseh)
(Bakara, 259)
Allah onun tam orada canını aldı ve 100 yıl boyunca ölü kaldı ve sonra onu hayata geri döndürdü. Hayata geri döndü. Ölü kasabada ölmüştü, o yüzden kimse onu kontrol etmeyecekti. Sonra yeniden canlandırdı.
قَالَ كَمْ لَبِثْتَ ۖ
(Kâle kem lebist)
“Ona: ‘Ne kadar süre ölü kaldın?’ dendi.”
(Bakara, 259)
قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ ۖ
(Kâle lebistü yevmen ev ba’da yevm)
“Bir gün veya bir belki birkaç saat.”
(Bakara, 259)
Yani uyuduğunda zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsın, geçip gider, bilemezsin bile.
قَالَ بَل لَّبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ
(Kâle bel lebiste miete âm)
(Bakara, 259)
Allah dedi ki: “Hayır, bu halde yüzyıl kaldın! Yüzyıldır buradasın.”
فَٱنظُرْ إِلَىٰ طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْ ۖ
(Fenzur ilâ taâmike ve şerâbike lem yetesenneh)
(Bakara, 259)
“Şimdi yemeklerine ve içeceklerine göz at.”
Ölmeden önce yanında yemek varsa, burger varsa ve ölsen, yüz yıl sonra kalktın ve burger hala orada? Hayır, hayır. Yanında içecek varsa, içecek hala orada mı? Hayır. Parçalanmış durumda. Yemek kabı orada olsaydı şok edici olurdu. Yüz yılda yemek kabı da buharlaşırdı. Değil mi?
Sonra dedi ki: “Şimdi bak, yiyeceğin ve içeceğin hiç bozulmamış.” Yemek ve içecek hiç bozulmamışsa yüzyıl geçtiğine inanmak daha zor gelir. Yüz yıldan daha çok yüz saniye gibi gelir. Değil mi?
وَٱنظُرْ إِلَىٰ حِمَارِكَ
(Venzur ilâ hımârik)
“Şimdi eşeğine iyice bir bak.”
(Bakara, 259)
Beraber yolculuk yaptığı katır.
وَلِنَجْعَلَكَ ءَايَةً لِّلنَّاسِ ۖ
(Ve linenc’aleke âyeten lin-nâs)
“Bunu insanlara delil ol diye Biz yaptık.”
(Bakara, 259)
Yani sen olağanüstü bir şey gördün ve gidip insanlara söyleyeceksin ki; Allah, tıpkı gözünün önünde bu ölü hayvanı dirilttiği gibi yeniden diriltecek. Allah ümmete yeniden hayat nefesi verecektir. Ona anlatılan mesele bu. Aslında geri dönmüş ve İsrailoğulları’nın yeniden canlanmasına sebep olmuştur. Onları Allah’a döndürdü, onlara Allah’ı hatırlattı ve tekrar ayağa kalkıp savaştılar ve imparatorluk, bu inananlarla tekrar kuruldu.
وَٱنظُرْ إِلَى ٱلْعِظَامِ
(Venzur ile’l-ızâm)
“Kemiklere bir bak.”
(Bakara, 259)
Senin hayvanından geriye kalan sadece kemikleriydi.
كَيْفَ نُنشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًا ۚ
(Keyfe nunşizuhâ summe neksûhâ lahmâ)
(Bakara, 259)
Kemikleri nasıl canlandırıyoruz. Kemikler zıplıyor. ننشز yukarı zıplamak demek. Aniden kalkmak demek. Kemikler kendi kendine kalkmaya başlıyor ve onlara et giydireceğiz.
فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۥ ۙ
(Felemmâ tebeyyene leh)
(Bakara, 259)
Ölümün tersine çalıştığını görüyor. Ölü, gözlerinin önünde hayata dönüyor. Bunu net bir şekilde anladığında dedi ki:
قَالَ أَعْلَمُ أَنَّ ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
(Kâle a’lemü ennallâhe alâ külli şey’in kadîr)
(Bakara, 259)
“Şimdi biliyorum ve fark ettim ki Allah her şeyin üzerinde tam kontrole sahiptir.” Şimdiki duruma baktığımda, politikaya, ekonomiye, medyaya baktığımda “Bu nasıl değişecek?” diyordum. Artık bunu söylemiyorum. ٱللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ (Allâhe alâ kulli şey’in kadîr) diyorum. Öğrendiği ders buydu.
Hz. İbrahim ve Dört Kuş (Bakara, 260)
Şimdi, bu da hayat ve ölümle ilgiliydi, değil mi? Sonraki ayete bakın.
وَإِذْ قَالَ إِبْرَٰهِـۧمُ رَبِّ أَرِنِى كَيْفَ تُحْىِ ٱلْمَوْتَىٰ ۖ
(Ve iz kâle İbrâhîmu rabbi erinî keyfe tuhyil-mevtâ)
(Bakara, 260)
İbrahim (as) Allah’a dedi ki: “Rabb’im, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.”
İbrahim (as) ilginçtir ki daha önce ateşe atlamıştı. Kendisini daha önce ateşte, ölümün ortasında hayatta kalırken gördü. Bu zaten olmuştu. Ailesinin ölüm demek olan çölün ortasına bırakıldığını gördü. Geri geldiğinde onlar mükemmel derecede iyiydiler. Çünkü Allah söz vermişti. Allah’ın hayatı muhafaza ettiğini pek çok kez gördü. Sadece bir kere değil bir çok kere gördü. Hatta çocuğunu kurban etmesi emredildiğinde bile bunu gördü. Yani hayat ve ölümle ilgili testleri İbrahim (as) bir çok kez tecrübe etti. Bunu okuduğunuzda bu sorunun ondan gelmesi tuhaf gelmiyor mu?
أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِ الْمَوْتَىٰ
(Erinî keyfe tuhyi’l mevtâ)
“Ölüleri hayata nasıl geri getiriyorsun?”
(Bakara, 260)
Ve Allah dedi ki:
قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِنْ
(Kâle evelem tü’min)
(Bakara, 260)
Allah dedi ki: “Yoksa hala inanmadın mı? Yoksa imanın yok mu?” Buna istifham-ı takrirî denir. Tabi ki inanıyorsun. İnandığını biliyorum. Neden soruyorsun? Bu enterasan bir soru ve dedi ki:
بَلَىٰ وَلَٰكِن لِّيَطْمَئِنَّ قَلْبِي
(Belâ ve lâkin liyetmeinne kalbî)
“Tabi ki inanıyorum ama kalbime sükunet ve huzur vermesi için istiyorum.”
(Bakara, 260)
“Kalbimin sakinleştiğini hissetmek istiyorum.” Bu ne demek? Müminler yüzde yüz inanabilir. Kimse İbrahim (as)’ın imanını sorgulayamaz… Ama bazen Allah işaretler gösterir. Allah bize öğüt verir, ders verir, zaten inandığınız şeyi güçlendirir. Hepimizin takviyeye ihtiyacı var. Hatta İbrahim (as) da saygılı bir şekilde takviye istiyor ve Allah ona bu işareti gönderiyor.
Bu ayette ne olduğuna dair baskın bir görüş var ve bir de azınlığın görüşü var. Şeyh Sohaib Saeed azınlığın görüşü hakkında bir makale yazdı. Azınlığın görüşünü gerçekten beğeniyorum. Ama çoğunluğun görüşünü de inkar etmiyorum. Baskın görüş şu ki:
قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِّنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَىٰ كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا
(Kâle fehuz erbaaten minet-tayri fesurhunne ileyke summe’cal alâ külli cebelin minhünne cüz’â)
(Bakara, 260)
“4 kuş al ve onları sana doğru gelmeleri için eğit.” صُرْهُنَّ إِلَيْكَ (Surhünne ileyk). Sara-yasiru‘dan geliyor, aynı zamanda sara-yesuru. Surhunne‘nin anlamı, onların sana yönelmesini sağlamak demektir. Aklınızda tutun, bu kelime çok enterasan. Çünkü bu kelime Sad-vav-ra‘dan, aynı zamanda Savvara kelimesi gelir. Kalıplandırmak, şekillendirmek gibi bilirsiniz.
وَصَوَّرَكُمْ فَأَحْسَنَ صُوَرَكُمْ
(Ve savveraküm fe-ahsene suveraküm)
“Allah sizi yarattı ve şekillendirdi ve şekillendirmeyi de en güzel biçimde yaptı.”
(Teğabun, 3)
Aynı kelimeden Sur kelimesi de türetilmiş.
فَإِذَا نُفِخَ فِي الصُّورِ نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ
(Fe-izâ nüfiha fi’s-sûri nefhatün vâhıdeh)
(Hakka, 13)
نَفْخَةٌ وَاحِدَةٌ (Nefhatun vâhide), üflenecek boru. Birazdan bu iki kavramı birbirine bağlamaya çalışacağız.
Sonra dedi ki: “Dört kuş al, onları sana geri gelmesi için eğit.” فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ (Fasurhunne ileyk). Biliyorum, artık böyle bir kültür yok. Bunun ne olduğunu bilmiyoruz. Şimdi dronlarımız var, sana geri gelmeleri için uzaktan kontrolleri var. Hala bataryası bitmemişse, değil mi? Ama eskiden; güvercin eğitebilirdiniz, kartal eğitebilirdiniz, farklı kuş türlerini eğitebilirdiniz. Mektup gönderirdiniz ve karşıdaki mektubu cevaplardı. Yanlış adrese gelmezler, tam olarak gelmeleri gereken çatının tepesine gelirlerdi. Kuş eğitmek insanların tecrübesinin bir parçasıydı. Hayvan eğitmek gibi; köpek, at vs gibi. Kuş eğitmek hala insanların tecrübe ettiği bir şeydi. Birçok kültürde, kabile kültüründe, dağ kültüründe hala yaşıyor. Hala yapılıyor, değil mi?
“Dört kuş al ve kendine dönmesi için eğit.” diyor. فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ (Fasurhunne ileyk).
ثُمَّ اجْعَلْ عَلَىٰ كُلِّ جَبَلٍ مِّنْهُنَّ جُزْءًا
(Sümme’c’al alâ külli cebelin minhünne cüz’â)
“Sonra, her birinden bir parçayı farklı dağlara koy.”
(Bakara, 260)
Şimdi bazı insanlar bunu şöyle anlıyor: Bütün kuşları öldürüp bacakların hepsini alıp bir dağa koydu. Kanatlarını başka bir dağa koydu, kafa parçalarını başka bir dağa koydu. Onları parçaladı ve parçalarını dağların tepelerine koydu.
ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا
(Summed’uhunne ye’tîneke sa’yâ)
“Sonra onları çağır, sana geri gelecekler.”
(Bakara, 260)
Azınlığın görüşü şu ki: Kuşları eğit ve… Cüz grup demek. Cüz grup anlamına da gelebilir. Bir grup güvercini al, örneğin şu dağa koy. Kartalları al, bu dağa koy. Bıldırcınları al, her neyse şu dağa koy ve sonra çağır. Çağırdıktan sonra ne olacak? Yaşıyorlarsa ona geri dönecekler.
يَأْتِينَكَ سَعْيًا
(Ye’tîneke sa’yâ)
(Bakara, 260)
Belki bu, Allah’ın ahiret gününde söylediği şu şeyin bir betimlemesi olabilir:
ارْجِعِي إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
(İrciî ilâ rabbiki râdiyeten merdiyye)
(Fecr, 28)
Allah bir çağrı yapar ve hepsi geri gelir. Aslında ahiret gününde sura üflenecek — فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ (Fasurhunne ileyk) — asıl suretimize geri dönecek ve biz de ona doğru koşacağız. Allah’a döneceğiz. Allah, kuşların efendilerine geri uçmaları gibi bir örnek olay gösteriyor. Allah çağırdığında; ruhlarınız, bedenleriniz efendisine geri uçacak. Yani tekrardan bu da ölülerin nasıl dirildiğini tekrar gösteriyor. Diyor ki:
يَأْتِينَكَ سَعْيًا وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ
(Ye’tîneke sa’yen va’lem ennallâhe azîzün hakîm)
(Bakara, 260)
Yani bu, Ayetel kürsi ile başlayan ölüm-yaşam, ölüm-yaşam, ölüm-yaşam… tekrar tekrar.
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ
(Allâhu lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyu’l-kayyûm)
(Bakara, 255)
Hayatı devam ettiren de aynı zamanda el-Kayyum.
Amellerin Yeniden Dirilişi
Şimdi asıl size bahsetmek istediğim ayete geldik.
مَّثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
(Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâh)
“Allah yolunda mallarını harcayanları örneği şuna benzer:”
(Bakara, 261)
كَمَثَلِ حَبَّةٍ
(Kemeseli habbeh)
“Bir tohum gibidir.”
(Bakara, 261)
أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ
(Enbetet seb’a senâbil)
(Bakara, 261)
Her birinde yüz tane tohum içeren yedi başak bitirir. Allah ne kadar isterse o kadar çoğaltır, ayet bu.
Bunun ne alakası var? İlk olarak: Tohumun büyümesi aynı zamanda ölümün hayata dönüşmesidir ama daha fazlası var. Bu ayet benim ölümümden ve benim dirilmemden bahsediyor veya ümmetin ölmesinden ve ümmetin dirilmesinden bahsediyor, buradaki konu buydu. Ama Allah konuyu birazcık değiştiriyor. Diyor ki: “Sadece siz ölüp dirilmeyeceksiniz. Sizinle birlikte öldüğünü düşündüğünüz amelleriniz de yeniden dirilecek.”
Bir iş yaptınız, bitti ve hayatınıza devam ettiniz; senin için o iş geride kaldı. Sanki her yaptığım iş tohum gibi, özellikle Allah yolunda yapılan infaklar.
Amellerin Dirilişi ve Bakara Suresi’nin Bağlamı
Ektiğim bir tohum gibi, ben gittim ve şimdi tohum büyüyor. Tohum, hayal edemeyeceğim şekilde büyüyor. Yoluma devam ettim, bunun hakkında düşünmedim bile. Benim için bu iş öldü, dün öldü.
الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ *(El-eyyâmi’l hâliye)* (Hakka, 24)
Hakka Suresi’nde söylediği gibi. O günler gitti, bir daha geri gelmeyecek. Ama Allah, sadece sizin değil aynı zamanda amellerinizin de dirileceğini söylüyor. Amelleriniz de dirilecek. Burada Allah bize ayetler arasındaki “tenasub”u (uyumu) öğretiyor ama dahası da var. Bunu anlamak için bağlamla ilgili bazı şeyleri anlamanızı istiyorum.
Bakara Suresi, Medine’de ilk inen surelerden birisi. Resulullah (sav) Mekke’den kaçmıştı. Hicret, aslında Mekke’den bir kaçıştı. Çünkü Peygamberi (sav) öldürme teşebbüsü söz konusuydu. Mucizevi bir şekilde kaçabildi ve sonunda Medine’de biraz nefes alabildi. Medine’ye geldiklerinde, ilk 6 ay içerisinde inen surelerden birisi Bakara Suresi’dir. İnmeye başlamıştır.
Bakara Suresi inmeye başlayınca, tuhaf bir şey oluyor ve Allah İsrailoğulları’ndan bahsetmeye başlıyor. Allah’ın yasalarına nasıl karşı geldiklerinden falan bahsetmeye başlıyor. Bütün bunların ortasında İsmail (as)’dan bahsediyor ve İsmail (as)… Bu arada İbrahim ve İsmail (as) neyi inşa ediyorlardı? Kabe’yi. Müslümanlar daha yeni Mekke’yi terk etmişler ve şu an Medine’deler ve şimdi Kabe’nin nasıl inşa edildiği hakkında ayetler duyuyorlar, değil mi? Bu, Allah’ın evi şunun için yapılmış:
وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِّلنَّاسِ وَأَمْنًا *(Ve iz cealnel-beyte mesâbeten lin-nâsi ve emnâ)* (Bakara, 125)
İnsanların gelip huzur bulması için yapılmış. Müslümanlar da: “Bir dakika, biz Mekke’de hiç huzur bulmadık. Huzur bulmak için Medine’ye geldik. Mekke’de huzur yoktu.” Sonra diyor ki… “Emir”:
وَاتَّخِذُوا مِن مَّقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى *(Vettehizû min makâmi İbrâhîme musallâ)* (Bakara, 125)
Müslümanlara diyor ki —İbrahim’in makamını, biliyorsunuz değil mi?— İbrahim makamında namaz kılacağınız bir yer edinin. Medine’de yaşayan her Müslüman’a İbrahim makamına gidip namaz kılması söyleniyor. “Daha yeni zar zor kurtuldum, beni öldürmeye çalışıyorlardı! Beni geri mi gönderiyor? Bu biraz fazla!”
Oruç, Hac ve Kıblenin Değişmesi: Büyük Göreve Hazırlık
Birkaç ayet sonra başka kuralları görüyorsunuz, hayvan nasıl kurban edilir gibi. Arap kültüründe ne zaman büyük miktarlarda hayvan kurban edilir? Hacda, hacda. Allah, Bakara Suresi’nde “sıyam”dan (oruçtan) bahsediyor. Bu aynı zamanda oruçtan bahseden bir sure. Oruç neden önemli? Araplar aslında… İslam’dan önce kelimenin kültürel kullanımı *”Es-Savm huvel imsak aslen”*, “savm”ın anlamı tutmak demek. Mesele şu ki Araplar “savm”ı sadece kendileri için kullanmıyorlardı. Araplar “savm” kelimesini atlar için kullanıyorlardı.
Çünkü biliyorlardı ki çölde en iyi binek deveydi. Çölde at iyi bir fikir değildi. Çölde deve iyi bir fikir ama savaşa gidiyorsanız develer pek de işe yaramaz. Eğer gelip saldıracaksan develer şöyle… Adamı yakalamadan önce ölmüş olursun. Hızlı bir sürüşe ihtiyacın var. Buradaki problem şu ki savaş çölün ortasında bir yerde olabiliyor. Atı çölün ortasına getirene kadar at çoktan ölmüş oluyor. Çok suya ihtiyacı var. Bütün ordunun suyunu bir ata verirsiniz, bu bir problem. Atlarını çölde susuz kalırken daha uzun yaşaması için eğitiyorlardı. Atlarını sudan uzak tutuyorlardı ve buna “savm” diyorlardı. Savm Arap kültüründe zaten savaş hazırlığı ile ilişkiliydi. Dayanıklılık hazırlığı, dayanıklılık eğitimi. Çünkü yemeksiz hayatta kalman ve bir şeyler yapabiliyor olman gerekir.
Allah orucu vahyediyor ve orucu vahyettikten sonra hacdan bahsetmeye başlıyor. Hac. Müslümanlar Medine’de ise… Medine’de hac yapamazsınız, nereye gitmeniz gerek? Mekke’ye gitmeniz gerek. Bu demek oluyor ki bütün Müslümanlar biliyor ki… Bu arada en büyüğünden bahsetmedim bile. Allah kıbleyi değiştirdi. Bu birinci şeydi. Allah kıbleyi Kudüs’ten Mekke’ye çevirdi. Şimdi Müslümanlar günde 5 vakit Mekke’ye doğru dönüyor. Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı kılarken içinin put dolu olduğunu bildikleri Kabe’ye dönüyorlar.
Şimdi namaz kıldığınızı ve Kabe’de putların olduğunu hayal edin. Bu sizi rahatsız eder mi? Her namaz sana henüz işinin bitmediğini hatırlatır ve işimiz o putlar yok edilene kadar da bitmeyecek. Burası Allah’ın evi, rehin tutuluyor ve zorla sahte tapınma tapınağına dönüştürüldü. Onu yeniden olması gereken mescide dönüştürmeliyiz. İbrahim (as)’ın mirasını eski haline getirmeliyiz. Bunu hac yaparken yapacağız.
Bakara Suresi geldiğinde, zar zor hayatta kalabilmiş Müslümanlar vardı. Şimdi onlar Medine’deler ve Medine’deki ilk zamanlarından beri sanki Kur’an şöyle diyor: “Nefesini tut, geri dönmelisin.” Amacınız her şeyin tamam olduğu bir topluluğa yerleşmek değildi. Amacınız her zaman Mekke’ydi. Allah’ın evini özgürleştirmek. İşte göreviniz bu.
İnfak, Can ve Mal İmtihanı
Sonrasında soru şu ki, Mekke Kureyş’in kontrolündeydi. Kureyş de küçük oyuncu değildi. Bölgedeki kabileler içinde en zengini, politik olarak en çok bağlantısı bulunan… Seni öldürmeyecek olsalar bile etraftaki pek çok insan onlar için öldürmeye hazır. Çünkü onların bağlantıları var. Bugünün politikasıyla belki hayal etmeniz zor olabilir. Mesele sadece o ülke değil, o ülkenin dostları da problem. Onlardan da onların dostlarından da endişelenmelisin. Bunu daha önce hiç duymadınız değil mi? Arabistan’da işler böyle yürüyordu. Daha Medine yakınlarında kimler Mekkelilerin müttefiki onu bile bilmiyoruz. Kim onlar için çalışır. Aslında Medine’de bile Mekkelilerle müttefik Yahudiler var. Resulullah (sav)’e suikast yapmayı bile denediler.
Bütün bunlar olurken, aniden Allah “Evet, Mekke’yi fethedeceksiniz” diyor. “Gerçekten mi? Mekke’yi mi ele geçireceğiz? En zengin, en kudretli, en çok savaş tecrübesi olan, en çok kaynağı olan… Herkes onların tarafındayken zar zor hayatta kalan bizler mi onları ele geçireceğiz?” Evet, yapacağınız şey bu. Allah’ın ordusuna dönüşen bir ordu olacaksınız.
Bu arada ne zaman ordunuz olsa ordunun büyük bir bütçeye ihtiyacı olur değil mi? Birçok ülkede toplanan verginin büyük kısmı nereye gider? Orduya. Temel olarak Allah Mekkelilere karşı savaş çağrısı yaptığında bu, ordu kurman gerekiyor demektir. Eğer ordu kuracaksan, o zaman paran olmalı. Kaynak edinmelisin. Enfal Suresi’nde, Bedir’den sonra bile Allah’ın dediği gibi:
وَأَعِدُّوا لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ *(Ve eıddû lehüm mesteta’tüm min kuvvetin ve min ribâtı’l-hayl)* (Enfal, 60)
Her çeşit hazırlığınızı yapın, özellikle süvariler, yani atlılar. Mesele şu, atlar ucuz mu pahalı mı? Allah at hazırla dedi. Bu, at alman lazım demek. Sonra atı eğitmelisin. Bu ucuz mu pahalı mı? Sonra ata bakmalısınız; ahır, yiyecek, su… Atı eğitmelisiniz, sonra nal yaptırmalısınız, eyer yaptırmalısınız. Aman Allah’ım bu koca bir endüstri. Bu bir ayetin içindeki, koca bir askeri endüstriyel kompleks ve gerçekten pahalı. Bu da Müslümanların harcama yapması gerekiyor demek. Yani Allah, Allah yolunda harcamaktan bahsediyor.
Bazı insanların imanları çok kuvvetli değil ve pek emin değiller. “Neye harcayacağız? Ordu mu, gerçekten ordu mu? Ne büyüklükte bir ordu kuracağız? Kiminle savaşacağız? Kureyş ile mi? Pek de akıllıca bir fikir değil, sadece paramız gidecek. Bu insanlara karşı savaş kazanmanın bir yolu yok. Neden bahsediyorsun! Kimse Mekke’ye sataşmaz. Paramızı çöpe atıyoruz. Parayı boşa harcıyoruz.” Üstelik tüm paranı kaybetmekle kalmayacaksın kardeşim, öldürüleceksin. Seni öldürecekler.
Şimdi bütün bu ayetlere tekrar bakalım. Allah bütün hayatların kaynağıdır. İman edenleri karanlıktan aydınlığa çıkaran O’dur. Allah bu ölü şehri nasıl yeniden canlandıracak? Ey Allah’ım, ölüleri nasıl diriltiyorsun? Takviye üstüne takviye, takviye üstüne takviye… Müslüman’a, “Ölümün hiçbir şey değil!” deniyor, çünkü Allah sizi tekrar diriltecek. Yani seni öldürecek olmaları senin için bir problem olmamalı. Problem olmamalı çünkü:
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ *(Allâhu lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyu’l-kayyûm)* (Bakara, 255)
Mesele yok, sıkıntı yok. İbrahim (as)’ın kalbine huzur verecek bir şey lazımdı. Kuşların işareti, Allah’ın sizi de geri getireceğini bilmesi için yeterliydi. Allah sadece İbrahim (as)’dan bahsetmiyordu, sizinle ve benimle konuşuyordu. Bizi hazırlıyordu.
Bu arada ölmeye, gitmeye hazırsam… En değerli varlığım, hayatım. Birisi sokakta yürüyor; gayrimüslim, ateist, Hindu kim olduğu fark etmez. Sokakta yürürken biri sana silah çekti: “Bütün paranı bana ver!” “Hayır bu para için çok çalıştım, paramı alma canımı al.” Kimse bunu yapmaz. Paranı verirsin çünkü öncelikle sahip olduğunuz en değerli şey nedir? Hayatınız. Sahip olduğunuz en değerli ikinci şey nedir? Paranızdır, ikinci en değerli şeyiniz paranızdır. Genellikle insanlar için en değerli şey hayatlarıdır. Yani bu yüzden birisi paranızı almak için hayatınızı tehdit etmeli. Olaylar böyle işliyor.
Şimdi bu ayette ilk en büyük zorluk olan hayatın kendisi için Allah: “Hayatın için endişelenme, senin hayatınla Ben ilgileneceğim, bu bir problem değil” dedi. Geriye kalan tek problem ne? İkinci problem ne? Para. Allah sanki hayatını vermeye hazır olmadan önce görelim bakalım… Birinciyi istemeden önce bakalım iki numaraya hazır mısın? Çünkü zaten ikinciyi yapamıyorsan bu, bir numaraya hiç hazır olmadığının kanıtı.
Bu arada diyor ki: “Kim Allah yolunda tek bir tohum bile harcasa bu kat kat fazlalaşır.” Bu arada, bu hayat —paradan bahsetmiyorum, hayattan bahsediyorum— Allah diyor ki:
فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ *(Femâ metâu’l-hayâti’d-dünyâ fi’l-âhirati illâ kalîl)* (Tevbe, 38)
Bu hayatta sahip olduğum şeyler; yaşım, sağlığım, aldığım lezzetler, tecrübelerim oldukça sınırlı. Allah’ın ahirette bana verdiği ise sınırsız. Yani ahiret ile kıyaslandığında bu hayat çok küçük, Allah bunu diyor. Anlaması kolay, eğer Allah öbür hayat kalıcı diyorsa sonlu bir şeyle sonsuz bir şeyi nasıl karşılaştırabilirsiniz ki? Böyle bir karşılaştırma olamaz. Aynı şekilde, bu hayatta harcananlar sonlu ve bu harcamanın getirisi ise sonsuz. Allah “Hey bu hayatta harcadın ve karşılığı bu kadar ve o kadarı bitince hepsi bu, süre doldu” demiyor. Hayır, sonsuza kadar rızık verilmeye devam edecek, tekrar tekrar alacaksın, bitmeyecek.
تِجَارَةً لَّن تَبُورَ *(Ticâraten len tebûr)* (Fatır, 29)
Bu ticaret hiçbir zaman kötü gitmeyecek. Bir kere yatırım yaptın, geri dönüşü kalıcıdır, sonsuza dek gelecek. İşte ahiret ticareti kavramı budur.
Tohum Örneği ve Ahiret Ticareti
Evet, şimdi bu ayete tekrar bir kez daha bakalım. Allah’ın (cc) bu örnekte ne dediğini anlamaya çalışalım. Tohum ekme meselesi, yatırım demektir. Çiftçi, diğer bütün çalışanlardan farklı olarak… Bir mağazanız, restoranınız ya da benzer bir şeyiniz varsa ne kadar gelir olduğunu hesaplarsınız, bazen iki haftada bir, bazen ayda bir gelire bakarsınız… Aranızda çalışanlar, belki ödeme çeki alıyorsunuz. Sanırım İngiltere’de aylık mı? Yani ay sonuna kadar açlıktan ölmenizi bekliyorlar ve sonra ödüyorlar. Biz Amerika’da iki haftada bir ödeme alıyoruz. Para harcıyorsunuz ama mesele şu ki, eğer aylık maaşınızın tamamını ayın birinde alırsanız üçüncü günde yine fakir olursunuz. Çünkü “şimdi param var” diye… Üçüncü gün, aman Allah’ım bir sonraki ödemeye 27 gün kaldı.
Ama çiftçileri düşünün, sezonda bir kere ödeme alıyor. Ne haftada, ne iki haftada, ne aylık; her sezonda bir kere ve ödeme çeklerinin garantisi yok. Her seferinde bir tohum ekiyor, kendini paralıyor ve tohumu toprağa ekmek çok yorucu bir iştir. Tohumların çıkıp çıkmayacağını da bilmiyor. Büyüyemeyebilir bile. Toprakta tohumu hastalandıracak ya da yok edecek bazı böceklerin olup olmadığını bilmiyor. Yağmurun yağıp yağmayacağını bilmiyor ya da çok fazla yağmur yağarsa, her şeyi su basıp berbat edebilir. Havanın çok sıcak olup her şeyi yakıp yakmayacağını bilmiyor. Havanın çok soğuk olup her şeyi dondurup dondurmayacağını bilmiyor. Çekirge veya diğer kuşların veya sürülerin istilası olup olmayacağını ve gelip her şeyi yok edip etmeyeceklerini bilmiyor ama yine de bu işi yapıyor.
Bitkilerin bütün sezon boyunca hiç problemsiz hayatta kalmasını umut ediyor ve sonunda büyüyen mahsulü görebiliyor. Yarı büyümüş görse bile endişeleniyor çünkü “İyi görünüyor ama her şey ters gidebilir.” Yani gergin. Tam büyümüşse hangi çiftçi kültüründe olursanız olun; Avrupa, Hindistan, Malezya, Endonezya, Vietnam… Neresi olduğu fark etmez. Mahsul tam büyüdüğünde her kültür kutlar. Davulları çıkarırlar, farklı renkleri çıkarırlar, kutlamaya başlarlar. Çünkü bu sezonda ödeme alacağınız tek gün. Alacağın ücret bu. Garantiniz yoktu, kutlama için hiçbir sebep yoktu ta ki hasada kadar. O zamana kadar kutlayamadınız.
Allah bu örnekle şunu yapıyor: İman edenler için kutlama, tohumu toprağa koyduğunuz anda başlar. Hasadı beklemiyorsun, Allah zaten bu mahsulün kötü olmayacağının garantisini veriyor. Bu mahsul kötü olmayacak ve size bu benzetmede çok fazla şeyin ters gidebileceğini söylemiştim, değil mi? Çiftçilikte pek çok şey kötü gidebilir. Bu ayetleri okursanız, gelecek olan ayetleri, Allah rızası için ektiğiniz tohumlarda ters gidebilecek şeyler şunlar… Mahsulünüzün yok edilmeyeceğinden şu şekilde emin olabilirsiniz, buna dikkat edin ve mahsul üstüne mahsulünüz olacak.
Şimdi şunu anlayalım, her biri yedi kat veriyor. Her birinin içinde yüz tane var. Hadi bunu da anlamak için birkaç dakika ayıralım. Normalde bir tohum bir başak verir, belki iki; yedi değil, bu sıra dışı. Kur’an’da 7 rakamının yedi gökle irtibatı olduğunu biliyoruz. Sanki ayette, dünya için normal olmayan, semavi bir şeyler olduğuna dair bir işaret var gibi. Bu şeylerin büyüme biçiminde alışılmadık bir şeyler oluyor. Bu kadar küçük… Bu arada toprağa bir tohum ekmek… Hiçbir çiftçi toprağa bir tohumu koyup da… Binlerce, binlerce, binlerce tohum ekmek zorundasınız. Oğlunuzu eğitip “Oğlum, gelecek yıl bana çiftlikte yardım edeceksin.” O da “Baba bir tohum ektim, bitti işim değil mi?” “Ne diyorsun sen? Sadece bir tohum koyamazsın. Yeterli değil, çok az!”
Allah’ın bu ayette yaptığı şey şu ki: Bazen bir mümin Allah rızası için ne iyilik yaptıysa bunun çok az olduğunu düşünür. Bir bağış toplama etkinliğindesiniz. “Hangi kardeşim 10.000 verecek? 10.000, hadi! Göz teması kurun, hadi, bana bakın, bana bakın, 10.000!” ve birisi elini kaldırdı ve sen: “Adamım, o kadar parası mı varmış?” “Tamam, tamam başka biri var mı 6, 7, 10 bin? Birileri 10 bin verdi. Tamam size indirim yapacağım, 5 bin.” Sonra birçok kişi elini kaldırıyor. “2 bin” ve başka birçok kişi elini kaldırıyor, “200?” Başka birçok kişi elini kaldırıyor ve sen: “Sadece üç paundum var. Geri dönmek için de diğer üç paunda ihtiyacım var.” Bazıları 10 bin veriyor ve sen de 3 paund veriyorsun, 3 dolar veriyorsun. Ne düşünüyorsun? “Onlarınki çok sayılacak, benimki çok az.” Allah burada neyi büyük gösteriyor? Çiftliğin tamamını mı tek bir tohumu mu? Bir tohumu.
Bir tohum bir kere 700 tohum haline geldiğinde 700 tohumun her biri yeniden ekiliyor ve her biri de 700 tane daha veriyor ve onlar da yeniden ekiliyor ve her biri de yeniden 700 veriyor ve onlar da tekrar ekiliyor… Bu işlem tekrar tekrar devam ediyor ve senin bütün yaptığın tek bir tohumdu. Bütün yaptığın buydu, başka bir şey değil.
Hadi bunu pratik hayata uygulayalım. Diyelim ki 400 yıl önce Güney Asya’da bir yeri ziyaret eden bir Müslüman var ve Budist bir ailenin yanında kalıyor. Dağın tepesinde bir yerlerde. Nepal yakınlarında, bugünlerde Afganistan; o zamanlar bu insanlar farklı dinlerdendi. 700-800 yıl önce. Sonra orada kalan Müslüman nezaket gösterdi, Allah’tan biraz bahsetti. Nazik oldu, işinde dürüst oldu vs. ve bütün köyden bir genç adam Müslüman oldu. Sonra bazı insanları ikna etti ve onlar Müslüman oldu ve ailesi oldu. Sonra köyünden kovuldu, her neyse. Bu genç adam 800 yıl önce, çocuklarının çocuklarının çocukları dünyanın her yerinde mescitler açtılar, bazıları din alimi oldu, içlerinden bazıları iş adamı oldu ve bağış yaparak binlerce yetime baktı. Yetimlerin bir kısmı alim oldu. Bu alimlerin bazıları birine bir şey öğretti ve öğrettiği kişi bir ülkenin başkanı oldu ve o ülkenin politikalarında reform yaparak binlerce hayat kurtardı. Bazıları bunlara katıldı… Aman Allah’ım! Bütün bu olanlar nerede başladı? Bir adam birileri ile yemek yedi ve güzel şeyler söyledi, Allah’ın bazı ayetlerini paylaştı ve bir şeyler değişti. O genç adam yaşlanıp öldüğünde bile ne tohum ektiğini bilmiyor. Hiçbir fikri yok. Mahşer gününde bu küçük tohumla Allah’ın huzuruna geliyor ve Allah’ın onu neye dönüştürdüğünü görüyor.
وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاءُ *(Vallâhu yudâifu limen yeşâ)* (Bakara, 261)
Allah dilediğine kat kat verir. İş hayatında projeksiyon denen bir şey var. Yatırım yapsak… Biraz emlak, biraz da iş yatırımı ve benzeri şeylerle ilgileniyorum. Gayrimenkule baktığınızda yatırım getirisinin ne olduğunu düşünürsünüz? Bu bölgede eğilimler ne yönde? Bölgedeki benzer fiyatlar ne? Bölgede enflasyon ne durumda, iş piyasası nasıl? Yani ödevinizi yaparsınız ve eğer şu veya bu yatırımı yaparsanız, bu yatırımdan ne kadar kazanabileceğinize dair bir projeksiyon çıkarırsınız, değil mi? Ama diğer taraftan Allah diyor ki; öncelikle bu garantili bir yatırım, ikinci olarak ise bu yatırımın geri dönüşü hayal bile edemeyeceğiniz yerlerden gelecek. Allah dilediğine kat kat verir. Bu arada… 700 ile 700 çarpılır, yine 700 ile çarpılır, yine 700 ile çarpılır. Bu hala insan hesabı. Allah ekliyor:
وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاءُ *(Vallâhu yudâifu limen yeşâ)* (Bakara, 261)
Sanki üstüne bir de Allah dilediği kişi için öyle bir çarpım yapacak ki aklınız almayacak. En azından 7 ve 700’ü anlayabilirsiniz ama sizin ötenizde aklınızın almayacağı başka bir hesap daha var.
“Fî Sebîlillah” Kavramı ve Gerçek Misyon
Bununla alakalı paylaşacağım son şey ise: Allah yolunda harcama konusunda olağanüstü bir ifade, *”fî sebîlillah”*. Bu önemli bir ifade, bunu bugünlerde her şey için kullanıyoruz. “Biraz dondurma alabilir miyim fî sebîlillah?” “Lütfen yolumdan çekilir misin fî sebîlillah?” Her şey fî sebîlillah değil mi?
Kur’an’ın dikkatli bir şekilde incelenmesi sonucunda şu görülür: Peygamberin (sav) bir görevi vardı. Onun görevi, Allah’ın evini İbrahim’in (as) inşa ettiği amaca uygun şekilde özgürleştirerek eski haline döndürmekti. İbrahim (as) bu evi, bütün insanlık Allah’ı tanısın diye inşa etmişti. Bir iki grup insan için inşa etmemişti. İbrahim (as) o evi inşa etmekle görevlendirilmişti ki dünyanın her yerinden insanlar Allah’ı bilebilsin ve tek İlah’a kulluk etmenin gerçekte ne anlama geldiğini bilebilsinler. Peygamberin (sav) amacı da budur, işte görevi budur.
Görevi Medine’de bir topluluk kurmak değil, bu sadece hedefine ulaşmakta bir basamak. O’nun görevi hicret etmek değildi, hicret sadece görevine ulaşmakta bir basamaktı. O’nun görevi savaşmak değildi, savaş sadece basamaktı. Görev başka bir şey. Olup biten her şey, büyük ya da küçük adımlar tek bir hedefe doğru ilerliyor. Tek bir göreve. Bütün Müslümanlar anlamıştı, herkes anlamıştı. İster savaş alanında en önde olayım ya da at nalı yapan olayım ya da yemeği pişiren olayım, ister çocuklara yardım eden ben olayım, başka ne varsa… Hepsi üzerine düşeni yaptığını biliyor ama bu parçaların her biri daha büyük bir misyonun parçası.
كَأَنَّهُم بُنْيَانٌ مَّرْصُوصٌ *(Keennehum bunyânun mersûs)* (Saff, 4)
Allah diyor ki: “Çimentolu duvarlar gibiler.” Bütün tuğlalar yerlerini biliyor. Bazı tuğlalar duvarın burasında, bazıları burasında. Bazı tuğlalar aşağıda, diğerleri yukarıda, her tuğla yerini biliyor ve onların hepsi daha büyük bir amaca hizmet ediyorlar.
Harcadığınız zaman… Allah’ın verdiği göreve bir yolculuk var. Allah’ın rızasına giden bir yolculuk, yani “sebîlullah” (Allah’ın yolu) sadece Allah’ın rızasına giden bir yolculuk değil; aslında misyon, yol Peygamber (sav) için Allah tarafından çizilen yol. Yani Peygamberin (sav) görevini gerçekleştirmek için harcıyorsunuz. Bunun için harcamış oluyorsunuz.
Sonra Allah başka harcamalardan da bahsediyor. Diğer harcamalar, herhangi bir iyilik için harcadığın her şey, her iyi şey. Birine yardım ettin, bağış yaptın, bazı iyi şeyler için harcadın, aile vs. Bunların hepsi iyi, aynı zamanda “hayır” da, ibadet de ama *”fî sebîlillah”* ifadesi Allah’ın sözünün bu dünyaya yayılması, misyonun desteklenmesi ile ilişkilendirilir. Amaç Allah’ın kelamı Kur’an’ın kendisidir ve bunun en kuytu köşelere ulaşması gerekiyor. Her yere ulaşması gerekiyor ki:
وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَاۜ *(Ve kelimetullâhi hiye’l-ulyâ)* (Tevbe, 40)
Allah’ın sözü üstün gelebilsin. Henüz kimse duymadıysa, kimse ortaya çıktığını görmediyse, Allah’ın kelamı nasıl üstün gelebilir? Bu yüzden Kabe’nin özgürleştirilmesi gerekiyordu.
Bundan size bahsetmemin sebebi… Daha önce Allah’ın sözlerini kimse duymamış mıydı? Diyelim ki Mekke’deki bir kâfir Allah’ın kelamını duydu. Müslüman olmasa bile biraz etkilendi, biraz sarsıldı. Sonra bir daha duyduğunda, yüzde 2 daha fazla sarsıldı, yüzde 3 daha fazla. İslam’ı kabul etmemiş bile olsa, içinde bir şeyler oluyor. Söylemiyor, gelip ben Müslüman oluyorum demiyor. Ama içeride bir huzursuzluk başladı. Bir şeyler harekete geçti ve bu belki de sonunda onun da Müslüman olmasına yol açacaktır.
إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِۚ *(İnnemâ tünziru meni-ttebea’z-zikra ve haşiye’r-rahmâne bi’l-ğayb)* (Yasin, 11)
بِالْغَيْبِ (Bi’l-ğayb)* burada iki anlama sahip. Birincisi: Sen sadece uyarıyı dikkate alanları ve Rahman’dan korkanları uyaracaksın. Sadece görünmeyen Rahman değil, kişi bilinmeyenden de korkuyor. Onlar Allah’tan korkuyorlar ama sen bunu bilmiyorsun. Allah’tan korkmaya, Rahman’dan korkmaya başlıyorlar ama bunu bilmiyorsun. Senin işin onları etkilemek.
Kalp ve Akıl Kampanyaları: Kur’an’ı Yayma Sorumluluğu
Bütün bunlara dikkat çekmemin sebebi şundan… Müslümanlar olarak bugünlerde yatırım yaptığımız şeyler: Müslüman kurumlarına yatırım yapıyoruz. Değil mi? Genellikle Müslümanlar iki şeye yatırım yapar:
- Dünya üzerinde kurumlara yatırım yaparız. Yerel mescitler, Pakistan ya da İngiltere’de olması fark etmiyor. Amerika’daki ya da Avusturya’daki bir mescit fark etmez, bu bir kurum. Bu kurumları inşa etmek ya da desteklemek için harcıyoruz. Bazen bunlar eğitim kurumu, ibadet kurumu olur vs.
- Veya öncelikle kriz harcamalarına harcarız. Ümmetin başına bir tür kriz geldiğinde, elimizden gelenin en iyisini yaparız.
Bu ikisine de biz *”fî sebîlillah”* diyoruz. Bunun için şu anda kullandığımız ortak dil *”fî sebîlillah”*. *”Fî sebîli’t-tağut”*u anlamanıza yardım etmek istiyorum ki *”fî sebîlillah”*ı anlayabilesiniz. *”Fî sebîli’ş-şeytan”*, sonra *”fî sebîlillah”*ı anlayabilesiniz.
Dünya çapında milyarlarca, bazen trilyonlarca dolar harcanan kampanyalar var. Kurumlara değil, evlere değil, binalara değil, altyapıya değil, yardım çalışmalarına değil; harcadıkları şeye “kalp ve akıl kampanyası” diyorlar. Ülkedeki eğitim sistemine etki etmek istiyorlar. Ülke medyasına etki etmek istiyorlar. Belli türde mesajları olan filmler çekmek istiyorlar. Çünkü bazı şeylerin normalleşmesini istiyorlar. Yani LGBT gibi bir şeyin normalleştirilmesi için milyarlarca dolar harcıyorlar. Çok üst düzey aktörler, üreticiler, Netflix, Amazon, bilirsiniz, başı çeken Hollywood… Üst sınırdan ödeme yapıp, filmler, çocuk sinemaları yapıyorlar. Barbie filmleri mesela son zamanların gerçekten ilginç bir örneğiydi. Belirli türdeki mesajlar için çok para akıtıldı. Çünkü bazı şeyleri anladılar.
Anladılar ki dünyada güç elde etmenin yolu, insanları mesajlarla bombardımana tutmak. Onlara mesaj vermeyi sürdürürken ilk mesajlara tepkileri “Ah bu iğrenç! Katılmıyorum” gibiydi ama milyonuncu verilişte bu onların yeni normali oldu. “Vermeye devam edin, mesaja devam edin, onlara mesajı yağdır, tekrar tekrar.” Kelimenin tam anlamıyla:
اَلَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِۙ *(Ellezî yüvesvisü fî sudûri’n-nâs)* (Nas, 5)
Fısıldamaya devam etti, etti, etti. Kelimenin tam anlamıyla:
وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ *(Ve zeyyene lehumüş-şeytânu mâ kânû ya’melûn)* (En’am, 43)
Şeytan yaptıklarını kendilerine güzel göstermişti. Yaptıkları çirkin ama şeytan yeterli propaganda yapınca, çirkin olan güzelleşmeye başlıyor. Zihniyetiniz değişiyor çünkü buna o kadar fazla maruz kaldınız ki…
Kur’an’ın amacı, amaçlarından birisi neydi?
فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا *(Fesâlet evdiyetün bikaderihâ)* (Ra’d, 17)
Kur’an Mekke vadisinde sel oldu. Herkes Kur’an’ı duyuyordu, Kur’an’ı duymaktan nefret edenler bile Kur’an’ı duyuyordu. O’nu duyuyorlardı.
Bunu bizden daha iyi anlayanlar kimler? Hristiyanlar. Hristiyanlar, Hristiyanlığı yaymak için kilise inşa etmeye harcadıklarından çok daha fazlasını harcıyorlar. İncil’i yayabilmek için milyarlar harcıyorlar. Endonezya ve Hindistan köylerine fakir Müslümanları Hristiyan yapabilmek için vaiz gönderiyorlar. İstediğiniz kadar nefret edebilirsiniz, aslında zaman ve para yatırıyorlar. Çünkü kendi mesajlarına inanıyorlar. Mesajı yaymaya inanıyorlar.
Yapmadığımız ve fark etmediğimiz şey, Allah’ın sözünü yaymamız gerekiyordu. Mekkeliler için bir problem yaratan Allah’ın sözünü durdurmak için tek yolun Resulullah’ı (sav) öldürmek olduğunu düşündüler. İslam’ı onlar için katlanılamaz bir problem yapan şey, Kur’an’ın yayılmasıydı. İşte bu katlanamadıkları problemdi. Kur’an toplumun üç kesimine de yayılıyordu:
- Kur’an toplumun üst kısmındaki elit tabakaya yayılıyordu. Bu toplumdaki en zeki insanlara; şairler, politikacılar, milyarderler… Kur’an’ı duyduklarında, onlara çarpıyordu.
- Sonra topluluğun orta sınıfı, toplumun büyük kısmı duyuyordu.
- Toplumun en fakir kısmına da Kur’an hitap ediyordu ve hepsi Kur’an’da hedeflenmişti.
Ve bu olurken her birinden yeterli kişi —bir iki kişi üstten, birçok kişi ortadan, birçok kişi alttan— toplumun her tabakasından insanlar Allah’ın Kitabı’na doğru gelmeye başlayınca bu tehlikeli olmaya başlıyor, bu çok fazla. Onlar kendi kurallarını yıkmaya hazırlardı. Kuralları neydi biliyor musunuz? Kendi kabilemizin insanlarını öldürmeyiz, başka kabilelerin insanlarını öldürürüz ama kendimizden olanları öldürmeyiz ve Mekke güvenli bir yerdir, Mekke’de kimseyi öldürmeyiz.
حَرَمًا اٰمِنًا *(Haramen âminâ)* (Ankebut, 67)
Aslında bu yüzden bütün kabileler putlarını oraya koyuyordu. Çünkü İsviçre gibiydi, orada güvendesin. Tarafsız bölge. Kimi öldürmeye niyetliler? Resulullah’ı (sav). Kime işkence etmek istiyorlar? Sahabelere. Herkesin güvende olması gereken o yerde… Kendi kurallarını çiğnemek istiyorlar. Neden? Çünkü çok tehlikeli, çok fazla.
Olay şu ki Müslüman aklı şunu anladığında… İyi şeylere harcıyoruz; çocuklarımıza harcıyoruz, okulumuza, mescidimize, kurumlarımıza, bu medeni şeylere harcıyoruz. Topluca neye harcamıyoruz biliyor musunuz? Kelamı yaymak için harcamıyoruz. Bu aslında:
فليبلغ الشاهد الغائب *(Felyubelliğiş-şâhidul-ğâib)*
Kelamı ortaya çıkarın, bırakın herkes duysun. İşte bu da aslında bir yatırım gerektirir. Sadece para yatırımı gerektirmez.
وَأَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَفِينَ فِيهِۜ *(Ve enfikû mimmâ cealekum mustahlefîne fîh)* (Hadid, 7)
Şu anda bu dersi işleyen insanlar var çünkü birisi uğraştı ve Allah kelamını; İslam’ın kendilerine yabancı olduğu etnik topluluklarda, ülkelerde, bölgelerde yaydı. İslamiyet’i miras almadık. Benim geçmişimde de yeterince geriye giderseniz Afganistan’a ulaşırsınız ve belki de Budist ya da başka putperest bir dine varırsınız. Muhtemelen böyleydik. Herhangi birinizin neslinde yeteri kadar geriye giderseniz gayrimüslim orijine ulaşırsınız. Oraya kadar nasıl geldi? Bazı insanlar anladı ki burada bir görev var. Bunun yayılması gerekiyor. *”Fî sebîlillah”*ı anladılar.
Sonuç Değil, Tohum Ekmek ve Ortak Gündem
Aslında Kur’an bir insana gerçekte ne yapar? İlginçtir ki bu amaca yönelik harcama, çiftçilikle açıklanıyor. Allah’ın sözünü yayıyor olsan ve “O kadar çok davet var ama hala çok fazla bozulma var, hiçbir şey değişmiyor” diyorsan… Evet, çok güzel, bunu Nuh (as)’a da söylemeliydin! Davetini 950 yıl sürdürdü. Bozulma geçti mi? Hayır. Yine de görevinin bu olduğunu biliyor, değil mi? Resulullah (sav) en iyi daveti yapabilmek için çok fazla zaman harcıyordu. Mekke’de Kur’an’ın kendisi, Kur’an’ın kendisine vahyedildiği kişinin ağzından duyuluyordu ve işler iyiye gitmiyor, kötüye gidiyordu.
Sen de burada durup “Bu kadar davet ve ne değişti, ne anlamı var ki?” Bu, ne anlamı var diyenler için. Neden bu yorumu dinin aslında öğrettiği şey ile karşılaştırmıyorsun? Mesele senin sonuçları görmen değil, mesele senin bir tohum ekmen ve bu tohumun neticesini burada görmeyi beklemiyorsun. Senin işin tohum ekmek ve Allah tohumu bu hayatta mı, ahirette mi büyütecek, ne zaman büyütecek bu O’na kalmış, bize değil. Şimdi bir tohum ektin belki 50 yıl sonra büyüyecek. Şimdi bir tohum ektin Allah belki 200 yıl sonra büyümesine karar verir. Mümkün mü? Evet. Kesinlikle mümkün. Şimdi tohum ektin çünkü niyetin halis değildi ve öldü. Hiçbir şey olmadı, bu da olabilir. Bu bize bağlı değil.
Herhangi bir kişinin içine iman tohumu girdiğinde, içinde bir şeyler büyümeye başlar. Bu yüzden Fetih Suresi’nde; bu amaca yatırım yapmak da, iman edenlerin gelişmesi de çiftçiliğe benzetilmiş. Allah, Fetih Suresi’nin sonunda, bir müminin gelişmesini dikkatle büyüyen bir başağa benzetiyor ve bir çiftçi de dikkatle mahsulün gelişimi ile ilgileniyor ve başak olgunlaşıyor değil mi? Bu iki şey birbirine bağlı çünkü amacımız aslında ekonomik değil ya da sosyal, politik yani bir çeşit “belirlenmiş gündem” değil. Amacımız, bir insanın herkeste olan fıtrat tohumunu alıp büyümesi ve gelişmesini sağlamak. Bu bir dönüşüm gündemi. Peygamberimizin (sav) en büyük mucizesi o insanların dönüşümüdür. Olduklarından tamamen farklı kişilere dönüştüler. Çünkü içinizde iman tohumu olduğunda, inanılmaz bir şeye dönüşüyor.
يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَۜ *(Yu’cibuz-zurrâa liyeğîza bihimul-kuffâr)* (Fetih, 29)
Aslında hepimizin görevi bu. Hatta inşa ettiğimiz kurumlarda bile. Allah mescitlerimizi, okullarımızı, davet kurumlarımızı, İslami eğitim organizasyonlarımızı korusun. Ama artık ortak bir gündeme ihtiyacımız var ve ortak gündem Allah kelamı ile dönüşüm getirmek olmalı. Allah kelamı merkezde değilse, Allah’ın sözü paylaşılmıyorsa ne anlamı var ki?
Bana göre bu trajedidir. Dünyanın her yerine cami yapabiliyorken nesiller nesiller boyu bu camileri yaptıktan sonra bu topluluğun çocukları Allah kelamını bilmiyor. Bırakın gayrimüslim çocukları, bu topluluklardaki Müslüman çocukları nesiller boyu… “Hey, Bakara Suresi’nde ne var, söyleyebilir misin?” deseniz: “Bilmiyorum, bunu okumuyoruz ama abdest almayı biliyorum. Abdestte çok iyiyimdir, gösterebilirim.” Abdest önemli, bu güzel ama abdestin bir anlamı var.
— Namaz kılmayı biliyorum.
— Namaz kılarken okuduğun şeyin anlamı ne?
— Bilmiyorum, biz sadece ezberledik.
— Peki söylediğin ne anlama geliyor?
— Bilmiyorum, üff, alim değilim. Şeyhe sor.
Bizim tavrımız bu. Kendi neslimize mesajı anlatmazken herkesin bu mesajdan etkilenmesini nasıl bekleriz? Bu nasıl olacak? O köklere geri dönmemiz lazım. Tohumları doğru şekilde ekmeliyiz. Allah çabalarımızı hayal bile edemeyeceğimiz şekilde çoğaltsın.
Bazı çabalarınızın neticesini bu dünyada hiç görmeyebilirsiniz, sadece ahirette görebilirsiniz. Harcadıklarınızın bazılarının bazı etkilerini bu dünyada görebilirsiniz. Bazılarının etkisini çocuklarınızın çocuklarınızın çocukları görebilir ve sonra bazı çabalar; çok büyüktür, kimse görmez ama seninle alakalıydı, hesap günü Allah’ın huzuruna gelirsin ve her şey büyümüştür ama biri göğe kadar yükselmiştir. Bu da ne? Bu şey senin harcadığın tohumunun sana dönüşü.
وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُۜ *(Vallâhu yudâifu limen yeşâ)* (Bakara, 261)
Hangi iyiliğimizi Allah’ın ekstra özel lütfuyla ne kadar çoğaltıp başka bir şeye dönüştüreceğini bilemeyiz. Ama herkes için duam; bütün sadakalarımızı, infaklarımızı, bunları yaparkenki niyetlerimizi Allah kabul etsin. Dua ediyorum ki; Müslümanlar olarak ortak bir gündeme daha da yaklaşabilelim ve organizasyonlarımızı birbirleriyle yarışır görmeyelim. Onları bütün dünyaya mesaj iletenlerin parçası olarak görelim. Burada birbirimizle iş birliği yapmayı öğrenebilelim, en iyi uygulamaları birbirimizden öğrenelim. “Bu mescit, o mülkü satın aldılar, bizim daha büyük bir yer almamız lazım” veya “Bu okulda bu kadar öğrenci var, bizim okulda daha fazla olmalı” yerine… Bu çabaları yarışma olarak görmeyi bırakalım. Eğer gündem ortak ise o zaman bu rekabet değil iş birliğidir.
Allah kafirler hakkında:
بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍۜ *(Ba’duhum evliyâu ba’d)* (Maide, 51)
diyor. Onlar birbirinin “veli”sidir. Bununla başlamıştım, hatırlıyor musunuz? Birbirimize “veli” olmalıyız.
وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍۢ *(Vel mü’minûne vel mü’minâtu ba’duhum evliyâu ba’d)* (Tevbe, 71)
Bu “veli”liğe sahip olmamız gerekiyor, onlardan daha fazlası olmalı. Onlar birbirleriyle iş birliği içinde çünkü İslam’dan nefret ediyorlar. Sizin birbirinizle iş birliği içinde olmanız lazım çünkü bu dini seviyorsunuz. Allah’ın sözlerini seviyorsunuz. Allah bizi birbirimizin gerçek dostu yapsın. Allah, sizleri ve beni hikmetli Kur’an’la bereketlendirsin ve hikmetli ayetlerinin zikirleriyle faydalandırsın. Allah’ın rahmeti, bereketi, selamı üzerinize olsun.