…Şimdi, Firavun ve Musa (as) hakkındaki bir pasajdan, Allah’ın yaratma gücünden bahsedilen bir pasaja geçiyoruz. Mesele şu ki, her zaman derin bir bağlantı vardır ama bu, düşünürseniz ortaya çıkar. Burada baktığımız şey; Allah’ın, Firavun’un kendisini nasıl ve neden Tanrı olarak düşündüğünden bahsetmesidir. O, kendisinin bir Tanrı olduğunu düşünüyordu çünkü kimsenin onun gibi düzen inşa edebileceğini düşünmüyordu, kimsenin kendisi gibi devasa bir imparatorluk kurabileceğini düşünmüyordu.
Firavun’un İktidara Gelişi
Bu pasaja girmeden önce, size Firavun’un nasıl iktidara geldiğine dair kısa bir özet geçmek istiyorum. Bununla ilgili birçok teori var, çok ikna edici bulduğum bir şeyi sizinle paylaşacağım.
Aslında firavunlar birden fazla krallıktan oluşuyordu, tek bir krallık değildi; nehir boyunca birden fazla firavun, birden fazla krallık ve bu krallıklardan belki 14 tane vardı. Hepsi minimum bir güce sahipti çünkü her birinin bir bölgesi vardı ve birbirleriyle ticaret yapıyorlardı vs. Tabii, hepsi de nehrin bir kısmına sahipti çünkü sulama ve ticaretin sağlanması nehre erişiminize bağlı, değil mi?
Yusuf (as), hatırlarsınız, zamanında bir rüya görmüştü ve bu rüya, ilerideki yedi yıl her şeyin iyi olacağına ancak sonraki yedi yıl nehrin kuruyacağına, hiç su olmayacağına ve ürünlerin yok olacağına yorumlanmıştı. Yusuf (as), bildiğiniz gibi bir grup kral arasında firavunların tümüne değil, krallardan birine hizmet ediyordu. Bu krallığın artık bir avantajı vardı. Ne gibi bir avantaj? Kuraklığın yaklaştığını biliyorlardı. Bu yüzden gelecekteki birkaç yıl boyunca suyu korumak için bir kanal geliştirdiler. Bu yüzden nehir kuruduğunda birkaç imparatorluk arasında hala su kaynağı olan tek imparatorluk onlardı. Böylece mahsulleri büyümeye devam etti ve diğer herkesin temelde iflas ettiği bir dönemde, onlar bir miktar refaha sahip olmaya devam ettiler ve insanların artık mahsulleri olmadığı ve diğer krallıkların hiçbirinde de bulunmadığına göre nereye gelecekler? Buraya gelecekler. Ancak artık satacak hiçbir şeyleri yok çünkü iflas ettiler.
Eski günlerde ise satış yapma, yiyecek veya mal elde etme yolunuz; kendinizi ya da çocuklarınızı köle yapmak veya arazinizin bir kısmından vazgeçmekti. Doğrusu eski geleneklerde aileye bir yıllık pirinç verilirken onlar da çocuklarını tarlada ve başkasının çiftliğinde hizmete vermek zorundalardı. Aileyi veya insanları köle olarak vermek aslında yaygın bir ekonomik uygulamaydı.
Bu hareket tarzı sayesinde zamanla bu tek imparatorluk; var olan diğer tüm imparatorlukları yendi, gölgede bıraktı ve sonunda tamamen ele geçirdi ve tek bir büyük imparatorluk haline geldi. Her şey onların hakimiyetine girdi. Bunu not etmek önemli çünkü onlar artık su kaynaklarını kontrol ediyorlardı, kimsenin sahip olmadığı paralara sahiplerdi ve böylece kimsenin yapamadığı gibi düzen inşa ettiler. Mera alanları vardı, yani başka kimsenin sahip olmadığı yeşilliklere sahiplerdi.
Gökyüzünün İnşası ve İnsan Yapıları
Şimdi bunu göz önünde bulundurup bu ayetlere bakarsanız,
“Sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı?”
(Naziat, 27)
İlk soru insanoğluna yönelik: “Siz daha mı güçlüsünüz? Sizi yaratmak gökyüzünü yaratmaktan daha mı zor? Gökyüzünü kuran O değil mi?” Başka bir deyişle, Allah böyle bir güce sahipken yeniden dirilişi sorgulamaya nasıl cüret edersiniz? Diğer bir bakış açısıyla, “Her ne yarattıysanız, siz mi yaratmada daha iyisiniz? Siz, Kureyş, firavunlar gibisiniz ancak inşa etmede firavunlarla kıyaslandığında bir hiçsiniz.”
Aslına bakılırsa firavunların yaptıkları yapılar o kadar etkileyici ki, bugün hala dolar banknotlarında yer alıyor değil mi? Zaman ötesi bir şey. Bu ölümsüz bir imparatorluğun sembolüdür. Ben buna defalarca değiniyorum; Yunan sütunları, Fars sütunları, farklı toplumlar, antik toplum hatta Washington DC’deki bazı devlet dairelerinde inşa edilen sütunlar, hepsinin ilham kaynağı aslında Mısırlıların sütunlarıdır. Bu mimari ilham aslında eski zamanlarda inşa edilmiş Mısır sütunlarıdır.
Allah neredeyse buna değiniyor ve diyor ki: “Siz mi bir şeyler yaratmada daha iyisiniz yoksa gökyüzü mü bundan daha muhteşem bir yaratılmış? Tüm bunları O’nun gölgesi altında inşa ediyorsunuz. Gökyüzünü kuran O’dur.” “بناها (Benâhâ)” Ve بنى (Benâ) kelimesi, خلق (Halaka) kelimesinin aksine iyi bir örnek: “O inşa etti, O kurdu.” Ayetin lafzında inşa etme kavramı vurgulanıyor.
رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ
(Refea semkehâ fe sevvâhâ)
“Onu yükseltip kusursuz biçimde düzenledi.”
(Naziat, 28)
Bu arada sütunlar insanlık dışı derece yüksekti, alışılmadık şekilde yüksekti. Bilirsiniz, günümüzde gösterişli bir eve gittiğinizde yüksek tavanlar size görkemli bir görüntü, bir his verir değil mi? Ya da bazı ilginç mimarilere baktığınızda… Mesela benim mimari açıdan en sevdiğim yerler New York’taki Grand Central Station’daki gibi iç mekanlardır. Yukarı bakarsınız, gökyüzü görüntüsü yapmışlardır ve gerçekten yüksek tavanlıdır vs. Eğer tarihi sarayları gezerseniz, devasa yüksek tavanlar yapmışlardır ve çoğu kez yüksek tavanlar inşa ettiklerinde aynı zamanda üzerlerine yıldızlar ya da takım yıldızları veya bulutlar çizerler ki “Biz kendi kendimize bir gökyüzü inşa ettik” duygusunu yaşatabilsinler. İşte bu insanoğlunun kendi gökyüzünü inşa etmeye düşkünlüğüdür.
Buradaki ‘inşa etme’, Allah’ın kullandığı dilde:
رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ
(Refea semkehâ fe sevvâhâ)
(Naziat, 28)
Arapçada سَمْك (Semk) kelimesi dik duran ve çok yüksek olan şey (القَامَة والعُلُوّ) demektir. تسوية (Tesviye) kelimesi sözlükte: استقام و اعتدال و اتزان (İstikâme ve i’tidâl ve ittizân). ‘Eşitlemek’ kelimesi, Arapçada تسوية (Tesviye); aslında dik durmak, sabit olan bir şey demek ya da başka bir ifadeyle, ne kadar yükseğe tavan inşa ederseniz o kadar dengesiz olur, daha fazla destek sütunu ve kirişe ihtiyaç duyulur. Eğer çok büyük bir şeye sahipseniz ve desteksiz duruyorsa sizin onu tutmak için daha çok sütuna ihtiyacınız var yoksa ortasından yıkılır çünkü desteksizdir. Nitekim Allah diyor ki: O dengeli hale getirdi ve gökyüzü kaymıyor, gökyüzünün yüksekliği kaymıyor.
Kur’an Dili ve Bilim Dili
Bazı insanlar bu ayetlere bakıp şöyle diyor, bundan bahsetmeliyim: “Bak, Allah gökyüzünü inşa ettiğini söylüyor ama gökyüzü yani uzay bir boşluktur, inşa edilmedi, bu sadece hiçlik. Öyleyse Allah neyden bahsediyor?”
Anlamamız gereken şey şu ki Kur’an bilimsel bir kitap değildir. Kur’an ilgi çekici bir dildir. İnsanların dili, bilimin dilinden farklıdır. Bunlar iki ayrı dünya. Eğer bilimin diline ilgiliyseniz ki bu sizin biyoloji ders kitaplarını okurken keyif aldığınız anlamına gelir, normal bir insan değilsinizdir. Yani okulda iyisinizdir ancak normal bir insan değilsinizdir.
Çok şükür ki biz birbirimizle konuşurken bilimsel bir dille konuşmuyoruz. Biri bir başkasıyla dalga geçtiğinde ve “Dostum, o yandı!” dediğinde, bilimsel olarak yanmadı. Anlıyorsunuz değil mi? Herkes konuyu anlar. “Yandın!” Eğer birisi size “Dostum, onu parçalara ayırdın!” diyorsa: Biri polisi arasın, mı? Veya dede şöyle dese: “Torunlarım kalbimi çaldı” der.
— “Dede? Hemen oraya geliyorum!”
Biliyorsunuz, kalbini çalmadı veya “O adam taş kalpli.” Bu tabirler tabii ki bilimsel değil, biz her zaman kullanıyoruz, biz bunları her zaman kullanıyoruz. Bilimin dili çok terimsel, her şey gerçekten tam anlamıyla olduğu gibi. Ancak insanoğlunun dili böyle değil, aslında tasvir ediliyor.
Mesela bir koca, eşine “Senin için her şeyi yaptım!” dese:
— “Imm.. Her şeyi mi?”
Çünkü her şey, çok fazla şey değil mi? Ya da “Sana her şeyimi verdim!”…
Yani olay şu ki, insanlar mesela şöyle konuştuklarında: “Dostum, güneş okyanusa doğru batarken ne kadar da güzel görünüyor!” Eğer ABD’nin batı kıyısında iseniz gün batımını görürsünüz. Güney Kaliforniya’da gün batımını görürsünüz.
— “Güneş okyanusa doğru batarken ne kadar güzel görünüyor!”
— “Teknik olarak güneş okyanusa batmıyor, aslında o…”
Aptal! Okyanusa batıyor işte.
Kur’an şunu söyler, Zülkarneyn güneşin bulanık bir suya battığı yere gitmişti. “Bilimsel olarak yanlış çünkü güneş suya batmaz.” Sen neyden bahsediyorsun? İnsan bunu gördüğünde, bu güneşin suya batarkenki sanatsal güzel bir görüntüsüdür. Bütün bahsettiği bu. Kur’an’ın size ne söylemesi gerekiyor, güneşin kaç milyon mil uzaklıkta olduğunu ve bunun optik bir yanılsama olduğunu mu? Bunu okur muydunuz? Onlarla takılırken sizinle böyle konuşan insanların yüzüne yumruk atarsınız. Biz bilimsel konuşmayız, biz normal dilde konuşuruz. Normal dil bu.
Seninkiyle kıyaslandığında Tanrı’nın gökyüzünü muhteşem yaratışına bak, sen buna bir çatı inşa etmeye çalışırsın. Bu arada tavan çok kolay çatlar, işte bu yüzden Allah “Gökyüzünde bir çatlak görüyor musun?” diyor. Bu şey demek değil: “Tabii ki, bu bir boşluk, elbette bir çatlağı olmayacak.” Hayır hayır, Allah karşılaştırıyor. Allah’ın yarattığı manzarayı yaratmaktaki acizliğinize bakın. Allah’ın şurada yarattığı görüntü ne kadar da kusursuz.
Sonuç olarak bilime olan takıntımız, bize Kur’an hakkında bile bilimsel bir düşünme tarzı dayattı ki bu, kitaba haksızlık. Bu gerçekçi değil, hatalı. Ayrıca Kur’an’a empoze edilmemesi gereken şeyleri empoze etmeye başlıyoruz.
Gece ve Gündüzün Zıtlığı
وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحٰيهَاۖ
(Ve ağtaşe leylehâ ve ahrace duhâhâ)
(Naziat, 29)
Bu arada tam da gökyüzü kavramının arasında, gökyüzünün nasıl pürüzsüz hale geldiği hakkında bu ayetten bahseden müfessirler; bunun ne kadar mükemmel yapıldığını, nasıl biçimlendirildiğini, ne kadar düzgün göründüğünü, hiçbir pürüzünün olmadığını, ne kadar mükemmel ve güzel şekilde işlendiğini ve ne kadar hoş bir görünüme sahip olduğunu söylüyorlar. Gökyüzüne ne zaman bakarsanız bu, güzelliğin ve görkemin bir sembolüdür.
Yine bunu size bu pasajın geçtiği bağlamda söylüyorum. Bu ayet sadece gökyüzünden bahsetmiyor, aslında şimdiye kadar var olmuş en büyük imparatorluklardan biriyle karşılaştırıyor ve bunun bile Tanrı’nın yaratışıyla karşılaştırıldığında ne kadar başarısız olduğunu gösteriyor. Allah’tan başka bir ilah edinmeye nasıl cüret edebilirsin?
وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا وَأَخْرَجَ ضُحٰيهَاۖ
(Ve ağtaşe leylehâ ve ahrace duhâhâ)
“O, gökyüzünün gecesine karanlığı getirmiş ve gökyüzünün aydınlığını ortaya çıkarmıştır.”
(Naziat, 29)
Yine bu gece ve gündüze yapılan atıf gözümüzden kaçmamalı. Firavunlar güneşe tapıyorlardı. Allah her gece, güneşi görünmeyen bir menzile çeker ve ertesi gün tekrar ortaya çıkarır yani onların ilahlarının (güneşin) Allah’a teslim olduğunu gösteriyor.
“وَأَغْطَشَ لَيْلَهَا” أَغْطَشَ اللَّيْل (Ve ağtaşe leylehâ ağtaşelleyl) karanlığı çıkartmak anlamına gelir. “ğatşa” olan bir çöl, yani tamamen karanlıkla kaplanmış, yolunuzu bulamadığınız bir çöl. İlginç bir şekilde غَطَشَ (Ğataşe) aynı zamanda غَمَشَ (Ğameşe), yani gözün zayıflaması kelimesine de benzer. Bir kişinin etrafını zar zor gördüğü için yavaş yavaş yürümesi anlamına da gelir. Başka bir deyişle, Allah her şeyi yavaşlatmak ve dünyanın görünürlüğünü azaltmak için geceyi çağırır. Bunu Allah yapar.
وَأَخْرَجَ ضُحٰيهَاۖ (Ve ahrace duhâhâ) Ertesi sabah ise parlak ışıklı güneşi ortaya çıkardı, her şeyi kusursuz bir şekilde görünür hale getirdi. Birazdan bu surenin edebi ahenginden bahsederken bunun bazı faydalarını göstereceğim.
إِخْرَاجُ الضُّحَى (İhrâcü’d-duhâ) Güneşi çıkarmak demektir. Arapçada ضُحَى (Duhâ) kelimesi bir şeyin en belirgin olduğu zaman demektir. Mesela güneşin en parlak olduğu zamanda, yani saat 10, 11, 12 sularında güneşin en parlak haliyle ışıldadığı ve öne çıktığı vakit ضُحَى (Duhâ)’dır.
Yani buradaki, Allah’ın gece ve gündüzün birbirine olan zıtlığını karşılaştırılmasıdır. Burası önemli; sütunlarınız ne kadar devasa, görkemli inşa edilmiş olursa olsun bundan kaçamazsınız. Gündüzleri ne kadar şahane ve aydınlık görünürse görünsün geceleyin örtülür ve kapkaranlık olur.
Yeryüzünün Düzenlenmesi
وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَىٰهَا
(Ve’l-arda ba’de zâlike dehâhâ)
“Sonrasında Allah yeryüzünü dümdüz kılar.”
(Naziat, 30)
دَحَى (Dehâ) kelimesi ise belki de Kur’an’ın burası dışında başka hiçbir yerinde geçmemiş nadir bir sözcüktür. Peki anlamı nedir? دَحَى (Dehâ) kelimesi, Arapça etimolojik kısmını geçip direkt manasını söylüyorum, bir deve kuşunun yumurtasını bırakabilmek için toprağı eşelemesi ve düzlemesi manasına gelmektedir çünkü yumurtasını tamamen gömmez, yeri düzler ki yumurtasını koyabilsin, çukur bir şekil gibi. Bu nedenle bu işin yapıldığı yere مَدْحَى (Medhâ) denir. Buradan yola çıkarak دَحَى (Dehâ) kelimesi yumurta için de kullanılır, aslında tam olarak yumurta değildir, yumurtanın konduğu yerdir.
Dolayısıyla İslamiyet ile bilim arasındaki bağlantıları göstermeye kafayı takmış insanlar bu ayete bakıp şöyle diyorlar: “Bakın işte! Allah dünyayı yumurtamsı bir şekilde yaratmış. Dünya da tam bir daire şeklinde değil zaten, oval. Kur’an’da bunun kanıtı ise ‘وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَىٰهَا (Ve’l-arda ba’de zâlike dehâhâ)’ (Naziat, 30)”
Buradaki problem ise, دَحَى (Dehâ) fiili pürüzleri kaldırmak ve yumurta için bir yer yapmak demektir. Bu, Allah’ın dünyayı yumurta haline getirdiği manasına gelmiyor. Bu fiil hiç bu şekilde kullanılmamış. Manada büyük bir geçiş yapılmış burada çünkü bu fiilin kökü bir yerde deve kuşu yumurtasını da içeriyor ve biz de Dünya’yı yumurtaya benzetiyoruz. Dünya ovaldir, harika ama bu Kur’an’da geçmek zorunda değil. Allah’ın kendisinin bahsetmediği bir şeyi Kur’an’a empoze etmeye çalışmayalım. Eğer sen bunu yaparsan ve insanlar da bir şekilde kanıt yoluna giderse bu kez asıl zayıf olan bizim idrak kabiliyetimiz olsa da Kur’an zayıf görünür. Bu sebeple bu tarz iddialarda bulunurken dikkatli olmalıyız.
Bir şeyi düz ve pürüzsüz hale getirmek. Allah’ın Dünya ile alakalı söylediği şey, pürüzleri kaldırmış olması. Önceden işlediğimiz bir ayet:
أَلَمْ نَجْعَلِ ٱلْأَرْضَ مِهَٰدًا
(Elem nec’ali’l-arda mihâdâ)
“Yeryüzünü bir döşek kılmadık mı?”
(Nebe, 6)
Allah yeryüzünü yürüyemeyeceğimiz şekilde pürüzlü bir yüzey olarak da yaratabileceğinden bahsediyor. Aslında Araplar bu duruma aşinalar. O coğrafyada yürümenin zor olduğu hatta hayvanların bile girmediği araziler var. Dünya’nın tüm yüzeyleri de bu şekilde olabilirdi ama Allah tüm o engelleri kaldırdı ve yeryüzünü bir döşek kıldı. Bu sebeple yeryüzünde rahatça dolaşabiliyoruz. İşte bu yüzden bu inşaat için de kelimeyi kullandılar. Bilirsiniz, inşaatta bile eğer bir yol inşa edilecekse ve yolda taşlar, pürüzler varsa yolu yapmadan önce bir buldozer gelir ve o zemini düzler. İşte دَحَى (Dehâ) süreci bu şekilde. Kelime bunu anlatıyor.
وَٱلْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَىٰهَا (Ve’l-arda ba’de zâlike dehâhâ) bunun manası temelde yeryüzünün medeniyete hazır olması demek. Şu fikre geri dönecek olursak: Büyük medeniyetler, yollar inşa ettikleri için büyük medeniyetler haline geldiler. Eğer yolların yoksa medeniyete sahip olamazsın. Çünkü ticaret yapmak ancak yollarla mümkün olabilir. Eğer her yer yabani araziyse orada ticaret gelişmez, gelişme gibi bir şeyden de söz edilemez değil mi?
ABD’nin en büyük varlıklarından birisi olağanüstü otoyol sistemleridir. Bu sistem, tüm eyaletleri birbirine bağlayan ve eyaletler arası ticareti mümkün kılan olağanüstü bir otoyol sistemi. Yani ilk olarak otoyolların güvenli olmaması, ikinci olarak da iyi inşa edilmemesi; ülkelerin ticari potansiyelini etkiler, her şeyi etkiler.
Yani Allah, “وَٱلْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَىٰهَا (Ve’l-arda ba’de zâlike dehâhâ)” (Naziat, 30) ayetinde temelde, yüzeyini düz hale getirerek Dünya’yı, üzerinde gezinmek için uygun hale getirdiğinden bahsediyor. Bu neden önemli? Çünkü bu büyük medeniyetler, imparatorluklar hatta Araplar bile, çünkü Arapların ticaret yolları Mekke’de kesişiyordu, onlar avantajlı bir pozisyonda olduklarını iddia ettiklerinde; Allah, kendisinin bu yolları düzleyip dolaşmaya uygun hale getirmeseydi onların sahip olduklarına sahip olamayacaklarını söylüyor.
Su, Otlaklar, Dağlar ve Hayvanlar
وَٱلْأَرْضَ بَعْدَ ذَٰلِكَ دَحَىٰهَا
أَخْرَجَ مِنْهَا مَآءَهَا وَمَرْعَىٰهَا
(Ve’l-arda ba’de zâlike dehâhâ)
(Ahrace minhâ mâehâ ve mer’âhâ)
“Oradan su ve bitkiler çıkardı.”
(Naziat, 30)
(Naziat, 31)
Arka planda size anlattığım firavunun hikayesiyle olan bağlantısını görüyor musunuz? Bu büyük imparatorluğun ekonomisinin kalbi ve ruhu olan suyu ve yeşilliği, otlağı çıkardı oradan. İşte güce böyle sahip oldular.
أَخْرَجَ مِنْهَا مَآءَهَا وَمَرْعَىٰهَا وَٱلْجِبَالَ أَرْسَىٰهَا
(Ahrace minhâ mâehâ ve mer’âhâ ve’l-cibâle ersâhâ)
“Dağları yerleştirdi ve yere yükledi.”
(Naziat, 31-32)
Bu arada, Mısırlıların inşa ettiği dağa benzeyen mimari harika nedir? Piramitler. “Benim dağlarıma kıyasla sizin piramitleriniz nedir ki?” diyor Allah. “وَالْجِبَالَ أَرْسَاهَا (Ve’l-cibâle ersâhâ)” O bir tane de yaratmadı, bol bol verdi.
Siz yararlanasınız diye “مَتَاعًا لَّكُمْ (Metâan leküm)” bütün bunları faydalanın ve kendisinden yarar sağlayın diye size verdi ama sadece sizin için değil, hayvanlarınız için de “وَلِأَنْعَامِكُمْ (Ve li en’âmiküm)”.
Burayı anlamanızı istiyorum, “siz ve sizin hayvanlarınız” burası dikkate değer. Neden “siz ve sizin hayvanlarınız” deniyor? Allah’ın bahsettiği şeyler geriye doğru, geriye dönersek: gökyüzü, sonra geceyle gündüz, sonra pürüzsüz yeryüzü, ardından su ve otlak, şimdi de son olarak dağlar. İşte bütün bunlar bizim ve hayvanlarımızın yararlandığı şeyler.
Bazı hayvanların otladığı, beslendiği şeyler sadece dağlarda olur. Mesela ihtiyaç duyduğumuz bazı mineraller, kaynaklar, bazı yapı malzemeleri sadece dağlarda bulunuyorlar. Eğer geceyle gündüz birbirinin ardı sıra gelmeseydi tarım dururdu. Eğer halihazırda yerden çıkan su olmasaydı, ekinlerin varlığı için vazgeçilmez olan nehirler ve su kanalları var olmazdı. İşte bütün bu sistem, yeryüzünü işe yarar hale getirmek için kuruldu Allah tarafından ama şimdi “senin ve hayvanlarının” önemine gelirsek de özellikle eski toplumlarda hatta şu zamanda bile eğer hayvanlar olmasaydı insanlar hayatta kalamazdı. Aslında varlığımız hayvanlara bağlı. Sadece yemek için değil; onların derileri ve dünya çapındaki tarımsal yararlarından dolayı… Onlar olmadan, hayvanlarsız, biz dünya üzerinde hayatta kalamazdık.
Öteki bir durum ise, eğer bizi beraber değerlendirirsek biz hayvanlarımızın efendileriyiz. Biz; koyunlarımızın, keçilerimizin, ineklerimizin, atlarımızın efendisiyiz. Onlar bize hizmet ediyor, kendilerini bizim için yoruyorlar. Onlar çalışamaz hale geldiğinde ise ne yapıyoruz? Onları öldürüp etlerini yiyoruz, derilerini kullanıyoruz vs. ve onlardan kurtuluyoruz. Yaptığımız bu değil mi? Hayvanlarımız tam olarak evcilleştirildiler. مسخر (emrine verilmiş), مذلل (hoş görülmüş). Ehlileştirilip evcilleştirildiler. Bizim onlara yaptığımız yuvalarda yaşıyorlar, onlara verdiğimiz yiyecekleri yiyorlar. Bağımsızlıkları yok, tam anlamıyla bize hizmet etmek için boyun eğdirilmişler. İşte hayvanların durumu bu, bize hizmet için boyun eğdirilmişler ve sahiplerine sadık olmuşlar. Mesela çiftçi bağırıyor çağırıyor ve hayvan duruyor, hareket ediyor, kırbaç yiyor, dizginleştiriliyor. Hayvanların hali bu.
Allah onları ve bizi aynı cümlede zikrediyor:
مَتَاعًا لَّكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ
(Metâan leküm ve li en’âmiküm)
(Naziat, 33)
Hayvanlarınız size karşı neyse siz de bana karşı osunuz, der gibi. Senin benim için sığırından farkın yok. “Onları beslediğim gibi seni besliyorum.” Bu Allah’tan bir tevazu testi. Allah şimdiye kadar yaşamış en kibirli insanların birinden bahsetmişti ki o da diğer insanları hayvan gibi görüyordu, hatırlıyor musunuz?
فَحَشَرَ فَنَادَىٰ
(Fe haşere fe nâdâ)
(Naziat, 23)
Şimdi Allah hepimizi aynı kefeye koyuyor, hepiniz benim için محشور (Mahşûr) sunuz. Size de hayvanlarınıza verildiği gibi veriliyor. Bu, Mekki Kur’an’da geçen bir konu; hayvanlarına bak ve sonra senin için Allah’ın kim olduğunu düşün. Sen hayvanlarının Rabb’i (yetiştiricisi), Allah da senin Rabb’in. İşte mantık bu, sübhanallah! Hayvan sana asla itaatsizlik etmez. Hayvanların sana itaatsizlik ettiğinde sen ne yapardın? Peki Allah itaatsizlik ettiğinde sana ne yapıyor?
مَتَاعًا لَّكُمْ وَلِأَنْعَامِكُمْ
(Metâan leküm ve li en’âmiküm)
“Hepsi sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için.”
(Naziat, 33)
مَتَاع (Metâ’) bir yiyecek için kullanılabileceği gibi kendinden yararlanılan bir şey için de kullanılabilir. مَتَاع (Metâ’) tanım olarak geçici olan bir şey manasına da gelebilir. مَتَاع (Metâ’) geçici bir menfaattir, şu an bir süreliğine sahip olduğun ama sonsuza dek sürmeyecek bir şey. Peki neden sonsuza dek sürmeyecek? Hadi buradan şu ayete geçelim.
Büyük Felaket ve İnsanın Hatırlaması
فَإِذَا جَاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرَىٰ
(Fe izâ câeti’t-tâmmetü’l-kübrâ)
(Naziat, 34)
Bu ayetle surenin sonuna yaklaşıyoruz. Sonunda الطَّامَّةُ الْكُبْرَىٰ (Et-tâmmetü’l-kübrâ) gelip çattığında… الطَّامَّةُ الْكُبْرَىٰ (Et-tâmmetü’l-kübrâ) nedir peki? الطَّامَّةُ (Et-tâmme) okyanusta tsunami olması anlamına gelir Arapçada. Yok eden büyük musibet, felaket demektir. Allah buyuruyor ki:
فَإِذَا جَآءَتِ ٱلطَّآمَّةُ ٱلۡكُبۡرَىٰ
(Fe izâ câeti’t-tâmmetü’l-kübrâ)
“Her şeyi darmaduman edecek olan o felaket geldiği zaman, gelmiş geçmiş en yıkıcı musibet geldiği zaman, şimdiye kadarki en büyük felaket geldiği zaman…”
(Naziat, 34)
Bu arada, su bu şekilde gelirse hayvanlara ne olur? Ne yaparlar? Daha su gelmeden sağa sola kaçışmaya başlarlar çünkü dünyanın hareketlenmelerini hissederler. Hemen önceki kelime “لِأَنۡعَٰمِكُمۡ (Li en’âmiküm)”, ağırdan alan hayvan, “نُعُومَة (Nuûme)” yani yavaş hareket etmek kelimesinden geliyor. Ama şimdi bir anda الطَّامَّةُ (Et-tâmme), felaket geliyor.
فَإِذَا جَآءَتِ ٱلطَّآمَّةُ ٱلۡكُبۡرَىٰ
(Fe izâ câeti’t-tâmmetü’l-kübrâ)
(Naziat, 34)
İşte o gün,
يَوۡمَ يَتَذَكَّرُ ٱلۡإِنسَٰنُ مَا سَعَىٰ
(Yevme yetezekkerü’l-insânü mâ seâ)
(Naziat, 35)
Bu arada şunu belirtmem gerekiyor: إِذَا (İzâ) kelimesi bir anda, aniden demek Arapçada. Hep “-dığında” manasına gelmez. “Bir anda, aniden felaket geldiği zaman” demek. Bu ifade kıyamet gününün ansızın (مُبَاغَتَة) gelmesi anlamına geliyor.
يَوۡمَ يَتَذَكَّرُ ٱلۡإِنسَٰنُ مَا سَعَىٰ
(Yevme yetezekkerü’l-insânü mâ seâ)
“Her bir insanın yapıp ettiklerini iyice hatırlayacağı o gün…”
(Naziat, 35)
الْإِنْسَانُ (El-insân) kelimesi çok acayip; insan anlamına gelir, ayrıca “unutmak” manasına gelen “نِسْيَان (Nisyân)” kelimesinden türediği söylenir. Yani insanlık kelimesinin Arapçada gerçek karşılığı ‘unutmaya yatkın olan mahluktur’. “Unutmaya yatkın olan mahluk, tüm hafızayla, tamamıyla hatırladığı gün…”
“ma sae” burası “ma mevsule” mi yoksa “ma masdariyye” mi bu konuya şimdi girmeyelim ama “ma masdariyye”ye daha yakın. “İnsanın yaptığı her şeyin bir anda aklına geleceği gün” demek.
Nereye koşuyordun, ne yapmaya koşturuyordun, seni meşgul eden neydi? Her insanın öncelikleri vardır. Ne zaman uyanacağız, ne zaman uyuyacağız ve bu ikisinin arasında ne olacak? Önceliğin Netflix’te üçüncü sezonu bitirip dördüncüsüne başlamak mı? Ya da falan video oyununu bitirip tüm görevleri tamamlamak mı? Veya çalışma ile mi ilgili, iş hayatı ile mi ilgili, anlaşmalarla mı ilgili, arabalarla mı ilgili? Önceliğiniz nedir? Kızlarla mı ilgili, erkeklerle mi ilgili? Sosyal medyayla mı ilgili, dışarıda gezmekle mi ilgili? Falan konsere bilet alabilecek miyim vs. mi?
Her ne olursa olsun kendisi için koşuşturduğun, zihnini kurcalayan, seni meşgul eden önceliklerin var. Bazıları gerçekten önemli işler ama bazıları ise sadece keyif almak ya da eğlenmekle alakalı. Her ne olursa olsunlar, bunların her biri o gün aklına gelecek. Zihnini meşgul eden her ne varsa o gün hatırlayacaksın.
Bilirsiniz dünyada her gün görülen bir manzara var: Anne oğluna yalvarır:
— “Oğlum namaz vakti geldi. Hadi namazını kıl. Akşam namazı vakti. Namaz zamanı, namazını kıl.”
— “Şu an vaktim yok biraz sonra.”
Sonra başka bir şey yapmaya gider. İşte o gün bu yaptığını hatırlayacak: “Ya Rabbi! Ben neyin peşinden koşmuşum? Ne yapıyordum ben? Neyi yapmak için efor sarf ediyordum?”
ٱلَّذِينَ ضَلَّ سَعۡيُهُمۡ فِي ٱلۡحَيَوٰةِ ٱلدُّنۡيَا
(Ellezîne dalle sa’yühüm fi’l-hayâti’d-dünyâ)
“Dünya hayatında çabaları kaybolup boşa giden kimseler, dünyadaki hayatında arkasında faydasız işler bırakan kişiler…”
(Kehf, 104)
وَهُمۡ يَحۡسَبُونَ أَنَّهُمۡ يُحۡسِنُونَ صُنۡعًا
(Ve hüm yahsebûne ennehüm yuhsinûne sun’â)
“Halbuki onlar harika bir iş yaptıklarını sanıyorlardı.”
(Kehf, 104)
Yapmamışlardı. İnsanoğlunun yaptığı her şeyi hatırlayacağı o günde… Allah’ın buyurduğu gibi:
يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَم۪يعًا فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ اَحْصٰيهُ اللّٰهُ وَنَسُوهُۜ
(Yevme yeb’asühümüllâhü cemîan fe yünebbiühüm bimâ amilû, ahsâhüllâhü ve nesûh)
“Allah’ın hepsini bir arada dirilteceği gün; onlara bütün yaptıklarını detaylarıyla bildirecek.”
(Mücadele, 6)
Onlar, yaptıklarının farkında bile değilken Allah; onları tam tamına, mükemmel bir şekilde kaydetti. Tam olarak Allah sana şunu şunu yaptın, diyecek ve sen de “Gerçekten böyle mi yapmışım? Bunu mu demişim? Hiç de bile!” diyeceksin.
Bırakın kıyamet gününü siz şu an bile bunu yapıyorsunuz. Anneniz, babanız, arkadaşlarınız “Bana falan gün şunu demiştin hatırlıyor musun?” der. Siz de “Hayır hiç de bile, ben böyle birisi değilim.” dersiniz.
— “Senin için bunu kaydettim, al bak burada.”
— “Vay canına bunu yaptığıma inanamıyorum.”
Yaptığına ve söylediğine inanamayacağın çok şey olacak kıyamet gününde. Unuttuğumuz şeyler yapıyoruz, bizim için pek de bir önemi yok. Hayatımıza devam ediyoruz ama işte o gün her şey detaylı bir şekilde hatırlanmış olacak. Allah bizi yaptıklarımızı hatırladıktan sonra affına mazhar olanlardan eylesin.
لَيۡسَ لِلۡإِنسَٰنِ إِلَّا مَا سَعَىٰ
(Leyse li’l-insâni illâ mâ seâ)
“İnsanoğluna peşinden koştuğu şey dışında kıyamet gününde hiçbir şeyin yararı yoktur.”
(Necm, 39)
Kelimesi kelimesine “peşinden koştuğu şey dışında”…