Eğer dünyadaki tüm bozulmanın izini sürerseniz, bu bozulmanın büyük bir kısmının çözümünün ne olduğunu görürsünüz? Aile bağlarını koparmamak. İşte asıl mücadele budur. Biz bu mücadelede inanılmaz bir şekilde başarısız oluyoruz.
Yani bazen prensip sahibi, bazen ise gevşek davranıyorlar. Namaz konusunda çok ciddiler, akrabalık bağlarını koparma konusunda da çok ciddiler. Her yıl umreye giderler ama aile bağlarını koparırlar. Ramazan’da otuz gün oruç tutarlar ama aile bağlarını korumaya gelince çok gevşek davranırlar. Hem de aynı anda.
“Mirastan şu kadar vermem gerektiğini biliyorum. Kız kardeşime bu kadar vermem gerektiğini biliyorum. Şunu ya da bunu ondan almamam gerektiğini biliyorum ama Allah’ın verdiğinden nefret edenlere gidip her şeyi almanın bir yolunu bulacağım.”
Bir çocuğu, başkasına acı vermek için kullanmak: “Çocuğunu sevdiğini biliyorum, bu yüzden onu çocuğundan uzaklaştırarak canını yakacağım.”
Kendisini döven kocasından bahseden bir kadın vardı. Mescitteki herkes adamın sesini hiç yükseltmeyen, dünyanın en iyi insanı olduğuna yemin ediyordu. Her sabah sabah namazında oradadır. Her gece yatsı namazında oradadır. “Es-selamu aleyküm ve rahmetullahi ve berekatüh, ya akhi. Keyfe haluk? Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah.” Sonra eve gidip eşini, kemiklerini kırarcasına dövüyor.
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ وَيَقُولُ الَّذِينَ آمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌ فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَّرَضٌ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ فَأَوْلَىٰ لَهُمْ
(Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm. Ve yekûlüllezîne âmenû levlâ nüzzilet sûrah, fe izâ ünzilet sûratün muhkemetün ve zükira fîhe’l-kıtâlü raeytellezîne fî kulûbihim meradun yenzurûne ileyke nazara’l-mağşiyyi aleyhi mine’l-mevt, fe evlâ lehüm)
(Muhammed Suresi, 20)
طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَّعْرُوفٌ فَإِذَا عَزَمَ الْأَمْرُ فَلَوْ صَدَقُوا اللَّهَ لَكَانَ خَيْرًا لَّهُمْ
(Tâatün ve kavlün ma’rûf, fe izâ azeme’l-emr, fe lev sadekullâhe lekâne hayran lehüm)
(Muhammed Suresi, 21)
فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِن تَوَلَّيْتُمْ أَن تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ
(Fe hel aseytüm in tevelleytüm en tüfsidû fi’l-ardı ve tukattıû erhâmeküm)
(Muhammed Suresi, 22)
أُولَٰئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَىٰ أَبْصَارَهُمْ
(Ülâikellezîne leanehümullâhü fe esammehüm ve a’mâ ebsârahüm)
(Muhammed, 23)
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَىٰ قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا
(E felâ yetedebberûne’l-Kur’âne em alâ kulûbin akfâlühâ)
(Muhammed, 24)
إِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلَىٰ أَدْبَارِهِم مِّن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَى الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْ وَأَمْلَىٰ لَهُمْ
(İnnellezînerteddû alâ edbârihim min ba’di mâ tebeyyene lehümü’l-hüde’ş-şeytânü sevvele lehüm ve emlâ lehüm)
(Muhammed, 25)
ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللَّهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْأَمْرِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ إِسْرَارَهُمْ
(Zâlike bi ennehüm kâlû lillezîne kerihû mâ nezzelallâhü senutîuküm fî ba’dı’l-emr, vallâhü ya’lemü isrârahüm)
(Muhammed, 26)
فَكَيْفَ إِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَأَدْبَارَهُمْ
(Fe keyfe izâ teveffethümü’l-melâiketü yadribûne vücûhehüm ve edbârahüm)
(Muhammed, 27)
ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَا أَسْخَطَ اللَّهَ وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ فَأَحْبَطَ أَعْمَالَهُمْ
(Zâlike bi ennehümüttebeû mâ eshatallâhe ve kerihû rıdvânehû fe ahbeta a’mâlehüm)
(Muhammed, 28)
أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ أَن لَّن يُخْرِجَ اللَّهُ أَضْغَانَهُمْ
(Em hasibellezîne fî kulûbihim meradun en len yuhricallâhü edğânehüm)
(Muhammed, 29)
وَلَوْ نَشَاءُ لَأَرَيْنَاكَهُمْ فَلَعَرَفْتَهُم بِسِيمَاهُمْ وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِ وَاللَّهُ يَعْلَمُ أَعْمَالَكُمْ
(Ve lev neşâü le eraynâkehüm fe le araftehüm bi sîmâhüm, ve le ta’rifennehüm fî lahni’l-kavl, vallâhü ya’lemü a’mâleküm)
(Muhammed, 30)
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّىٰ نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ
(Ve le neblüvenneküm hattâ na’leme’l-mücâhidîne minküm ve’s-sâbirîne ve neblüve ahbâraküm)
(Muhammed ,31)
رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِّن لِّسَانِي يَفْقَهُوا قَوْلِي
(Rabbişrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlül ukdeten min lisânî yefkahû kavlî)
(Ta-Ha, 25-28)
Elhamdülillahi vessalâtü vesselâmü alâ rasûlillah ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Emmâ ba’d, es-selamu aleyküm ve rahmetullahi teâlâ ve berekatüh.
Muhammed Suresi’nin Arka Planı ve Bedir Öncesi Durum
Muhammed Suresi, Kur’an’ın kırk yedinci suresidir ve isteyenleriniz için, yirminci ayetten otuz birinci ayete kadar olan kısım.
Öncelikle, bu surenin kendine has özellikleri hakkında birkaç şey söyleyerek başlayacağım. Allah bu sureyi Peygamber’e (sav) Bedir’de savaşa gidileceği talimatının geldiği sıralarda indirmiştir. Müslümanlar Medine’ye hicret etmişlerdi. Üzerinden birkaç ay geçmişti. Henüz yeni yerleşiyorlardı. Dönemin süper gücünden kaçıp kurtulmuşlardı. Onlar, o dönemin süper gücü olan Mekke’den kaçan mültecilerdi.
Şimdi Medine’de mülteci konumundalar. Ekonomik olarak neredeyse iflas etmiş durumdalar, ve onlara kucak açan insanların da pek fazla parası yok. Yani ekonomik açıdan pek bir şeyleri yok. Ayrıca, Medine’nin köklü bir askeri geçmişi de yok. Askeri geçmişi olan bazı insanlar var ama orası bir tarım toplumu bu yüzden fazla askeri tecrübeleri yok. Mekkelilerin ise askeri tecrübesi çok fazla. Yani Müslümanların kaçtığı insanlar askeri, ekonomik ve sosyal bir güç. Medine ise ekonomik olarak fena değil ama Mekke’nin olduğu gibi nüfuzlu bir yer değil.
Peygamber (sav) o altı ay içinde çoktan kervanlar göndermeye ve Mekke’nin hareketlerini izlemek için keşif birlikleri, istihbarat birlikleri göndermeye başlamıştı. Mekke’den yeni kaçmışsınız ve şimdi paralarını nereden kazandıklarını, nereye gittiklerini öğrenmek için Mekke’ye casusluk yapıyorsunuz, hatta bazı kervanlara saldırılar bile düzenlendi, değil mi? Bu aslında oldukça gergin bir durum çünkü süper güce bulaşmamanız gerekir.
Medine’de Müslüman olmuş insanlar var, ama bu durumdan dolayı tedirgin oluyorlar. Şöyle diyorlar: “Neden Mekkelileri kışkırtıyoruz? Onlarla savaşacak paramız yok. Onlarla savaşacak ordumuz yok. Onlarla savaşacak kaynaklarımız yok. Onları kendi hallerine bırakmalıyız. Onlarla hiçbir işimiz olmamalı.”
Görünüşe göre Peygamber (sav) Mekke ile savaşa hazırlanıyor. Yeni Müslüman olan insanlar, Medine’dekilerin birçoğu ya da bir kısmı, şöyle düşünüyor: “Ben bunun için Müslüman olmadım. Ben İslam’ı bir barış dini sanıyordum. İslam, aile bağlarına önem veren bir dindir. İslam bir hoşgörü dinidir. Ama şimdi savaşa hazırlanıyoruz. Ben sadece, sadece günde beş vakit namaz kılınır, biraz sadaka verilir sanıyordum. Bu çok karmaşık. Ben, ben bu işe bulaşmak istemiyorum.”
Sonra bazıları yeni bir eleştiriyle geldiler ve dediler ki: “Şey, bu… Yani, Kur’an’ı seviyorum, muazzam bir şey, ama Kur’an’da bu peygambere savaşmasını söyleyen hiçbir sure yok. Bence bunu ayet inmeden, kendi başına yapıyor. Bize Kur’an’ı tebliğ ettiğinde O’na uymayı seviyoruz ama bize savaşmamızı söyleyen bir Kur’an ayeti yok.”
İşte kendi aralarında bu tür konuşmalar yapıyorlar:
— Sen hiç böyle bir sure duydun mu? Tek bir ayet bile duydun mu?
— Hayır, hiçbir ayet duymadım.
— O zaman bunu neden yapıyor? Anlamıyorum. Bizim Allah’ın sözüne inanmamız gerekmiyor muydu? Nerede Allah’ın sözü?
Kalplerinde Hastalık Olanlar ve Gizli İnkâr
Şimdi bu arka planı aklımızda tutarak, bu ayetlerin ilkini benimle birlikte okumanızı istiyorum.
وَيَقُولُ الَّذِينَ اٰمَنُوا لَوْلَا نُزِّلَتْ سُورَةٌۚ
(Ve yekûlüllezîne âmenû levlâ nüzzilet sûrah)
(Muhammed, 20)
İman ettiğini iddia edenler çıkıp çıkıp diyorlar ki: “Neden bir sure indirilmedi?” Neden bir sure indirilmedi? Ne hakkında? Savaşmakla, Mekke’ye kafa tutmakla ilgili.
فَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ مُحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُۙ
(Fe izâ ünzilet sûratün muhkemetün ve zükira fîhe’l-kıtâl)
İnen o sure kesin hükümlü olduğunda ve içinde savaşmaktan açıkça bahsedildiğinde, savaşmak zorundasınız. Şimdi deniyor ki, sure indi.
رَاَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ
(Raeytellezîne fî kulûbihim merad)
O zaman kalplerinde hastalık olan o insanların, görürsün ki… يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ (Yenzurûne ileyk) Kalplerinde hastalık olan o insanların sana bakakaldıklarını göreceksin. “Bu gerçekten bir sure mi? Aman Allah’ım. Benim ‘hiçbir sure yok’ şeklinde koca bir savunmam vardı ama şimdi bir sure geldi.” Öylece bakakalıyorlar.
يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِۜ
(Yenzurûne ileyke nazara’l-mağşiyyi aleyhi mine’l-mevt)
“Aman Allah’ım, hepimiz öleceğiz. Aman Allah’ım..” Hani haberleri izlersiniz ve fark edersiniz ki savaş kapınıza dayanmış ya da ölüm size doğru geliyor ve yüzünüzün rengi atar ya? Allah bu insanların halini tasvir ediyor. Hangi sureden bahsediyor? Muhammed Suresi’nden bahsediyor.
فَاَوْلٰى لَهُمْۚ
(Fe evlâ lehüm)
“O halde onlara lanet olsun.”
Şimdi Allah diyor ki… Ayet, يَقُولُ الَّذِينَ اٰمَنُو (Yekûlüllezîne âmenû) diye başladı. İman ettiğini iddia edenler. Ve اَوْلٰى لَهُمْۚ (Evlâ lehüm) ile bitiyor. Onlara lanet olsun. Bu ayetin başındaki iman eden insanlar hakkında ne diyor? Onlara lanet olsun.
Kıyamet Suresi’ne bakarsanız ahirete inanmayan, ailesine böbürlenerek giden kişi için, اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۙ ثُمَّ اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۜ (Evlâ leke fe evlâ sümme evlâ leke fe evlâ) denir. “Sana lanet olsun.” Bu kâfire yönelik bir lanet. Ama bu ayette kâfire lanet edilmiyor. Kime lanet ediliyor? “Sözde” mümine.
Çünkü Allah çok gizli bir küfür türünü tanımlıyor. Gizli bir inkâr türü. Bazen iman kılığına girilir, iman kisvesi vardır, iman sözleri vardır, ama yüz, ifadeler ve duyguların hepsi küfürdür. İçeride inkâr vardır.
Savaşmaktan bahsetmek yerine, yapacağım şey şu, biraz geriye çekilip… Ayetlerin orijinal bağlamını sundum ama bunun amacını anlamanızı istiyorum, bu derste Bedir Savaşı’ndan bahsetmiyoruz. Burada kalpte neler olup bittiğinden bahsediliyor. Çünkü burada Müslümanlar için olan ders… Biz Bedir’e gitmiyoruz. Bedir bir daha asla yaşanmayacak. Bedir bitti. Ama kalp aynı hastalığı hissedecektir. Anlıyor musunuz?
Bu yüzden biz… Ortada Allah’ın hakkında yorum yaptığı bir durum var, ve bir de bu durumun arkasındaki içsel problem var. Yani içsel problemi anlamak için bu ayetlere bakıyoruz. Çünkü olaylar her gün değişecek olsa da, içsel problem her zaman aynı kalacaktır. O zamanki içsel problem, birinci yüzyıldaki, ikinci yüzyıldaki, üçüncü yüzyıldaki, bugünkü, yarınki içsel problem aynıdır. İşte bu, bizim için, sizin ve benim için, kendi içimde, ailemde, hayatımda ve toplumumda, gerçekliği içsel hakikate dayanarak incelemenin bir yoludur.
İşte bu yüzden Allah, kalplerinde hastalık olanları tarif eder. Dışlarını mı tarif ediyor, yoksa içlerini mi? İçlerini, değil mi? Sana, ölüm baygınlığı geçiriyormuş gibi bakarlar; yani yüz ifadeleri böyledir. Yüz, ruhun aynasıdır, ruhun dışa açılan penceresidir, değil mi? Yani bu insanların iç dünyasını ve neler yaşadıklarını tarif ediyor.
Allah’a Karşı Sadık Olmak
Şimdi, Allah şöyle buyuruyor:
طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ۠
(Tâatün ve kavlün ma’rûf)
Olması gereken şuydu: Peygamber bir şey söylediğinde, sadece “İtaat edeceğim ve doğru olanı söyleyeceğim,” demeniz gerekirdi. “Peygamber’in arkasından iş çevirmek için gizli kapaklı konuşmalar yapmayacağım.” “Hayır, hayır, hayır. Ben Peygamber’i inkar etmiyorum. Sadece neden bir sure inmediğine şaşırıyorum. Tek söylediğim bu. Başka bir şey demiyorum. Sadece kafam karışık.”
Bazen insanlar “Eleştiriyorum” demeden eleştirirler, bilirsiniz. Bazen insanlar “Reddediyorum” demeden reddederler, değil mi? Kelime oyunları yaparlar. Öyle değil mi? Allah şöyle buyuruyor: Eğer gerçekten iman etmiş olsaydınız, bu oyunları oynamanıza gerek kalmazdı. Ağzınızdan çıkacak ilk şey şu olurdu: “Peygamber bir şey söylediğinde ona itaat ederim ve söylenmesi gereken doğru sözü, dürüstçe söylerim. Küfrümü gizlemek için kurnazca seçilmiş kelimelerin arkasına saklanmam.” Çünkü kafir açıkça “Ben inkar ediyorum” der ama münafık kurnazca kelimeler bulur. Bu yüzden Allah طَاعَةٌ وَقَوْلٌ مَعْرُوفٌ۠ (Tâatün ve kavlün ma’rûf) der.
فَاِذَا عَزَمَ الْاَمْرُ۠
(Fe izâ azeme’l-emr)
“Karar verildikten sonra…”
Yani Allah kararı Kur’an veya Peygamber aracılığıyla bildirdiğinde, karar verilmiş olur.
فَلَوْ صَدَقُوا اللّٰهَ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۚ
(Fe lev sadekullâhe lekâne hayran lehüm)
(Muhammed, 21)
Ne kadar çarpıcı bir ifade. Allah şöyle buyurur: “Eğer Allah’a karşı sadık olsalardı, bu onlar için daha hayırlı olurdu.” Allah’a karşı sadık olsalardı… Allah, “Peygamber’e karşı sadık olsalardı” demedi. “Dine karşı sadık olsalardı”, “Duygularında dürüst olsalardı” demedi. Hayır, hayır, hayır. Bu, Peygamber’le ilgili bir sorun değildi. Bu, Medine ile ilgili bir sorun değildi. Bu, diğer Müslümanlarla ilgili bir sorun da değildi. Allah, bu sorunun kiminle ilgili olduğunu teşhis ediyor? Allah ile. Senin, Allah’a karşı dürüst olmakla ilgili bir sorunun var.
İşte asıl mesele… فَلَوْ صَدَقُوا اللّٰهَ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۚ (Fe lev sadekullâhe lekâne hayran lehüm) Onlar için daha hayırlı olan buydu. Tekrar ediyorum, sizin ve benim Allah ile olan ilişkimiz dışsal değildir. Nedir peki? İçseldir. Allah, yine bunu teşhis ediyor: فَلَوْ صَدَقُوا اللّٰهَ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۚ (Fe lev sadekullâhe lekâne hayran lehüm).
İslam’ın Dünyevi Gayesi: Aile Bağlarını Korumak
Şimdi en derin ayetlerden birine geliyoruz. Bu, size açıklamaya çalışacağım şeyin tam merkezi: Müslümanlar neden savaşıyor? Peygamber (sav) neden savaşıyor?
Peygamber (sav), fethetmek, toprak kazanmak için savaşmıyor. Kur’an’ın ilerleyen bölümlerinde Allah ona şöyle diyecek:
وَاُخْرٰى لَمْ تَقْدِرُوا عَلَيْهَا قَدْ اَحَاطَ اللّٰهُ بِهَاۜ
(Ve uhrâ lem takdirû aleyhâ kad ehâtallâhü bihâ)
(Fetih, 21)
Başka topraklar, başka diyarlar da var. Henüz onları ele geçirmediniz ama Allah onları kuşatmıştır. Bu o kadar da önemli değil. Başka bir yerde Allah şöyle buyuruyor:
وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَاۜ نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌۜ
(Ve uhrâ tuhibbûnehâ, nasrun minallâhi ve fethun karîb)
(Saff, 13)
İkinci olarak, Allah’tan yardım gelecek ve fetih nasip olacaktır. Bu ikincildir. Bu, ikinci önceliktir. Birinci öncelik değildir.
Peygamber (sav)’in savaşmaktaki amacı, hicret etmekteki amacı, davet etmekteki amacı, Peygamber (sav)’in Medine’de bir toplum inşa etmekteki amacı, tüm bunların amacı tek bir gayeye dayanır. Sadece tek bir gaye. Bunlar birbirinden ayrı amaçlar değildir. Tıpkı davet gibi; davetin amacı insanların Müslüman olmasını sağlamaktır, hicretin amacı Müslümanları kurtarmaktır veya savaşın amacı düşmanı yenmektir gibi düşünülür. Hayır. Hepsi farklı görünür ama amaç aynıdır. Tıpkı namazınızın bir amacı olduğu gibi, orucunuzun, haccınızın bir amacı vardır; peki bunlar ayrı ayrı amaçlar mı yoksa tek bir amaç mıdır? Tek bir amaçtır. Hepsi tek bir amaca hizmet eder.
Allah şimdi savaşmanın dünyevi amacını tarif edecek. Savaşmanın uhrevi (ahirete dair) bir amacı vardır, bir de dünyevi amacı vardır. Buradaki herkes Allah’a itaat etmenin ahiretteki amacını bilir. Bu, Cennet’tir. Bağışlanmaktır. Kıyamet Günü’nde kurtuluşa ermektir. Allah’ın rızasıdır. Ahirete dair amaç budur. Bu ayet bize ahirete dair amacı anlatmayacak. Bu ayet bize dünyevi amacı anlatacak.
Şimdi unutmayın, bunlar askerler, Müslüman askerler ve komutanları da Resulullah (sav)’dir. Komutanlar, askerlerini ateşlemek için motive edici bir konuşma yapar ve onlara der ki: “İşte bu yüzden savaşıyoruz. Düşmanı yeneceğiz. Bayrağımızı dikeceğiz. Kaleyi ele geçireceğiz. Kendi yönetimimizi kuracağız. İmparatorluğumuz göz alabildiğine uzanacak” vesaire, vesaire, vesaire.
Allah, bugün savaştan yüz çevirirseniz hangi gayenin kaybedileceğini söylüyor? Eğer bugün savaşmazsanız, o zaman ne olacak? Topraklarınızı alacaklar. Evlerinizi alacaklar. Ailelerinizi alacaklar. Sizi köle yapacaklar. Şunu yapacaklar, bunu yapacaklar. Şimdi Allah, bu savaştan yüz çevirirseniz ne olacağını tarif ediyor. Kaybedilecek olan asıl gaye nedir? Tekrar ediyorum, bu tüm pasajın kalbi:
فَهَلْ عَسَيْتُمْ
(Fe hel aseytüm)
“Peki şu ihtimali hiç düşündünüz mü?”
(Muhammed, 22)
اِنْ تَوَلَّيْتُمْ
(İn tevelleytüm)
Eğer hepiniz yüz çevirirseniz, yani savaşmazsanız, eğer savaşmazsanız:
اَنْ تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَتُقَطِّعُٓوا اَرْحَامَكُمْ
(En tüfsidû fi’l-ardı ve tukattıû erhâmeküm)
“Sizler yeryüzünde bozgunculuk çıkmasına ve aile bağlarının kopmasına sebep olacaksınız.”
İki şey: Yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaksınız ve akrabalık bağlarını koparacaksınız. Allah, Kureyş yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve Kureyş akrabalık bağlarını koparacak demedi. Allah kimi suçluyor? Bizi. Biz bozgunculuk yapacağız.
Bu arada, buna atf-ı beyan denir. Bunun anlamı şudur: Yeryüzünde bozgunculuğu, akrabalık bağlarını kopararak çıkaracaksınız. Yeryüzünde bozgunculuk çıkaracaksınız, yani akrabalık bağlarını koparacaksınız.
Allah bu ayette bize, İslam’ın temel hedeflerinden birinin, dünyadaki, en temel… Ahirette değil, yine söylüyorum bu dünyadaki, aile bağlarını korumak olduğunu söylüyor. Aile bağlarını korumak olduğunu. Eğer aile bağlarını korumazsanız dünyada ne olur? Yeryüzünde bozgunculuk.
Toplumsal Bozulmanın Kaynağı Olarak Aile
Bunun üzerine bir saniye düşünelim. Batı’da ya da dünyanın pek çok yerinde alkolizm bir sorun mu? Alkolik olan pek çok insan terapiye gittiğinde, Adsız Alkolikler’e katıldığında ya da, bilirsiniz işte, alkolü bırakmaya çalıştıkları bir programa katıldıklarında, hayat hikayelerini anlatmaya başlarlar:
- “Babam beni döverdi.”
- “Annem beni ihmal etti.”
- “Karım beni terk etti.”
- “Çocuklarım benimle konuşmuyor.”
Alkol sorunu olan birinde konunun aileye gelmesi ne sıklıkla olur? Neredeyse her seferinde. “Çocukluğumda şu başıma geldi. Bu yüzden böyleyim.” Öyle değil mi?
Biliyorsunuz, çetelere bulaşan çocuklar var. Suça sürükleniyorlar. Eğer ergenlik öncesi ve ergenlik çağındaki gençleri incelerseniz, suça karışan, çetelere giren on sekiz yaş altı gençleri, uyuşturucu kullanan veya satan, sonu şurada biten… Dönüp ailede ne olduğuna bir bakarsınız. Yüzde yüz oranında ne bulacaksınız? Ailede ters giden bir şeyler vardır. Bazı aile bağları kopmuş, bazıları bozulmuş, orada bir şeyler olmuştur.
Ergenlik çağındakilere ya da çocuklara baktığınızda… Günümüzde çocuklarda depresyon var. Çocuklar depresyona giriyor. Çocuklar anksiyete yaşıyor. Çocukların özgüven sorunları var. Çocuklar kendilerine zarar veriyor. Bu çocuklara teşhis koyup terapiye götürdüğünüzde; ister Amerika’da, ister Avustralya’da, Türkiye’de, Malezya’da veya Pakistan’da olsun, neresi olduğu fark etmez. Bu çocuklar terapiye gittiğinde ne ortaya çıkar? Anne ve babanın sürekli kavga ettiğini veya babanın ablaya kızdığını, ya da abiyi evden kovduğunu veya buna benzer bir şey bulacaksınız. Öyle değil mi?
Peki çocukken depresyonda olan veya anksiyete yaşayan bu çocukların, on ya da on beş yıl sonra normal, sağlıklı bireyler olacağını mı düşünüyorsunuz? Eşlerine şiddet uygulayan kişilere dönüşmeleri ihtimal dahilinde mi? Sonunda belki de intihara meyilli olacaklar. Belki de içki sorunları, alkol bağımlılıkları, pornografi bağımlılıkları veya başka bir sorunları olacak. Bu mümkün mü?
Dünyadaki tüm bozulmanın izini sürerseniz, sanki Allah bize şunu söylemiş gibidir: Bu bozulmanın büyük bir kısmının çözümü nedir? Aile bağlarını koparmamak.
Kur’an’da tek bir kıssayı anlatan en uzun surelerden biri Yusuf Suresi’dir. Tüm bu kıssa ne hakkındadır? Aile bağlarını koparmak, öyle değil mi? Aile bağlarını koparmak hakkındadır.
İbrahim (as) Kâbe’yi inşa eder ve bitirdikten sonra ne için endişelenir? Çocukları için. Tek endişelendiği şey budur.
Bu, Bedir’den önce mi yoksa sonra mı inmiş bir suredir? Bedir’den önce. İslam’daki ilk savaştan önce, Allah şöyle buyuruyor: Sizin en büyük hedefiniz ailelerin dağılmasını önlemektir. Hedefiniz budur.
Bedir’den sonra inen sure Enfal Suresi’dir. Sekizinci sure. Bu ise kırk yedinci suredir. Bu, Bedir’den önce inmiştir. Enfal Suresi ise Bedir’den sonra inmiştir. Enfal Suresi’nin sonunda, Enfal Suresi’nin bitişinde şöyle buyrulur:
وَاُو۬لُوا الْاَرْحَامِ بَعْضُهُمْ اَوْلٰى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
(Ve ülü’l-erhâmi ba’duhüm evlâ bi ba’dın fî kitâbillâh, innallâhe bi külli şey’in alîm)
“Aile bağıyla, kanla, rahim bağıyla birbirine bağlı olanlar, Allah’ın kitabında birbirlerine karşı daha önceliklidirler.”
(Enfal, 75)
Tamamı Bedir Savaşı ve Bedir’de olanlar hakkında olan bir surede bu ifadenin ne işi var? Sonda ne işi var? Bize temel bir gayeyi öğretiyor. Bu dünyada, İslam’ın en büyük gayesi ailedir. Baba ile oğul, anne ile oğul ve kız, erkek kardeş ile kız kardeş ve eşler arasındaki ilişkiyi düzeltmektir.
Kur’an’da “Hudud” Kavramı ve Aile Hukuku
İşte bu yüzden… Bunu farklı zamanlarda da söyledim ama burayla da çok alakalı. Hudud kavramını hiç duydunuz mu? Hudud. Hudud, Allah’ın koyduğu sınırlar için kullanılan bir terimdir. Çoğu zaman Müslümanlar hudud kelimesini duyduklarında, el kesme gibi had cezalarını düşünürler ya da göze göz, dişe diş gibi. Bunlar had cezalarıdır. Ya da zina cezası gibi. Bunlar had cezalarıdır.
Hudud, Kur’an’da defalarca kullanılır. Allah hudud kelimesini sadece bir kez genel anlamda kullanır:
وَالْحَافِظُونَ لِحُدُودِ اللّٰهِۜ
(Ve’l-hâfizûne li hudûdillâh)
(Tevbe, 112)
Tevbe suresinde, genel anlamıyla. Allah’ın koyduğu sınırlar olan hududullah kelimesinin kullanıldığı diğer tüm yerler, aile hukuku ile ilgilidir. İstisnasız her seferinde. Boşanma hukukudur, velayet hukukudur, miras hukukudur. Her seferinde. تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِۜ (Tilke hudûdullâh, tilke hudûdullâh, tilke hudûdullâh) Defalarca tekrarlanır.
وَلَا تَعْتَدُواۜ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّٰهِ
(Ve lâ ta’tedû, ve men yeteadde hudûdallâh)
“Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa.”
(Bakara, 229)
Her seferinde aile hukukunda geçer.
İslam’ın bir fıkhı vardır. İslam’ın bir şeriatı vardır. Öyle değil mi? Hepsini toplarsanız, Kur’an’ın belki de sadece yüzde onu kanunlardan oluşur. Belki. Kur’an’da kanunlara ayrılan alanın büyük bir çoğunluğu, bilin bakalım neyle ilgili? Aile hukukuyla. Sadece aile kurallarıyla. Aile düzenlemeleriyle. Tekrar tekrar.
Bazı insanların zihninde İslam teolojiktir, politiktir ya da ideolojiktir veya… Kur’an ise çok farklı bir tablo çiziyor. Kur’an’ın bir toplumdaki gayesi aileyi düzeltmektir. Aileyi onarmaktır.
Kur’an, dünyanın kendini hangi büyük suç ile yok etmesini durdurmak için geldi? İnsanların neyi kesip atmasını engellemek için geldi? Aile bağlarını.
İki Tür Aile Bağı: Kan Bağı ve Akit
Kureyş hakkında konuşmayı bırakıp kendimiz hakkında konuşacağız. Müslümanlar aile bağlarını nasıl koparır? Müslümanlar aile bağlarını koparır mı? Yok canım, biz Müslümanız. Dünyanın bizden bir şeyi öğrenmesini sağlamak için bize bir kitap verildi. Neyi öğrenmesini? Aile bağlarını korumayı. Çünkü biz bu kitaba inanıyoruz. Biz, aile bağlarını gözeten insanlarız. Öyle değil mi?
İşte bu yüzden dinimizde öyle şeyler vardır ki başka hiçbir dinde bulamazsınız. Hristiyanlıkta boşanma yoktur. “Ölüm bizi ayırana dek,” her gün ölüyor olsanız bile… Biliyorsunuz, boşanma diye bir şey yoktur. Kral Edward karısından kurtulmak için onu öldürmek zorunda kalmıştı, öyle değil mi?
İslam boşanmaya izin veriyor mu? Hristiyan anlayışı der ki: “Aman Tanrım, boşandığınız için bir aileyi yıkıyorsunuz.” Kur’an ise şöyle der: “Hayır, hayır, hayır. Boşanırken merhametli olun.”
لَا تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْۜ
(Lâ tensevü’l-fadle beyneküm)
“Birbirinize nazik olmayı aklınızdan çıkarmayın.”
(Bakara, 237)
Çocukla ilgili yapmanız gerekenler şunlar. Eşinizle ilgili yapmanız gerekenler şunlar. Birbirinize karşı yapmanız gerekenler şunlar. Birbirinize hediyelerinizi şu şekilde verirsiniz. İşte iddet süresi de budur, der ve her şey yolunda. Hayat sona ermedi. Bu bir felaket değil. Bu yüzden Cehenneme gitmiyorsunuz. Kimse gitmiyor… Kimse birbiriyle kanlı bıçaklı düşman olmadı. Boşanma yüzünden kimse birbirine füze doğrultmak zorunda değil.
Bunların hiçbiri olmak zorunda değil çünkü İslam’ın ne yapmak için geldiğini biliyor musunuz? İslam aile bağlarını korumak için gelmiştir ve iki tür aile bağı vardır arkadaşlar. İki tür aile bağı: Akitle kurulan aile bağı ve kanla kurulan aile bağı.
Bu sohbette hatırlamanız gereken bazı şeyler var. Ne ile kurulan aile bağı? Akit ile ve ne ile kurulan? Kan bağı ile. Hangisi Allah tarafından seçilmiştir? Kan ile olan. Onu asla koparıp atamazsınız. Sizin tarafınızdan kurulmadı. Babanızı siz seçmediniz. Annenizi siz seçmediniz. Kardeşinizi siz seçmediniz. Öyle olmasını isterdiniz ama siz seçmediniz. Onlar Allah tarafından seçildi.
Yani kardeşinizden ne kadar nefret ederseniz edin, kardeşiniz değilmiş gibi davranamazsınız. Annenizle ne kadar anlaşamıyor olursanız olun, anneniz değilmiş gibi davranamazsınız. Babanızı ne kadar sevmiyor olursanız olun, “Sen benim gerçek babam bile değilsin,” diyemezsiniz. Buna hakkınız yok. Aile bağlarını koparamazsınız.
Kan bağıyla değil, akitle kurulan tek bir ilişki vardır. Ancak bir akit, yalnızca iki kişinin rızasıyla geçerli olur. Değil mi? Yani anne-baba ilişkisi, anne-oğul, baba-oğul ilişkisi… Bu ilişkilerde bir anlaşma var mıydı, yok muydu? Ortada bir anlaşma yoktur. Bunu takdir eden Allah’tır.
Fakat karı-koca ilişkisinde bir anlaşma var mıdır? Evet. İki yetişkin arasında yapılmış bir anlaşma. Eğer anlaşarak bir araya geldiyseniz, anlaşarak da ayrılabilirsiniz. Bunda bir sorun yoktur. Bu bağı bozmanıza izin verilmiştir. İşte bu bağı nasıl bozacağınıza dair kurallar da vardır.
Eğer Kur’an’daki evliliği sonlandırma kurallarını incelerseniz, Allah’ın, bu akit bozulsa bile şuna önem verdiğini görürsünüz: Sırf bu iki insan bir araya geldi diye, ortaya yeni kan bağları çıktı mı? Örneğin, çocukları oldu mu? Evet. Evli iki insanın çocukları olabilir ve sonrasında boşanabilirler. Öyle değil mi? Yani ortada hem akde dayalı bir ilişki hem de kan bağları vardır. Kur’an’ın hükmü, dinimizin öğretisi şudur, bu ilişki bitse dahi şöyle kurallar vardır: Bir şeyin asla yaşanmadığından emin olun. Neyi asla koparamazsınız? Kan bağlarını.
Ebeveyne Yabancılaştırma ve Çocukların Kullanılması
Peki Müslüman toplumlarda ne oluyor? Özellikle Batı’da oluyor, Müslümanları bir kenara bırakın. Örneğin ortada bir boşanma ve çocuklar olduğunda. Çocuklara ne oluyor? Anne çok öfkeli çünkü kocası sorunluydu, onu aldattı, yalan söyledi ya da ona para vermiyordu. Kocasıyla ilgili tüm bu şikayetleri var ve “Boşanmak istiyorum” diyor. Pekâlâ, boşandınız.
“Çocuklarımı bir daha görmene asla izin vermeyeceğim çünkü senden nefret ediyorum. Çünkü sen iyi bir koca değilsin, iyi bir baba bile değilsin. Benim duygularımı incittiğin için, çocuklarımın duyguları da benimkilerle aynı olmalı.” Böyle bir şey asla yaşanmaz (!), değil mi? Ah, bir saniye. Yaşanıyor.
Aranızda psikoloji okuyanlar varsa, ebeveyne yabancılaştırma adı verilen bir konuyu araştırmalısınız. Ebeveyne yabancılaştırma. Bu ne anlama gelir?
Diyelim ki bir karı koca boşandı, bir çocukları var ve çocuk babada kalıyor. Çocuk babayla birlikte. Anne sırf çocukla konuşmak için her aradığında, arka planda babanın sesi sinirli geliyor: “Hey, yemeğini bitirdin mi? Öğle yemeği yedin mi? Ödevini yaptın mı?” Anne ile telefonu kapatır kapatmaz, baba yeniden iyi biri oluyor. Bir anda, yeniden iyi davranmaya başlıyor.
Çocuk dört yaşında. Çocuk beş yaşında. Çocuk ne öğreniyor? “Annemle konuşmak babamı kızdırıyor ve ben babamla yaşamak zorundayım. Güvende olmalıyım. Bu yüzden yapmam gereken en güvenli şey nedir? Annem aradığında, ‘Konuşmak istemiyorum’ demek.”
— Aferin oğlum. Gel buraya, sana biraz dondurma vereyim.
Baba burada ne yapıyor? İşte buna aile bağlarını koparmak denir. “Annenle konuşamazsın” demedi. Böyle bir şey söylemedi. “Annenle konuşmana asla izin vermeyeceğim” demedi. Çocuğa şunu öğretiyor: “Senin için daha güvenli olan, senin iyiliğin için daha iyi olan şey, eğer benim ruh halimden korunmak istiyorsan, annenden uzak durmandır.” Peki anneler bunu babalara karşı yapıyor mu? Evet. Evet.
Allah şöyle buyuruyor: Yüz çevirirseniz; yeryüzünde büyük bir bozgunculuk çıkaracak ve aile bağlarınızı koparacaksınız. Aile bağlarını koparacaksınız.
Bir çocuğu, kendi öfkenizi birine yansıtmak için bir silah olarak kullanmak, bir çocuğu başkasına acı vermek için kullanmak. “Çocuğunu sevdiğini biliyorum, bu yüzden onu çocuğundan uzaklaştırarak canını yakacağım. Çocuğunu sevdiğini biliyorum, bu yüzden ona en büyük… evlilikte beni incittiği için ben de çocuğunu kullanarak onu inciteceğim. Çocuğumu bir intikam silahı olarak kullanacağım.”
Peki buradaki asıl kurban kim? Anne değil, baba da değil. Kurban çocuktur. O çocuk arada kalmıştır. O çocuk paramparçadır. O çocuk, annesine olan sadakati ile babasına olan ihsanı arasında seçim yapmak zorundadır. O çocuk seçim yapmak zorundadır: “Babamı seversem anneme ihanet etmiş olurum. Annemi seversem babama ihanet etmiş olurum.” Yani parçalanmıştır. Sevginin ne olduğunu bilmiyor çünkü sevgi her zaman beraberinde sorunlar getiriyor. Bu çocuk evlendiğinde bile sağlıklı bir ilişki kurabilecek mi? Normal bir baba olabilecek mi? Çok zorlanacak çünkü sevginin bir rehin alma durumu olduğuna şartlandırılmış. Çocukları mahvediyoruz.
Evlilik İçi Çatışmalar ve Aile Bağlarını Koparmak
Bu, aile bağlarını koparmanın sadece bir örneği. Tamam, başka bir örnek vereyim. Karı koca evlenir. Çünkü asıl sorunlar kan bağının olduğu ailede yaşanmaz. Orada da yeterince drama var elbet ama sorunların çoğu sözleşmeli olanda yaşanır. Sözleşmeli olan hangisi? Evlilik. Şimdi boşanmadan bahsetmeyeceğiz. Evli olan insanlardan bahsediyoruz.
Tamam, iki kişi evlendi. Zeynep ve Ali evlendi. Evlendiler. Ali der ki: “Bak, seni koruyacağım. Geçimini sağlayacağım. Sana saygı duyacağım. Tüm ihtiyaçlarını karşılayacağım. Kocan olarak bu benim sorumluluğum.” Zeynep, “Bu harika. Bunu sevdim.” der.
Sonra Zeynep sorar: “Ailemi ziyarete gidebilir miyiz?” “Evet, tabii ki. Aileni ziyaret edebiliriz.” Böylece Zeynep’in ailesine giderler. Bayramı orada geçirirler, orada zaman harcarlar. İyi vakit geçirirler. Harika. Sonra Ali der ki:
— Benim ailemi de ziyaret edebilir miyiz?
— Neden? Neden annene gitmek zorundasın? Ana kuzusu musun sen? Neden sürekli annene gitmek zorundayız?
— Sürekli değil. İlk defa gideceğiz.
— Hayır ama ben neden gitmek zorundayım? Gitmek zorunda mıyım? Yani, İslam gitmek zorunda olduğumu söylemiyor, değil mi? İslam bunu söylemiyor, o halde neden beni gitmeye zorluyorsun?
— Hesap tutmaya çalışmıyorum fakat sen ailene gitmek istediğinde hep gülümsüyorum ve “Elbette, onlar ailemiz” diyorum.
— Evet ama benim ailem iyi insanlar. Senin ailen iyi değil. İşte bu yüzden. Çünkü anneni sevmiyorum. Bana bakışını sevmiyorum. Öğle yemeği yerken bana nasıl dik dik baktığını bilmiyorsun. Nasıl fısır fısır konuştuğunu bilmiyorsun. Gözlerindeki o büyük nefreti görüyorum, bu beni travmatize ediyor. Ve sen beni annenden korumuyorsun.
Ali de Zeynep’e der ki:
— Seni annemden nasıl korumalıyım? Bana öğretir misin?
— Evet, ondan uzak dur yeter. Gitmek istiyorsan tek başına git. Beni oraya götürme.
Çocukları olduğunda: “Gitmek mi istiyorsun? Kendin git. Benim çocuklarım burada kalacak.” Ya da giderlerse, “çabuk dönün.” “Çünkü anneni sevmiyorum.”
Sonra kadın bir gün gider. Allah yolunda cihad etmeye karar verir ve gider. Kayınvalidesi ona şöyle bir bakar. Oooo… Şimdi dönüş yolunda, Ali Ayet-el Kürsi okumaktadır.
— Beni korumadığını sana söylemiştim, değil mi?
— Ne yapmamı bekliyordun? Gözlerini bantlamamı mı? Ne yapmalıydım?
— Bana o şekilde baktığı için beni oraya hiç götürmemeliydin!!
— Neden birinin sana nasıl baktığına takılıyorsun? Neden sadece patates kızartmanı yiyip… Neden, neden bu seni bu kadar etkiliyor?
— Biliyor musun, toksik bir koca olduğunu söylerken kastettiğim şey tam olarak bu. Sen sadece bir ana… Her zaman onun tarafını tutacaksın.
Vay canına. Ali için ne kadar da zor bir durum. Çok eğlenceli. Tüm bunların üzerine, bir de annesi onu arar. Çünkü Ali henüz yeterince çile çekmedi. Bu yüzden annesi onu arar ve der ki: “Hey, neden öyle apar topar gittiniz? Karın neden o kadar kaba davrandı? Nasıl olur da bir ‘ve aleyküm selam’ bile demez? Neden hep karının sözünü dinliyorsun? Ben senin annenim. Benim de üzerinizde hakkım var.”
Ali içinden şöyle der: “Bugün benim şanslı günüm olmalı.” Değil mi? “Annem, karımın kölesi olduğumu düşünüyor, karım da annemin kölesi olduğumu düşünüyor. İki taraftan da bombalanıyorum.” Öyle değil mi? Her ikisi de şöyle diyor: “Eğer beni gerçekten mutlu etmek istiyorsan, bir şekilde diğerini haklarından mahrum bırakmalısın.”
Ali’nin şunu söyleme cesareti yok: “Dinleyin, sen bir yetişkinsin, o da bir yetişkin. Eğer bir probleminiz varsa, size boks eldiveni alıp sizi bir ringde bırakabilir ve iki saat sonra dönebilirim. Çünkü yetişkinler kendi sorunlarını çözebilmeli. Anneme de karıma da bebek bakıcılığı yapmıyorum. Çünkü yetişkinlerin birbiriyle sorunu varsa bunu kendileri halledebilmeli.”
— Hayır, benim sorunumu sen çözmelisin.
— Hayır. Hayır, yetişkinler kendi sorunlarını çözer. Yetişkinler kendi aralarında iletişim kurarlar. Değil mi?
— Ah, hayır, tek iletişim… tek çözüm anneni benden ve çocuklarımdan uzaklaştırman, falan filan. İntikam almalıyım.
Ya da koca bunu yapar: “Ailenden nefret ediyorum.” Kadın, “Ailemi ziyaret edebilir miyim?” der. “Hayır, sen benim karımsın. Kocaların hakları vardır. Annenin evine gidemezsin. Kız kardeşinin aramalarını açmanı istemiyorum. Kız kardeşinle konuşmandan nefret ediyorum. Bundan hoşlanmıyorum. Burası benim evim. Benim söylediğim kişilerle konuşacaksın.”
Koca ne yapıyor? Aile bağlarını koparıyor. Kadın ne yapıyor? Aile bağlarını koparıyor. Evli olsalar bile, aktif olarak ne yapmaya çalışıyorlar? Aile bağlarını koparmaya.
Hayatlarını riske atıp bir amaç uğruna savaşa giren Müslümanlar var ve bu amaç şuydu: “Aile bağlarını koparmadığımızdan emin olacağız.” Allah onlara bunu emretti. Biz onların fedakarlıkları sayesinde Müslümanız, ama biz burada rahatça, fırsat buldukça aile bağlarını koparıyoruz.
Bu sorunun ciddiyetini görüyor musunuz? Sözlerime Muhammed Suresi’nin Bedir Savaşı ile ilgili olduğunu söyleyerek başlamıştım. Artık kulağa Bedir Savaşı gibi geliyor mu? Yoksa bu tamamen farklı bir savaş mı? Bu asıl savaşın ta kendisi. Ama asıl savaş aileleri yıkmamak, çocukları yıkmamak, anne babaları yıkmamak, kardeşleri yıkmamaktır. Gerçek savaş budur. Ve biz bu savaşta… inanılmaz derecede başarısız oluyoruz. İnanılmaz derecede.
Aile Bağlarını Koparanların Cezası: Manevi Körlük ve Kalp Kilitleri
Devam edelim. Otuz birinci ayete kadar ilerlemek istiyorum.
Neyi koparanlar için bu sorunun ciddiyetini anlamanızı istiyorum? Aile bağlarını. Ve aile bağlarını kopardığınızda ne yaratırsınız? Fesat. Formül budur.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ
(Ülâikellezîne leanehümullâh)
“İşte bunlar Allah’ın lanetlediği kimselerdir.”
(Muhammed, 23)
فَاَصَمَّهُمْ
(Fe esammehüm)
“Onları sağır etmiştir.”
وَاَعْمٰٓى اَبْصَارَهُمْ
(Ve a’mâ ebsârahüm)
“Ve gözlerini kör etmiştir.”
Bakara Suresi’nin başında bu, münafıkların bir tasviriydi, değil mi?
فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌۙ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضاًۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌۙ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
(Fî kulûbihim meradun fe zâdehümullâhü meradâ, ve lehüm azâbün elîmün bimâ kânû yekzibûn)
(Bakara, 10)
Bakara Suresi’nin başı, değil mi? Yine Bakara Suresi’nin başında Allah şöyle buyurmuştur: وَمَا يُضِلُّ بِهِٓ اِلَّا (Ve mâ yudıllü bihî illâ) Bilen var mı?
وَمَا يُضِلُّ بِهِٓ اِلَّا فَاسِقِينَۙ
(Ve mâ yudıllü bihî illâ fâsikîn)
(Bakara, 26)
Allah, Kur’an’la bile kimden başkasını saptırmaz? Fasıkları. Bir sonraki ayette fasıkların tanımı nedir?
اَلَّذِينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهِٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ
(Ellezîne yenkudûne ahdallâhi min ba’di mîsâkihî ve yaktaûne mâ emerallâhü bihî en yûsale ve yüfsidûne fi’l-ard)
(Bakara, 27)
Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparanlar, bozanlar. Allah’a kesin söz verdikten sonra, Allah’a verdikleri sözü bozarlar. Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparırlar. Allah neyin birleştirilmesini emretti? Aile bağlarının. Bu yüzden yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar: وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ (Ve yüfsidûne fi’l-ard).
Kur’an’daki fâsık tanımı budur. Kur’an’dan asla hidayet bulamayacak olan kişi. Bakara Suresi’nde. İşte bu, aile bağlarını kesme suçunun bedeli, Allah’ın kelamından asla hidayet bulamamaktır. Bu dünyadaki ceza budur. Hidayet size etki etmeyecektir. يُضِلُّ بِهِ كَثِيراً (Yudıllü bihî kesîrâ).
Burada Allah, “Onları kör eder, onları lanetler” der. Onları sağır eder. Duyamazlar. وَاَعْمٰٓى اَبْصَارَهُمْ (Ve a’mâ ebsârahüm) “Onların gözlerini…” Bu ne anlama geliyor? Bu şu anlama gelir: Gerçeği duysalar bile, gerçekten işitirler mi? Hayır. Doğru nasihati duysalar bile dinlerler mi? Hayır. Tüm delilleri kendi gözleriyle görseler bile, ne kadar zarar verdiklerini gerçekten görürler mi? Hayır. اَعْمٰٓى اَبْصَارَهُمْ (A’mâ ebsârahüm).
İşte bu yüzden Allah şöyle buyurur:
اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ اَمْ عَلٰى قُلُوبٍ اَقْفَالُهَا
(E felâ yetedebberûne’l-Kur’âne em alâ kulûbin akfâlühâ)
“Onlar Kur’an’ı derin derin düşünmezler mi? Yoksa kalplerinin üzerinde kendi kilitleri mi var?”
(Muhammed, 24)
Bu insanlar Kur’an üzerinde asla tedebbür yapamazlar, çünkü kalpleri kilitlidir ve her birinin kalbinde kendine ait bir kilit vardır. Kilit anlamına gelen kafil kelimesini biliyor musunuz? Aslında kuful ve kafele ile kafile kökünden gelir. Kervanları bilirsiniz? Onlara kafile denir. Kervan bir yolculuktan geri dönerken, buna kafele denir. Yani, geri dönüyor demektir. Kafil kelimesi kilit anlamına gelir. İçerideki her şey sürekli gidip gelir, ama dışarı çıkamaz. Sadece kendi etrafında dönüp durur.
Bu insanların kafasında şöyle bir düşünce vardır: “İntikam istiyorum. İntikam istiyorum. İntikam istiyorum. Çocuğunu görmesine asla izin vermeyeceğim. Çocuğunu görmesine asla izin vermeyeceğim. Onun annesine asla iyi davranmayacağım. Bu kocayla karısını birbirinden ayıracağım.” Kafalarında bu düşünce vardır ve bundan vazgeçemezler. Bu kilitli kalmıştır ve onlar… Kur’an’dan ne duyarlarsa duysunlar fark etmez, işitemezler.
Şeytanın Tuzakları: İlkeleri Gevşetmek ve Uzun Vadeli Hayaller
اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ اَمْ عَلٰى قُلُوبٍ اَقْفَالُهَا اِنَّ الَّذِينَ ارْتَدُّوا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدَىۙ
(E felâ yetedebberûne’l-Kur’âne em alâ kulûbin akfâlühâ, innellezînerteddû alâ edbârihim min ba’di mâ tebeyyene lehümü’l-hüdâ)
“Hidayet kendilerine apaçık belli olduktan sonra gerisin geri dönenler.”
(Muhammed, 25)
Müslümanlar arasında akrabalık bağlarını kesen insanlar, yanlış bir şey yaptıklarını biliyorlar mı? Çok net bir şekilde biliyorlar. İnsanlar onlara gelip, “Aile bağlarını kesme” derler. Gelip söylerler mi, söylemezler mi? Gelip onlara derler ki: “O, çocuğun annesi. Yapma. Bunu yapmamalısın.” Gelip bunu söylerler mi, söylemezler mi? Gelip derler ki: “O senin baban. Yapma. En azından bir ‘Ve aleykümselam’ de.” Bunu söylerler mi, söylemezler mi? Yanlış bir şey yaptıkları onlar için açık değil mi? Evet.
Hidayet kendilerine apaçık belli olduktan sonra gerisin geri dönen o insanlar, onlara ne olur?
الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ
(Eş-şeytânü sevvele lehüm ve emlâ lehüm)
Şeytan onlara iki şey yapar. Allah, şeytanın onlara iki şey yaptığını söylüyor: Tesvil denilen bir şey ve imla denilen bir şey yapar. İkisini de kısaca açıklayacağım.
Arapçada sevl, birinin çok fazla göbek yağı olduğunda bunun sarkmaya başlaması durumudur. Buna sevl denir. Arapçada seyl, suyun çok fazla olup taşması, dökülmesidir. Arapçada isale de kullanılır; tıpkı esâlellahu, esâlel hadîd gibi, değil mi? Yani, metali erittiğinizde metalin taşması. Yani, ne zaman bir şeyin bir şekli varken taşıp yayılırsa, haddini aşarsa, buna tesvil denir.
الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ (Eş-şeytânü sevvele lehüm ve emlâ lehüm) şu anlama gelir: Onların ilkeleri vardır. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilirler, ama şeytan bunu eritir ve bu ilkeler gevşer. Onların ahlakı, ilkeleri, doğru ve yanlış algıları sıkı olmak yerine, gevşek hale gelir. Yani bazen ilkeli davranırlar, bazen de gevşek olurlar. Namaz konusunda çok ciddidirler, aile bağlarını kesme konusunda da çok ciddidirler. Her yıl Umre’ye giderler ama aile bağlarını koparırlar. Ramazan’da otuz gün oruç tutarlar ama aile bağlarını korumaya gelince çok gevşek davranırlar. Bunları beraber yaparlar ve bunu anlamazlar da.
Şöyle dersiniz: “Bunu nasıl yapabiliyorsun? Kur’an’ın hükümlerine aykırı hareket ederken neden namaz kılıyorsun? Orada durmuş, الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ (Eş-şeytânü sevvele lehüm ve emlâ lehüm) ayetini okuyorsun.” Allahu Ekber. Allah, şeytanın onları gevşettiğini anlatıyor. Onları yumuşatıyor, bunun o kadar da önemli olmadığını düşünmelerini sağlıyor. Değil mi? Esnek. Dinleri onlara esnek gelmeye başlıyor.
Ve emlâ lehum‘daki imlâ, Arapçada aslında melâ‘dır, melâ ise kita’atun min al-ard al-vâsi’a‘dır. Yani, geniş bir toprak parçasıdır. Ve imlâ, şeytanın onlara uzun vadeli hayaller kurdurması demektir. “Bir gün, bunu yaptığım için bir gün, bu insanlar yenilecek, çocuğum onların değil benim yanımda olacak, intikamımı alacaklar ve şunu yapacaklar.” Onlar bugünü düşünmüyorlar. İşlerin kendi lehlerine nasıl sonuçlanacağına dair yirmi yıllık bir planları var. “Bunun çok yanlış olduğunu biliyorum ama sonunda işe yarayacak.” Şeytan onlara, yaptıkları kötülüğün sonunda ne kazandıracağına dair uzun vadeli bir vizyon sunar. Ve onlar da kafalarının içinde bununla yaşarlar. Kafalarında kurdukları bu boş hayalleri, şeytanın onlara fısıldadığı bu hayalleri vardır ve hepsi de sırtlarını döndükleri içindir.
Yani burada iki şey oldu:
- Birincisi, Kur’an onlar için erişilmez hale geldi.
- İkincisi, şeytan onlara hakim oldu.
Yani Kur’an’ın rehberlik etmesi gereken düşünceleri, psikolojileri, duyguları, düşünce süreçleri artık tamamen kiminle yer değiştirdi? Şeytanla. Şimdi, üç şey var: Allah’ın rehberliği var, kendi nefsim var ve şeytan var. Üç şey, değil mi? Bazen Allah’ın rehberliğine uyuyorum, bazen nefsime uyuyorum, bazen de… şeytana uyuyorum. Bu ayetlerde sadece iki şey var. Üç değil, şeytan, nefis ve Kur’an yok. Kur’an gitti, geriye ne kaldı? Kendi nefisleri bile değil. Kendi nefisleri bile değil. Sadece, sadece şeytan var artık. Sadece onlar ve şeytan var. Durum işte bu kadar ciddi.
İlahi Hükümleri Çiğnemek İçin İşbirliği Yapmak
الشَّيْطَانُ سَوَّلَ لَهُمْۜ وَاَمْلٰى لَهُمْ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لِلَّذِينَ كَرِهُوا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْاَمْرِۚ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِسْرَارَهُمْ
(Eş-şeytânü sevvele lehüm ve emlâ lehüm, zâlike bi ennehüm kâlû lillezîne kerihû mâ nezzelallâhü senutîuküm fî ba’dı’l-emr, vallâhü ya’lemü isrârahüm)
(Muhammed, 26)
Allah başka bir sebep daha sunuyor. Peki şeytan neden onların peşine düşsün ki? Şeytanlar, Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara giderler. İmama gitseler, bir alime gitseler, Allah’tan korkan birine gitseler ve tavsiye alsalar, hoşlarına gitmeyecek bir tavsiye alacaklar. Çünkü hataları yüzlerine vurulacak. Bu yüzden tavsiye almak için Allah’ın indirdiğinden nefret eden insanlara gitmek zorundalar. Düşündüklerini haklı çıkaracak tavsiyeyi ancak o zaman alabilirler, değil mi?
Böylece derler ki: “Ben Allah’a inanıyorum. Şeriata inanıyorum. İslam’a inanıyorum. Ama konu Allah’ın hükmünü çiğnemeye gelince, şuraya gideceğim… Allah’ı ve Resulünü umursamayan bir avukat bulacağım. Allah’a karşı olan bir hukuk sistemine başvuracağım, ve Ramazan’da ibadetimi yaparken, hepimiz Teravih kılarken aile bağlarını koparmak için o hukuk sisteminin arkasına saklanacağım. Mirasta şu kadar vermem gerektiğini biliyorum. Kız kardeşime şu kadar vermem gerekiyor. Şunu ya da bunu elinden almamam gerekiyor. Ama Allah’ın indirdiğinden nefret edenlere gidip her şeyi almanın bir yolunu bulacağım.”
سَنُطِيعُكُمْ (Senutîuküm) Onlara giderler ve derler ki, “Bazı işlerde size uyacağız.” سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْاَمْرِۚ (Senutîuküm fî ba’dı’l-emr) “Bakın, akrabalık bağlarını koparmak için sizi kullanacağım ama yine de namaz kılacağım. Yine de Umre’ye gideceğim. Hacca gideceğim. Helal tavuk yiyeceğim… kız kardeşimin mirasından aldığım haram parayla. İşte bunu yapacağım.” سَنُطِيعُكُمْ (Senutîuküm). Senutî’ukum fî kullil emr değil, سَنُطِيعُكُمْ فِي بَعْضِ الْاَمْرِۚ (Senutîuküm fî ba’dı’l-emr). Yani bu, kendilerine “Ben tamamen kötü değilim. Hâlâ bazı İslami şeyleri yapıyorum,” demeleridir.
وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِسْرَارَهُمْ (Vallâhü ya’lemü isrârahüm) İsrar‘ın iki anlamı vardır. Bir sır saklamaları isrardır. İsrar aynı zamanda onların şeytanı memnun etmeleridir. Esarra aynı zamanda bir başkasını memnun etmek anlamına da gelir. Onlar şeytanı memnun ediyorlar. Tağutu memnun ediyorlar. Allah’a isyan edenleri memnun ediyorlar. Ve kendi kötü nefislerini memnun ediyorlar.
Ölüm Anındaki Azap ve Boşa Giden Ameller
فَكَيْفَ اِذَا تَوَفَّتْهُمُ (Fe keyfe izâ teveffethüm) Bu yeterli değilmiş gibi, Allah şöyle buyuruyor:
فَكَيْفَ اِذَا تَوَفَّتْهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ
(Fe keyfe izâ teveffethümü’l-melâiketü yadribûne vücûhehüm ve edbârahüm)
“Melekler onların canlarını alırken halleri nasıl olacak? Yüzlerine ve sırtlarına vurarak?”
(Muhammed, 27)
Biliyoruz ki Kıyamet Günü’nde… Ya da ölüm anında melekler canımızı alır. Melekler canımızı alır ve insanlar kabrimize koyarlar, sonra bir gün Kıyamet Günü gelir, hesap görülür, ardından ceza başlar. Fakat bu ayette, Allah onların hesabını beklemedi. Allah “berzahı” beklemedi. Allah ceza için Kıyamet gününü, amel defterlerinin açılmasını, amellerin tartılmasını ve sonra Cehennem’i beklemedi. Hayır, hayır, hayır. Öldükleri an, meleklere onların yüzlerine ve sırtlarına vurmaları emredilir. Yüzlerine ve sırtlarına. Düşünebiliyor musunuz? Ölüm anından itibaren. Böylesi bir ceza duyulmamış bir şeydir. Görülmemiş bir şeydir.
Kur’an’daki cezalar her zaman suça uygundur. Ceza, suça denktir. Yüz, gördüklerinizi ve duyduklarınızı temsil eder. Yüzünüzü duyduğunuz şeye dönersiniz. Yüzünüzü gördüğünüz şeye dönersiniz. Onlar gerçeği gördüler. Gerçeği duydular. Ama kabul etmediler. Peki gerçeği gördüklerinde ve duyduklarında ne yaptılar? Nereye döndüler? Sırtlarını döndüler. Yani gerçeği gördünüz. O halde görmenizin ve duymanızın ne anlamı, ne amacı kaldı? Unutmayın, körlük ve sağırlıktan daha önce bahsedilmişti. Önce bunun cezalandırılması gerekirdi. Ve sonra sırtınızı dönüyorsunuz. Ah, işte bu özel bir muameleyi gerektirir. Ondan sonra sırtınızı döndünüz.
يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اتَّبَعُوا مَٓا اَسْخَطَ اللّٰهَ
(Yadribûne vücûhehüm ve edbârahüm, zâlike bi ennehümüttebeû mâ eshatallâh)
“Bu, onların her zaman Allah’ın gazabına sebep olan şeylerin peşinden gitmek istemelerindendir.”
(Muhammed, 28)
Bunu açıklayayım. Allah’ın gazabına sebep olan şeylerin peşinden gitmek istediler.
وَكَرِهُوا رِضْوَانَهُ
(Ve kerihû rıdvâneh)
“Ve Allah’ı hoşnut etmekten nefret ettiler.”
Allah’ın rızasından nefret ettiler. Allah tarafından söylenen çok ilginç bir ifade. Allah’ın gazabına sebep olan şeylere uydular ve Allah’ı hoşnut etmekten nefret ettiler. Peki bu ne anlama geliyor? Nasıl bir insan bunu yapar ve sonra da kendine “mümin” der?
Görüyorsunuz, bazen öfkem o kadar büyük olur ki bunun Allah’ı hoşnut edip etmemesi umurumda olmaz. Ve öfkem o kadar büyüktür ki öfkeme uyup Allah’ın gazabına sebep olsa bile, bu ödenecek küçük bir bedeldir. Benim öfkemi beslemem gerek. Öfkemin beslenmesi gerekir. Egomun beslenmesi gerekir. Allah’ın razı olup olmaması umurumda değildir. Benim hoşnut edilmem gerekir. Ben Allah’ın rızasını umursamam. Ben sadece kendi zevkimi, kendi zaferimi, egomu, hakimiyetimi ve intikamımı umursarım. Ben acı çektirebildiğimi bilmek isterim. Ben iz bıraktığımı bilmek isterim.
Bilirsiniz, bazı insanlar dünyada geride iyi bir şeyler bırakarak iz bırakırlar. Onlar geride hayır bırakırlar. Sadaka bırakırlar. İyi bir öğreti bırakırlar. Bilirsiniz, iyiliği sürdürecek çocuklar yetiştirirler. Geride iyi bir şeyler bırakırlar. Diğer insanlar ise şöyle der: “Benim iyi hiçbir şeyim yok. Geride acı bırakacağım ki insanlar beni unutmasın. İnsanlar beni hatırlayacak, çünkü geride yaralar bırakacağım, çünkü bir şekilde hatırlanmam gerekiyor. Ben önemsiz olmayı kaldıramam. Bu yüzden yapabileceğim en iyi şey, madem iyi bir şey bırakamıyorum, birkaç yanık izi bırakayım. Bırakayım da birkaç yara izi kalsın, böylece insanlar ne yaptığımı hatırlasın.”
Allah sizi korusun. Hayatınızda böyle insanlar vardır. Onlar, hiçbir iyilik yapamazlar, ama size acı çektirerek varlıklarını hissettirmeyi hayattaki misyonları haline getirmişlerdir. Çünkü ellerinde kalan tek katkı budur. Ellerinde kalan tek şey budur. Sadece size acı çektirebilirler. Ancak bu şekilde birinin onları düşündüğünü hissedebilirler. Çünkü kimse onları iyi bir şeyle birlikte anmaz. “Yani en azından kötü bir şey için de olsa hâlâ beni anıyorlar.” Çünkü, anılma ihtiyacı… “Beni öylece unutamazsınız. Beni silemezsiniz. Her canınız yandığında, bunu yapanın ben olduğumu hatırlayacaksınız.”
O zaman tek istediğiniz şey kendi memnuniyetiniz olur. Beslemek istediğiniz tek öfke de kendi öfkeniz olur. Allah’ın gazabına sebep olmanızın bir önemi kalmaz.
فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ
(Fe ahbeta a’mâlehüm)
Allah bunu açıkça belirtiyor, çünkü onlar bazı iyi şeyler ve bazı kötü şeyler yaptılar. Size bunu anlatıp duruyorum. Allah’ın hükmü nedir? فَاَحْبَطَ اَعْمَالَهُمْ (Fe ahbeta a’mâlehüm) Yaptıkları tüm iyi şeyler bile, boşa gitti, ellerinden alındı. Geriye hiçbir şey kalmadı.
İkiyüzlülük ve Gizlenen Kinlerin Ortaya Çıkması
اَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ
(Em hasibellezîne fî kulûbihim merad)
(Muhammed, 29)
Şimdi, bu gerçekten ilginç. Aile bağlarını koparan bu tür şeyler yapan bu insanlarla ilgili mesele şu ki; onlarla toplum içinde karşılaşırsanız, çok naziktirler. Aslında yabancılara karşı nazik olmak çok kolaydır. Onları çocuklarla oynarken görürsünüz. Gülümsediklerini, Allah’ı zikrettiklerini görürsünüz. “Elhamdülillah, her şey çok güzel, maşallah.”
Mesela… Gerçekten zalim biriyle evli olabilirsiniz, ve sonra bir iftara gidersiniz, şöyle der: “Maşallah, ne güzel çocuklar. Nasılsınız? Gel sarılayım.” Siz de ona bakıp şöyle dersiniz: “Bu kim? Bu da kim?” Sonra arabaya dönerler: “Niye bu kadar oyalandın? Bana bakmayı kes.”
— Anahtarları yine mi unuttun?
— Ne?
Aynı kişi. O size bağırırken, iftardaki insanlar cama gelir: “Hey, nasılsınız?” Yaptıklarını gizleme konusunda çok, çok iyidirler.
Bana hikâyelerini anlatan o kadar çok insan var ki. Terapist değilim ama insanlar bana hikâyelerini anlatıyor. Nedense bana anlatmaktan keyif alıyorlar. Bazı e-postalar kitap gibi. Bazen boş vaktim oluyor, ben de o kitabı okuyorum. Cevap vermiyorum ama o kitabı okuyorum. Onu bir derse dönüştürüyorum.
Kendisini döven kocasından bahseden bir kadın vardı. Fiziksel olarak onu dövüyordu. Hastaneye gitmek zorunda kalmıştı. Ama mescitteki herkes, onun sesini bile yükseltmeyen en iyi insan olduğuna yemin ediyordu. Her sabah, sabah namazında orada. Her gece yatsı namazında orada. “Es-selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh, yâ ahî. Keyfe hâlük? Elhamdülillah, elhamdülillah, elhamdülillah. Aileniz nasıl? Allah ailenizi korusun.” Sonra gidip karısını kemiklerini kırarcasına dövüyor. Sonunda hapse giriyor. Ve hapiste, “Estağfirullah, estağfirullah” diyor.
Bilemezsiniz. İçlerinde ne sakladıklarını bilemezsiniz. Dünyaya karşı bir gösteri, bir performans sergileyebilirler, ve onların gerçekte nasıl biri olduğunu sadece içerideki insanlar bilir. Ne kadar çok zarar vermek isterlerse, oyunculukta o kadar iyi olurlar. Çünkü bu oyunculuk onların suçunu gizler, bu yüzden daha da iyi oyuncu olurlar.
Allah اَمْ حَسِبَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ (Em hasibellezîne fî kulûbihim merad) diyor. Kalplerinde hastalık olan o kimseler… Çünkü bu bir hastalıktır, değil mi? Kalplerinde hastalık olan bu kimseler, sandılar mı ki…
اَنْ لَنْ يُخْرِجَ اللّٰهُ اَضْغَانَهُمْ
(En len yuhricallâhü edğânehüm)
“Allah onların içlerindeki o kini ortaya çıkarmayacak?”
Allah bunu açığa çıkarmayacak? Adğân kelimesi dığn‘dan gelir. Dığn, koltuk altınızda sakladığınız, sıkıca tuttuğunuz ve göstermediğiniz bir şey demektir. Sanki biri bir hançer saklıyormuş gibi, koltuk altında ve gelip size selam veriyor ve… İşte buna dığn denir. Koltuk altında saklanan bir şey. Allah şöyle buyuruyor, kalplerinde hastalık olan bu insanlar gerçekten Allah’ın koltuk altlarında sakladıkları o hançeri ortaya çıkarmayacağını mı sanıyorlar? Gerçekten de sürekli rol yapabileceklerini ve asla ifşa olmayacaklarını sanıyorlar.
Yüz İfadelerini ve Sözün Tonunu Okumak
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَاَرَيْنَاكَهُمْ
(Ve lev neşâü le eraynâkehüm)
“Biz dileseydik onları sana hemen şimdi gösterirdik.”
(Muhammed, 30)
Allah dilerse, bu gösteriyi şu an bitirebilir. Onların kim olduğunu sana, yani Peygamber (sav)’e gösterebilirdik. Bu Allah’ın Peygamber (sav)’e şunu söylemesidir: Senin çevrende bile sana çok iyi davranan, çok güler yüzlü insanlar var. Sana gülümsüyorlar. Arkanda namaz kılıyorlar. Sen onların içinde bir hançer sakladığını bilmiyorsun. Peygamber (sav) bile bilmiyor ve bu sizin de bilmeniz gereken bir şey.
Sizin ailenizde de maalesef, siz oradayken size çok iyi davranan insanlar var. Ama arkanızı döndüğünüz an, hançerlerini çıkarıyorlar. Onların kim olduğunu bilmiyorsunuz. Peygamber (sav) bile onların kim olduğunu bilmiyordu. Ona şöyle dendi, dileseydik onların kim olduğunu sana gösterirdik. Fakat bunu yapmayacağını söyledi.
فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمٰيهُمْۜ
(Fe le araftehum bi sîmâhum)
diyor. “Ancak, yüzlerindeki bazı ifadelerden onları tanıyacaksın.” Allah bize yüz ifadelerini nasıl okuyacağımızı öğretiyor. Allah bize neyi okumayı öğretiyor? Yüz ifadelerini. Bir çocuğa sarılırsınız ve bir şeylerin ters gittiğini anlayabilirsiniz.
Ve فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمٰيهُمْۜ (Fe le araftehum bi sîmâhum) bize bunun Peygamber (sav)’in bir sünneti olduğunu öğretiyor. Aynı zamanda insanların sözsüz iletişimini gözlemlememiz Kur’an’ın bize bir öğretisidir. Birinin size bakışından, halinden bir şeyler sezebilmelisiniz. Bunu sezebilmeli, bu hissi geliştirmelisiniz: فَلَعَرَفْتَهُمْ بِسِيمٰيهُمْۜ (Fe le araftehum bi sîmâhum).
Ama sonra şöyle buyuruyor ve şimdi bunu vurgulayarak söylüyor:
وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِۜ
(Ve le ta’rifennehum fî lahnil kavl)
“Ve onları kesinlikle sözlerini eğip bükmelerinden tanıyacaksın.”
Sırf şunu söylemek için çırpındıklarında: “Biliyor musun, seni gerçekten çok seviyorum. Ailen için gerçekten en iyisini diliyorum.” Hı-hı. “Gerçekten, senin için o kadar çok dua ediyorum ki. Biliyor musun, Kabe’deydim. Tavaf ediyordum ve senin için o kadar çok dua ettim ki. Estağfurullah, senin için kendimden daha çok dua ettim.”
O insanlardan, kaçın. Kaçın. Eğer birisi için dua edip sonra da ona ‘senin için dua ettim’ deme ihtiyacı hisseden biriyseniz, hem de bu kadar çok, o zaman sizin de insanlardan uzak durmanız gerekir. Toplum için bir tehlikesiniz.
وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِۜ (Ve le ta’rifennehum fî lahnil kavl) Onları sözlerini eğip bükmelerinden ve aşırı derecede… ne bileyim, aşırı süslü ve tecmil (güzelleştirme) denilen şeyi yapmaya çalışmalarından tanıyacaksınız. Size karşı aşırı nazik olmaya, ifadelerinde aşırı dramatik olmaya çalışıyorlar. Bunun yapaylığı çok fazladır. Bunu görebilirsiniz.
وَلَتَعْرِفَنَّهُمْ فِي لَحْنِ الْقَوْلِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اَعْمَالَكُمْ
(Ve le ta’rifennehum fî lahnil kavl, vallâhu ya’lemu a’mâlekum)
“Ve Allah, sizin gerçek amellerinizi bilir.”
İnsanlarla İmtihan Olmak, Sabır ve Üstünlük
Mademki Allah tüm bunları Peygamber (sav)’e ifşa etti, bugünkü son sözümüz bu insanlara maruz kalanlar için. Çünkü bir yanda akrabalık bağlarını koparan, şeytana uyan, kandırılan, rol yapmada çok iyi olan insanlar var. Rol yapıyorlar, tüm bu numaralara sahipler. Peygamber (sav) bile onları her zaman tanıyamıyor. Tamam, sorun bu. Siz ne yapmalısınız? “Neden, ya Rabbi, neden bu insanları yarattın? Neden onu benim kardeşim yaptın? Neden onu babam, kuzenim, benim… Neden bu insanları hayatıma soktun?”
Allah şöyle buyuruyor:
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ
(Ve le nebluvennekum)
“Sizi kesinlikle imtihan edeceğiz.”
Şimdi anlıyorsunuz ki imtihan sadece deprem, sel ve savaş değildir. Şimdi Allah bize hepimizin hayatındaki imtihanın ne olduğunu söylüyor: Bazı insanlar… bazı insanlar. Onlardan kaçamazsınız.
حَتّٰى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَۙ
(Hattâ na’lemel mucâhidîne minkum ves sâbirîn)
“İçinizden gerçekten çabalayanları ve sabredenleri ortaya çıkarıncaya kadar.”
(Muhammed, 31)
Çünkü böyle insanlarla karşılaştığınızda, entrikacılarla, kötü insanlarla, şeytana uyan insanlarla karşılaştığınızda, içinizden bir ses gelir ve der ki, eğer onlar şeytana uyacaklarsa, ne biliyor musun? فَنَجْهَلَ فَوْقَ جَهْلِ الْجَاهِلِينا (Fe nechele fevka cehlil câhilînâ) (şiir) “Biz de cahillerden daha cahil olacağız.” Değil mi? أَلاَ لاَ يَجْهَلَنْ أَحَدٌ عَلَيْنَا (Elâ lâ yechelen ehadun aleynâ) “Biri bana karşı cahillik etmese iyi olur, çünkü ben onların olabileceğinden çok daha cahil olurum. Şeytana mı uymak istiyorsun? Şeytana uymak nasıl olurmuş sana göstereyim.”
O dürtü gelecek mi? Evet, o dürtü gelecek. “Bana zarar mı verdin? Zarar nasıl verilirmiş sana göstereyim. Çocuklarıma zarar mı verdin? Çocuklara zarar vermek nasıl oluyormuş sana göstereyim. Evliliğime zarar mı verdin? Ben de senin evliliğine zarar vereceğim.” Bunu yapmak için içinizden bir dürtü gelecek mi? Evet. Allah şöyle buyuruyor: İçinizden bana itaat etmek için gerçekten çabalayanları ve sabredenleri bilene kadar sizi imtihan etmeye devam edeceğim.
وَنَبْلُوَ۬ا اَخْبَارَكُمْ
(Ve nebluve ahbârekum)
ve O sizi durumlarınızla, içinde bulunduğunuz şartlarla imtihan edecek. Sizi sürekli yepyeni durumlarla, yepyeni şartlarla imtihan etmeye devam edecek. Sübhanallah.
Kur’an’daki bu tek yer insanı… Birkaç gündür bu ayetler üzerinde düşünüyorum ve onlar hakkında okumalar yapıyorum. Elbette sure devam ediyor, tamamını okumanızı isterim. Tamamını okumayacağım. Size sadece bir şey daha söyleyeceğim. Bazı ayetleri atlayıp size bir şey okuyacağım:
فَلَا تَهِنُو
(Fe lâ tehinû)
“O hâlde umudunuzu yitirmeyin.”
Gevşeklik göstermeyin.
وَتَدْعُٓوا اِلَى السَّلْمِۗ
(Ve ted’û iles selm)
“Ve teslim olmayın”
(Muhammed, 35)
“Bu insanlara karşı pes ediyorum. Biliyor musunuz, onlar kazandı,” demeyin.
وَتَدْعُٓوا اِلَى السَّلْمِۗ وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَۗ
(Ve ted’û iles selm, ve entumul a’levn)
“Aslında üstün olan sizsiniz.”
وَاللّٰهُ مَعَكُمْ
(Vallâhu meakum)
“Ve Allah sizinledir.”
وَلَنْ يَتِرَكُمْ اَعْمَالَكُمْ
(Ve len yetirekum a’mâlekum)
“Ve O, amellerinizi boşa çıkarmayacaktır.”
Onlar kötülük yaptıklarında çok kolay başarılı olurlar. Siz iyilik yaptığınızda ise sonuçlarını göremezsiniz. Bunu fark ettiniz mi? Kötülük yaptıklarında, anında sonuç alırlar. Siz iyilik yaptığınızda ise, hiçbir sonuç alamazsınız.
Allah bize diyor ki, umudunuzu yitirmeyin. Pes etmeyin. Siz üstün olansınız. Ve hiçbir ameliniz boşa gitmeyecek: وَلَنْ يَتِرَكُمْ اَعْمَالَكُمْ (Ve len yetirekum a’mâlekum). Ne muazzam bir söz. Çünkü nihayetinde iman tam olarak budur, değil mi? Biz prensiplere tutunuyoruz. Biz doğru rehberliğe tutunuyoruz, bizimle olan tek şeyin…
Bizim yanımızda insanlar yok çünkü onlar insanları manipüle edebiliyorlar. Bizim kaynaklarımız yok. Biliyorsunuz, bu, birinin kurallara uyduğu bir durum. Tıpkı bir boks maçı düşünün; biri eldiven takmış, diğerinin eldivenlerinde ise çiviler var. Veya birisi steroid kullanıyor. Bu haksız bir dövüş, değil mi? Siz kurallara uyuyorsunuz, onlar uymuyor. Yani bu haksız bir dövüş. Yani biz Allah’ın kurallarına uyarken, onlar kimin kurallarına uyuyor? Şeytanın. Yani hiçbir kural yok. Açıkçası, her zaman avantajlı olacaklar, öyle değil mi? Her zaman. Onlar, her zaman avantajlı olacaklar çünkü sizin hakkınızda yalan söyleyebilirler, manipüle edebilirler. İşleyecekleri kötülüklerin bir sınırı yoktur. Her şey onlar için mübahtır ama biz Allah’tan korkmalıyız. Biz kendimizi durdurmalıyız, mücahitler ve sabredenler olmalıyız. Bunu yapmak zorundayız.
İşte Allah bize tek bir şey verecek: “Hiçbir ameliniz onları yenmek için değildi. Sizin verdiğiniz karşılık onları yenmek için değildi. Sizin verdiğiniz karşılık Bana borçlu olduğunuz içindi. Siz, Bana sadıksınız. Siz kendi davanıza ya da düzeltmeye çalıştığınız şeye sadık değilsiniz. Zaferi ben vereceğim. Zafer sizin meseleniz değil. Bana uymak sizin meselenizdir.” وَلَنْ يَتِرَكُمْ اَعْمَالَكُمْ (Ve len yetirekum a’mâlekum). Çünkü amellerimiz boşa gidiyormuş gibi görünüyor. Çabalarımız sonuç vermiyormuş gibi görünüyor. Ama Allah biliyor. Benim Rabbim biliyor.
Ben, bu ayetlerin hepimize bir nebze şifa olmasını ve çok kolayca göz ardı ettiğimiz bu sorunun ciddiyetinin farkına varmamızı niyaz ediyorum. Bu, ümmetin en ciddi krizlerinden biridir; öyle ki hayatın her alanında felaketlere yol açar. Çünkü Allah تُقَطِّعُٓوا اَرْحَامَكُمْ (Tukattıû erhâmekum) (Aile bağlarını koparırsınız) buyurmuştur, bu bir problem. Fakat, اَنْ تُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ (En tufsidû fil ard) (Yeryüzünde bozgunculuk yaparsınız) geniş bir ifadedir; yani bu, bütün bir ülke için ekonomik, siyasi ve sosyolojik sorunlara yol açabilir. Suçların, cinayetlerin, tecavüzlerin ve aklınıza gelebilecek her şeyin artmasına neden olabilir. Toplumun enflasyondan işsizliğe, savaşa kadar tüm sorunları giderek daha da büyüyecektir… Bunların hepsinin kaynağı tek bir sorundur: وَتُقَطِّعُٓوا اَرْحَامَكُمْ (Ve tukattıû erhâmekum).
Yani eğer bunu ele almazsak ve dünyanın sorunlarını çözmek istediğimizi söylersek, bir şeyleri gözden kaçırıyoruz demektir. Çünkü bu bir domino etkisi yaratır. Bu konuda söylenecek çok şey var ama ben dersimi inşallah burada bitiriyorum.