Karun Zihniyeti ve Oligarşik Yozlaşma

Bu arada, size bahsetmediğim bir şey var. Karun’un marka imajından bahsetmiştim ama Karun servetini ne pahasına olursa olsun elde ediyor.

فَبَغٰى عَلَيْهِمْۖ

(Fe beğâ aleyhim)

Değil mi?

(Kasas, 76)

O, servetini ne pahasına olursa olsun elde eder. İşte o bir idol haline geldiğinde, Karun olmayan herkes der ki: “Bir gün ben de Karun kadar zengin olacağım.” Eğer Karun bu noktaya acımasızca davranarak ve bulduğu her fırsatta insanları ezerek geldiyse, oraya ulaşmak için benim ne yapmam gerekir? Karun zihniyetine sahip olmalıyım. Herkesi bir rakip olarak görmeliyim. Elini sıkarım ama zihnimde seni sırtından bıçaklarım. Hiç sorun olmaz. Sadece kendi çıkarıma bakarım. Herkesi sadece bir engel olarak görürüm. Her insan ya bir değerdir ya da bir yüktür. Hepsi bu. Artık birer insan değiller çünkü ben bir Karun’um. Psikolojik olarak bir Karun’um, değil mi? Yani saf bir kapitalistim. Sadece insanları ve fırsatları kullanırım; aşırı bireyci ve son derece manipülatifimdir.

Bu zihniyet sadece ticarette kalmaz. Sonra bu ailelerde, mahallelerde, hayatın her alanında bir zihniyet haline gelir. Bu aşırı bireyci yola girersiniz. Bu; anne babasına iyi davranan, çocuklarına şefkatli, ailesine sadaka veren ve komşusunu gözeten bir müminin kişiliğinin tam zıddıdır. Siz başkaları için endişelenirsiniz. Oysa Karun zihniyeti aşırı bireycidir, sadece kendiyle ilgilenir. Diğer herkes boğazlanmaya hazır birer kuzudan ibarettir. Zihniyet budur. Değil mi? Yani bu yine:

اَلَّذِي جَمَعَ مَالاً وَعَدَّدَهُۙ

(Ellezî cemea mâlen ve addedeh)

(Hümeze, 2)

Bir de şöyle bir zihniyet var: “Biz başarılı bir işletmeyiz. Şu kadar para kazanıyoruz. Dünyaya bir armağanız. Binamıza bakın. Gelir tablomuza bir bakın. Bu ülkeye veya bu yere nasıl medeniyet getirdiğimize bir bakın. Biz özeliz. Özel olduğumuz için yasalar bize işlemez. Üstelik bu tüketiciler aslında aptal. Müşteriler akılsız. Ne istediklerini bilmiyorlar. Ne isteyeceklerini onlara biz söyleyeceğiz.” Yani kendinizi üstün görüp diğer herkesi birer böcek sayarsınız.

لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْاُمِّيِّنَ سَبِيلٌۚ

(Leyse aleynâ fi’l ümmiyyîne sebîl)

(Al’i İmran, 75)

Bu anlayış, bu zihniyet oligarşik toplumlarda gelişir.

اَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا

(Emernâ mutrefîhâ fe fesekû fîhâ)

(İsra, 16)

Bu da, gelir uçurumunun aşırı olduğu toplumlarda ve yozlaşmış şirketlerde ortaya çıkan başka bir mefhumdur. Bu ayetin iki farklı kıraati vardır; ben sadece birini okuyacağım. Bir toplum helakin eşiğine geldiğinde Allah şöyle buyurur: O toplumdaki en aşırı, en akıl almaz derecede zengin insanları alır ve onları aynı zamanda güç sahibi yapar. Yani normalde bir siyasi kesim, bir de iş dünyası vardır. Fakat bir toplum helake yaklaşmışsa, iş dünyası bizzat siyasi kesimin kendisi haline gelir. İktidara onlar gelir. Doğrudan iktidara gelmeseler bile, gücü onlar kontrol eder. İşte ayette geçen اَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا (Emernâ mutrefîhâ) ifadesi aynı zamanda أَمَّرْنَا مُطْرَفِيهَا (Emmernâ mutrafîhâ) şeklinde de okunur. Ayetin böyle bir kıraati de vardır; أَمَّرْنَا مُطْرَفِيهَا (Emmernâ mutrafîhâ). Biz o toplumdaki en güçlü elitleri yetkilendiririz ve onlar her türlü bozulmayı başlatırlar. Çünkü onlar o zenginlik seviyesine hiç kimseyi umursamayarak gelmişlerdir.

Oysa bir hükümetin asıl görevi kimi umursamaktır? Herkesi. Ama şimdi, hiç kimseyi umursamayan o insanlar, herkesi umursaması gereken bir kurumu yönetmektedir. İşte o toplum helak olmanın eşiğindedir. Bunu Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan biri olarak söylüyorum. Dehşet içindeyim.

Neyse.

يُذَبِّـحُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَيَسْتَحْـيِ نِسَٓاءَهُمْۜ

(Yüzebbihu ebnâehüm ve yestahyî nisâehüm)

(Kasas, 4)

Firavun’un yaptığı şeylerden biri buydu ve bu aslında Allah’ın öylesine, laf arasında bahsettiği bir şey değil; bir politikadır. Oligarşinin, toplumun ayaklanmasını engellemek için kullandığı yollardan biri, erkekleri katletmek ve kadınları metalaştırıp kullanmaktır. Erkekleri katlediyor ve kadınları metalaştırıyor.

Firavunlar erkek bebekleri katleder, kadınları ise sağ bırakırlardı. Günümüzde ise kimseyi katletmenize gerek yok; sadece önlerine cihazlar ve içerikler koymanız yeterli, böylece zaten hiçbir zaman gerçek manada “erkek” olamıyorlar. Böylece önceden katledilmiş oluyorlar; onları kesmek için bir bıçak kaldırmanıza gerek bile kalmıyor. Ardından da kadınları elinizden geldiğince metalaştırıp cinselleştiriyorsunuz. İşte bu, toplumun ayağa kalkmasını sonsuza dek engelleyecektir. Hem erkekler hem de kadınlar bu şekilde yok ediliyor.

يُذَبِّـحُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَيَسْتَحْـيِ نِسَٓاءَهُمْۜ

(Yüzebbihu ebnâehüm ve yestahyî nisâehüm)

(Kasas, 4)

Kur’an der ki, Firavun kendi halkını küçümsedi (İstihfâf) ve güçsüz düşürdü (İstid’âf), halkını etkisiz kıldı. Yani, bu insanların hiçbir devinimi yoktu. Firavun yaşlı bir adam olmasına rağmen ona karşı duracak güçleri kalmamıştı. Bunu nasıl yaptı? Temelde erkekleri katletti ve kadınları metalaştırdı. Bunu böyle başardı. İşte bu, o tür bir yozlaşmaya karşı asla ayağa kalkamayacak olan toplumlarda göreceğiniz bir formüldür.

Sonra elbette bu tür toplumlarda, eğer insanlar anlamlı bir üretime doğru yönelmeye başlarsa, o zaman ekonomik bir yükseliş olur ve ekonomik bir yükseliş olursa, en tepedeki insanlar artık kendilerini o kadar da üstün hissetmezler; çünkü diğer insanlar da yükseliyordur. Aslında onlar insanların çok daha aşağılarda olmasından hoşlanırlar. Bundan zevk alırlar. Bu yüzden eğlence endüstrilerini topluma yoğun bir şekilde dayatırlar.

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ

(Ve minen nâsi men yeşterî lehve’l hadîsi li yudılle an sebîlillâh)

(Lokman, 6)

Lokman Suresinden bu ayetin, küresel ve zamanlar üstü çıkarımları vardır. İnsanları Allah’ın yolundan, Allah’ın onlar için murat ettiği yoldan saptırmak için boş sözleri (eğlenceyi) satın alan insanlar vardır. Yani yapacakları şey; spor, müzik, konserler, eğlence, film serileri, diziler, sosyal medya bağımlılıkları ve benzerleridir. Yeter ki insanları eğlenceyle, oyalayıcı şeylerle meşgul edin; sürekli bir eğlence ve oyalama döngüsü… Böylece bir uygulamadan diğerine, oradan bir başkasına geçip duruyorlar. Sonra bir spor müsabakasına, oradan şuna, buna savruluyorlar. Hayatları o kadar çok eğlenceyle dolup taşıyor ki, anlamlı hiçbir şeye ayıracak zihinsel kapasiteleri kalmıyor. Öyle değil mi?

Bu ayetteki dil çok spesifiktir. Toplumu saptırmak için eğlenceyi satın alabilecek güce sahip olan insanlar vardır. يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ (Yeşterî lehve’l hadîsi li yudılle) yani, başkalarını saptırmak için. Gördüğünüz gibi, dikkat etmemiz gereken oldukça güçlü ve yozlaşmış bir stratejidir bu.

Dürüst Ticari Uygulamalar ve İş Ahlakı

Peki Kur’an’ın sunduğu çözüm nedir? İlk olarak, dürüst ticari uygulamalar.

اَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ

(Evfu’l keyle izâ kiltüm)

“Ölçtüğünüzde tam ölçün.”

(İsra, 35)

Müşterinin hakkını eksiksiz verin. Ürün ve hizmetleri şeffaf bir şekilde satın. Mal ve hizmetlerde adil ve dengeli olun.

وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَۚ

(Ve lâ tekûnû mine’l muhsirîn)

(Şuara, 181)

İnsanları zarara uğratmayın (eksik vermeyin).

وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِۚ وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ

(Ve zinû bi’l kıstâsi’l müstakîm) (Ve lâ tebhasun nâse eşyâehüm)

(Şuara, 182)

(Şuara, 183)

İnsanlardan, onların ruhu bile duymadan bir şeyler koparmayın. Ayrıca, بخس (Bahs) kelimesi de şu açıdan ilginçtir; örneğin, burada dikkatimi çekiyor bir sürü bina var. Eğer bir daire alırsanız, sundukları hizmetler var; havuzun veya başka şeylerin bakımını yapıyorlar ve bunun için bir ücret alıyorlar. Bir aidat alıyorlar, değil mi? Aylık bir aidat? Siz de her ay bu parayı vermeyi kabul ediyorsunuz ki oranın bakımı yapılsın, fakat bir bakıyorsunuz parayı almaya devam etmelerine rağmen binayla ilgilenilmiyor. Ya da şurada burada sürekli bir dağınıklık var.

Sonra şikayet edip duruyorsunuz; sesli mesaj, e-posta gönderiyorsunuz ama dönüş yapılmıyor. Grup toplantıları, şu, bu derken bir türlü sorun çözülmüyor. Sonra “Evet, evet, halledeceğiz,” diyorlar. Bir iki ay biraz ilgileniyorlar, sonra yine eski tas eski hamam, değil mi? Ardından müşteri şikayet etmekten bıkıyor, ve “Ne yapalım, elden ne gelir?” diyerek kabulleniyor. Öyle değil mi? Aslında müşterinin pes etmesini umuyorlar. İşte bu بخس (Bahs) tır.

بخس (Bahs) aslında tüketicide yaratılan öyle bir bıkkınlıktır ki; artık neden fazladan fatura ödediklerini öğrenmek için telefonda 40 dakika hatta bekleyecek enerjileri kalmaz. Yani işin içinden sıyrılabilmek için sizi kasten daha uzun süre bekletirler. Çünkü vaktinizin çok değerli olduğunu ve eninde sonunda pes edeceğinizi bilirler. Siz de “Aman, alıyorsanız alın, neyse ne” dersiniz. “Artık umurumda değil.” İşte تَبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ (Tebhasun nâse eşyâehüm) budur.

Allah buyuruyor ki:

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ

(Yâ eyyühellezîne âmenû lâ te’külû emvâleküm beyneküm bi’l bâtıl. İllâ en tekûne ticâreten an terâdın minküm)

(Nisa, 29).

Aranızda içinde herhangi bir hile, yalan veya aldatmaca barındıran hiçbir alışveriş olmamalıdır. Gerçekleşmesi gereken tek alışveriş türü, her iki tarafın da neye bulaştığını tam olarak bildiği alışverişlerdir. Kaç kere neye imza attığımızı bile bilmediğimiz sözleşmeleri onaylıyoruz? Ya da durumu bize tamamen yanlış aktarıyorlar. Mağazadaki müdür size şunu, şunu, şunu söylüyor. Geri döndüğünüzde ise, “Hayır, politikamız bu değil” diyorlar.

— Ama müdür bana böyle demişti.

— Evet ama politikamız bu değil, kusura bakmayın. Artık yeni yönetime geçtik.

Peki bu ne anlama geliyor? Asıl yöneticiler siz oradayken ayakkabı dolabına saklanıyor demektir. Çünkü söyledikleri konusunda dürüst ve şeffaf olmak istemiyorlar. Sonra bir bakıyorsunuz, “Ah, bu görüşme kayıt altına alınmaktadır.” Ya da, “Beyefendi kiminle görüştünüz bilmiyorum ama biz burada böyle çalışmıyoruz.” İyi de daha iki saat önce seninle konuştum! Sendin o!

İşte bu tür dolandırıcılıkları ve hileleri yeterince yaptığınızda, sonunda ne olur biliyor musunuz? Suç oranları artar, insanlar misilleme yapar ve cinayetler işlenir. Mesela bazen insan düşünüyor; UnitedHealth’in CEO’su bu ayeti okusaydı hala hayatta olur muydu acaba? Allah diyor ki:

وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ

(Ve lâ taktülû enfüseküm)

(Nisa, 29)

Kendinizi öldürtmeyin. Kendinizi öldürmeyin. Ticarette birbirinizi aldatmayın ve dolandırmayın diyen ayetle, kendinizi öldürmeyin diyen ayet aynı ayettir. Bu bize ne anlatıyor? Toplumda bu tür şeyler yeterince yaşandığında, o toplumda şiddet suçları artar. Hani size refah ve güvenliğin birbiriyle bağlantılı olduğunu söylemiştim ya? İşte bu ayette de birbirlerine bağlanıyorlar.

Şuna kulak verin. Bu gerçekten korkutucu.

لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ

(Lâ te’külû emvâleküm beyneküm bi’l bâtıl)

Sahte yalanlar kullanarak birbirinizi dolandırıp mallarınızı haksız yere yemeyin.

وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّا

(Ve tüdlû bihâ ile’l hukkâ)

(Bakara, 188)

Ve parayı devlet yetkililerinin önüne yem olarak atmayın. Yaratıcı bir çeviri kullanacağım. Temelde aynı noktaya çıkıyor. Parayı kimin önüne yem olarak atmayın? Devlet yetkililerinin.

لِتَأْكُلُوا فَرِيقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ

(Li te’külû ferîkan min emvâlin nâsi bi’l ism)

“İnsanların mallarından bir kısmını günah işleyerek yiyebilmek için.”

Devlet yetkililerine rüşvet yedirerek halkı dolandırma imkânı buluyorsunuz.

وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

(Ve entüm ta’lemûn)

Ve hepiniz, yani devlet yetkilileri de yozlaşmış iş insanları da ne yaptığınızı gayet iyi biliyorsunuz. Ne işler çevirdiğinizi biliyorsunuz.

Sanmıyorum ki dünyanın herhangi bir yerinde bu ayet üzerine bir hutbe verilsin. Bu çok… Sadece bu ayeti okuyun ve düşünün… Bu arada, sanırım bu ayet Ramazan ayetlerinden hemen sonra geliyor. Hatta tam arkasından geliyor diye biliyorum. Ramazan ayetleri. Yani manevi olarak yenilendikten sonra, artık bu maneviyatınızın temiz bir ekonomiye yansıması gerekir. Tam Ramazan ayetlerinin sonrasında. Değil mi?

وَتُدْلُوا بِهَٓا اِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُوا فَرِيقاً مِنْ اَمْوَالِ النَّاسِ بِالْاِثْمِ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

(Ve tüdlû bihâ ile’l hukkâmi li te’külû ferîkan min emvâlin nâsi bi’l ismi ve entüm ta’lemûn)

(Bakara, 188)

Pekâlâ. Servet arayışının ya da maddi kazanç veya ticaret peşinde koşmanın Kur’an’da kötü bir şey olmadığını daha önce anlatmıştım. Allah bunu doğal bir girişim ve fıtri bir çaba kılmıştır. Aslında Allah, Adem (as) ile bile bundan bahsetmiştir. Allah, Ademoğullarını onurlandırmış ve onların karada ve denizde yolculuk etmelerine imkan tanımıştır. Bu, ticaret yapabilme kabiliyetimizin bir parçasıdır.

وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ

(Ve razaknâhüm minet tayyibât)

(İsra, 70)

Yani Kur’an’da ticari girişimin bereketli bir iş olduğuna dair pek çok işaret vardır.

Tüketici Psikolojisi ve Alıcının Yozlaşması

Buraya kadar size iş dünyasındaki yozlaşmadan bahsettim. Bu işin bir yüzüydü. Fakat ekonominin iki tarafı vardır. Biri satıcı, diğeri ise alıcıdır. Satıcının yozlaşmasını konuştuk. Şimdi alıcının yozlaşmasından bahsetmeliyiz. Biz tüketiciler de pekâlâ yozlaşabiliriz, haksız mıyım?

Tüketici dediğimiz şey ortalama bir insandır. Benim işletme geçmişim var. İşletme okulunda okudum. İşletme okulundayken derslerde harika uyurdum. Fakat işletme okulunda çokça çalıştığınız konulardan biri tüketici davranışlarıdır. Müşterinizi anlamak zorundasınız. Tüketici psikolojisini anlamalısınız. Reklamcılık buna dayanır. Pazarlama buna dayanır.

Şu an sosyal medya devleri ve bildiğiniz üzere pazarlama verisi analitiği devasa bir sektördür, değil mi? İnsanların gözlerinin nereye kaydığını, nerelere tıkladıklarını takip etmek zorundasınız. Bir reklama maruz kalma anından itibaren; kişinin o ürünü satın alma noktasına gelene kadar reklamı kaç kez görmesi gerekir? Kaç kişi satış noktasından vazgeçer ve kaç kişi o işlemi sonuna kadar tamamlar? Günümüzde tüm bunlar uzun uzadıya inceleniyor. Tüketici davranışını anlamanın çok büyük bir parçası bu, değil mi? Dolayısıyla, bir tüketici hakkında ne kadar çok şey bilirseniz, ona o kadar iyi satış yapabilirsiniz.

Bu sadece teknoloji çağında olan bir şey değil. Eskiden de böyleydi; annemle birlikte kumaş almaya giderdik. Pakistanlı kadınların kumaş almaya karşı özel bir zaafı vardır. Kıyafet almazlar. Kumaş alırlar. Sonra da dikiş makinesinin başına geçerler. Adetleri böyledir. Kumaş almaya gittiğinizde, karşınızda rulo rulo kumaşlara bakıp durursunuz. Bu dünyanın en sıkıcı şeyidir. Kütüphanede olmayı tercih ederdim. Kütüphanede olmayı tercih ediyorsam ne kadar kötü bir durum olduğunu hayal edebiliyor musunuz?

Tabi annem beni yanında götürürdü ve kumaşlara bakmaya başlardı. Peki ben ne yapacaktım? Yeterince oflayıp puflarsam o ne yapacaktı? Çıkıp gidecekti. Bu yüzden dükkan sahibi, biz içeri girer girmez işinin önündeki en büyük düşmanın kim olduğunu bilirdi. O düşman bendim. Bunu bilirdi.

Akıllı dükkan sahipleri çocuklar için bir tabure bulundururdu. Birkaç oyuncakları olurdu. “Hey ufaklık, sen şunlarla oyna.” Sonra döner, “Evet, bir de şuna bakın” derdi. “Bu biraz daha şey, bu da böyle…” Ben de o sırada, “Anne, sen işine bak” der gibi olurdum. Kenarda küçük bir çikolatası da olurdu. Bu, iş yapmanın maliyetidir. Müşterisini anlıyordu. Anlatabiliyor muyum? Tüketici psikolojisi budur işte.

Peki Kur’an bize… Ki hepimiz birer tüketiciyiz, öyleyiz, hepimiz tüketiciyiz… Allah bizim doğamız hakkında ne gibi tespitlerde bulunmuştur? Biz insanoğlu, nasıl bir varlığız?

خُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَعِيفاً

(Hulika’l insânu daîfâ)

“İnsan zayıf yaratılmıştır.”

(Nisa, 28)

Bu da bizim irademize işaret eder. Birçok açıdan irademizin zayıflığına bir göndermedir. İradesi çok güçlü varlıklar değiliz. “Diyetteyim. Diyetteyim.” Önünüze çikolatalı bir pasta koyarlar. “Diyetteyim. Diyetteyim…” Kişi yavaş yavaş çikolatalı pastayı yemeye başlar. “Tamam tamam, sadece bir lokma.” خُلِقَ الْاِنْسَانُ ضَعِيفاً (Hulika’l insânu daîfâ) Dayanamazsınız. Derler ki, “Hayır, hayır. Ben karbonhidrat bile tüketmiyorum” (hunharca yer). Ben de bunu hep yapıyorum.

اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعاًۙ

(İnne’l insâne hulika helûâ)

(Mearic, 19)

هَلُوع (Helû), içlerinde bir boşluk hissederler demektir. İçlerinde bir doyumsuzluk vardır. Peki bir reklamcı içinizdeki bu boşluğu kendi lehine kullanabilir mi? Boşlukta mısınız? Liposuction yaptırın. Kendinizi daha da “boş” hissedeceksiniz. Boşlukta mısınız? Bu ayakkabıları giyin. Ruhunuzu dolduracaklar. Ayak tabanınızı (sole) değil, ruhunuzu (soul) yani.

جَزُوعاًۙ

(Cezûâ)

Umutsuzluğa kapılırlar. Huzursuz olurlar.

(Mearic, 20)

Evinizdeki nemden bıktınız mı? İnsanların bu bıkkınlıkları üzerinden oynarlar.

مَنُوعاًۙ

(Menûâ)

Başkalarının iyi bir şeye sahip olmasını istemedikleri anlamına gelir.

(Mearic, 21)

Yeterince biriktir. Servetini inşa etmene yardım edeyim. Kısa yoldan zengin ol.

وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعاًۙ اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاًۙ

(Ve izâ messehü’l hayru menûâ. İzâ messehüş şerru cezûâ)

Sonra قَتُوراً (Katûrâ) var, başkasına tek bir damla bile vermek istemiyorum demektir. (İsra, 100) Reklam endüstrilerinin tamamının tüketicilerin servet ve birikim yapmalarına odaklandığını görürsünüz. İnsanlar بخيل (Bahîl) dir. Cimridirler.

يُرِيدُ الْاِنْسَانُ لِيَفْجُرَ اَمَامَهُۚ

(Yürîdü’l insânu li yefcüre emâmeh)

(Kıyame, 5).

Başka bir tüketici davranışı: İnsanlar hemen gözlerinin önündeki bir şeye atlamak isterler. Buna “dürtüsel alıcılar” denir. Dürtüsel tüketim. Bir markette, -bu eski bir taktiktir ama hala işe yarar- diyelim ki süte ihtiyacınız var. Yumurtaya ihtiyacınız var. Normalde bunları hemen kasanın yanına koymaları gerekir. Kasanın hemen yanına. Peki süt ve yumurta nerede olur? Oho, onlara ulaşmak için marketin içinde adeta hicret etmeniz gerekir… Neden mi? Çünkü yol üzerinde damla çikolatalı kurabiyeler, meyve suları ve aslında hiç ihtiyacınız olmayan onca şey vardır. Sonunda tepeleme dolu bir arabayla dönersiniz ama süt ve yumurta almayı unutmuşsunuzdur. Değil mi? Tam kasadan geçecekken bir bakarsınız, orada çikolatalar, atıştırmalıklar falan duruyor. Onları da almaya başlarsınız; çünkü insanların dürtüsel olarak alışveriş yaptığını gayet iyi bilirler.

İnsanlar davranışlarında dürtüseldir. يُرِيدُ الْاِنْسَانُ لِيَفْجُرَ اَمَامَهُۚ (Yürîdü’l insânu li yefcüre emâmeh) Kararlarının uzun vadeli sonuçlarını düşünmezler. Anlık bir dopamin patlaması uğruna o an ne gerekiyorsa yaparlar, izlerler. Mesela, لِيَفْجُرَ أَمَامَاهُ (Li yefcüre emâmâh) şunun sebebidir: Videolarda çok dikkat çekici, şok edici, rahatsız edici veya çılgınca küçük resimler (thumbnail) kullanırlar. “Bunu izlersen şu olacak!” “En çılgın şu, bu…” gibi şeyler yazarlar. İnsanlar da “Ooo! Şu an toplantım var biliyorum ama…” derler ve onu illa izlemek zorunda hissederler. Değil mi? İşte bizde böyle bir eğilim var.

Allah buyurur ki:

وَاُحْضِرَتِ الْاَنْفُسُ الشُّحَّۜ

(Ve uhdıreti’l enfüsüş şuhh)

(Nisa, 128).

Bunu anlamanın bir yolu şudur: İnsanlar bazen öyle bir duruma getirilirler ki, aşırı derecede… شُّحَّۜ (Şuhh) u nasıl anlatabilirim ki. شُّحَّۜ (Şuhh), kendinden başka kimseyi umursamamak, kendi nefsiyle kafayı bozmak demektir. أَرْضٌ شِحَاحٌ (Erdun şihâh) (kurak toprak), suyun içine işlemediği toprak demektir. Tıpkı acı çeken birini görüp de içinizde hiçbir şeyin kıpırdamaması gibi. Başka hiç kimseyi umursamazsınız. İçinize hiçbir şey işlemez. Tek ilgilendiğiniz kimdir? Kendiniz.

Böylece koskoca bir “kendini sevme” (öz sevgi) endüstrisi ortaya çıkabilir. Değil mi? Kendine iyi bak. Kendine biraz zaman ayır. İçinden geleni yap. Kendini gerçekleştir. Sen, sen, sen… Sen, sen, sen… Nefis, nefis, nefis… Bir ‘selfie‘ çek (öz çekim). Yani ‘nefsi’. İşte böyle bir bencilliği teşvik var.

فَخَرَجَ عَلٰى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِۜ

(Fe harece alâ kavmihî fî zînetih)

(Kasas, 79)

İnsanlarda sınıfsal tüketiciliğin geliştiğini söylemiştim. İnsanlar markalara takıntılı hale gelirler. Pahalı restoranlara, yemekleri berbat olsa bile kafayı takarlar; sırf orada fotoğraf çekilip “Bakın nerede oturuyorum” diyebilmek için. Öyle değil mi? Giderler, hiç zevk almadıkları bir tatil yaparlar, sırf oraya gittiklerini başkalarına gösterebilmek için giderler.

Sonra bir de pervasızca, aslında tüketime bile girmeyen bir şey var, pervasızca para saçmak… Evet, belli bir noktaya kadar tüketim sorun değildir.

يَقُولُ اَهْلَكْتُ مَالاً لُبَداًۜ

(Yekûlü ehlektü mâlen lübedâ)

(Beled, 6)

Ne kadar para harcadıklarıyla övünürler. Şuna veya buna ne kadar çok para döktüklerini söyleyebilmek isterler, çünkü bu, “ben senden daha üstünüm” demenin bir yoludur. Bir insan olarak senden daha değerliyim.

Bir de aşırı tutumluluk vardır. Ve son olarak:

مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ

(Muhtâlin fehûr)

(Lokman, 18)

İnsanların kendileriyle ilgili zihinlerinde kurdukları hayali bir imaj vardır. Kendi hayallerinde canlandırdıkları, gerçekten olduklarından çok daha mükemmel oldukları hayali bir benlik imajları vardır. Diğer insanlardan üstün olduğunuzu düşünürsünüz. Anlıyor musunuz? Sonra فَخُور (Fehûr) (övüngen) var; diğer insanlara karşı kibrinizi göstererek bu üstünlüğünüzü sergilemek istersiniz. Kalabalıktan sıyrılmak ya da kendi imajınızı ve içinizdeki o sahte resmi sürdürmenize yardımcı olacak herhangi bir şey yaparsınız.

Aslında belki de bu مُخْتَالٍ (Muhtâl) endüstrisine verilecek en iyi örnek, estetik operasyonlar, aşırı makyajlar ve sizi tamamen başka birine dönüştüren abartılı değişimlerdir. Belli bir seviyede güzelleşmek, kendine bakmak elbette sorun değildir; ama مُخْتَال (Muhtâl) demek, kafanızda yarattığınız o hayali imaja kapılıp sürekli onu beslemek demektir. Elbette فَخُور (Fehûr), üstünlüğünüzü başkalarına sergileyebilme becerinizdir.

Sanırım sosyal medyayla birlikte artık yeni para birimi, “kaç takipçiniz olduğu”. Öyle değil mi? Eğer sizin 3.000 takipçiniz varsa ve arkadaşınızın 2.500 takipçisi varsa, ona gülersiniz. Çünkü etkileşim, beğeniler, “maşallah”lar veya peşinde koştuğunuz her neyse, onun üzerinden üstünlüğünüzü göstermişsinizdir, değil mi? İnsanlar buna kafayı taktıklarında, bir şey paylaşıp hemen kaç beğeni, kaç başparmak kaç kalp gelmiş, kaç ‘maşallah’ yazılmış, diye kontrol edip dururlar. Öyle değil mi?

Çözüm: Namaz ve Kur’an’dan İlham Alan Tüketici

Çözüm, belli bir zihniyette olmaktır. Bu arada bunun çözümü muhtemelen bunun için en iyi yerde yani Mearic Suresi’nde gizlidir:

اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعاًۙ اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاًۙ وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعاًۙ اِلَّا الْمُصَلِّينَۙ

(İnne’l insâne hulika helûâ. İzâ messehüş şerru cezûâ. Ve izâ messehü’l hayru menûâ. İlle’l musallîn)

“Namaz kılanlar müstesna.”

(Mearic, 19-22).

Peki namaz bir müminin hayatında ne işe yarar? Sizi birkaç dakikalığına hayatın o karmaşasından çekip çıkarır, değil mi? İçinde bulunduğunuz her ne ise ondan bir anlığına çıkar, Allah’ın huzurunda kendi durumunuza bakarsınız; sonra dünyaya geri döner, sonra tekrar çıkarsınız, sonra tekrar girersiniz. Böylece hiçbir zaman o karmaşada tamamen boğulmazsınız. Sürekli nefes almak için yüzeye çıkarsınız. Namaz sizin mini Umreniz, mini Haccınızdır. İşte namaz budur, değil mi? Yaptığı şey insanı kalibre etmek, dengelemektir. Aşırı tüketim ve az önce bahsettiğim tüm o davranışlar hep birer aşırılık ve dengesizlik halidir. Namaz ise insanı nizama sokmanın ve onları dengede tutmanın bir yoludur.

İslam ekonomisi kavramı sadece, “Oh, faizsiz bankacılığımız var” demekten ibaret değildir. İslam ekonomisi, sırf helal gıdamız veya helal giysilerimiz olduğu anlamına gelmez. İslam ekonomisi mefhumu sadece işletmelerle ilgili değildir. İslami bir ekonomi aynı zamanda tüketicilerle de ilgili olmalıdır.

Eğer Kur’an eğitimini ve Kur’an kültürünü, yani bu değerleri teşvik edersek; şükür, sabır gibi değerleri… şükretmek, sabretmek gayeli olmak, القصد في المشي الغض من الصوت (El kasdu fi’l meşy. El ğaddu mines savt) Sesini yükseltmemek, dikkat çekmeye çalışmamak… Sürekli ilgi odağı olma takıntısı tam bir sosyal medya problemi, öyle değil mi? Lokman Suresi’nde “Sesini alçalt” dendiğinde, bu aslında nedir? Dikkat çekmeye çalışma, değil mi? Günümüzde bütünüyle ilgi çekmeye odaklanmış koskoca bir kültür var.

Sonra التصدق (Et tesadduk) sadaka, zekat vermek, yakınındakilere vermek. Bu arada, gereksiz ve savurganca harcama yapmak, yakın akrabayı gözetme emrinden hemen sonra zikredilmiştir. Çünkü o kadar savuracak paranız varsa, eminim bu paraya ihtiyacı olan akrabalarınız da vardır, değil mi? Yani Allah’ın defalarca bahsettiği, aileye dair bir hassasiyet vardır. Elbette, Allah’ı zikretmek.

Eğer bu değerler, daha çocukluktan itibaren pazardaki bir tüketici olarak davranışlarınızı etkileyecek pratik örneklerle… Çocukları markete götürüp, hadi tebzirin (israfın) ne olduğunu ve dengeli harcamanın ne anlama geldiğini görelim, diyerek öğretilseydi… Onlara bir bütçe verip bir bütçeyi etkili bir şekilde nasıl yöneteceklerini, aynı zamanda nasıl mutlu olup kendilerine bakabileceklerini ve

كُلُوا وَاشْرَبُوا

(Külû veşrebû)

(Araf, 31)

hayattan keyif alacaklarını göstererek… Allah hayattan keyif almayı yasaklamadı, bunu zaten netleştirmiştik, değil mi? Allah yemenizi ister, Allah keyif almanızı ister. Anlamlı ve keyifli olan şeyler yaratmıştır. Fakat bir şeyin aşırısı veya çok azı diye bir durum var mıdır? Evet, vardır.

Dolayısıyla eğer eğitim, yani Kur’an’dan ilham alan bir eğitim; Kur’an’dan ilham alan tüketiciler yetiştirmeye çalıştığımız bir eğitim olursa, o zaman ekonomi hem tepedeki işletmelerden hem de tabandaki müşterilerden dengelenmiş olur. Çünkü sadece işletmeleri düzeltir ama müşteriyi düzeltmezseniz, sorunu çözmüş olmazsınız. Bu sadece yukarıdan aşağıya veya sadece aşağıdan yukarıya bir çözüm değildir; her ikisini de kapsayan bir çözümdür. Yatırımdır, iş dünyası tarafıdır ve tüketimdir. Her ikisinin de düzeltilmesi gerekir. Bir ekonomi işte böyle düzeltilir.

Tüketici davranışlarını etkilemek için bu kadar çok para harcanırken, Kur’an’dan ilham alan bir toplumu, Kur’an’dan ilham alan bir tüketici davranışını çözüm olarak düşünmemiz gerekir. Bunun gerçekleşmesi şart. Öncesinde bu yüzden söylemiştim. Dini eğitimimiz bizi tüketim üzerine düşündürmüyor. Bizi namaz, fıkıh ve akide hakkında düşündürüyor ama çarşıda pazarda nasıl davrandığımız hakkında düşündürmüyor. Bireysel alıcılar ve müşteriler olarak nasıl davrandığımızı hesaba katmıyor. Bize bu eğitimi, bu ilhamı vermiyor ve bunu normalimiz haline getirmiyor.

Peki sonra ne oluyor? Karunvari bir endüstri yerine, aşırı zenginliği nihai hedef olarak gören Karun endüstrisi yerine… Çünkü bir Karun endüstriniz varsa, nihai hedefiniz budur. Eğer o noktaya ulaşabilirseniz, başardınız demektir. Ama Kur’an’dan ilham alan bir tüketiciniz olduğunda, onun nihai hedefi dengeyi sağlayabilmek olur. Aslında nihai hedef dengedir. Dengeli bir kişilik sabırlıdır, şükreder, yardımseverdir, kendisine de iyi bakar.

لَا تَنْسَ نَصِيbَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَاَحْسِنْ كَمَٓا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ

(Lâ tense nasîbeke mined dünyâ. Ve ahsin kemâ ahsenallâhu ileyk)

(Kasas, 77)

İşte bu denge nihai hedef haline gelir. Biri bu dengeye ulaştığında, “Vay be, ne kadar dengeli biri, ben de tıpkı onun gibi dengeli olmak istiyorum,” dersiniz. Kalkıp da “Ben de onun ayakkabısından istiyorum” demezsiniz. “Ben de onunkisi gibi bir araba istiyorum.” Bu Karun zihniyetidir.

Dolayısıyla, alternatif bir tüketici psikolojisi yaratmış oluyorsunuz. Bu, dünyada devrim niteliğinde bir şey olabilir. İnsanlar bunu gördüğünde, bunun hayata ne katacağını biliyor musunuz? Yatırım yapmak için elinizde daha çok para kalmasını sağlar. Yine o durgunluk ve enflasyon yaşamayan, tam ortada duran o dengeli ekonomiyi yaratmış oluyorsunuz. Bütün bir milletin kalkındığını görürsünüz. Herkes mutlu olur. Komünizmde olduğu gibi eşit olmaya da zorlanmıyorlar. Kapitalizmde olduğu gibi o aşırı uçurumu da yaratmıyorlar; çünkü İslam ne kapitalizmdir, ne sosyalizmdir, ne de komünizmdir. İslam’dır. Hepsinden parçalar taşır ama aslında hiçbir ideolojiyi bütünüyle onaylamaz. Kendi ekonomik felsefesi vardır. Kendi ekonomik kimliği olarak öne çıkarılmayı hak ediyor, öyle değil mi?

Oligarşinin Sonucu ve Toplumsal Çöküş

Ayetlerin derinine inmek yerine burada kısaca özetleyeceğim. Çünkü bunların her birinin başlı başına bir çalışma konusu olduğunu söylemiştim. Kur’an, aşırı derecede yozlaşmış zenginleri özellikle hedef alır. Diğer insanları bir hiç olarak gördüklerinin altını çizer. Aşırı açgözlü olduklarını ve kimseye harcama yapmadıklarını vurgular. Böylece %0,1’lik bir oligarşi yaratırlar. %0,1’lik bir oligarşi.

Şimdi sadece bu kavramları sunacağım. O %0,1’lik oligarşiyi yarattığınızda, orta sınıfa ne olur? Ne olur biliyor musunuz? Çünkü aşırı birikim yapıyorlar, değil mi? Bir toplumda ancak belli bir miktarda servet bulunur ve bunun devasa bir kısmı çok küçük bir azınlığın eline geçmiştir. Sonucunda olan şudur ki, orta sınıf daralmaya başlar ve yoksulluk giderek artar. Yani, nerede aşırı bir zenginlik varsa, doğal olarak orada aşırı bir yoksulluk da olacaktır. Buraya kadar ne demek istediğimi anladınız mı?

Pekala. Bu ikisi bir araya geldiğinde… Hani az önce konuşmuştuk, aşırı zenginlik olduğunda neler yaşandığını düşünmüştük. O insanlar temel olarak yasaları kontrol ederler. Daha fazla yozlaşma yaratıp, kendi çıkarlarını gözetirler. Baskıyı ve zulmü daha da artırırlar. Tüm serveti sömürürler. Bunun getirdiği tüm o kanseri biliyoruz.

Fakat tabanda ne oluyor? Bir de tabanda ne olduğunu anlatayım. Ekonomik durumu son derece kötü olan herhangi bir topluma bakarsanız, ağır bir durgunluğa, şiddetli bir enflasyona girdiklerinde, iş piyasası kötüleştiğinde, her şey tepetaklak olduğunda… İnsanlar kiralarını ödeyemez duruma geldiklerinde, market alışverişi bile zorlaştığında… Böyle bir durumla karşılaştığınızda…

Toplum aşırı borçlu bir hale gelir. Kur’an bu borç batağına saplanmış topluma ne der? Riba (faiz). Riba ekonomisi. İnsanlar geçinemezler. Giderek daha fazla kredi çekerler, tefeciler devreye girer. Çünkü insanlar çaresizdir. Borç almak zorundadırlar. Aileler dağılır. Kadınlar sokağa düşer. Bir şekilde hayatta kalmak zorundadırlar. Fuhuş artar.

Ekonomik kriz yaşayan her toplumda borçlanmanın arttığını görürsünüz. Fuhşun, zinanın arttığını görürsünüz. Hırsızlık ve cinayetlerin arttığını görürsünüz. Mahalledeki bakkal soyulur. Araba hırsızlıkları yaşanır. Evlere hırsızlığa girerler. İnsanlar önce bir şeyler çalmaya yeltenir. Biri önlerine çıktığında ise ne olur? Cinayet. Yani çalma çırpma, hırsızlık, cinayet ve soygun, çok daha büyük suçlara kapı aralar. Ardından organize suçlar, çeteler vs. baş gösterir.

Tabii ki, o toplumda yaşanacak bir sonraki şey şudur: İnsanlar sorunlarıyla baş edemez hale gelirler. Bu yüzden o gerçeklikten kaçmaya ihtiyaç duyarlar. Peki neye bulaşırlar? Madde bağımlılığına. Uyuşturucu kullanımı artar. Alkol artar. İster kokain olsun, ister esrar, şu veya bu, veya alkol olsun; hepsi tavan yapar. Çünkü insanlar yaşam giderlerini karşılayamadıkları o rahatsız edici, karanlık gerçeklikte yaşamak istemezler.

Elbette o zaman insanlar bir hayale kapılır: “Belki bir anda zengin olurum.” Peki kısa yoldan zengin olmaya çalışmanın yolu nedir? Kumar. Bütün bunlar yozlaşmış zengin elitlerin varlığının doğal bir sonucudur. Çünkü onlar yoksulluk sınırının altında büyük bir kitle yaratırlar ve o toplumda bu tür felaketler patlak verir. Her tarafa yayılır. Bu tarih boyunca böyle olmuştur. Bugün de böyledir. Bu bir gerçekliktir. Sadece benim kafamda kurduğum bir şey değil. Bu, dünyanın dört bir yanında yaşanan bir gerçeklik, tamam mı?

Bunun, “Karun ve hayranları”ndan oluşan bir toplum yarattığını zaten söylemiştim. Bunu anladık. Peki Karunvari bir toplumda en çok hayalini kurduğunuz en değerli olan şey nedir? Karun olmaktır. Servettir. Karun zihniyetinde neyin hiçbir değeri kalmamıştır? Ahlak ve adalet artık cazip birer değer değildir. Eğer biri iyi bir insansa, “Evet, iyi bir insansın ama gerçek dünyada yaşıyoruz” derler. “Evet, evet! Allah’tan korktuğunu anlıyorum, ama yine de o rüşveti almak zorundayım çünkü faturaları ödemem lazım.” Çünkü günün sonunda tek gerçeklik Karun’dur. “Sen ve ahlakın. Sen ve kıldığın namazın… Sen ve ‘Estağfurullah’ların… Bunları Ramazan’a kadar rafa kaldır, tamam mı? Mescitte bırak.” Anlıyor musunuz? Yani ahlaki bakış açısı tamamen değersizleşir. Sadece “olsa iyi olur” denilen bir şeye dönüşür ama asıl gerçeklik, Karun merkezli bir gerçekliktir. Bu, toplumun her yanına yayılır, kısacası ahlaki değerlerin artık bir kıymeti kalmaz, değil mi?

Şimdi olan biten hakkında biraz daha konuşalım. Toplumda kötü bir ekonomi olduğunda gelişen o şeyler nelerdi? Toplumun başına neler geliyordu?

  • İlk söylediğim şey neydi? Riba (Faiz). İslam’da haram mıdır? Evet.
  • Peki diğeri? (Fuhuş) Bu da İslam’da haram mı?
  • Sırada ne var? Hırsızlık haram mı? Evet.
  • Cinayet haram mı? Evet.
  • Başka ne haram? Kumar?

Yani Kur’an’ın haram olduğunu söylediği tüm bu şeylerin, çökmüş bir ekonomiyle doğrudan alakası vardır. Yani Kur’an bir yandan o aşırı yozlaşmış zenginlerin peşine düşerken, diğer yandan da “En alttaki bu sorunlardan kurtulmalıyız” der. Kur’an’ın az önce ne yaptığını görüyor musunuz? Hem tepeye hem de tabana müdahale ediyor.

Miras ve Evlilik Hukuku ile Ekonomik Denge

Peki tepedekiler için çözüm neydi? Yozlaşmış elitlerin yerine kimi getirebilirsiniz? Onların yerine fakirleri mi koyarsınız? Hayır, sorumlu ve duyarlı zenginleri. Sorumluluk sahibi zenginleri. Kur’an’ın o sorumlu zenginleri nasıl inşa ettiğini öğreneceğiz.

Düşünün… Rockefeller ailesini duymuşsunuzdur, değil mi? Pekala, ister Rothschildler, ister Rockefellerlar, ya da belki yüz yıl sonra Musklar veya Bezoslar olsun… Neyse. Herhangi birini düşünün. Rockefellerlar milyarder bir aile. Onların çocukları, bu serveti devraldı. Onların çocukları da, çocukların çocukları da devraldı, değil mi? Düşünün ki, Rockefellerların bir torunu daha doğduğu anda, dünyaya gözlerini açar açmaz zaten bir multi-milyarderdir. Bunun tek bir kuruşunu bile kendi kazanmamıştır ama zaten bir multi-milyarderdir. Eğer büyük büyükbabaları bir ev, bir bina, bir çiftlik ya da herhangi bir mülk aldıysa, o mülkün değeri şu an aynı mıdır yoksa çok daha mı fazladır? Yani Rothschildler, aile nesiller boyu devam ettikçe ekonomiden her geçen gün daha da büyük, çok daha büyük bir pay alırlar. Tüm servet tek bir ailede toplanır, anlıyor musunuz? Her şey o tek ailenin servetini büyütmek içindir.

Kur’an’a göre paran varken öldüğünde, bu paraya ne olması gerekir? Baban bir pay alır, annen bir pay alır, erkek kardeşin bir pay alır, kız kardeşin bir pay alır, kızın bir pay alır, oğlun bir pay alır. Eşin bir pay alır, kocan bir pay alır, duruma göre. Bu insanlardan bazıları, hatta birçoğu evlenirler, sonra ölürler. Evlenirler, çocukları olur ve sonra ölürler. Peki, Rothschild ailesi Müslüman bir aile olsaydı, (Roth Kerim) servetlerine ne olurdu? Birkaç nesil sonra o servetin, o aile için büyümesi ve tek bir elde toplanıp devasa bir hale gelmesi yerine o servet dağılır, dağılır, dağılır ve sürekli dağılmaya devam ederdi.

İşte Kur’an, sadece tek bir yasayla, sadece miras yasasıyla oligarşiyi paramparça eder. Sadece bir yasayla. Oligarşiyi parçaladığınızda, o servet hep o tepede kalmaz. Bu da, en tabanda kaçınılmaz olarak aşırı bir yoksulluk oluşmasının önüne geçmek demektir, değil mi?

Pekala, bir de evlilik hukukuna bakalım. Bu konu biraz tartışmalı ama söylenmesi gerekiyor. Geçmişteki kralların, bir kraliçesi ve binlerce cariyesi olurdu. İster Japon kralı olsun, ister Çin kralı, ister Roma kralı olsun… Hatta Müslüman krallar bile bu şekilde keyif sürmüştü. Dünya tarihi böyle işliyordu.

Kur’an, evlilik kurumunda devrim yaratan birkaç şey getirdi. İnsanlar pek fark etmezler ama evlilik aslında dünyadaki en önemli finansal kurumlardan biridir. Kur’an evlilikte birkaç şekilde devrim yarattı.

Birincisi; Kur’an, evin maddi sorumluluğunun erkeğe ait olduğunu ilk defa resmi bir kural haline getirdi.

وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ

(Ve bimâ enfekû min emvâlihim)

“(Erkekler kendi mallarından harcadıkları için…)”

(Nisa, 34)

Erkekler evin maddi sağlayıcısı olmak zorundadır. Kur’an ayrıca evlenmenin kolay olması gerektiğini de hükme bağladı. Boşanmanın belli bir sürece tabi olsa da, yine kolay olması gerektiğini, yeniden evlenmenin de kolaylaştırılması gerektiğini belirtti. Ayrıca çocukların bakımının da baba tarafından üstlenilmesi gerektiğini açıkça ifade etti. Babanın bütün çocukları babadan miras almalıdır. Bütün çocuklar babadan mirasçı olur. İşte bu birkaç husus var.

Sonra Allah çokeşlilikten bahsetti, değil mi? Birden fazla kadınla evlenmek, ki bu modern dünyada oldukça tartışmalı bir konudur. Ancak bir şeyi anlamanız gerek. Birden fazla kadınla kim evleniyordu? Fakirler mi yoksa zenginler mi? Zenginler. Eğer fakirseniz ve birden fazla kadınla evleniyorsanız, bu zaten intihara meyilli olmak gibi bir şeydir, değil mi? Birden fazla kadınla evlenenler zenginlerdi. Peki Allah tam olarak ne buyurdu? Dedi ki:

وَاِنْ خِفْتُمْ اَلَّا تُـقْسِطُوا فِي الْيَتَامٰى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَٓاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۚ

(Ve in hıftüm ellâ tuksitû fi’l yetâmâ. Fenkihû mâ tâbe leküm minen nisâi mesnâ ve sülâse ve rubâ)

“Eğer yetimler konusunda adaleti sağlayamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden kadınlarla ikişer, üçer veya dörder evlenin.”

(Nisa, 3)

Burada iki gruptan bahsediliyor: Yetimler ve kadınlar, değil mi? Şunu anlamanızı istiyorum; birinin babası öldüğünde ona yetim denir. Arapçada, Arap kültüründe birinin babası öldüğünde ona ne ad verilir? Yetim. Birinin annesi öldüğünde ona yetim denmez. Ancak babası öldüğünde ona yetim denir. Yani Allah, “yetimler arasında adaleti sağlayamazsanız” derken, kimi kaybetmiş insanlardan bahsediyor? Babası ölmüş olanlardan. Sonra buyuruyor ki, “Öyleyse dörde kadar kadınlarla evlenebilirsiniz.” Peki bu kadınlar kim? Klasik tefsirlerimizde de yer aldığı üzere buradaki işaret şudur: Yetim çocukların anneleriyle evlenin. Kur’an’da yetim çocukların anneleriyle evlenmek teşvik edilmiştir.

Şimdi düşünün, zengin bir adam gidip yetim çocukları olan bu kadınlarla evleniyor, değil mi? Bu adam öldüğünde kadın mirastan bir pay alır. Ancak adam hayattayken de o yetimlere bakıp gözetebilir. Bu durum, onun o yetimlere bakması için doğal bir yol açmıştır. O yetimler, eğer adam onlara bakmasaydı, anneleriyle evlenmeseydi; o kadın, sokaklarda yaşamak zorunda kalacak, bir sürü yetim çocukla ortada kalacaktı. Bu çocuklar neye daha yatkın olacaklardı? Az önce bahsettiğimiz o kötü şeyler nelerdi? Zina. Başka? Hırsızlık? Cinayet? Soygun? Kumar? İstatistiksel olarak bu yollara düşmeye kimler daha çok eğilimlidir? Hayatında bir baba figürü olmayan insanlar. Eğer kriminoloji okursanız, bu gerçeği gayet iyi bilirsiniz.

Peki bu arada, tüm bu suçlar bir ekonomiye fayda mı sağlar yoksa zarar mı verir? Elbette zarar verir. Çünkü hırsızlığın, kumarın, şunun bunun, fuhşun kol gezdiği bir yerde gayrimenkul değerlerine ne olur? O bölgedeki güvenlik ve polis maliyetlerine ne olur? O bölgede yükün altında ezilen adalet sisteminin hali ne olur? Toplanan vergiler tüm bu suçlularla uğraşmaya, onları hapse atmaya, cezalandırmaya ve bunun gibi bir yığın şeye harcanır. Yatırımlar da o bölgeden kaçıp gider, değil mi? Yani ekonomi darmadağın olur.

İşte bu adamlar gidip yetim çocukları olan o kadınlarla evlendiklerinde, o yetimlerin artık bakılıp gözetildikleri bir yuvaları olur. Temelde sokaklardan kurtulmuş olurlar. Şu an meseleye sadece ekonomik açıdan bakıyorum. Artık toplumun sırtında ekonomik bir kambur olmaktan çıkarlar. Hayatta yükselebilmeleri için önlerinde bir yol açılır. Sonra ne mi olur? O adam öldüğünde, işin içine miras girer.

Bu arada اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ (Ev mâ meleket eymânüküm) dense de… (sağ ellerinizin sahip olduklarıyla yetinin). Yine tartışmalı bir konu ama, tarihsel bağlamı anlamanızı istiyorum; اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ (Ev mâ meleket eymânüküm) “sağ ellerinizin malik olduğu (cariyeler)” ifadesi normalde Arapçada kullanılmazdı. Köleler için başka kelimeler kullanırlardı. سُرِّيَّة جَارِيَة أَمَة (Sürriyye, câriye, eme). Fakat “sağ ellerinizin malik oldukları”, bizzat Kur’an’ın ortaya koyduğu bir tabirdir.

Bunun detaylarına pek girmeyecek olsam da, bir şey söyleyeceğim. Dünyada eskiden krallar vardı; bir kraliçesi olan ve bunun yanında binlerce başka kadını olan krallar. O diğer kadınlardan da çocukları olurdu. Ancak bu çocuklar gayrimeşru sayılırdı. Sokaklarda ölüp giderlerdi. Tahta kim geçerdi peki? Kraliçeden doğan çocuk. Diğerlerinin hiçbir önemi yoktu. Kralın kanından olmanızın bir önemi yoktu, o ailenin meşru bir çocuğu sayılmazdınız. Anlıyor musunuz?

Kur’an cariyelerden bahsedip, ardından da miras hukukuna değindiğinde; Allah

يُوصِيكُمُ اللّٰهُ فِٓي اَوْلَادِكُمْ

(Yûsîkümullâhu fî evlâdiküm)

der

(Nisa, 11).

Allah size “tüm” çocuklarınız hakkında tavsiyede bulunuyor. Hepsi şu, şu ve şu payları alır. Peki Allah, cariyelerden olan çocuklarla eşten olan çocukları birbirinden ayırdı mı? Yoksa sadece “çocuklarınız” mı dedi? “Çocuklarınız” dedi. Yani onlar bir zamanlar köle olsalar bile, çocukları bir noktada mirasa ortak oldu mu? Bu da şu anlama gelir: Sadece bir iki nesil, hatta tek bir nesil içinde, topluma karışıp normalleşirler. Köleler ekonomik merdivenin en alt basamağındaysa, bu süreç sayesinde ekonomik merdivenin en altındaki o ailelere ne olur? Evlilik ve miras yoluyla, İslam’ın hukuki çerçevesinde ekonomik bir yükseliş yaşarlar.

İşte karşınızda tüketici davranışı, iş ahlakı ve aile ile miras hukukunun oluşturduğu hukuki bir sistem… Bütün bunlar aslında toplumun aşırı bir yoksulluğa sürüklenmesine asla müsaade etmeyen bir yoldu. İşte bu yüzden Kur’an, sosyal yardım programları veya yetimhaneler kurmalısınız demek yerine; onun yerine “evlenin, yuva kurun” diyor. Onun yerine “mirası hakkıyla paylaştırın” diyor. Öncelikle ailenizle ilgilenin.

وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ

(Ve âti ze’l kurbâ hakkah)

(İsra, 26)

Yakın akrabalarınızı gözetin. Miras paylaştırılacağı sırada yetimler ve yoksullar oradaysa, onlara da elinizden geldiğince bir şeyler verin. Elinizden geldiğince çok insanı kölelikten azat edin. Neden mi? Çünkü Kur’an’ın tüm sistemi; insanların zenginlikten faydalanarak kalkındırılması üzerine kuruludur. Kur’an’ın sistemi budur. Bu tek bir nesilde gerçekleşmese bile… Kur’an, eşitsizliğin bu kadar uç noktalarda yaşandığı bir topluma gelmiş; ancak bu sistem sayesinde o topluma ekonomik bir denge getirmiştir. Anlıyor musunuz?

Bugün dünyada zengin-fakir uçurumu yaşayan toplumlar görebilirsiniz; ve Kur’an’ın elinde, tüketici davranışı boyutunda, iş ahlakı boyutunda ve aile hayatı boyutunda tam da bu ekonomik dengeyi sağlayacak bir sistem vardır. İşte Kur’an’ın çözüm planı budur. Bunun politik olarak doğru olup olmaması benim konum değil. Ben burada sadece ekonomi hakkında konuşuyorum. Zekat, sadaka, insana yatırım yapmak… Önce de bahsetmiştim.

يُطْعِمُونَ الطَّعَامَ

(Yut’ımûnet taâm)

(İnsan, 8)

Bizzat insana yatırım yapmak Kur’an’ın teşvik ettiği bir şeydir.

Velayet Temelli Ekonomi ve İttifak

İslam düşmanları hakkında bir şey anlatacağım. Kur’an’ın İslam düşmanları için kullandığı ifadelerden biri şudur: الَّذِينَ كَفَرُوا (Ellezîne keferû) İnkar edenler. Peygamberi (sav) yalanlayanlar. Allah onların kendi aralarında bir ilişkisi olduğunu söylüyor. Onlar farklı kabileler. Tek bir kabileden ibaret değiller. Farklı kabileler, farklı aileler. Önceden söylemiştim, her aile kendi başının çaresine bakar, değil mi? Ama Allah diyor ki:

بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۢ

(Ba’duhüm evliyâu ba’d)

“Hepsi birbirinin velisidir.”

(Enfal, 73)

Birbirlerinin neyidirler? Velisidirler. Yani “birbirinin veli” olması ilişkisinde oldukça başarılıdırlar. Neyse, Arapçada “veli” kelimesi birine yapışık olan, bitişik olan anlamına gelir. وَلِيَّة (Veliyye) at eyerinin altındaki mindere denirdi; çünkü o minder atın eyerine bitişiktir. İki şeyin birbirine yapışık olması hali.

İki kişi birbirinin velisi olduğunda, ben sağa dönersem, velim de sağa döner. Ben bir hata yaparsam, velim “Bu hatayı düzeltmene yardım edeyim” der. Eğer bir velim varsa ve ben birine yumruk atarsam, o da “Ben de vururum” der. Mesela Amerika-İsrail ittifakına “evliya” (veliler) denebilir. Çünkü biri ne yana dönerse, diğeri de o yana döner. Biri ne derse, öteki de aynısını söyler. Değil mi? Gerçi bazen son zamanlarda olduğu gibi bu bağ biraz sarsılmaya başlasa da, genel olarak onlar “evliya”dırlar. Allah inkar edenlerin birbirlerinin evliyası olduğunu söyler.

Aynı surede Allah daha önce aslında müminlerin, muhacir ve ensarın,

بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ

(Ba’duhüm evliyâu ba’d)

olduğunu söylemiştir.

(Enfal, 72)

Hicret eden müminler ile Medine halkı da birbirlerinin evliyasıdır. Ancak onlardan biri gerçekte evliyadır, diğerinin ise evliya olması beklenir. Evliya (dost, müttefik) olmaları emredilmiştir. Allah buyuruyor ki, kafirler birbirlerinin evliyasıdır. إِلَّا تَفْعَلُوهُ (İllâ tef’alûh) yani dostluğu,

اِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْاَرْضِ

(İllâ tef’alûhu tekün fitnetün fi’l ard)

Kendi aranızda bir ittifak kurmazsanız, dünyada büyük bir fitne çıkar. Yeryüzünde büyük bir yozlaşma ve fesat olur. Dünya çetin bir sınamadan geçer. Peki fitne neye benzer? Zenginlerin aşırı zengin, fakirlerin ise aşırı yoksul olmasına. İşte fitne budur. Allah buyuruyor ki, müminler ne olmadığında fitne çıkar? Evliya olmadıklarında, fitne çıkar. Ancak Allah, inkar edenlerin zaten ne olduğunu söyledi? Evliya. Bu da demek oluyor ki, eğer evliya olmanın ekonomik anlamda ne demek olduğunu öğrenmek istiyorsak, kafirlerin ne tür bir evliya (müttefik) olduğunu anlamalıyız. Onlar nasıl bir evliya?

Kadim dünyada, İslam öncesinde veli kabile; kaynakları paylaşan, birbiriyle ticaret yapan, aralarında kız alıp veren, birlikte yolculuk eden ve biri saldırıya uğradığında diğerinin de onu savunduğu iki kabileydi. Velayet buydu. Kabileler arasındaki velayet mefhumu buydu.

Diyelim ki ben bir kabiledeyim, yeni biri çıkageldi; benim kabilemden değil. Benim kabilemden değil ama benim kabilemde yaşıyor. Saldırıya uğradık, o da bizimle birlikte savaştı. Benim kabilemi o da savundu. Bu yüzden ona kabilemizin vatandaşlığını vermek isterim. Benim kabilemde doğmamış olsan bile, seni kabilemin onursal bir üyesi yapmak istiyorum. Buna “mevla” denirdi. Sonradan vatandaşlığa kabul edilene “mevla” denilirdi. Araplar, مَوْلَى الْقَوْمِ مِنْهُمْ (Mevle’l-kavmi minhum) derdi; yani sen bir mevla isen ve bir hata yaparsan, kabile senin arkanda durur ve bedelini öder. Seninleyiz. Senin yanında duruyoruz. Ancak velayet kavramı sadece askeri veya savaşa dayalı bir mefhum değildi. Velayet aynı zamanda ekonomik bir kavramdı ve aile bağlarıyla da ilgiliydi.

Şimdi bu ayette, son ayette Allah diyor ki:

اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَهَاجَرُوا وَجَاهَدُوا

(İnnellezîne âmenû ve hâcerû ve câhedû)

(Enfal, 72).

Farz edelim ki biz Medine’deyiz ve sonradan iman eden ve hicret eden insanlar var. Yani iki grup var. Mekkeliler ve Medineliler. Hepsi Müslüman, değil mi? Peki teknik olarak aynı etnik kökenden mi geliyorlar? Hayır. Farklı ailelere mensuplar. Mekkeliler kendi başlarına bir halk. Kureyşliler, Haşimiler vs. Medineliler; Evs, Hazrec ve diğerleri de kendi aileleri ve çok güçlü bir aile aidiyetleri var. Kolayca birbirlerine karışmazlar, değil mi? Allah diyor ki,

فَأُولَٰئِكَ مِنْكُمْ

(Fe ulâike minkum)

Ama onlar aynı zamanda sizdendir. Onlar da sizin bir parçanızdır. Normalde kim sizden sayılır? Bizzat kendi halkınızdan olan biri. Başka kim sizden sayılır? Sizinle omuz omuza savaşarak sonradan vatandaşlığa kabul edilen biri. Bu durum ikinciye daha yakın, değil mi? Muhacir ve Ensar birbirlerine müttefik kılınıyor. Fakat o zaman bile, o durumda bile Allah şöyle buyuruyor:

وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللّٰهِۜ

(Ve ulu’l-erhâmi ba’duhum evlâ bi ba’dın fî kitâbillâh)

“Ancak akrabalık bağları olanlar, Allah’ın Kitabı’nda birbirlerine daha önceliklidirler.”

Bu çok önemli ve ince bir detay. Malezya, Endonezya, Pakistan, Bangladeş, Yemen, Sudan… İstediğiniz bir Müslüman ülkeyi sayın. Genel olarak baktığımızda, bu ailelerin içinde pek çok kabile, aşiret var. Ama genel itibarıyla bir, iki ya da üç farklı ana etnik köken var. Milli kimliği ele alsanız bile, Malezyalılar kendi içinde Malezya halkıdır. Bu kavramı anlarsanız; Endonezyalılar Müslümandır, Malezyalılar da Müslümandır. Fakat Malezya’nın ilk önceliği أُولُوا الْأَرْحَامِ (Ulu’l-erhâm) kendi ailesi olmalıdır. Onların birinci önceliği budur. Elbette komşularını bir öteki, bir yabancı olarak görmezler; onlar da ittifakın bir parçasıdır.

Sizin için biraz daha basitleştireyim; İslam’da komşuma karşı en iyi şekilde mi davranmalıyım? Evet. Aileme karşı en iyi şekilde mi davranmalıyım? Peki ilk önce kiminle ilgilenmeliyim? Önce aile, sonra komşu. Çıkıp da “Ben ailemi o kadar çok seviyorum ki, o yüzden komşumun evini ateşe verdim” diyemem. Hayır, hayır, hayır. Ailemi gözetirim. Ailemin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra, komşumla da iyi olduğumdan, onu da gözettiğimden emin olurum. İşte Müslümanların birbiriyle ittifak kurma zihniyeti budur. Önce kendi içinizi toparlamalı, sonra ittifaklar kurmalısınız.

İttifaklar kurduğunuzda da, iş birliği yaparsınız. Sizde kuyu vardır, onlarda hayvanlar. Sizin çiftliğiniz vardır, onların deposu. Farklı kaynaklarınız vardır. Takas yapmayı, ticaret yapmayı, müzakere etmeyi ve her iki taraf için en iyisini yapmayı öğrenirsiniz; ardından ortak savunma kurarsınız, sonra aile bağları tesis edersiniz ve sonra da başka tür ittifaklar geliştirirsiniz.

Bunu iki millet yaptığında, çok geçmeden üçüncü bir millet de onlara katılır. Derken dördüncü bir millet katılır. Sonra beşinci bir millet dahil olur. Ya da bakarsınız, burada ikisi birleşmiş, şurada da diğer ikisi birleşmiştir. “Velayet”i (ittifakı) geliştiriyorlardır.

Avrupalıların, Avrupa Birliği adı altında bir süredir oldukça iyi yaptıkları şey de tam olarak budur. Onlar bir “velayet” kurdular. Amerika “Birleşik” Devletleri de kurulurken aynı şeyi yaptı. Kendilerince bir tür “velayet” oluşturdular. Ben New York’tan New Jersey’e, New Jersey’den Delaware’e veya Delaware’den Maryland’e ya da Maryland’den Virginia’ya seyahat ederken hiçbir sınır yok. Basıp gidiyorum. Ehliyetim ülkenin her yerinde geçerli. İstediğim her yerde ürün ya da mülk satın alabiliyorum; mevzuatlar oldukça kolaylaştı. Neden? Çünkü onlar birleşmiş devletler konumunda. Bu sayede ticaret kolaylaştı. Seyahat kolaylaştı.

Müslümanlar bunu idrak ettiğinde, o zaman “velayet” temelli bir ekonomi inşa edeceğiz. Kuracağımız ilk şey “velayet” (ittifak) temelli bir ekonomi olacak. Bu ne işe yarar? Bu şu anlama gelir: Müslüman ülkelerden birinde belki de tıp öğrencisi veya tıp mezunu fazlası vardır. Bir diğerinde mühendis fazlası vardır. Ötekinde maden kaynağı fazlası vardır vesaire. İnsan kaynağını bile birbirimizden ithal ve ihraç etmeyi öğreniriz. Ülkelerden birinde patlama yapan bir teknoloji sektörü olabilir. Örneğin Müslüman bir ülke olan Kosova gibi; hızla yükselen teknoloji sektörleri, harika girişimcileri var.

Mesela Malezyalıların Amerikalıların yaptığını yapmaması için hiçbir neden yok. Amerikalılar bana göre inanılmaz bir şey başardılar. Şimdi değil ama eskiden. Ne yaptıklarını biliyor musunuz? Dediler ki, “Ne biliyor musunuz? Biz ticarete açığız. Gelin. Buraya mı gelmek istiyorsunuz? Pakistan restoranı mı açmak istiyorsunuz? Açın. Bangladeş mutfağı mı açmak istiyorsunuz? Açın. Teknoloji firması mı kurmak istiyorsunuz? Klinik mi açmak istiyorsunuz? Psikiyatri muayenehanesi mi açmak istiyorsunuz? Kripto işine mi girmek istiyorsunuz? Gelin. Yapın. İşinizi kurun, dükkanınızı açın. Sadece gelin ve burada yapın. Yatırımınızı bizimle yapın. Yükseköğrenim mi görmek istiyorsunuz? Gelin. Vatandaşlığa giden bir yol mu arıyorsunuz? Tamam, size vatandaşlık vereceğiz.”

Böylece dünyanın en zeki insanlarından bir kısmı onlarca yıl boyunca kendi ülkelerini terk edip nereye gelmeye başladılar? Amerika’ya mı? Evet, çünkü onlara “velayet” (iş birliği, himaye) sunuyorlardı. Böylece siz de artık işinizi kurabiliyordunuz. Başka insanlarla birlikte çalışabiliyordunuz. Hiçbir engel yok. Postaneye gittiğimde bana “Sen beyazsın, sen şu sıraya geç, sen esmersin, sen diğer sıraya geç” demiyorlar. Posta pulu için bana farklı bir fiyat tarifesi uygulamıyorlar. Farklı yasalara tabi tutmuyorlar. Ehliyet her yerde ehliyettir.

Peki sonuç olarak ne oldu? Sadece o azınlıklar kalkınmadı. Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomisi şahlandı. Örneğin Amerika’daki en başarılı şirketlerden bazılarına gittiğinizde, çok fazla ten rengi görürsünüz. Google, Facebook, Instagram ve hatta Amazon’da bile, bazı teknoloji devlerinin genel merkezlerinde inanılmaz bir etnik ve kültürel çeşitlilik görürsünüz. Öyle değil mi? Çünkü hangi ırktan geldiğiniz zerre kadar umurlarında değildir. Onların en üstün “velayeti” ekonomik velayettir. Sırtınızdan para kazanabildiğimiz sürece, başımızın üstünde yeriniz var. Ticarete açık olmak budur.

Peki diğer ülkelere ne oluyor? Sadece Müslüman ülkeleri kastetmiyorum, diğerlerine de… Diyorlar ki: “Hayır, hayır, hayır. Önce kendi insanımıza bakmalıyız. Göçü durdurmalıyız.” Hayır, hayır, hayır. İlla göçü durdurmak zorunda değilsiniz… Şu anlamda durdurabilirsiniz; eğer ekonomik durumunuz kötüyse, sizin bile zor geçindiğiniz bir ortamda, geçinemeyecek milyonlarca mülteciyi ülkeye almanıza gerek yoktur. O başka bir mevzu. Fakat burada iş yapabilecek nitelikli iş gücü, burada büyük işler başarabilecek iş insanları varsa… Başarılı işletmeler buraya gelirse ve sonra o başarılı işletmeler ikinci şubelerini kendi ülkelerinde açarlarsa ne olur? Her iki millet de kalkınır. Velayet (ittifak) oluşur. Velayet budur.

Şu anda Müslümanların sahip olduğu başarılı şirketlerin ikinci merkezlerini, üçüncü ya da dördüncü ofislerini İrlanda’da, Hollanda’da, Amerika’da ya da Kanada’da açmaları çok daha avantajlı. Kimse “Gidip başka bir Müslüman ülkede ofis açayım” diye düşünmüyor. Çünkü orada o fırsat yok. Ticarete açık iş kültürü orada yok. O “velayet” ortamı orada yok. İşte bu tür bir “velayet” modelini geliştirdiğimizde, bunu teşvik edip beslediğimizde, o zaman bu ümmetin en büyük beyinleri gerçek anlamda bir etkileşim içine girebilir ve bundan tüm milletler faydalanabilir.

Yine söylüyorum, onların zaten velayeti var.

وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ اَوْلِيَٓاءُ بَعْضٍۜ

(Vellezîne keferû ba’duhum evliyâu ba’d)

“(Kafirler birbirinin evliyasıdır.)”

(Enfal, 73)

Allah buyuruyor ki, ta ki Müslümanlar da bunu yapana kadar, dünyada ne olacak?

تَكُنْ فِتْنَةٌ فِي الْاَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌۜ

(Tekun fitnetun fi’l-ardı ve fesâdun kebîr)

“(Yeryüzünde fitne ve büyük kargaşa olur.)”

Dünyada muazzam bir fitne ve çok büyük bir yozlaşma çıkacak. Suç oranı artacak… Bu arada, eğer Müslümanlar… Hadi gelin hayal gücümüzü kullanalım.

Hayal edin; 12, 13, 15 Müslüman ülke arasında son derece güçlü ekonomik bağlar var. Teknoloji, kaynak ve ticari paylaşımları oluyor. Vizeler tamamen kaldırılmış. Ortak bir para birimiyle işinizin şubelerini açabiliyorsunuz. Hadi bir anlığına hayal edelim, olmaz mı? Bankacılık işlemleri çok kolay. Seyahat etmek çok kolay. Buradan başka bir Müslüman ülkeye gitmek, adeta New Jersey’den DC’ye gitmek gibi. Hiç problem yok. Sınırları uçarak geçiyorsunuz vesaire vesaire, değil mi? Vergi sistemi de pürüzsüz hale gelmiş.

Eğer bunlar olsaydı… Üstelik bu Müslüman ülkeler en temel endüstrilere öncülük ediyorlar. Sırf Müslümanlar daha iyi tavuk yesin diye helal ürünler üretmekle yetinmiyorlar. Bütün dünyanın ihtiyaç duyduğu ürünleri üretiyorlar. Artık en iyi arabaları onlar üretiyor. En iyi dronları onlar tasarlıyor. En iyi uyduları onlar geliştiriyor. Artık en iyi altyapı sistemlerini, şunları bunları onlar kuruyor. İnşa edenler artık onlar.

Peki, herhangi bir ülke bir Müslüman ülkeye veya Müslüman nüfusa saldırdığında ne olur? İki kere düşünürler; çünkü Müslümanlar henüz askeri olarak yanıt vermeden önce, nasıl yanıt verme gücüne sahip olacaklar? Ekonomik olarak. Eğer çevirdiğiniz dolapların ekonomik bir bedeli olacağını bilirseniz, öyle bir adım atmadan önce milyonlarca kez düşünürsünüz.

İşin ucunda sadece askeri bir sonuç olduğunda, “Bizim bombalarımız daha büyük, sıkıntı yok. Hallederiz, sorun değil. Silah üreticilerimize harcayacak daha çok paramız var. Sıkıntı yok, yatırımlarımızın geri dönüşünü alıyoruz. Biraz kan mı döküldü? Problem değil, daha fazla kâr elde edeceğiz.” İşte böyle düşünürler. Ancak işin içinde ekonomik bir çöküş, karşılarında sağlam bir ekonomik blok ve gelişen bir ekonomi varsa, ve o ekonomi çökerse tüm dünyanın nefesi kesilecekse işler değişir.

Bakın, Çin’in neler yapabildiğine bir bakın. Çin bir ülkeyle iş yapmayı durdurmaya karar verse, o ülkenin, “Aman canım, umurumuzda bile değil” diyeceğini mi sanıyorsunuz? Amerika için bile… Ben Teksas’ta yaşıyorum. Görebileceğiniz en tipik Amerikalılardan biriyim. Geçenlerde evimde bir tamirat yapıyordum ve yeni bir kapı almam gerekti. Dallas’ta, Teksas’ta bir kapı deposuna gittim. Bir kapıyı çok beğendim. Adam bana dedi ki: “Dostum, elimde ondan sadece üç tane kaldı; çünkü Çin’den geliyorlar ve o gümrük vergileri yüzünden artık o kapılardan alamayacağım. Buralarda iş yapmak giderek zorlaşacak.”

Eğer Çin, ta Teksas’ta oturan o adamı bu kadar etkileyebiliyorsa, bu ne sayesindedir? Orada askeri bir varlıkları mı var? Adamı diplomatik yollarla mı sindirdiler? Bu güç nereden geliyor? Ekonomik güçten. Bu tamamen ekonomik güçtür.

Müslümanlar bunu inşa ettiğinde, dünyadaki fitneye son verebilecek bir konuma geleceğiz.

اِلَّا تَفْعَلُوهُ تَكُنْ فِتْنَةٌ

(İllâ tef’alûhu tekun fitne)

Müslümanlar, “Ümmette yaşanan bunca kriz için ne yapabiliriz?” diye sorduklarında, “Velayet (ittifak) inşa edin” diyorum. Güçlü bir ekonomi inşa edin. İşe kendi ülkenizden başlayın. Büyüyün. Önce başlayın, sonra büyüyün.

Tüm bu genç üniversite öğrencileri şunu düşünmeli: KL (Kuala Lumpur) oldukça gelişmiş bir yer; ama KL’nin dışında, bolca gelişime ihtiyaç duyan kasabalar var. Kendi köyüme, kendi kasabama girişimciliği, sanayiyi ve ekonomik kalkınmayı nasıl getirebilirim? Şehrin dışındaki bu kasabayı nasıl kalkındırabilirim? Bunu nasıl yaparım? Yeni şehirler, yeni altyapılar inşa ederek. Yeni kalkınma projeleri ve üst düzey bir eğitimle.

İşte bunlar olmaya başladığında, yabancı yatırımcılar da pastadan pay almak isteyeceklerdir. Yabancı yatırım geldiğinde, eğer bu işi doğru yaparsak ve bu kültürü yakalarsak, o zaman o yatırım dışarıya çıkmadan önce beş, altı, yedi, sekiz kez Müslüman ellerde el değiştirecek ve bize servet kazandıracaktır.

İşte bunlar, Kur’an ve küresel ekonomi hakkında aklıma gelen, ufak ufak serpiştirmek istediğim bazı düşüncelerdi. Ama sanırım inşallah, eğer özellikle genç nesil ve dahi iş dünyası bu fikirlerin bazılarını benimserse -ki bazıları politika ve fikir dünyasına yön veren önemli figürlerdir- Kur’an’ın bize sunduğu sistemin günümüze de son derece uygun olduğunu düşünüyorum. Bu sistem, bu ümmetin kaderini şekillendirebilir.

Allah bize iyiliğin taşıyıcısı olma sorumluluğunu vermiştir. O yüzden dua ediyorum ki, inşallah bu sohbetlerden hayırlar doğar ve insanlar bunları benim taşıyabildiğimden çok daha ileri noktalara taşıyabilirler. Bârekellâhü lî ve leküm, esselamu aleyküm ve rahmetullahi teala ve berekatuhu.