Şu an Gazze’deki durumu düşünecek olursanız aynı anda iki şey göreceksiniz: İnsanlığın en kötüleri ile insanlığın en iyileri sahnede, aynı anda.
İblis, Adem ve Havva’nın ayaklarını ağacın esas tanımından kaydırıyor. İncil’de aslında Havva’nın hatalı olduğunun yazdığını biliyor muydunuz?
“Oraya gidin demiyorum ki! Ağacın haram olması ilginç değil mi yani? İlginç!” Sonra ağaçla ilgili bir video izliyorum, sonra başka bir video. Sonra bir podcast dinliyorum. Yavaş yavaş neye karşı takıntılı oluyorum? Artık ağaca karşı takıntılıyım. Sonra, “Peki tamam, gidip kendim bir bakayım” diyorum. Şeytan propaganda ustasıdır. Haram olandan sürekli bahsederek ilginizi o şeye doğru çeker.
KISSA GECESİ: DÜŞÜŞ
Nouman Ali Khan
Melekler bu “baş belası”nın neden yaratıldığını anlayamıyor. Bunun üzerine Allah onlara bilmedikleri bir şey gösteriyor.
Adem’e İsimlerin Öğretilmesi
Hikayenin bir sonraki bölümü Müslümanların kafasını biraz karıştırıyor. Çünkü bu kısmı okuduklarında, Allah’ın Adem’e her şeyin ismini öğrettiğini söylüyorlar.
وَعَلَّمَ ءَادَمَ ٱلْأَسْمَآءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى ٱلْمَلَٰٓئِكَةِ
(Ve alleme âdemel esmâe kullehâ sümme aradahüm alel melâikeh).
“…sonra o şeyleri meleklere takdim etmişti.”
(Bakara, 31)
Allah, Adem’e her şeyin ismini söylediğinde sizce nelerin ismini söylemiş olabilir? Ağaçların, kuşların, hayvanların, okyanusların… Bu arada, bununla İncil’de geçen bölümün yorumu arasında bir benzerlik var. Orada, “Aslında Adem (as) hayvanlara, her şeye kendi isim verdi” deniyor. Ama Kur’an Adem (as)’a o isimleri Allah’ın öğrettiğini söylüyor.
Fakat burada daha önemli bir şey var: Adem (as) tüm bu şeylerin isimlerini biliyor olsa bile ki bu da bir şeyleri tanımlama kabiliyetine sahip olduğu anlamına gelir ve bu tanımlar sayesinde bilgi edinebilir. Bilgi edinebiliyorsa bilimi veya diğer teknolojileri de edinebilir. Nasılsa hepsi isimlerden geliyor. Bir alanda çalışan herkes sonuçta tanımları çalışır. Çalışma alanınıza dair terminoloji ve tanım adına pek çok şey bilirsiniz değil mi? Hepsinin asıl amacı, kişinin daha da gelişmesidir fakat insanın gelişmesi, yozlaşmayacağı anlamına gelmez. İnsan hem gelişmiş hem de yozlaşmış olabilir. En yüksek eğitim seviyesine sahip milletlerin aynı zamanda en yüksek yozlaşma seviyesine de sahip olduğu doğru mu?
Meseleyi bu ayetlerin dilinden anlamanın bir diğer yolu da… Size çok teknik konuşmak istemiyorum ama bu ayetlerde daha güçlü olduğuna inandığım bir yorumu izah etmek istiyorum. Allah, Adem (as)’a bütün çocuklarının isimlerini öğretti; şeylerin değil, çocuklarının. Araf Suresi’nde geçer. Allah hepimizi Adem (as)’ın “zuhur“undan yarattı. Ve “isimler” kelimesi Arapçada sadece “isimler” anlamına gelmez, “tanımlar” anlamına da gelir.
Yani Allah, Adem’e Fatıma’nın ismini öğretti. Fatıma bazen biraz tembeldir ama çok da üretkendir. Ve Adem’e İbrahim (as)’ın ismini, kim olduğunu, nasıl bir karakteri olduğunu öğretti. Adem’e Donald Trump’ın ismini öğretti, bütün isimleri öğretti. Adem (as) bütün çocuklarını tanıyor. Ki bu durum, bana başka açıdan bir bakıma çok mantıklı geliyor. Adem (as) bizden mesul olacak. Biz de kendi çocuklarımızdan mesul değil miyiz? Allah çocuğumu nasıl yetiştirdiğimi bana sormayacak mı? Bu bakımdan Adem (as) bütün çocuklarından mesul değil mi? Ne büyük bir sorumluluk! Tanımadığı kişilerden nasıl mesul olabilir? Muazzam bir sorumluluk bu! İlk insan, bütün çocuklarıyla tanıştırılıyor ve artık onları tanıyor.
Meleklerin Tahmini ve İnsanın Potansiyeli
Allah’ın meleklere “Sizin bilmediğinizi bilirim” demesi de ilginçtir. Sanki “Adem hakkında sizin bilmediğiniz bir şeyi biliyorum” der gibi. “Onun hakkında sizin bilmediğiniz bir şeyi biliyorum.”
Görünüşe bakılırsa, Adem’in davranışlarını öngörebiliyorsunuz… Devletin artık polis gücü olmayacak desem ne olurdu? Trafik ışıkları artık çalışmasa ne olurdu ya da bankada güvenlik kameraları olmasa ne olurdu? Herhangi bir yerde neler olurdu? Tahminde bulunmaya başlarsınız. Dolayısıyla melekler de tahminde bulundu ama Allah sizin tahminlerinizde bir şey eksik diyor.
Sonra da aynı insanları (meleklere) takdim ediyor.
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى ٱلْمَلَٰٓئِكَةِ
(Sümme aradahüm alel melâikeh)
(Bakara, 31)
İnsanları bütün meleklere takdim ediyor. Sahne şöyle: Hepimiz kocaman bir alanda toplanmışız. Üç bin kişi değil, sayısız insan, hepimiz, hep birlikte devasa büyüklükteki o alandayız ve melekler de orada ve Allah meleklere sesleniyor. “Bunların kan dökeceğini söylediniz. Fatıma için yozlaşmış dediniz. Fatıma toplu katliam yapacak dediniz. Bu insanlarla ilgili bana bir şey söyleyebilir misiniz?” İsimlerini bilmiyorlar. “Kendi halinize bırakılsanız kötü şeyler yapacaksınız.”
Bunun üzerine Allah meleklere soruyor:
أَنۢبِـُٔونِى بِأَسْمَآءِ هَٰٓؤُلَآءِ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ
(Enbiûnî bi esmâi hâulâi in küntüm sâdikîn)
(Bakara, 31)
“Şunların isimlerini bana bildirin, bunları tanımlayın. Bu insanları bana tanımlayın. Çünkü çok biliyor gibisiniz.”
Bana öyle geliyor ki bu noktada melekler, fikirlerinin tamamen doğru olmadığını fark ediyorlar. Kaçırdıkları bir şey var. Bu insanoğlunda bir şey olduğunu, özel bir şey olduğunu fark ediyorlar. “Allah bize insanın içine ruhunu koyacağını söylemişti ama bu ruhun gücünü gerçekten bilemiyoruz bile. Fakat bu yaratılmışın içindeki bir şey onu özel yapıyor olabilir.”
Bunun üzerine
سُبْحَٰنَكَ لَا عِلْمَ لَنَآ إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَآ
(Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ)
(Bakara, 32)
diyorlar. “Sen çok mükemmelsin. Biz aslında hiçbir şey bilmiyoruz. Mükemmel olduğunu daha önce bildirmiştik ama bir kez daha bildiriyoruz. Bizim bilgimiz noksandır. Bize öğrettiklerinden başkasını bilmeyiz. Sen her şeyi bilirsin.”
Allah’ın isimleri ilginç bir şekilde…
إِنَّكَ أَنتَ ٱلْعَلِيمُ ٱلْحَكِيمُ
(İnneke entel alîmül hakîm)
(Bakara, 32)
Bu ayete dair başka fikirlerim de var. El-Alîm ve el-Hakîm… Allah’ın isimleri, Allah’ın fiilleriyle ilişkili gibi görünüyor. Allah merhametli bir şey yaptığında er-Rahîm. Allah gücünü gösteren bir iş yaptığında el-Azîz veya el-Kaviyy el-Aziz vs. Allah’ın yarattığı bu varlık yani insanoğlu; çok fazla bilgiye sahip olabilecek kabiliyette ve pek çok hikmete de sahip olabilir gibi. Allah insana kendi ilminden vermenin yanı sıra kendi hikmetinden de vermiş olabilir. “ٱلْعَلِيمُ ٱلْحَكِيمُ (El alîmül hakîm)”
Bu arada bu iki ismin bir arada verilmesi ilginçtir. Çünkü çok fazla bilgiye sahip olup da hikmete sahip olmadığınızda o bilgiyi korkunç şeyler yapmak için kullanabilirsiniz. Vergi kaçırmayı öğretebilecek hakikaten bilgili muhasebeciler yok mu? Bankalara sızabilecek hackerlar yok mu? Bilgiyi kötü işlerde kullanabilirsiniz, değil mi? Ve o bilgiyi, yanında hikmet de verilirse iyi şeylerde kullanacaksınız değil mi? Allah’ın isimleri el-Alîm ve el-Hakîm’in belki de insanoğlu ve onun kapasitesi üzerinde birtakım yansımaları var ve bizde o potansiyel bulunuyor. Her neyse…
Allah, Adem’e sesleniyor:
أَنۢبِئْهُم بِأَسْمَآئِهِمْ
(Enbi’hüm bi esmâihim)
(Bakara, 33)
“Ey Adem, onları çocuklarına bildir. Onlara isimlerini söyle, onlara tanımla.”
Şimdi, hepimizin Adem (as) tarafından meleklere tek tek takdim edildiğini bir düşünün. Hepimiz takdim edildik ve bu iş bitince melekler… ya da Allah, onlara söylüyor:
أَلَمْ أَقُل لَّكُمْ إِنِّىٓ أَعْلَمُ غَيْبَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ
(E lem ekul leküm innî a’lemü ğaybes semâvâti vel ard)
“Ben size ‘Şüphesiz ki göklerin ve yerin gaybını bilirim, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilirim’ dememiş miydim?”
(Bakara, 33)
Burada birkaç yorum var. Çıkarmanızı istediğim ana fikir şu: Melekler insanoğlunu azımsadılar ve Allah da onlara gizlemekte oldukları bir şeyin olduğunu gösterdi. Bu arada şeytan da meleklerin arasında gizleniyordu. Kendisi insanoğlunu sevmiyor. O sonraki hikaye… Fakat insanoğlunun içindeki iyiyi de kabul etmiyorsunuz.
İnsanın içindeki bu iyi nedir, bir anlayalım. Çünkü ilk bölüm insanoğlunun ne kadar kötü olduğuyla ilgiliydi değil mi? Peki Allah’ın bilip de bizim bilmediğimiz şey ne? Belli ki Allah’ın içimize koyduğu o ruh gerçekten çok güçlü bir şey. Ne yapabilir?
Şu an Gazze’deki durumu düşünecek olursanız aynı anda iki şey göreceksiniz: İnsanlığın en kötüleri ile insanlığın en iyileri sahnede, aynı anda. İmanlarına sımsıkı tutunmuş insanlar görecek ve onlara bakıp “Bende biraz iman var sanırdım ama bunların imanı benim hayal bile edemeyeceğim bir seviyede!” diyeceksiniz. O insanlarda süper yüksek seviyede bir iman görürsünüz. Sonra, “Kötünün ne olduğunu bildiğimi sanırdım ama bir insanın bu kadar kötü olabileceğini hiç bilmezdim!” dersiniz. Yani hem “ahsen-i takvîm“i hem de “esfele sâfilîn“i görürsünüz. Ama bilirsiniz, en kötü insanlar en kötü vaziyetlere yol açarken; o en kötü vaziyetlerden en iyi insanlar ortaya çıkar, en iyiler çıkar. Bir yanda Firavun varken, sonra Musa ortaya çıkar.
Cennetteki Yasak Ağaç ve Şeytanın Propagandası
Adem’e cennette bir süre kalacaksın dendiğine inanıyoruz. İddiam şu ki “sonsuza kadar” değil. “Sonsuza kadar” olsaydı kelime “uhlud” olurdu. Allah
ٱسْكُنْ أَنتَ وَزَوْجُكَ ٱلْجَنَّةَ
(Üskün ente ve zevcükel cenneh)
(Bakara, 35)
diyor. Orada kalın, oraya yerleşin, orada bir müddet kalın, hatta duraklayın denilebilir; sadece orada kalın ama sakın ha şu ağaca yaklaşmayın, Adem’e söylenen buydu. “Canınızın istediğinden yiyin. Bir tek şu ağaca yaklaşmayın.” Tamam mı?
Şimdi, burada düşünmenizi istediğim şey şu: Herkes yeryüzüne gideceğinizi biliyor. Siz de yeryüzüne gideceğinizi biliyorsunuz ama gitmeden önce burada biraz kalmanızı istiyorum, ondan sonra gidebilirsiniz. Yani Adem (as) yeryüzüne inmeden önce cennetin tadını alıyor, tamam mı?
Şimdi o cennette ve Allah, Adem’e cennetin her yerine giriş izni veriyor ve
وَلَا تَقْرَبَا هَٰذِهِ ٱلشَّجَرَةَ
(Ve lâ takrabâ hâzihiş şecereh)
(Bakara, 35)
diyor. “Şu ağaca yaklaşmayın.” Herhangi bir ağaç, rastgele bir ağaç, özel bir tarafı yok. Yani “Aman Allah’ım! Şu ağaca bak! Onu gerçekten istiyorum” gibi bir şey değil. Hayır hayır, sadece sıradan bir ağaç. Allah “Sadece şu ağaçtan uzak durun. Cennetin gerisi size açık” diyor.
Cennet hakkında ne biliyorsunuz? Harikulade bir yer, değil mi? Muhteşem bir yer. Peki ya şeytan nasıl oldu da Adem (as)’ı bir şey ile ilgilenmeye ikna edebildi? Neydi bu? O tek ağaç. Adem’in aklında ne yok? Cennetteki şelaleler yok, cennetteki saraylar yok. Cennetteki meyveler yok, lüks hayat yok, manzaralar yok. Cennet çok büyük bir yer. Cennette bütün seyahatler ve keşifler serbest…
رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَا
(Rağaden haysü şi’tümâ)
(Bakara, 35)
“Dilediğiniz yere özgürce gidebilirsiniz.” Tüm bu özgürlük Adem içindi ve İblis başarılı oldu.
Bazıları “Böyle bir şey cennette nasıl olabiliyor? İblis, Adem’e nasıl ulaşabildi?” diyor. “Bu gerçekten cennetse İblis Adem’e nasıl ulaşabildi?” Sizin için bunu da cevaplayayım. İblis şu anda size ulaşabiliyor. Bana da ulaşıyor. Şu an Avrupa’da bulunan aileme de. Şu an Amerika’da bulunan aile fertlerime de. Wi-fi bağlantısı gibi. Çünkü fiziksel kablolu hat gibi olsaydı, benimle konuşurken nasıl sizinle de konuşurdu? Şu an Pakistan’da biriyle de konuşuyor, Amerika’da başkasıyla da konuşuyor, değil mi? Bu olsa olsa wi-fi bağlantısıdır, değil mi? Yani illa ki fiziki bağlantı gerekmiyorsa… Fakat Allah, İblis’in kendisine veya ordularına, insanoğlunun göğsüne erişim imkanı vermiş. Bu nedenle erişim için fiziki varlığı şart değil. Bunu fiziki bir mesele yapmamız gerekmiyor.
Fakat işte her neyse o cennette, biz cennetteyiz, anne babamız cennette. Her şeye erişebiliyorlar ve Allah “Şu ağaca yaklaşmayın!” diyor. Sorun şurada… Allah basitçe şöyle diyor:
فَأَزَلَّهُمَا ٱلشَّيْطَٰنُ
(Fe ezellehümeş şeytân)
“Şeytan ikisinin de (ayaklarını) kaydırdı.”
(Bakara, 36)
Cennette şeriat ne kadar büyüktü? Kaç şey haramdı? Sadece bir şey. Bugün ise liste uzun. “Oje haram.” “Sakalını kısaltmak haram.” “Bu içerik haram mı?” “Jelatin haram mı?” “Şu haram mı, bu haram mı?” Liste uzun. Cennette liste ne kadar uzun? Listede sadece bir şey var. Sadece bir şey haram. Geri kalan her şey helal, geri kalan her şey helal ve bu çıkarıma göre
وَلَكُمْ فِيهَا مَا تَشْتَهِىٓ أَنفُسُكُمْ
(Ve leküm fîhâ mâ teştehî enfüsüküm)
(Fussilet, 31)
“İstediğiniz her şey elinizin altında, istediğiniz her şeyi alabilirsiniz.” Tek bir şey haram ve İblis “Hey! Şu şey var ya şu şey. Size onun yanına gidin demiyorum ama haram olması ilginç değil mi? İlginç yani!”
Evet ilginç… Gidip şu dağ manzarasının tadını çıkarayım ama ağaç da ilginç yani. Onu merak ediyorum. Hadi ağaçla ilgili bir iki video izleyeyim. Ağaçla ilgilenmiyorum, ağaca yaklaşmak istiyorum demedim, sadece Google’da onunla ilgili arama yapıyorum. Sadece ağaçla ilgili bir tartışma dinlemek istiyorum. Çünkü haram olması ilginç bir konu. Sadece ağaçla ilgili daha çok şey bilmek istiyorum, kültürüm artsın istiyorum.
Derken, ağaçla ilgili bir video izliyorum sonra bir video daha izliyorum, sonra ağaçla ilgili bir podcast dinliyorum. Sonra kendilerini ağaca adamış birkaç içerik üreticisini takip ediyorum. Ardından ağacın o kadar kötü olmadığına dair bir şeyler dinliyorum, YouTube’da “Ağaç neden o kadar kötü?” diye soran kocaman bir video var, onu izliyorum. Sonra algoritma videoları izliyorum: “Ağaç aslında iyi bir şey”, “Ağacın gerçeği ifşa oldu!”
Şimdi, yavaş yavaş neye karşı takıntılı oluyorum? Ağaca karşı. Ağacı sevmiyorum bile. Ama artık onunla ilgili bir şeyler dinlemeden, düşünmeden duramıyorum ve bu ağaç beni sürekli yiyip bitiriyor! Bu ağaç benim takıntım haline geldi. Bir an olsun aklımdan çıkmıyor. Sonra da “Tamam gidip kendi gözlerimle bir göreyim”, diyorum. Bilmiyorum. Bu ağaçla ilgili artık neye inanmam gerektiğinden emin değilim. Gidip sadece bakmak istiyorum. Uzaktan göremiyorum, gidip biraz yakından bakayım. Hem bu ağaçla ilgili kötü olan nedir? Sorun ne göremiyorum. Hadi gidip bir dokunayım, bir dokunayım. “Elim yanmadı!” “Bu ağaç neden sorun olsun ki? Anlamıyorum.” “Bu ağacın çok büyük bir sorun olduğunu sanırdım. Bu sadece bir ağaçmış! Al işte bak!”
Size neyi anlatmaya çalışıyorum? Şeytan propaganda ustasıdır. Haram olan şeyden sürekli bahsederek senin onunla ilgilenmeni sağlar. Ondan bahseder, ondan bahseder… “Hadi yap! Ağaca git. Meyveleri çok lezzetli. Seveceksin” demez. Hayır, hayır, hayır! Azar azar, azar azar, azar azar… ve en çok dinlediğin, en çok düşündüğün ya da izlediğin şey; en nihayetinde sende takıntıya dönüşür ve sana güzel gelmeye başlar. Bu, mesaj trafiğinin gücüdür. Şeytan mesaj ustasıdır.
فَأَزَلَّهُمَا ٱلشَّيْطَٰنُ عَنْهَا
(Fe ezellehümeş şeytânü anhâ)
(Bakara, 36)
Bu arada Dr. Sohaib ile birlikte عَنْهَا (Anhâ) kelimesinin dolaylı anlamlarından biri üzerinde düşünüyorduk… Aslında ağaç haramdı ve senin için iyi olan hiçbir şey asla haram olamaz. Sadece ve sadece senin için iyi olmayan şeyler haram olabilir.
وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ
(Ve yüharrimü aleyhimül habâis)
(Araf, 157)
Kural bu. Allah öyle diyor.
Mesele şu ki, İblis haram konusunda düşüncelerinizi yavaş yavaş değiştirebiliyor. Çünkü o şeyin o kadar kötü olduğunu düşünmenizi istemiyor. “O kadar da kötü bir şey değil.” “Allah’a itaatsizlik o kadar kötü bir şey değil.” “O kadar da önemli bir şey değil.” “Düşündüğün kadar kötü değil. İnsanlar amma abartıyor! Amma da büyüttüler!” gibi laflar. Bu aslında İblis’in bir oyunudur.
Adem’in ayağı kayıyor. İblis, Adem ve Havva’nın ayaklarını ağacın esas tanımından kaydırıyor ve ağaç artık başka bir şeyi temsil etmeye başlıyor. Ağacın “uzak durun”u temsil etmesi gerekiyordu. Şimdi ise “O kadar da kötü değil, ne varmış bunda”yı temsil ediyor. Önemsizleştirildi. Bu durum Kur’an’da da şöyle ifade ediliyor:
وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ
(Ve iz zeyyene lehümüş şeytânü a’mâlehüm)
“Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi.”
(Enfal, 48)
Şeytan güzel gösterdi. Kötü bir şey artık güzel görünmeye başlıyor ve sonunda gidip o ağaçtan yiyorlar. O ağaçtan yiyerek en nihai hatayı yapıyorlar ve o tuzağa düşüyorlar.
Şimdi sizinle paylaşacağım husus şu ki; sizin için, benim için her gün bir ağaç var, her gün. Ve her gün, şu veya bu şekilde o ağaca yaklaşmamız için sürekli vesvese geliyor. Biz, Adem’in çocukları olarak Adem’in hikayesini her gün yaşıyoruz, her gün. Siz, ben, herkes… Ve birçok kez o ağaçtan uzak durabiliyoruz, bazen de sonunda o ağaçtan yiyoruz.