Allah bize, büyük bir zorlukla yüzleşmek üzereyken desteğe ihtiyaç duyacağımızın önemini öğretiyor. İmanımızı, Musa’nın (as) imanıyla kıyaslayamayız. Onun Allah’a (svt) olan yakınlığıyla da kıyaslayamayız. Allah ile doğrudan konuşuyor. Yani, daha ne kadar yakın olabiliriz? Buna rağmen onun bile desteğe ihtiyacı var.
Bazen zulmedenlerin, haksızlık yapan insanların ellerinde büyük bir güç olur. Devasa imkânlara sahiptirler. Ciddi bir nüfuzları vardır. Bir sürü taktikleri vardır. Ancak bir şeyi gözden kaçırırlar: Allah’a isyan etmektedirler. Hesaba katmadıkları şey budur.
Ve Allah’a isyan ettiğinizde; isterseniz polis korumanız olsun, isterseniz paranın veya devletin koruması altında olun, isterseniz arkanızda sosyal bir güç veya etrafınızda kalabalıklar olsun, koca bir aşiret arkanızda dursun… Asla güvende değilsiniz; çünkü Allah’a karşı güvende değilsiniz. Çünkü Allah’a karşı suç işliyorsunuz.
Kur’an Kıssalarının Amacı: Hidayet
Allah (ac) bize Kur’an’da, Kitab-ı Mukaddes’te de yer alan kıssalar anlatmıştır. Ancak Kur’an’daki bu kıssalar çok daha özet şeklindedir. Kitab-ı Mukaddes’teki anlatımlar ise epey detaylıdır. Örneğin Kur’an’daki Musa (as) kıssası toplasanız 50-70 sayfaya sığar, hepsi bu kadar. Bütün kıssa bu kadardır. Aynı kıssa Kitab-ı Mukaddes’te yüzlerce, hatta belki de binlerce sayfa tutar. Birebir aynı kıssa, çok ama çok daha teferruatlı bir şekilde işlenir.
Hâl böyleyken akla şu soru geliyor: Bizden önce bu kıssaları bilen insanlar bunca detaya vâkıfken, neden Kur’an’da bu kadar az bilgiye yer verilmiştir? Neden verilen bilgi bu kadar aza indirildi?
Kur’an’ın amacı çok açıktır. Amacı sadece kıssa anlatmak değildir. Kur’an’ın amacı, bu kıssaları hidayeti öğretmek için kullanmaktır. Hedef hidayettir. Hedef kıssanın kendisi değildir. Elinizde bir alet varsa, bu alet hedef değildir. Alet, hedefe ulaşmak için kullanılır. Alet, amaca ulaşmak için kullanılır. Kur’an’daki kıssalar, Allah’ın hedefine ulaşmak için kullandığı araçlardan biridir.
Bu yüzden Kur’an’da her kıssa okuduğumuzda, sadece bir hikâye okumadığımızı hatırlamamız gerekir. Kıssadaki her detayın bir amacı vardır. Hiçbir detay amaçsızca verilmemiştir. Ve bu amaç benim içindir, sizin içindir. Bu sadece alimler için veya hocalar için değildir. Sadece akademik bir detay için de değildir. Kıssadaki bu detayların her birinin amacı, çok kısa olsalar da, hayatımda yaptığım bir şeyi etkilemektir.
Bu yüzden, Taha Suresi’ne göre Musa’nın (as) hayatındaki birkaç ana bakacağız. Firavun’la yüzleşmek üzere olduğu bu sahne başka yerlerde de tasvir edilir. Mesela, Şuara Suresi’nde, A’raf Suresi’nde de geçer. Ancak şimdi Taha Suresi’nden, Firavun’la yüzleşmek üzere olduğu bazı ayetleri inceleyeceğiz.
İnsan Desteği ve İlahi Yardım Dengesi
Bu derste başlamak istediğim ilk şey, Allah’ın ona söylediğidir.
اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَاتِي
(İzheb ente ve ehûke biâyâtî)
diyor (Taha, 42).
“Sen ve kardeşin mucizelerimle gidin.”
Sen ve kardeşin gidin. Şimdi bu ilginç. Çünkü Musa (as) yalnızdı. Dağda tek başına Allah ile konuşuyordu. Harun (as) orada değildi. Şu ana kadarki tüm konuşma sadece Musa (as), Allah ve Musa’nın hayatı hakkındaydı. O ana dek Harun’dan (as) bahsedilmemişti.
Ancak gitme vakti geldiğinde Allah, “Kardeşinle git” buyuruyor. Kardeşinle birlikte, benim ayetlerimle, mucizelerimle git. Allah henüz nereye gitmeleri gerektiğini bile söylememişti. Temel olarak önce nasıl gitmesi gerektiğini söyledi: Yalnız gitmemelisin. Kardeşinle gitmelisin.
Allah bize, büyük bir zorlukla yüzleşmek üzereyken desteğe ihtiyaç duyacağımızın önemini öğretiyor. İmanımızı, Musa’nın (as) imanıyla kıyaslayamayız. Onun Allah’a (svt) olan yakınlığıyla da kıyaslayamayız. Doğrudan Allah ile konuşuyor. Daha ne kadar yakın olabilirsiniz? Buna rağmen o bile desteğe ihtiyaç duyuyor. Firavun’un karşısına çıkıp durmak için yanında birine ihtiyacı var. Çünkü sonuçta biz insanız, desteğe ihtiyacımız var.
Ancak yanınızda bir insan olması bile yeterli değildir. O zaman da Allah’ın yardımına ihtiyaç duyarsınız.
بِاٰيَاتِي اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَاتِي
(Biâyâtî. İzheb ente ve ehûke biâyâtî)
“Ayetlerimle gidin.”
(Taha, 42)
Yani iki şeye ihtiyacımız var: İnsan yardımına ve Allah’ın yardımına ihtiyacımız var. İkisine de ihtiyacımız var.
Peki bazen ne olur? İnsanlar İslam’dan bile İslami olur ve şöyle der: “Tek ihtiyacım olan Allah’ın yardımıdır. Kimsenin yardımına ihtiyacım yok.” Başka zamanlarda da insanlar şöyle der: “Çok iyi bir arkadaşım var, kendisi emniyet müdürü. Çok iyi bir arkadaşım var, devlette çalışıyor. Çok iyi bir arkadaşım var, kendisi avukat. Çok parası olan bir arkadaşım var. O yüzden başka hiçbir şeye ihtiyacım yok.”
Böylece insanın yardımına güvenirler ve Allah’ın yardımını unuturlar. Ya da Allah’ın yardımına güvenirler ve insanın yardımını unuturlar. Allah, Musa’ya (as) ne öğretiyor? İkisini de dengelemen gerekecek. İnsan desteğine ihtiyacın var. Kardeşine ihtiyacın var, ama benim ayetlerime de ihtiyacın var.
Zorluk Anında Allah’ı Zikretmek
Sonra buyuruyor ki:
وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِيۚ
(Velâ teniyâ fî zikrî)
“İkiniz de beni anmakta gevşeklik göstermeyin.”
(Taha, 42)
Başka önemli bir kısım. Zorlukla karşılaştığınızda… O, Firavun’la yüzleşmeye gidiyor. Belki bir zorba ile karşılaşacaksınız. Belki mahkemede büyük bir sorunla karşı karşıya kalacaksınız. Belki devletle büyük bir sorun yaşayacaksınız. Belki de ailenizde büyük bir sorunla yüzleşmek üzeresiniz. Herkesin farklı bir sorunu vardır.
Büyük bir sorununuz olduğunda, tek düşündüğünüz o sorun olur. Aklınızdaki tek şey şudur: Ne olacak? Ne söyleyecekler? Ya onlar kazanırsa? Ya şunu yaparlarsa? Ya böyle derlerse? Ya benim hakkımda yalan söylerlerse? Kafanızda sürekli bunlar döner durur. Ya şöyle olursa, ya böyle olursa? Kafanızdaki zikir nedir? Kafanızdaki zikir düşmanınızdır. Kafanızdaki zikir korkunuzdur. Kafanızdaki zikir endişenizdir.
Allah buyuruyor ki, birazdan Firavun’la yüzleşeceksin. Musa (as) şöyle düşünüyor olmalı: Ya beni sınırda öldürürlerse? Ya bir asker heyecanlanıp bana ateş ederse? Ya oraya gittiğimde yapacağı ilk şey kellemi uçurmak olursa? Ya kardeşimi öldürürlerse? Ya şöyle olursa, ya böyle olursa? Milyonlarca ihtimal var.
Çünkü o dağdan çıkıp da Firavun’un sarayına kadar gidecek. Bu uzun bir yolculuk. Ve bu yolculuk boyunca Firavun’un tüm ordusu ve tüm yönetimi orada. Öylece sarayına yürüyüp giremezsiniz. Kapıya gitmeniz lazım. Ve kapıya gittiğinizde güvenlik var. Güvenlikten sonra içeri girmelisiniz. Belki bir komutan sizi durdurur. Ya da başka bir görevli sizi durdurur. Ve gidemezsiniz.
Aranızda kaç kişi birinden randevu almaya çalışıyor da “Müsait değil” yanıtını alıyor? “Yarın tekrar gel” derler. Ya da içeri girerler ve “Bunu duymak istemiyorum” deyip onları kovabilir. Yapabilecekleri hiçbir şey yok. Çok fazla engel var. Sürekli bunları düşünüyorsunuz.
Allah, Musa (as) ve kardeşine gevşeklik göstermemelerini ve sadece O’nu anmalarını söylüyor. Bu düşüncelere kapılıp gitmeyin. Zorluklarınızı, düşmanınızı, Firavun’un gücünü ve stratejisini düşünerek altında ezilmeyin. Sizi benim gönderdiğimi düşünün.
İşte buradaki güzel olan şey şu: Allah ona, اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ مَعَ أَخِيكَ (İzheb ilâ fir’avne mea ehîk) demedi. (Kardeşinle Firavun’a git) Bunu söylemedi. Görev yerini söyleyerek başlamadı. Ona “Firavun’a git” demedi. Allah (svt) söze şöyle başladı: “Kardeşinle birlikte ayetlerimle gidin ve beni anmakta gevşeklik göstermeyin.” Sonra “Firavun’a gidin” buyurdu. Sanki bu ikincil bir şeymiş gibi. Bu ikincil bir şeydir.
Evet, Firavun’a gidiyorsunuz. Ana hedef buymuş gibi geliyor. Asıl görev buymuş gibi… Hayır, asıl görev bu değil. Asıl göreviniz Allah’ı unutmamaktır. Asıl göreviniz budur. O, işin kolay kısmı. Sizin için zor olan şey o olmayacak.
Asıl Suçlu ve Güvende Olmayan Kimdir?
Şimdi, Allah onu gönderirken,
اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ
(İzhebâ ilâ fir’avne innehû tağâ)
diyor (Taha, 43).
“Haydi Firavun’a gidin; isyan eden O’dur.”
Bunca zamandır Musa (as) düşünüyor… Musa (as) Mısır’da bir suçlu olarak aranıyor. Yani onlara göre isyan eden Musa (as) idi. Musa (as) birini öldürdü ve kaçtı. O, bu suçtan dolayı aranıyor. Allah ona diyor ki, hani suçlu olduğun için korkuyorsun ya; sana şunu söyleyeyim, suçlu sen değilsin, Firavun’dur. Başı belada olan sen değilsin, Firavun’dur. Gergin olması gereken sen değilsin. Gergin olması gereken o. Öyleyse git.
اِنَّهُ طَغٰىۚ
(İnnehû tağâ)
Peki bundan ne öğreniyoruz? Bundan şunu öğreniyoruz: Bazen zulmeden, kötülük yapan insanların çok fazla gücü olur. Çok fazla kaynakları olur. Çok fazla nüfuzları olur. Çok fazla stratejileri olur. Ancak bir şeyi gözden kaçırıyorlar: Allah’a isyan ediyorlar. Bir şeyi unutuyorlar.
Ve Allah’a isyan ettiğinizde, polis korumanız olabilir. Paranız sizi koruyabilir. Devlet korumanız olabilir. Sosyal korumanız olabilir. Etrafınızda insanlar olabilir. Aşiretiniz etrafınızda olabilir. Yine de güvende değilsiniz. Çünkü Allah’a karşı güvende değilsiniz. Çünkü siz Allah’a karşı bir suçlusunuz. Siz Allah’a karşı bir suç işliyorsunuz.
Allah, Musa’ya (as) güvende olmayan tek kişinin Firavun olduğunu öğretiyor. Sen güvendesin, Benimlesin. Güvende olmayan kişi o. Bu bir zihniyet değişimidir. İşte bu yüzden Allah’ı unutmamak çok önemlidir. Allah’ı çok kolay unutuyoruz. Ve Allah’ı kolayca unuttuğunuzda, kendinizi güvensiz hissedersiniz. Allah’ı andığınızda ise güven veren El-Mü’min‘in, koruyup gözeten El-Müheymin‘in koruması altında olduğunuzu fark edersiniz. Korkacak hiçbir şeyiniz kalmaz.
Yumuşak Söz ve Duygu Kontrolü
Hâlâ konuşuyorlar. Sonra Allah buyuruyor ki:
فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً
(Fekûlâ lehû kavlen leyyinâ)
(Taha, 44)
İkisine de söylüyor:
“Onunla yumuşak bir dille konuşun.”
Onunla nazikçe, kibarca konuşun. Öfkelenmeyin. Öfkelenmeyin.
Firavun birçok bebeği öldürdü. Mısır birçok çocuğu katletti. O dönemin Müslümanlarını köle yaptılar. Her türlü zulmü yaptılar. Ve onu gördüğünüzde, yaptığı tüm zulümleri, tüm haksızlıkları hatırlarsınız. Bu sizi öfkelendirmeli. Öfkelendiğinizde, bu ses tonunuza yansıyacaktır, değil mi? Üstelik Allah ona, onun sadece insanlığa zarar vermediğini, onun bir tağut olduğunu, bizzat Allah’a isyan ettiğini söylüyor.
Buna rağmen, Allah’a isyan etmesine rağmen, oraya git ve tatlı dil kullan diyor. Duygularınızın, öfkenizin ve onun yaptığı onca adaletsizliğin konuşma tarzınızı değiştirmesine izin vermeyin. Büyük harflerle yazmayın. (Öfkeyi belirten yazı şekli) Küfretmeye başlamayın. Bağırıp çağırmayın. Hayır, bu size yakışmaz. Siz yumuşak konuşun.
Bu sadece rahmetle ilgili değil. Burada daha stratejik bir durum da var. Görüyorsunuz ya, biz müminler olarak Allah’a teslim olduğumuzu söylediğimizde… Allah (svt)
بَلٰى مَنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ
(Belâ men esleme vechehû lillâhi ve huve muhsin)
diyor. (Bakara, 112)
“Yüzünü (kendini) Allah’a teslim eden, Allah’ın varlığının bilincinde olan kişi…”
Yüzünü Allah’a teslim etmek ne demektir? Bir anlamı secde etmektir. Yüzünüzü Allah’a teslim edersiniz. Başka bir anlamı da şudur: Birine baktığınızda yüz ifadenizin değişmesidir. Firavun’u görürsünüz ve bu yüzünüze yansır.
اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ
(Esleme vechehû lillâh)
“(Yüzünü Allah’a teslim etti.)”
Öylece gidip, “Nasılsın? Günün nasıl geçiyor? Seninle güzel konuşacağım,” diyemezsiniz. Bu güzelce konuşmak değil. Tüm duygularınız Allah’ın kontrolü altındadır. Tıpkı namaz kıldığımızda hareketlerimizin Allah tarafından kontrol edilmesi gibi. Kollarımızı istediğimiz yere hareket ettiremeyiz. Bedenimizi istediğimiz gibi hareket ettiremeyiz. İmam “Allahu Ekber” der, rükuya gideriz. “Semiallahu limen hamideh” der, tekrar doğruluruz. Fiziksel olarak tamamen kontrol altındayız.
Allah bize, kendi Firavun’umuzla yüzleştiğimizde duygularımızı kontrol etmeyi ve yumuşak kalmayı öğretiyor. Yumuşak kalmalıyız. Bırakın düşman sesini yükseltsin. Bırakın düşman çıldırsın. Bırakın düşman ne yaparsa yapsın. Ama siz yumuşak davranmaya devam edin. Buz gibi soğukkanlı olmalısınız.
قُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً
(Kûlâ lehû kavlen leyyinâ)
(Taha, 44)
Sonra Allah devam ediyor,
لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى
(Leallehû yetezekkeru ev yahşâ)
(Taha, 44)
Belki o, gerçekten dinleyen birine dönüşür. Böyle bir ihtimal var. Belki o bile değişir.
Şimdi burada kısaca iki ders var:
Allah’ın bize öğrettiği derslerden biri şudur: Sırf iyi davrandığınız için biri değişecek diye bir şey yoktur. Allah burada bir sebep-sonuç ilişkisi olduğunu söylemiyor. Burada “sebebiyye” yoktur. O, “Onunla yumuşak konuşun ki öğüt alsın” demedi. “Belki öğüt alır.” Bu bir ihtimaldir. Allah garanti vermiyor. Yani, “Ben çok iyi davrandım ama o hâlâ… Güzellikle denedim, işe yaramadı” dememelisiniz. Allah güzel yolun işe yarayacağını söylemiyor. Allah, “Ben bu ihtimali bırakacağım ve sen alçakgönüllü olmalısın” diyor.
İhtimalleri Allah kontrol eder. Davranışlarınız ihtimalleri kontrol etmez. Davranışlarınız sadece sizinle ilgilidir. İhtimallerle ilgili değildir. Sonuçlarla ilgili değildir.
Bir zorlukla karşılaştığımda, nazik davrandığımda cahillikle karşılaşıyorsam, profesyonel davrandığımda, amatörlükle karşılaşıyorsam, saygılı davrandığımda saygısızlık görüyorsam, kafamda bir ses şöyle der: Neden hâlâ eldivenleri takıyorum? Ben de eldivenleri çıkarmalıyım. Eğer onlar böyle konuşuyorsa, ben de böyle konuşmalıyım. Allah bize bunu kontrol etmemizi söylüyor. Siz sakinliğinizi koruyun.
Bu, başka bir nedenden dolayı da harika bir derstir. Eğer Firavun ile Musa (as) arasındaki tartışmayı izliyor olsaydınız, odada olsaydınız ve Musa (as) sakin kalırken Firavun sesini giderek yükseltseydi, izlerken kimin kazandığını düşünürdünüz? Sessiz olanın kaybettiğini düşünmezdiniz. Bağıranın kaybettiğini düşünürdünüz. Çünkü sessiz olan tamamen sarsılmazdır, tamamen rahattır. Bağıran ise sesini yükselterek zayıflığını göstermektedir. Bağıran taraf, soğukkanlılığını kaybederek tartışmayı kaybetmeye başladığını göstermektedir. Bu aslında çok stratejiktir.
İşte Allah bize, bir düşmanla asıl böyle yüzleşileceğini söyledi. Yumuşak konuşun. Belki onlar da bir değişim geçirirler. Bu bir ihtimaldir, ancak bu Allah’a kalmıştır.
Sınır Tanımayan Düşman ve İlahi Koruma
لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى قَالَا رَبَّـنَٓا اِنَّـنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى
(Leallehû yetezekkeru ev yahşâ. Kâlâ rabbenâ innenâ nehâfu en yefruta aleynâ ev en yatğâ)
(Taha, 45)
Hem Musa (as) hem de Harun (as) bir endişeden bahsettiler. Çok gerçekçi bir endişe: “Ya Rabbi, sana itaat edeceğiz. Nazik olacağız. Onunla konuşacağız. Ama o hiçbir kurala uymuyor. Biz senin kurallarına uyuyoruz. O ise hiçbir kurala uymuyor.”
Hayatınızda zorluklar olacak. Hayatınızda sizin için sorun yaratacak ve hiçbir kuralı olmayan insanlar olacak. Onlar için hiçbir şey haram değildir. Hiçbir şey onlar için fazla alçakça değildir. Yüzlerinde bir gülümsemeyle yalan söyleyecekler. İlla Firavun olmaları da gerekmez. Bir Müslüman da olabilirler. “Vallahi” diyebilirler, ağlayabilirler ve sonra gözünüzün içine baka baka en büyük yalanı söyleyebilirler. Siz şok olursunuz. “Nasıl yapabildin? Bunu nasıl yaparsın?” dersiniz. Hayır, bunu yapacaklar. Çünkü onların hiçbir sınırları yoktur.
Peki siz boks ringindeyken karşıdaki adamın elinde elektrikli testere varsa, bu düşmanla nasıl savaşırsınız? Siz boks ringindeyken diğer adamda silah varsa, bu adil bir dövüş değildir. Ne oldu böyle??
İşte şimdi Musa (as) ve Harun (as) Allah’a diyorlar ki: Bu ringe çıkacağız. Onun sarayına gireceğiz ve o bize
يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا
(Yefruta aleynâ)
“(taşkınlık yapacak).”
Bize karşı her türlü suçu işleyecek. Her çizgiyi aşacak. Sınırları yok. Kuralları yok. Hiçbir kısıtlamaya bağlı değil. Bizimle ne isterse yapacak. Öyleyse kendimizi nasıl savunacağız? Haklılar da. Firavun’un kuralları yoktur. Firavun’un kısıtlamaları yoktur.
Allah’ın onlara cevabı nedir? Aslında oldukça muazzam bir cevaptır. Musa (as) bunu söylediğinde ona şöyle dendi:
قَالَ لَا تَخَافَٓا اِنَّنِي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى
(Kâle lâ tehâfâ innenî meakumâ esmeu ve erâ)
(Taha, 46)
اِنَّنِي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى
(İnnenî meakumâ esmeu ve erâ)
“İkiniz de korkmayın. Ben sizinle beraberim.”
Ben sizinle beraberim.
Buradaki olayı anlamanızı istiyorum. Sizinle çok kötü konuşan birini hayal edin. Tamam mı? Hatta suç işlemeye bile hazır. Ama kapının arkasında bir polis memuru olduğunu bilmiyor. Kapı açık. Duvarın arkasında bir polis memuru var. 10 tane polis memuru var. Ama o bilmiyor. Ve diyor ki: “Seni öldüreceğim! Sana şunu yapacağım, bunu yapacağım. Sen ne yapabileceksin? Beni durduramazsın. Şu silahı görüyor musun?” Ve orada durmuş konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor.
Kapının arkasında birinin onu dinlediğinden ve izlediğinden haberi yok. Yetkilileri gözden kaçırdığı için çok cesurlaşıyor. Çok gürültülü hale geliyor. Çok korkutucu oluyor. Ama siz diğer tarafta polis olduğunu ve kameranın açık olduğunu bildiğiniz için tamamen sakinsiniz. Çünkü bu adam, bu kişi kazandığını düşündükçe aslında kendi kuyusunu kazıyor.
Allah, “Neden korkuyorsun?” diyor. Sen odadayken ve o bunları yaparken odada başka kim var? Ben seninleyim. Dinliyorum. İzliyorum. Korkmanıza gerek yok. Korkmanıza gerek yok. Firavun’un ne kadar gücü olursa olsun, Allah’ın yanında hiçbir hiçtir. Onun hiçbir şeyi yok. Bu yüzden sadece benim varlığımı hatırlayın.
Bu zihniyete sahip olmak çok zordur. Firavun’la aynı odada olmak çok zordur. O an tek düşünebildiğiniz Firavun’dur, onun sözleridir, onun saldırılarıdır, gücüdür, askerleridir, konumudur ve avantajıdır. Tek düşünebildiğiniz budur. O anda düşünmeniz gereken: Allah bu odada.
مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوٰى ثَلٰثَةٍ اِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ
(Mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum)
“Üç kişi arasında geçen hiçbir gizli konuşma yoktur ki, dördüncüsü Allah olmasın.”
(Mücadele, 7)
Müminler biat ettiklerinde,
يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْدِيهِمْۚ
(Yedullâhi fevka eydîhim)
(Fetih, 10)
Müminler ellerini üst üste koydular.
“Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir”
diyor.
Allah’ın varlığı her şeyi değiştirir. Allah her zaman oradadır. O’nun varlığı her zaman oradadır. Benim aklımdan ise çıkıp gider. Aklımdan çıktığı anda, hayatımdaki Firavun’la nasıl başa çıkacağımı bilemem. Ama Allah’ı tekrar hatırladığım an, korkum kaybolur. Endişem kaybolur. Duygularımı kontrol etme yeteneğim geri gelir. Bu zorluğun üstesinden gelme yeteneğim geri döner.
Zalimlere Verilen Mühlet ve Zikrin Gücü
Bütün kuralları yıktıklarını görebiliyorum ve Allah’ın onlara mühlet verdiğini anlıyorum.
اِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْماًۚ
(İnnemâ numlî lehum liyezdâdû ismâ)
(Ali İmran, 178)
Allah, böyle bir kural olduğunu söylüyor. Bazen insanlar bir sürü kötülük yapar ve onlara hiçbir şey olmaz. Firavun anında ölmedi, yıllarca zulmetti. Buna bakıp, “hep yanına kâr kalıyor” diyebilirsiniz. Ancak Allah Kur’an’ın başka yerlerinde şöyle buyurmuştur:
“Allah onlara sadece günahlarını artırmaları için mühlet verir.”
Şimdi durdurursanız, sadece bir suçu itiraf ederler. Konuşmalarına izin verirseniz, işledikleri diğer cinayetleri, diğer suçları da itiraf edebilirler. O yüzden bırakın konuşmaya devam etsinler. Onları henüz tutuklamayın.
Biliyorsunuz polisler gizli operasyonlar yaparlar; adamı hemen tutuklayabilirler ama serbest bırakmak isterler, çünkü başka işler çevirip çevirmediğini bilmeleri gerekir; ya da “bırakalım daha büyük suç işlesin, yakalandığında daha ağır bir ceza alsın” derler. Allah’ın Kur’an’da suçlular için tanımladığı mantık budur. Allah bazen onlara mühlet verir, zaman tanır ki biraz daha zarar versinler; size değil, aslında kendilerine daha fazla zarar versinler.
Biz bunu anladığımızda, hayatımızdaki en büyük zorluklarla başa çıkmak kolaylaşır. Allah bize bir adam ve kardeşinin, o dönemin en güçlü diktatörünün karşısında durduğu bu uç örneği veriyor. Firavun’un karşısında duruyor ve Allah ona “Korkma!” diyor. Allah oradadır.
Eğer Allah bize bu dersi verdiyse, o halde Allah’ı anarak her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğimizi bilmeliyiz.
لَا تَنِيَا فِي ذِكْرِيۚ
(Lâ teniyâ fî zikrî)
(Taha, 42)
Bu çok dikkate değerdir. Allah’ın zikrini çok basit bir şey sanıyoruz. Bu, bir müminin hayatında sahip olduğu en güçlü araçlardan biridir.
Allah bizi, özellikle zor durumlarda gerçekten O’nu zikreden kimselerden eylesin. Allah, hikmetli Kur’an’ı benim ve sizin için mübarek kılsın. Beni ve sizi ayetlerden ve hikmetli zikirden faydalandırsın.