Şüphesiz Allah, kendi yolunda saf halinde savaşanları sevendir. صَفًّا (Saffâ), saflar (sıralar). Allah yeni bir vasıf ekledi. Savaşmak istemen yeterli değil. Niyetinizin iyi olması yeterli değil. Cesur olman yeterli değil. Bu yeterli değil. Eğer söylediklerinde gerçekten ciddiysen bana disiplin göstereceksin. صَفًّا (Saffâ).
Hamd Allah’a mahsustur. Hamd ve övgü, kendisinden yardım ve mağfiret dilediğimiz Allah’a mahsustur. O’na dua ediyoruz ve O’na güveniyoruz. Nefsimizin şerrinden ve amellerimizin şerrinden Allah’a sığınırız. Allah kime hidayet ederse, onu kimse saptıramaz. O kimi de dalâlete iterse, kimse onu hidayete getiremez. Ve şehadet ederiz ki, O tektir, ortağı bulunmaz, Allah’tan başka ilah yoktur. Ve Muhammed’in (s.a.v) Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna şahitlik ederiz. Onu (s.a.v) bütün dini vahyedebilmek için Allah Onu (s.a.v) hidayet ve hak din ile gönderdi. Ve şahit olarak Allah yeter. O halde Allah ondan razı olsun ve ona bol bol huzur versin.
Bundan sonra ise en güzel hediye Allah’ın Kitabıdır. Ve en güzel hediye Muhammed’dir (s.a.v). ”…İşlerin en şerlisi muhdes olanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid’attır, her bid’at dalalettir ve her dalalet ateştedir.” (İbn Hanbel, 3/310)
Allah Azze ve Celle, kitabında şöyle buyuruyor:
Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Göklerde ve yerde olan her şey Allah’ı tesbih etmektedirler. O, Azizdir, Hakimdir. Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?
(Saff suresi-1,2)
Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.
(Saff-3)
Hiç şüphe yok ki Allah, kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.
(Saff-4)
“…Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz. Ki sözümü anlasınlar.”
(Taha-25,28)
Allah’ım ömrümüzün sonuna kadar bizi ”La ilahe illallah” üzerine sabit kıl. Bizleri; iman eden, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eyle.
Saff Suresi ve Uhud Arka Planı
Bugünkü hutbemi Saff Suresi’nin açılış ayetine ithaf ediyorum ve bu arkadaşlarımla beraber üzerinde çalıştığımız bir sure. Son birkaç ayımızı bu surenin mesajını anlamaya çalışarak geçirdik ve bu surenin başından itibaren, en azından inşallah daha geniş yayılması gerektiğini düşündüğüm bazı çıkarımlar var. Bu yüzden bu ayetlerde özetlenen hikmetlerin hakkını verebilmek için dua ediyorum.
Hepinizin bilmesini istediğim ilk şey, neredeyse ittifakla bu surenin Uhud’dan sonra nazil olduğudur. Müslümanlar Uhud’da savaşmışlardı. Hepiniz olmasa da çoğunuz Uhud’da yaşadığımız kayıpları biliyorsunuz ve Müslümanların disiplinindeki bir tür bocalama, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ağır şekilde yaralandığı kaosa yol açtı. Hatta bir ara öldürüldüğü bile söylenmişti. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) en önemli sahabelerinden 70’i şehit oldu. Cesetleri daha sonra düşman tarafından parçalandı. Uhud’da da her türlü felaket yaşandı.
Uhud, elbette Müslümanların Bedir’den sonra ikinci büyük askeri muharebesidir. Yani birincisi Bedir, ikincisi Uhud’dur. Ve bu sure Uhud’dan sonra geliyor. Yani bu, o durumdaki Müslümanlara yönelik bir yorumdur ve bu surenin başlangıcının müminleri değil, gökleri ve yeri anlatması dikkat çekicidir.
Tesbih, Otorite ve Hikmet
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ
(Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard)
Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’ı sürekli tespih eder. (Allah’ın mükemmelliğini ilan eder.)
Bir anlamda Allah’ın kemalini her zaman bildirmiştir ve her zaman da ilan edecektir.
وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
(Ve huvel azîzul hakîm)
O (c.c.), mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bununla ilgili kısa bir not. İnsanoğlunun bu dünyada inişleri ve çıkışları vardır. Bazı günlerimiz Allah’a daha yakın olduğumuz oluyor, bazı günlerimiz ise pek olmuyor. Bazı günler Allah’a itaat etme konusunda daha başarılı oluyoruz, bazı günler ise pek olmuyor. Bazı anlarda iyi amellerimiz olur, diğer anlarda ise kötü amellerimiz ve başarısızlıklarımız olur. İnişlerimiz ve çıkışlarımız var. Ve Allah şunu söyleyerek başlıyor: Burada, bu gezegende inişler ve çıkışlar yaşayabilirsiniz, fakat Allah’ın yaratıklarının geri kalanı sürekli Allah’ın tesbihindedir. Başka hiçbir yerde durmak yok. Bu tesbihte kimse yetersiz kalmıyor.
Aslında ne zaman Kur’an’da tesbih kelimesini duysanız tarihte tesbihten ilk bahsedilişi kendinize hatırlatmalısınız. Tarihte tesbihten ilk bahsedilen yer; insanın yaratılışını sorgulayan, kendileri yaratılmış ve hali hazırda sürekli Allah’ı tesbih ederken insanın neden yaratıldığını anlamayan meleklerdir.
أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ ۖ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
(E tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâe ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek kâle innî a’lemu mâ lâ ta’lemûn)
(Bakara-30)
Melekler bir şeyi anladılar. Bütün yeryüzü ve gökyüzü ve özellikle melekler de sürekli tesbih ediyorlar. Allah’ın mükemmelliğini ilan ederler. Allah’a tam bir teslimiyet içindedirler. Bir şey yaratmanın ve ona bu kadar sorumluluk ve onurlu bir mevki vermenin, hem de onların hataya düşme ve kötü işler yapma potansiyeli çok yüksekken, ne gibi bir amacı olabilir? Yani tesbihten her bahsedildiğinde adeta meleklerin eleştirisi yeniden yankılanıyor ve Allah onlara, onların bilmedikleri bir şeyi bildiğini söylediğini söyledi. Her halükarda bu tesbihtir.
Kur’an’da tesbih hakkında bilmeniz gereken bir diğer şey ise birçok yerde bizzat namazı ifade etmek için kullanıldığıdır. Örneğin Allah (c.c.) Kur’an’ın birçok yerinde:
وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا
(Ve sebbihûhu bukraten ve asîlâ)
(Ahzab-42)
derken ya da,
سَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ
(Sebbih bi hamdi rabbik)
(Hicr-98, Nasr-3)
قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِ
(Kable tulûış şemsi ve kablel ğurûb)
(Kaf-39)
ki mesele sadece tesbihten ibaret değil. Aslında namazdan bahsediyoruz. Aslında namazdan bahsediyor. Yani namaz ve tesbih aslında birbiriyle yakından ilişkilidir. Birbirleriyle çok ama çok yakından ilişkililer. Aslında tesbihin nihai şekli namazımızdır. Namazdır.
Her halükarda Allah sureye kendi iki ismi olan El-Aziz ve El-Hakim ile başlıyor. Bu dünyada bu otoriteyi tanımayan veya tanımayı reddeden insanlar olsa da, Allah (c.c.) nihai otoritedir. Bu noktayı göremiyorlar. Öyleleri de var ki, onun otoritesini tanısalar bile, Allah bir emir verdiğinde, “Tamam tamam, Allah söyledi, ama neden söylediğini bilmiyorum.” diyebilir. “Bana hiç mantıklı gelmiyor. Bundaki amacı göremiyorum.” Bunu başka bir şekilde ifade edeyim: “Bunun arkasında bir hikmet göremiyorum. Bunu neden yapmalıyım? Bunda bir hikmet göremiyorum. Bunda bir mantık göremiyorum. Bunun amacını göremiyorum.”
Ve Allah kendisinin sadece otorite olmadığını, aynı zamanda El-Hakim olduğunu açıklıyor. O, bütün hikmetlerin sahibidir. O halde; O, yetkisini kullandığında ve bir emir verdiğinde, bunun arkasında bir hikmet vardır.
Şimdi, surenin inişiyle ilgili rivayetler var. Bunlardan biri, sahabeden birisi gelip Peygamber Efendimiz’e (sav) sormuş. Sahabenin arasında, yeni sahabilerden biri gelip sormuş: “Yapabileceğim en iyi şey nedir? Hangi ameller en hayırlı, Allah katında en sevimlidir?” Ve Allah savaşı indirdi. Ve bazı insanlar O’nun (cc) bunu vahyetmesinden hoşlanmadı, değil mi? “Neden savaşmak Allah katında en hayırlı şey olsun ki? Bana yapacak bir zikir ver, bana yapacak başka bir şey ver. Neden savaştan bahsediyorsun?” Ve bunun arkasındaki mantığı anlayamadılar.
Ve sanki Allah’ın tüm bu düşünce sürecine cevabı zaten ilk ayette mevcut:
سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ ۖ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
(Sebbeha lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard ve huvel azîzul hakîm)
(Saff-1)
Yaratılmışların geri kalanının hepsi Allah’ın nihai otoritesini ve hikmetini tanırlar. Zaten onların sürekli tesbih yapmalarını sağlayan budur. Sanki Allah seninkine ihtiyacı olmadığını söylüyor. Sanki Allah şöyle diyor: Yapsan da yapmasan da hiçbir şey değişmeyecek. Sen Allah’ın yarattıklarının geri kalanından çok daha küçüksün. Ve siz küçük sorunuzla; Allah’ın tesbihinden, Allah’ın izzetinden, Allah’ın hikmetinden hiçbir şeyi eksiltemezsiniz. Bu olmayacak.
“Niçin Yapmayacağınız Şeyleri Söylüyorsunuz?”
Sonra diğer taraf. Sürekli Uhud’dan sonra olduğunu söylüyorum. Ve Allah şöyle buyuruyor:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
(Yâ eyyuhellezîne âmenû lime tekûlûne mâ lâ tef’alûn)
(Saff-2)
Bu ikinci ayet. “Ey iman edenler, neden yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” Ve bu “yapmayacağın şeyleri neden söylüyorsunuz” tabiri de açık uçlu. “Yapmadığım neyi söyledim ki?” Allah belirtmemiş.
Bunu Münafikun Suresi ile karşılaştırırsanız Allah, münafıkların söylediklerini aynen belirtir:
لَيُخْرِجَنَّ الْأَعَزُّ مِنْهَا الْأَذَلَّ
(Leyuhricennel eazzu minhel ezell)…
(Munafikun, 8)
Onların söylediklerini aynen aktardı. Feth Suresi’ne giderseniz… Kur’an’ın diğer yerlerinde insanların söylediklerini Allah aynen aktarır. Size tam olarak ne söylediklerini anlatıyor. Bu surede sanki Allah bilerek müphem bırakmıştır. O (cc) söylemedi.
Yapmayacağınız bir şeyi neden söylüyorsunuz? Böylece dinleyen her kişinin bu soruya farklı bir cevabı olur. Kendilerine şu soruyu sormaları gerekir: Ne dedim? Peki yapmadığım şey neydi? Anladınız mı?
Ve hatta, en hayırlı amel nedir diye sorulduğunda, cihadın en hayırlı amel olduğuna dair rivayetleri bilseniz bile anlamanızı istediğim şey, Kur’an yayıldığı sırada, o rivâyet… yani bir kişi gelip bunu sorduğunda, bunu herkes bilmiyordu. Herkes sureyi biliyordu ama surenin arkasındaki soruyu herkes bilmiyordu.
Bu da Kur’an’ın anlaşılmasında önemli bir derstir. Bir ayetin nüzul sebebini bilseniz bile Peygamber Efendimiz (sav) zamanında bile, herkes bu ayeti bu soru ile ilişkili düşünüyordu demek değil. Bu soruyu soran bir kişiydi, iki kişiydi. Bütün Medine şehrinin önünde olmadı. Ancak Kur’an, bu arka plandaki olaydan bağımsız olarak okundu, ezberlendi ve hızla yayıldı. Anladınız mı?
Peki bundan ne öğreniyoruz? Allah bir olayı kullanıyor ya da birisi gelip bir soru soruyor ki bu küçük bir sorudur. Ama Allah, Allah sadece o kişinin işine yarayacak bir cevap vermiyor, Allah öyle bir cevap veriyor ki, birçok soruya birçok cevap vermiş oluyor. Yani aslında bir ayeti tek bir olaya indirgemek hatadır. Bu bir hata olurdu.
Kelime-i Şehadet Bir Sözleşmedir
Zaten Allah diyor ki, yapmayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz? Eğer bunu az önce Allah’ın söylediğine, yani “her şey tesbih ediyor”a bağlarsanız… Bir mümin nasıl tesbih yapar? Mümin, Sübhanallah der. Aslında La İlahe İllallah demek bile bir çeşit tesbihtir. Aslında Muhammed Rasulullah (sav) tesbihimizin bir tamamlayıcısıdır ve size nedenini hemen anlatacağım.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gelmeden önce iki ehl-i kitap din, Yahudilik ve Hıristiyanlıktı. Tesbihin anlamı: Allah kavramınızı, Allah’a uygun olmayan her şeyden temizlemeniz anlamına gelir. Tesbih’in anlamı budur. Artık saf bir Allah kavramına sahipsiniz ve bu kavramı içindeki başka herhangi bir bozulma ile karıştırmazsınız.
Hıristiyanların Tanrı’yı yücelttiklerini biliyoruz ama Kur’an gelip diyor ki, Tanrı’yı yüceltiyor olabilirsiniz ama kesinlikle tesbihi ihlal ediyorsunuz çünkü Tanrı anlayışınız bozuldu. Yahudilerin Tanrı’yı anmak için kendilerine özgü bir versiyonları vardı ama bu merasimlerde eksik olan tek şey kesinlikle tesbihti. Hıristiyanlar bunu kendi dinlerine yaptılar. İsa’yı tanrısallaştırdılar ve bunun gibi şeyler. Bu tesbihin ihlalidir.
Yahudi halkı bunu çok farklı bir şekilde yaptı, orada da bazı akide meseleleri olmasına rağmen, pratikte dediler ki, “Evet, kanunları Tanrı koyar ama bazen bunlar en iyi kanunlar değildir. Onları değiştirebiliriz.” Yani El-Aziz El-Hakim isimlerini ihlal ettiler. Anladınız mı? Yani dünyada var olan şey… bir Tanrı kavramı vardı. Ama El-Aziz ve El-Hakim olan Allah değildi.
Ve Kur’an geldi ve mü’minlere Sübhanallah’ın gerçek manasını, La İlahe İllallah’ın gerçek manasını vahyetti. Ama bunu bir kez söylediğinizde, herhangi bir inanan bunu söylediğinde, bu ifadenin kendisi bir vaat idi. Bu ifadenin kendisi, Allah’tan başka ilah olmadığını, Muhammed’in (s.a.v) O’nun (c.c.) resulü olduğunu kabul etmek, bu aslında o zamanlar verilmiş bir sözdü.
Önce o dönemden bahsedelim. Bu söz neydi? Artık O’nu (s.a.v) elçi olarak kabul ettiğime göre, O’nun (s.a.v) son elçi olduğunu anlıyorum. Bunun, o insana (s.a.v) verilen görevin son rehberlik görevi olduğunu anlıyorum. Ve siyer dediğimiz 23 yıl. Bu yıllar tüm insanlık için gelmiş geçmiş en önemli 23 yıldır. Ve artık kabul ettiğime göre, bu insanın, yani Muhammed’in (s.a.v) yakınındayım, onun yükü artık benimle paylaşılıyor. Artık onun misyonunun bir parçasıyım. Bunu öylece söyleyip, “Tamam, kabul ediyorum ve arkama yaslanıyorum.” diyemem.
Bu ifade ile birlikte artık omuzlarıma çok ağır bir yük biniyor ve bir yük geldiğinde, elbette Sahabeler bunu biliyordu. Bu nedenle iyi günde, kötü günde Peygamber’in (sav) yanında kaldılar. Peygamber (sav) ile birlikte hicret ettiler. Yeni sahabeler İslam’ı kabul etti ve Medine’de maddi fedakarlıklarda bulundular. Bedir’de canlarını ortaya koydular. Yani Müslümanlar bunu biliyor, zorluğun ne demek olduğunu biliyorlar.
Medine’deki Üç Grup İnsan
Bu hutbenin bundan sonraki kısmını anlamanız için, Medine hakkında yardımcı olacak bir şeyi daha anlamanızı istiyorum. Medine şehriyle ilgili bir şey daha. Şunu anlamanızı istiyorum: Medine’nin nüfusu, Medine’nin Müslüman nüfusu, aslında üç farklı gruptan oluşuyordu. Bunu anlarsanız Medine’de indirilen Kur’an’ı anlamanız çok daha kolay olur. Medine’de üç grup vardı ve tabi ki bu sure Medine’de nazil oldu, dolayısıyla bunun bize faydası olacaktır.
- Medine’deki ilk grup için Allah:
وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنصَارِ
(Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâr)…
(Tövbe-100)
diyor. İyilerin en iyisi, ilk ve en değerlisi Mekke muhacirleri ve Ensar. Bu, mümin grupların birincisi. Bunlar aramızdaki en iyi insanlar. Bunlar Ebu Bekir Sıddık (r.a), Ömer bin Hattab (r.a) vs. Bunları bilirsiniz.
- İkinci kategori ise tam tersi uçtakiler. Allah, onlara “münafikun” yani münafıklar diyor. Bu “münafıkûn” iki çeşit. Bazıları yanlış sebeplerle İslam’ı kabul etti. İslam kazanıyor diye İslam’ı kabul ettiler. “Haydi kazanan tarafa katılalım.” dediler. Diğerleri ise güzel olduğunu düşündükleri için İslam’ı kabul ettiler ancak kabul ettikten sonra bunun oldukça ağır bir yük olduğunu fark ettiler ve sonra şöyle dediler: “Bütün bu işleri yapmak istemiyorum. İslam’ı seviyorum, ”Tevhit” düşüncesini seviyorum, zikri seviyorum. Ama savaş mı istiyorlar? Savaşa gitmemi mi istiyorsun? Paramın ne kadarından vazgeçmemi istiyorsun? Bu misafirleri getirip evimde yaşatmamı mı istiyorsun? Hadi ama bu nedir? Bırakın beş vakit namaz kılayım, bu benim için iyi. Benden bütün bunları beklemeyin.” Yani “Münafıkûn” bu diğer kategorideydi. Ya yanlış nedenlerle İslam’ı kabul ettiler, İslam’ı kabul ettikten sonra da İslam’ın bir kısmını beğendiler, İslam’ın diğer kısımlarından da rahatsız oldular ve bundan şikayet ettiler, hatta sabote etmeye çalıştılar.
- Yani gerçek inananlar ve münafıklar var ama ortada üçüncü bir kategori daha var. Temel olarak onlara sıradan Müslümanlar diyebilirsiniz. Doğru bir sebeple İslam’a girdiler. Daha fazlasını öğrenmek istiyorlar ve henüz dinlerinde olgunlaşmadılar. Bunu yeni bir Müslüman gibi düşünebilirsiniz, henüz her şeyi tam olarak öğrenmemiş ve ortadaki bu insanları çoğunluk olarak düşünebilirsiniz.
Ve bu çoğunluk birinci gruptan ilham alıyor ve bazen ikinci gruptan da etkileniyorlar. Bazen Ebû Bekir-i Sıddık’ın veya Ömer’in veya Osman’ın yanında oturduklarında, o toplulukta oturduklarında imanları artıyor ve ilham alıyorlar. Abdullah ibn Ubeyy’in yanında oturduklarında da, “Neden savaşa gitmek zorundayız? Her şey yolundaydı. Burada durup herkesle iyi geçinebiliriz. İslam’ın herkesle barış yapması gerekmez miydi?” Orada oturup “Bir bakıma mantıklı. Biz de barış yapmalıyız.” diyorlar. Yani şimdi bir nevi iki taraftan da çekiliyorlar. Anlıyor musunuz? Medine halkı işte böyle.
Medine’de Kur’an gelip “Ya eyyuhellezine amenu” (Ey iman edenler) dediğinde aslında üçünü de içeriyordu. Ama aslında doğrudan ortadakileri hedef alıyordu ve ortadakileri hedef alıp; onlara “sâbikūn gibi olun ve münafıklar gibi olmaktan kaçının” diyordu. Anladınız mı? Bu nedenle Allah, Ya eyyühellezıne amenu aminu billahi ve rasulihi, “Ey müminler, iman edin.” Bunun nasıl bir anlamı var? Bu mantıklı çünkü aranızdan imana gelenler, tıpkı bu insanlar gibi, gerçek imanı göstermeliler veya:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ آذَوْا مُوسَىٰ
(Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tekûnû kellezîne âzev mûsâ)
(Ahzab-69)
İçinizden iman ettiğini iddia edenler, Musa’ya (as) acı çektirenler gibi olmayın. Musa’ya (as) kim acı çektirdi? Hz. Musa’nın münafıkları Musa’ya (as) acı çektirdi. O halde, Muhammed’in (sav) zamanında o münafıklar gibi olmayın. Onlara söylenen bu. Lâ tekûnû kelleżîne âżev mûsâ.
Şimdi Allah bunu ortadakilere söylüyor ve buna dikkat etmek önemli, çünkü aslında ben kendimi ve çoğumuzu, öyle olduğumuzu varsayıyorum. Bazen bizden daha iyisini yapanlardan ilham alırız. Bazen bizden çok daha az şey yapan insanlardan etkileniriz ve bizi çekmek isterler. Bir nevi her iki yöne de çekiliyoruz ve bu sureler her iki yöne çeken insanlarla konuşuyor. Ve Allah onlara “Neden yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” diyor. Neden bunları söylüyorsunuz?
Uhud Öncesi Büyük Konuşmalar
Bu konuda en azından şunu bilmenizi istiyorum. Gerçekten harika. Bu sure Uhud’dan sonra geldi, kafanıza kazınması için tekrar edip duruyorum. Fakat Uhud’dan önce, Peygamber (sav) onlara danıştı ve nerede savaşmamız gerektiğine dair görüşleri öğrenmek istedi ve Peygamber’in (sav) görüşü de şehrin içinde savaşmamız gerektiği yönündeydi. Şehri tanıyoruz. Araziyi biliyoruz. Daha büyük güçleri parçalayabiliriz çünkü bizimle direkt karşı karşıya gelmeyecekler. Sokaklardan ve ara yollardan geçmek zorunda kalacaklar ve biz tuzaklar kurabiliriz ve köşeleri tutabiliriz, stratejik avantaja sahip olabiliriz çünkü biz araziyi biliyoruz ama onlar bilmiyor. Yani eğer bunu meydan savaşı yerine, şehir savaşına dönüştürürsek stratejik avantaja sahip olacağız.
Bedir savaşından sonra bazı yeni Müslümanlar İslam’a girdi. Bedir savaşı şehirde gerçekleşmedi. Bedir savaş alanında gerçekleşti. Bedir’den sonra İslam’a girdiler ve hepsi şöyleydi; “Dostum, Bedir’i kaçırdım. Siz Bedir’de kazandınız ve Bedir şehitleri cennette mi?” Ve bazı yeni Müslümanlar, bazı genç erkekler şöyle diyorlar: “Ya Resulallah (s.a.v), hayır, hayır. Düşmandan korkmuyoruz. Meydana çıkıp, düşmanla çarpışacağız. Neden evlerimizde, tavan arasında vs. saklanmak zorundayız? Dışarı çıkıp düşmanla yüz yüze çarpışalım.” Böyleydiler, ilham almışlardı.
Bunun üzerine, Hz. Peygamber’in (s.a.v) kendi tavsiyesi şehrin içinde kalmak yönünde olmasına rağmen onlar bu öneriyi Hz. Peygamber’e (s.a.v) ilettiler. Rasulullah (s.a.v) onları dinledi, hislerini anladı ve dışarı çıktılar, bu arada o da zırhını ikiye katladı ki bu kötü bir şeyin yaklaştığını bildiğinin bir göstergesiydi. Bir şey geliyor. Uhud’da yaşananları artık hepimiz biliyoruz.
Uhud’dan sonra Allah, Al-i İmran suresini de indirdi. Allah, Al-i İmran Suresi’nde düşmanla yüzleşmek için can atan o gençlerle konuşmuş ve onlara şöyle buyurmuştur:
وَلَقَدْ كُنتُمْ تَمَنَّوْنَ الْمَوْتَ مِن قَبْلِ أَن تَلْقَوْهُ فَقَدْ رَأَيْتُمُوهُ وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ
(Ve lekad kuntum temennevnel mevte min kabli en telkavhu fe kad raeytumûhu ve entum tenzurûn)
(Âl-i İmrân-143)
Siz onunla karşılaşmadan önce ölümü dileyen insanlardınız. Savaş alanında ilk kez ölümün üzerinize geldiğini gördünüz ve sonra orada öylece durup sanki felçliymiş gibi bakıyordunuz. وَأَنتُمْ تَنظُرُونَ (Ve entum tenzurûn). Ne oldu? Bu yorumları yapmak çok kolaydı. Çok ateşlenmiştin ama zamanı geldiğinde sen o kişi değilsin. Bilirsiniz?
Öyle insanlar var ki… Bunu doğrudan bu güne bağlamak istiyorum. Klavye savaşçısı olmak öyle kolay ki! “Kardeşim, kafirlerle savaşmalıyız.” Bunu savaş alanından mı yazıyorsun? Savaşa ara verip ümmetin geri kalanını savaşmaya teşvik etmek için mi bunları yazıyorsun? Konuşması kolay. Söylemesi kolay.
Şimdi bunu aklınızda tutarak, sırf ilham aldığınız için, ilham verici hikayeler duyduğunuz için ve bu hikayeleri tekrarlamak istediğiniz için, bu şeyleri söylemek başka, yapmak başka.
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ
(Yâ eyyuhellezîne âmenû lime tekûlûne mâ lâ tef’alûn)
(Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?)
(Saff-2)
Harika şeyler yapmış olanlardan ilham alabilir ve sonra büyük konuşmaya başlayabilirsiniz ancak büyük konuşmak, büyük şeyler yapmakla aynı şey değildir.
كَبُرَ مَقْتًا عِندَ ٱللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ
(Kebura makten indallâhi en tekûlû mâ lâ tef’alûn)
(Saff-3)
Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında son derece iğrençtir. Burada söylenecek çok şey var ama burada alimlerin bahsettiği bir şey var. Yapman gereken bir şeyi yapmamak kötü bir şey. Ama yapacağını söyleyip, büyük konuşup sonra yapmamak çok daha kötü. Bu, Allah katında iğrenç bir şey.
مَقْتًا (Maktâ) yani ”iğrenç’ kelimesi ise eski Arapların kullanım biçimi: İslam’dan önce, bir erkeğin çok eşi olurdu, babanın çok eşi olurdu ve fazladan bazı eşlerinden boşanırdı veya baba ölür ve oğul üvey annesiyle evlenirdi. Ve bu iğrenç sayılıyordu ama yine de yapıyorlardı, buna مَقْتًا (Maktâ) deniyordu ve Allah bu kelimeyi kullanıyor. Ağzınızdan eylemle alakası olmayan şeylerin çıkması işte bu kadar rahatsız edici.
Kenetlenmiş Bir Bina Gibi: Disiplin ve Birlik
Bu hutbenin sonuna geldiğimde şu soru ortaya çıkıyor: Yapmamız gereken şey nedir? Ve bu eylem, Allah’ın savaşmaktan bahsettiği ancak bir ön koşul verdiği dördüncü ayette karşımıza çıkıyor. Aslında inanılmaz bir ayet. Bu hutbeyi sizlerle paylaşmaktaki amacım tamamen bu ayetti.
إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلَّذِينَ يُقَٰتِلُونَ فِى سَبِيلِهِۦ صَفًّا
(İnnallâhe yuhibbullezîne yukâtilûne fî sebîlihî saffâ)
Şüphesiz Allah, kendi yolunda saf halinde savaşanları sevendir
(Saff-4)
صَفًّا (Saffâ) saflar (sıralar). Allah yeni bir vasıf ekledi. Savaşmak istemen yeterli değil. Niyetinizin iyi olması yeterli değil. Cesur olman yeterli değil. Bu yeterli değil. Eğer söylediklerinde gerçekten ciddiysen bana disiplin göstereceksin. صَفًّا (Saffâ).
İnnallahe yuhıbbullezine yukatilune fi sebilihi, Allah, kendi yolunda savaşanları sever. Hayır, hayır:
إِنَّ ٱللَّهَ يُحِبُّ ٱلَّذِينَ يُقَٰتِلُونَ فِى سَبِيلِهِۦ صَفًّا
(Şüphesiz Allah, kendi yolunda saf halinde savaşanları sever.)
Bunu göstermeleri lazım. Uhud’da ne oldu? Bazı kişiler yerinden ayrıldı. Saf halinde değillerdi. Allah, niyetiniz iyi bile olsa bu yeterli değil diyor. En üst seviyede disiplin ortaya koymanız gerekiyor.
Şimdi bu, düşünülmesi gereken bir konu. Müslümanlar bir ordu değildi… Yıllarca eğitim ve askeri tatbikatlar yapan organize bir ordu değillerdi. Ordu hakkında bir bilginiz varsa, yıllarca bu eğitimi alırlar ve belli bir saatte uyanırsınız, belli bir saatte yersiniz, belirli bir kıyafeti giyersiniz, çavuşunuz içeri girdiğinde hepiniz ayağa kalkarsınız. Uymanız gereken bir kural var ve bu kafanıza kazınıyor. Bu kurallar yıldan yıla kafanıza kazınıyor, böylece gerçek durumlara hazır oluyorsunuz. Yani tabur komutanınız, teğmeniniz, kim “git” derse hemen gidiyorsunuz. Emrin verilmesi ile gerçekleşmesi arasında hiçbir boşluk yok, çünkü bu ölüm kalım meselesi ve en üst seviyede disiplin yoksa bunu yapamazsınız.
Şimdi soru şu: Uhud’dan iki gün önce… organize bir ordu değiller, iki gün içinde صَفًّا (Saffâ) olabilirler mi? Organize bir ordu haline gelebilirler mi?… Yapamazlar. Sonra Allah bir benzetme yapıyor ve diyor ki;
كَأَنَّهُم بُنْيَٰنٌ مَّرْصُوصٌ
(Ke ennehum bunyânun mersûs)
(Saff-4)
Sanki erimiş bakır veya erimiş kurşunla birbirine yapıştırılmış bir duvar gibi. Artık şunu bilmenizi istiyorum. Bu, Kur’an’daki en inanılmaz benzetmelerden biridir. Öyle olamazsınız çünkü kurşunu dökmek zaman alır, tüm tuğlaları almak zaman alır, tüm tuğlaları boyutlandırmak, hatta onları girecekleri yere sığacak doğru boyuta getirmek için yontmak zaman alır. Uygun temel atılacak, duvar yapılacak, duvar ne kadar yüksek olmalı, ne kadar kalın olmalı? Eğer çok inceyse ve çok uzun yaparsanız devrilecektir. Çok ağır bir taşı en üste koyarsanız diğerlerini de kırar. Küçük bir boşluk varsa oraya büyük taş koyamazsınız, oraya küçük taş koymanız gerekir.
Bir araya getirilen bir bina olduklarına dair bu benzetme, aslında bir binadaki duvarlar veya bir binadaki tuğlalar gibi toplum olarak tamamen disiplinli hale gelmedikçe savaşacak durumda olmadığınızı söylüyor. Bu gerçekleşene kadar hazır değilsiniz. Büyük konuşmayın. Önce “بُنْيَٰنٌ مَّرْصُوصٌ (Bunyânun mersûs)”, sonra konuşuruz, mesele bu.
Bulunduğun Yerde Birlik Olmak ve Rolünü Bilmek
Bitirirken, bunu düşünmenizi istiyorum. Allah, “birbirine kenetlenmiş bina gibi”, كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ dediğinde duvarın dibinde bir tuğla vardır. Duvarın tepesinde bir tuğla var. Bu iki tuğla birbirine bağlı değil. Birbirleriyle hiçbir bağlantıları yoktur. Duvarın altındaki tuğla, yanındaki, altındaki, etrafındaki tuğlalarla bağlantılı, değil mi? Yani o görevini burada yapmalı, diğeri de görevini yukarıda yapmalı.
Dolayısıyla, eğer gerçekten birleşik bir duvarın parçası olmak istiyorsanız, bulunduğunuz yerde birlik olmanız gerekir. Burada durup “şuradakilerle birlik olmam lazım” diyemezsiniz. Nasıl oluyor da birlik olmuyoruz? Sen de buradaki duvarın hareketli bir parçasısın. Anladınız mı?
Müslümanlar nelerden şikayetçi? Ümmetin birlik olmadığından şikayetçiyiz. “Afrika’daki Müslümanlarla, Hindistan’daki Müslümanlarla birlik değiliz.” Gaithersburg’daki Müslümanlarla birlik misiniz? Birlikte büyüdüğünüz Müslümanlarla ya da ailenizde ya da arkadaşlarınızla birlik içinde misiniz?
Allah diyor ki, بُنْيَٰنٌ مَّرْصُوصٌ (Bunyânun mersûs), benzetmeyi anla. Burada verilen çok derin bir şey var. Eğer bu disiplini en yerel düzeyde gösteremezseniz, tuğla işini yapmıyorsa, kurşun işini yapmıyorsa bina çökecektir. O zaman bina yok. “Allah sever” derken, Allah sadece savaşanları sever demedi. Savaş daha sonraki bir sorun, ilk sorun bina. Fırtınaya karşı ayakta durmaya hazır olan bina yıkılmayacak.
Bir binanın her parçası bir rol oynar. Üstünde olacak bir tuğla var. Altta olması gereken bir tuğla var, temelde bir tuğla var veya temelin içinde binanın parçaları var. Kimse görmüyor bile. Üzerinde duruyoruz. İnsanlar binayı görüyor ve ”Vay be, bu çok güzel bir duvar.” diyor. Vay. Ve binanın temeli bu duruma üzülür: ”Dostum, herkes üzerime basıyor ve kimse hakkımı vermiyor. Kimse üzerime gelip 20 feet derinliğinde oldukça güzel bir temel demiyor. Benim de biraz takdire ihtiyacım var. Biliyor musun? Belki dipten çıkıp biraz yukarıya çıksam insanlar beni fark ederdi ve sonra burada biraz tanınmaya başlardım.” Ne dediğimi anlıyor musun?
Birisinin senin rolünü anlaması ve takdir etmesi yerine böyle düşünülse ne olur biliyor musunuz? Şirket ofisinde neler olur? Eğer bir bölümde çalışıyorsanız ve bölümünüzün başarılı olmasını istiyorsanız başka ama bir bölümdeyseniz ve yalnızca terfiyi önemsiyorsanız yapabileceğiniz iki şey vardır: Ya o kadar başarılı olursunuz ki, doğal olarak yükselirsiniz. Ya da liderinizi sabote edersiniz ve o kovulur. Böylece onun işini siz alırsınız.
Yani sen bir tuğlasın ama aslında kurnazsın. Bulunduğun yerden memnun değilsin. Burada betonlaşmak istemiyorsun. “Daha iyisini yapabilirim.” diyorsun. “Başka bir yere gitmem gerekiyor. Başka bir yere geçmem gerekiyor.”
Bu ayet Sahabeye hiçbir rolün önemsiz olmadığı konusunda çok net bir anlayış kazandırdı. Hatta savaşı düşünün. Savaşta, çarpışma vardır. Silahları yapan insanlar vardır. Yiyecek sağlayan insanlar vardır. Hastanede askerlerin tedavisi için çalışan insanlar vardır. Kamp kuranlar var. Hayvanlarla ilgilenenler vardır, herkesin farklı bir rolü var. Lojistik, savaş alanı kadar askeri operasyonun bir parçasıdır. Aslında lojistik belki %80’dir. Olan bitenin %80’i budur ama lojistik önemsenmiyor. Ama onlar da bu büyük operasyonun bir parçası.
Müslümanlara, illa ki kahraman olmanız gerekiyormuş gibi düşünmeyi bırakın dendi. Birlikte çalışmanız ve birlikte bir şeyler inşa etmeniz gerektiğini anlayın dendi. Birlikte bir bina inşa etmelisiniz. Uhud bozgununun hemen ardından Müslümanlara verilen mesaj bu çünkü Uhud’da gerekli disipline hâlâ sahip olmadığımızı gösterdik. Genel olarak bu disiplini oluşturmamız gerekiyor. İşte Allah bize bu derin mesajı verdi ve bu mesajın etkileri kıyamete kadar devam edecektir.
Allah Azze ve Celle bizleri disiplinli ailelerden, disiplinli toplumlardan eylesin. Allah Azze ve Celle bizlere, her bir topluluğumuza بُنْيَٰنٌ مَّرْصُوصٌ (Bunyânun mersûs) örneği olmayı nasip etsin ki, Allah Azze ve Celle tarafından bizlere daha yüksek sorumluluklar verilsin ve bu sorumlulukları taşıyabilelim.