Hepiniz aşağılanmış kökenlerden geliyorsunuz. Diğer bir deyişle; Allah insanlara, bu dünyadaki başlangıçlarının utanç verici bir şey olduğunu ve bu dünyada onur sahibi olmamızın tek nedeninin Allah’ın bize bunu vermiş olması olduğunu söylüyor.
أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ • ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ
(Elem nuhliki’l evvelîn. Sümme nutbiuhumu’l âhirîn)
(Murselât, 16-17)
İşte ilk soruydu. İlk soru grubuydu. “En eski milletleri yok etmedik mi? Onların ardından gelen sonraki milletleri de yok etmedik mi?” Bu özel soruya iki farklı yorum var ve biz bunlardan birinden bahsettik. Bu yorumlardan biri şuydu: bu “peygamberler geldiğinde yok edilen topluluklardan bahsediyor” şeklinde. Kur’an’da Nuh’un halkının inkar ettiği ve Allah’ın onları başka bir milletle değiştirdiği ayeti inceledik, değil mi? İşte bu, yorumlardan biriydi.
Başka bir yorum daha var ve bu, tüm milletlere atıfta bulunuyor. Önceki milletler yok edildi, öldürüldü veya öldüler ve sonra başkaları gelip onların yerini aldı. Eski imparatorluklar vardı, bugün bile farklı imparatorlukların kalıntıları var ve sonra başka insanlar gelip onların yerini aldı. Bu tarih boyunca devam eden bir durum, değil mi? Yani bu, yaşayan bir olgu olarak görülen bir şey ve tarihi inceleyen herkes bunu bilir.
İbn Haldun’un Uygarlık Formülü: Köy ve Şehir Hayatı
Şimdi bunu biraz daha iyi anlamak için, İbn Haldun’un bir formülünü özetleyeceğim ve bence onun fikri oldukça değerli. O temelde insan uygarlığına bakar ve onu bölümlere ayırır. İbn Haldun’u kendi kelimelerimle anlatacağım. Eğer İbn Haldun’u okursanız daha derin versiyonunu bulursunuz. Ben size sade versiyonunu anlatacağım.
Şehirde yaşayan insanlar ve köyde yaşayan insanlar var. Çiftlikte, köyde, dağlarda vb. yaşayan insanlar var, işte o hayat bu ve bir de şehirde yaşayan insanlar var.
Köyde veya çölde yaşayan insanlar, yani kabile hayatı… Bu insanların komşularına, ailelerine çok güçlü bir bağlılık duygusu var. Tarihlerine, soy ağaçlarına çok güçlü bir bağlılıkları var: “Büyükbabam buydu, onun büyükbabası buydu, onun büyükbabası buydu.” Miraslarıyla çok gurur duyuyorlar. Ailelerini, kabilelerini ve kültürlerini korumaya çok özen gösteriyorlar. Ayrıca çok sade bir yaşamları var. Ayrıca çok prensip sahibiler: “Biz burada böyle şeyler yapmayız. Biz burada böyle şeyler yaparız.” Onlar saygı ve onura çok önem verirler. Onur onlar için çok önemlidir. Gelenek onlar için çok önemlidir. Sadakat onlar için çok önemlidir ve eğer biriyle düşmanlarsa azılı düşman olurlar ve nesiller boyu düşman olarak kalırlar.
Tüm bunlar köy yaşamının bir parçası ve bu köy yaşamı, Arabistan dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki medeniyetlerde var olmuştur. Arabistan da bundan farklı değildir. Kabileler de aynı kültüre sahipti. Ama bu Afganistan’da da var. Endonezya’da da var. Dünyanın herhangi bir yerinde bu durumla karşılaşabilirsiniz.
Onların, dediğim gibi, çok güçlü bir kimlik bilinci var ama belirgin bir devlet etkisi yok. Bu da bir başka önemli nokta. Devlet etkisi pek yok. Devletin çok fazla müdahalesi olmadığı için ahlaka çok önem verirler. Doğru şeyi yapmanı sağlayan hükümet, polis, kamera, vergiler ya da başka bir şey değil; senin yetiştirilme tarzın, büyüklerinin, ailenin ve toplumun senden beklentileridir. “Bizim ahlakımız, kurallarımız var ve bu kurallara göre yaşıyoruz” değil mi? İşte bu, bedevilerin, çiftçilerin ve köy halkının hayatıdır.
Ama sonra toplum gelişir ve bu köylerin bazıları şehirlere dönüşmeye başlar ve giderek daha medeni ve gelişmiş hale gelirler. Şehir hayatı aile tarafından değil, ekonomik işlevler tarafından yönlendirilir. Yani aile işini devralmıyorsun. Oğul gidip marangoz olmak istiyor, diğeri şiir öğrenmek istiyor, bir diğeri sanatçı olmak istiyor, öteki mimar olmak istiyor ya da başka bir şey, değil mi? Yani artık ekonomik nedenlerle şehre taşınıyorsun. Çoğu zaman da ekonomik sebeplerden dolayı geniş aileden kopmuş oluyorsun.
Şehirde yaşamak da daha pahalıdır. Bu yüzden artık bütün ailenin taşınmaya gücü yetmiyor ve taşınsalar bile işlerine daha yakın bir yere taşınacaklar ve siz de işinize daha yakın bir yere taşınacaksınız. Şehirde bir araya gelip aynı işi birlikte yapamazsınız. Ekonomik koşullar sizi birbirinizden uzaklaştırdığı için bu şekilde yürümez. Böylece aile hayatı parçalanmaya başlar. Bu, nesiller boyu süregelen bir durumdur. Bu yeni bir şey değildir.
Çok zengin insanlar, çok büyük evler, köşkler, villalar ve bu tür şeyler satın alabilirler ve tüm aileleriyle birlikte yaşayabilirler. Ancak diğer çoğu insan, çalışmak için başka bir yerde yaşarken aileleri başka bir yerde yaşıyor, çalışıp para gönderiyorlar ya da bir tür kopukluk yaşanıyor.
Elbette, bunun modern versiyonuna da aşinasınız. Örneğin insanlar New York Üniversitesi’nde okumak için New York’a gidiyorlar. Tüm aileleri de onlarla birlikte taşınıyor mu? Hayır. Birisi programcı olarak işe giriyor ve bu büyük şirketin ofisine taşınacak, Melbourne, Sidney, Paris ya da Londra’nın bir yerinde, şehir merkezinde bir ofise… Ama bütün aile onlarla birlikte taşınabilecek mi? Hayır, bu çok… Kendi geçimlerini sağlamak için kirayı zar zor ödeyebiliyorlar ve izole olacaklar.
Şimdi, diyelim ki, bir grup bekar insan var. Bir grup genç var. Bir grup iş adamı var. Onları bir arada tutan şey aile, değerler, tarih ya da miras değil. Onları bir araya getiren şey bu değil. Ekonomi onları bir araya getirdi, şirket onları bir araya getirdi, iş onları bir araya getirdi, hükümet onları bir araya getirdi. Hepsi devlet memuru, vb. değil mi? Yani bu insanları bir araya getiren şey genellikle ekonomik çıkarlar ya da bir tür devlet vatandaşlığı gibi şeylerdir.
Sizce hangi bağ diğer insanlara karşı daha güçlü bir bağlılık hissettirir? Kabile bağları mı yoksa şehirdeki insanlar arasındaki bağlar mı? Kabile bağları açık ara daha güçlüdür. Şehirlerin yaptığı şey, şehir insanı üretmeye başlamaktır; giderek daha bireysel bir dünya görüşü geliştirmeye başlarlar. Önce kendilerini düşünürler, en fazla bir veya iki kişi daha için harekete geçerler. İşler çok ileri gittiğinde bile, ebeveynleri dahi onlar için bir yük haline gelebilir. Çocukları da onlar için bir yük haline gelebilir. Ve bu günümüzde oluyor, değil mi? İnsanlar diyor ki: “Çocuk istemiyorum. Neden çocuk sahibi olayım ki? Çok zahmetli, vb. Ben böyle mutluyum.”
Asabiyet ve Toplumların Döngüsü
Aşırı bireysellik ortaya çıkıyor. Bu bireysellik ortaya çıktığında, o toplum bütünleşmiş olmuyor. Bir arada değiller. Neden? Çünkü her biri kendi çıkarlarını arayan bir grup bireyden oluşurken, kabileler çok ama çok bütünleşmiş durumdadır. Ve bu bireylerin, ortak bir ahlak anlayışı da yoktur. Onları birbirine bağlayan tek bir şey yoktur. “Hepimiz bu kurallara uyacağız” demezler. Kurallara uymalarının tek nedeni kim izlediği için? Polisler izliyor, hükümet izliyor, yoksa kovulursun. Kurallara uymalarının nedeni bu. Değil mi?
Yani olan şey şu: Güçlü bağları olmayan toplumlar, asabiyet ”عصبية” (gruplaşma) kelimesi kötü bir kelime ama aynı zamanda iyi bir kelime, birbirleriyle güçlü bağları olmayan bu toplumlar zayıflamaya başlıyor. Çünkü güç birlikten gelir ve bu toplumlar geliştikçe daha da bölünmüş hale geliyorlar.
Bunu köy ile karşılaştırın, yani tüm ailenizle bağlantınız var, komşunuzu tanıyorsunuz, komşunuzun komşusunun komşusunun komşusunu tanıyorsunuz, cuma namazına gidiyorsunuz, cuma namazında herkesi tanıyorsunuz, bayram namazına gidiyorsunuz, bayram namazında herkesi tanıyorsunuz, vb. Değil mi? Burada yaşayan bazı insanlar, Cezayir’deki, Tunus’taki veya başka bir yerdeki bir köyden gelmiş olabilirler ve ilk kez gidiyorsunuz, 18 yaşındasınız, daha önce oraya hiç gitmemişsiniz, ilk kez gidiyorsunuz ve camide yaşlı bir adamla tanışıyorsunuz, o size “Adın ne?” diye soruyor. Sen de “Hamidi” diyorsun. O da “Hamidi, amcanı tanıyorum, bunu tanıyorum, bunu tanıyorum” diyor. “Bu insanları nasıl tanıyorsun? Ben amcamı bile tanımıyorum.” Ve amcanla ilk kez tanışırsın, çünkü hepsi birbirine bağlıdır, herkes herkesi tanır.
Ve zamanla bu gelişmiş toplumlar zayıflamaya başlar. Kabile toplumlarında, ikisi arasında bir sürtüşme vardır ve sonunda… bu arada şehir toplumlarında da, genellikle para onlara akıyor, değil mi? Yani paranın şehirlere akması nedeniyle köylerde yoksulluk oluşuyor. Şehirler zenginleştikçe köyler yoksullaşıyor. Sonuç olarak, bu ekonomik ve sosyal durum, bu arada elbette şehir halkı köy halkını nasıl görüyor? Daha aşağı, daha değersiz olarak, değil mi?
Sonunda bu sürtüşme o kadar büyür ki, köy halkı isyan eder, savaşır ve şehir halkını yener, yeni bir hükümet kurar. Yeni bir hükümet kurar, elit kesimi ortadan kaldırır, elit kesimi ortadan kaldırır ve yeni bir toplum kurar. Ve derler ki: “Bu toplum köyden öğrendiğimiz ilkelere, adalete dayalı olacak, adaleti sağlayacağız.” Ama zamanla onlar da yeni şehir haline gelip aşırı bireyselleşirler. Ve bunu yaptıklarında, geride kalan insanlar gelip onlara saldırır.
Ve bu döngü bir şekilde devam eder ve bir milletin yıkıma en yakın olduğu an, zenginleri şehirlerde çok zenginleştiği andır. O kadar zenginleşirler ki artık servetlerini kaybedeceklerinden endişelenirler çünkü şehirlerde de aynı zamanda çok fazla yoksulluk başlar. Yani şehirlerde tüm bu güzel binalar ve sokaklar olsa da, şehirler yoksul mahallelerle, suçla dolmaya başlar. Ve zenginler, tüm servetlerini kaybedeceklerinden endişelenmeye başlarlar. Bu yüzden yaptıkları şey, paralarını giderek daha fazla biriktirmeye başlamaktır. Paralarını biriktirmeye başlarlar ya da bir kasaya koyarlar ya da tıpkı Karun gibi davranırlar, değil mi? Bunu yaptıklarında, servet birkaç kişinin elinde toplanır ve şehirlerde bile insanlar giderek fakirleşir. Bu da sınıflar arasında bir ayrım yaratır. Burjuva terimini duymuşsunuzdur, değil mi? Ve sonunda bir devrim gerçekleşir. Tüm serveti biriktirenlere karşı şiddet olacaktır, değil mi? Yani bu aslında dünyada devam eden bir döngüdür.
Mücrimin ve Mutrafin: Aşırı Zenginlik ve Yıkım
Şimdi, Kur’an ortaya çıkıp siyasi ve finansal elitleri hedef alır. Artık neden olduğunu anlayabilirsiniz. Toplumda bir tür kanser haline gelmeye başlıyorlar. Dünyada, tüm dünya servetinin belki de %60’ını, %70’ini, %80’ini elinde tutan büyük şirketler ve birkaç yüz şirketin CEO’ları yok mu? İnsanlar açlıktan ölürken? Durum böyle değil mi? Bu, onun yeni versiyonu ama bu her zaman bir şekilde, bir biçimde var olmuştur. Ve bu bir dönüm noktasına ulaştığında, devrimler olur ve yeni bir döngü başlar. Allah şöyle buyurur:
أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ • ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ
(Elem nuhliki’l evvelîn. Sümme nutbiuhumu’l âhirîn)
(Mürselât, 16-17)
كَذَٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ
(Kezâlike nef’alu bi’l mucrimîn)
(Mürselât, 18)
İnsanlar belirli bir düzeyde “mücrim” hale geldiklerinde olacak şey işte budur.
Jawad’la konuşuyorduk, bana yatlarda çalışan insanlar hakkında izlediği bir Vice belgeselinden bahsediyordu. Hani şu zenginlerin büyük yatları var ya. Otel sektöründe çalışan bir adam vardı, ikisi de aşırı zenginlerin otele gelmesinin ya da yatları almasının en kötüsü olduğunu söylüyorlardı. Çünkü aşırı zenginler geldiğinde, kurallar yok olur. Onları en kötü şeyleri yaparken göreceksiniz, en ahlaksız davranışları sergileyecekler, diğer insanlara böcek muamelesi yapacaklar. Hayatınızda hiç kendi aralarında parti yapan aşırı zenginlerden daha kötü insanlar görmediniz. İnsanların yapabileceğini hayal dahi edemeyeceğiniz davranışlar göreceksiniz ve serbest kaldıklarında bu onların normal halidir.
Yani bunu gören herhangi biri, ‘Mücrimin’ ”مُجْرِمِين (Mucrimîn)” der. Herkes bunu görüp böyle der. Kur’an bu insanlar için iki kelime kullanır: Mücrimîn ”مُجْرِمِين (Mucrimîn)” ve Mutrafîn ”مُتْرَفِين (Mutrafîn)”. Mutrafîn ”مُتْرَفِين (Mutrafîn)”, lüks içinde boğulmuş insanlardır. “Aman Allah’ım, helikopterim geç kaldı” diyen insanlar. İşte bu tür insanlar. Bu zihniyet yıkıma yol açar ve Allah bir döngü olduğunu söylüyor. Bu döngüye girdiğinizde; kendi servetiniz, kendi lüksünüz yıkılmanızın sebebi olur. Bu, kendi yıkımınıza yol açar. Yani bu:
أَلَمْ نُهْلِكِ الْأَوَّلِينَ • ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ الْآخِرِينَ
(Elem nuhliki’l evvelîn. Sümme nutbiuhumu’l âhirîn)
(Murselât, 16-17)
Ve sonra şöyle der:
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ
(Veylün yevmeizin li’l mükezzibîn)
Bu artık bu gerçekle bir şekilde bağlantılı; özellikle çöken toplumların en tepesindekiler için nihai felaket üzerlerine çöker. Yani artık bir bağlantı var. Ayrıca:
وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِّلْمُكَذِّبِينَ
(Veylün yevmeizin li’l mükezzibîn)
(Mürselāt, 15)
kıyamet günü hakkındaydı, değil mi? Ancak bu uluslar yok edildiğinde, o felaketin tadını bu hayatta bile alırlar. Bunu deneyimlediklerinde, bu artık “hem ahirette, hem de bu hayatta” şeklinde iki anlam kazanır.
Değersiz Bir Sudan Yaratılış
Şimdi çok ağır bir soruya geliyoruz. Bu, yükselen ve çöken uluslar ya da peygamberlere karşı gelen ve yok edilen uluslar hakkındaydı. Bu iki yorum vardı. Ama şimdi Allah şöyle diyor:
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاءٍ مَّهِينٍ
(Elem nahlukkum min mâin mehîn)
“Sizi zayıf bir sıvıdan yaratmadık mı?”
“Zayıf sudan yaratmadık mı?” Bu, ham bir çeviri olurdu. “Sizi değersiz sudan yaratmadık mı?”
Burada fark edeceğiniz ilk şey, size geri döndüğümüzdür. Siz kelimesine geri dönüyoruz. Önceki ayet, ilk nesilleri yok ettik ve diğerlerini de aynı yola sokacağız demişti. Çünkü biz suçlularla böyle başa çıkarız. Aynı yolu izleyecek olanlar kimlerdi? Kureyşliler. Artık doğrudan Kureyşlilerle konuşma zamanı. O da onlara doğrudan hitap ediyor ve şöyle diyor: “Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?” Burada kastedilen ise spermdir. Burası geldiğiniz yer değil mi? اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَٓاءٍ مَه۪ينٍۙ
Şimdi, مهين (Mehîn) kelimesi gerçekten ilginç. مهين (Mehîn) aslında ضعيف (Daîf) kelimesinden geliyor, onunla ilişkili. Yani, أمهن الرجل أضعفه (Emhene’r racule ed’afeh). Birini zayıflatmak gibi. Eskiden, artık dölleyemeyen atlar için مهين (Mehîn) kelimesini kullanırlardı. Yani, kısırlaşmış atlar: مهين (Mehîn). Allah, hamileliği tanımlamak için kısırlık kelimesini kullanıyor. Bu garip, çünkü hamileliği tanımlamak için doğurganlık kelimesi kullanırsınız. Allah, hamilelik için “kısır” kelimesini kullanarak, anne olmak için rahimde bulunan şeyin bile kendi başına bunu yapamayacağını, çok zayıf olduğunu söylüyor. Hayat verme gücünü ona veren Allah’tır.
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاءٍ مَّهِينٍ
(Elem nahlukkum min mâin mehîn)
(Mürselat, 20)
Suyun kendisi zayıftı.
Soyağacı Gururu ve İnsanın Kökeni
Allah bunu söylerken burada dikkate alınması gereken başka bir önemli husus daha var. Araplar miraslarından, hangi nesilden geldiklerinden… babamın kim olduğundan, babamın babasının kim olduğundan, kabilemizin kim olduğundan çok gurur duyuyorlardı. Her şiir أَطْلَال (Atlâl) ile başlıyordu ve sonra babaları hakkında konuşmaya başlıyordu. كَذِكْرِكُمْ آبَاءَكُمْ… أَوْ أَشَدَّ ذِكْرًا إِنَّهُ قُرْآنٌ Ve Allah diyor ki: “Sana babanın değersiz suyu hakkında bir şey söyleyeyim.” Bu oldukça aşağılayıcı, değil mi?
Ve biliyorsunuz, fakir bir aileden geliyorsanız, bunu aşağılayıcı bulmayabilirsiniz çünkü zenginler sizi zaten her zaman aşağılıyorlar. Ama zengin biriyseniz, elitlerden birisiniz. Kimse gözünüzün içine bakmaz. Ve şimdi sana doğrudan şöyle söyleniyor: “Sen değersiz sudan yaratılmadın mı?” “Ne dedin? Ailem hakkında ne dedin?” Bu, soya doğrudan bir hakarettir.
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاءٍ مَّهِينٍ
(Elem nahlukkum min mâin mehîn)
Peki bu sorunun arkasında ne var? Bazen soruların anlamı ağır olabilir, değil mi? Bu sorunun içinde كِنَايَة (Kinâye) olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse bu sorunun nasıl ima dolu olduğunu açıklayalım:
Öncelikle, sizden önce ölen insanlardan farklı bir sıvıdan mı yaratıldınız? Çünkü onlar da sudan yaratıldılar ve onlar da geldiler, gittiler ve yok oldular. Yok edilmeyecek kadar olağanüstü bir sıvıdan mı yaratıldınız? Mesele bu mu? Öyleyse, kendinizi aşağı gördüğünüz insanlardan daha yüksek bir kökenden mi yaratıldınız? Siz seçkin bir kabile olduğunuz için, onlardan farklı, zayıf olmayan özel bir sıvıdan mı yaratıldınız?
Hepinizin kökenleri aynı. Hepiniz aynısınız.
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاءٍ مَّهِينٍ
(Elem nahlukkum min mâin mehîn)
Hepiniz aşağılanmış kökenlerden geliyorsunuz. Diğer bir deyişle, Allah insanlara bu dünyada başlangıçlarının utanç verici bir şey olduğunu söylüyor. Ve bu dünyada onur sahibi olmamızın tek nedeni, Allah’ın bize bunu vermiş olmasıdır. Eğer Allah bize bunu vermemiş olsaydı, bu dünyada başlangıç noktamız aşağılık olurdu. Bu مَاءٌ مَّهِينٌ (Mâun mehîn).
Anne Karnındaki Çaresizlik ve Yeniden Diriliş
Bu güç pozisyonunda olmanın sebebi, her zaman böyle olman mı? Allah şöyle der:
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاءٍ مَّهِينٍ
(Elem nahlukkum min mâin mehîn)
Yani kendini çok güçlü ve zengin sanıyorsun, kimse gözüne bakamaz, kimse liderliğini sorgulayamaz; peki hep böyle miydin? “Hayır, ben hep…” Gerçekten mi? Annenin karnındayken bile böyle miydin? Bu kadar güçlü müydün?
Bir saniye için hayal gücünüzü biraz kullanmanızı istiyorum. Bir zamanlar ben, sen ve hepimiz annemizin karnının içindeydik. Ve aslında bir noktada annemiz bizim orada olduğumuzu bile bilmiyordu. Annem orada olduğumu bilmiyordu ama ben oradaydım.
لَمْ يَكُن شَيْئًا مَّذْكُورًا
(Lem yekün şey’en mezkûrâ)
“Sen bahsedilmeye değer bir şey bile değildin.”
Aslında, seni çok seven annen için bile sen yoktun. Sen bir hiçtin. Onun içindeydin ve onun için bir hiçtin. Sana karşı hiçbir duygusal bağ kurmamıştı, seni sevmiyordu, sana karşı hiçbir şey hissetmiyordu.
Ve şimdi içerideyiz, küçük bir damla vardı ve oluşmaya başlıyoruz. Ve oluşmaya başlarken, nasıl bir şey olduğunu hatırlayamıyorum ama hatırlayabilseydim; ağzım yok, gözlerim yok, ellerim yok. Sadece bu yerde sıkışıp kalmışım bu organların arasında… Burada oturuyorum ve tamamen çaresizim. Böyle bir durumda güçlü müsündür? Hayır. Evin kendisi aslında oldukça aşağılayıcı. Yaşadığım evin kendisi aşağılayıcı ve ben tamamen, tamamen güçsüzüm.
Ben bu şekilde yaratılmayı hak ettim mi? Gözlerimin, ellerimin, parmaklarımın, ayaklarımın, vücudumun, zihnimin, dilimin, dişlerimin… tüm bu var olan şeylerin, tüm bu gelişmekte olan kemiklerin, gelişmekte olan kulakların… yaratılmasını hak ettim mi? İçeride bunlar olurken bunların herhangi birine sahip olmaya layık mıyım? Allah şöyle der:
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاءٍ مَّهِينٍ
(Elem nahlukkum min mâin mehîn)
“Para kazandım, bu yüzden daha iyi muameleyi hak ediyorum” dediğinizde… “Bunu hak ediyorum, şunu hak ediyorum…” Annenizin karnında bu şekilde yaratılmayı hak ettiniz mi? Bunu hak ettiniz mi? Kimse sizi hatırlamıyordu bile. Hakkınız nereden geliyor?
Bu en ego kırıcı şeydir ve sadece alçaltmakla kalmaz, bir kâfir açısından da aşağılayıcıdır. Bir mümin açısından ise, bu beni ve sizi son derece minnettar kılmalıdır. Ya Allah, ben bir hiçtim. Bu benim özüm. Ben buydum ve burası benim evimdi.
Ve hamilelikte ters gidebilecek pek çok şey var. Sadece yaşam ve ölüm gibi aşırı durumlar değil; şekil bozuklukları, beyin yetersizlikleri, her türlü genetik bozukluk gibi her türlü şey olabilir. Düşük, erken doğum… her türlü şey ters gidebilir, ama yine de buradayız. Ve Allah bize soruyor, yani buraya kendi başınıza geldiğinizi mi sanıyorsunuz?
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاءٍ مَّهِينٍ
(Elem nahlukkum min mâin mehîn)
(Murselât, 20)
Ve bu soruyu sorduktan sonra, bu biraz garip bir şey değil mi? Sanki bir hayatımız yokmuş, hayatta değilmişiz ve Allah bizi ölümden yaratmaya başlamış, bir varlığımız yokmuş ve Allah bizi hayata getirmiş. Yani diriltilmişiz, yaratılmış ve hayata getirilmişiz.
Bu suredeki soru yeniden dirilmekle ilgiliyse, Allah sanki şöyle diyor: “Ben bunu size zaten daha önce yapmadım mı? Sizi zaten diriltmedim mi? Bir sıvıdan? Neden sizi topraktan diriltmenin benim için zor olduğunu düşünüyorsunuz?” Bu sadece aynı olgunun devamı. Öyleyse:
أَلَمْ نَخْلُقكُّم مِّن مَّاءٍ مَّهِينٍ
(Elem nahlukkum min mâin mehîn)
(Murselât, 20)