Ruh, Kalp ve Nefs

Bilmenizi istediğim üç kelime var: Ruh, kalp, nefs. Ve bu sırayla:

  1. Ruh
  2. Kalp
  3. Nefs

Ortada hangisi var? Kalp. Kalp, savaş meydanıdır. Kalp, ruh ve nefs arasındaki savaş meydanıdır.

Nefs diyor ki: “Daha fazlasını al, daha fazlasını istiyorum.” Nefsin içinde açgözlülük, arzular, intikam, kıskançlık, yalan, hile var. Sürekli “ben, ben, ben” der, işte bu nefs. Peki, nefs neyi kontrol altına almak istiyor? Kalbi.

Allah’ı hoşnut etme arzusu, huzur bulma arzusu, şükretme arzusu, cömert olma arzusu, diğerkâm olma arzusu, başkaları için adalet isteme arzusu, iyilik yapma arzusu, sadece kendisi için değil başkaları için de bir şey yapma arzusu… Bunların hepsi nerden geliyor? Ruh. Ruhtan geliyorlar. Ve ruh da kalbi etkilemeye çalışıyor.

Bir yandan ruh kalbi kendine çekmeye çalışırken, diğer yanda nefs de kalbi kendine çekmeye çalışıyor. Kalp ise bu savaşın tam merkezidir. Bu arada kalp kelimesinin kökü تَقَلُّب (değişmek)’ten gelir. Gerçekten de kalp sürekli değişiyor, çünkü savaş asla bitmez. Sürekli biri çekiştiriyor, biri kazanıyor. Ve hepimiz bu ikisi arasındayız, her birimiz.

Bazı günler olur, ruh galip gelir. Ramazan’da mescittesinizdir, dua ediyorsunuzdur, gözyaşı döküyorsunuzdur. Ruh galip gelir. Ve ruh galip geldiğinde, nefs’in sebep olduğu tüm yaraları hatırlar. Çünkü nefs kalbi ele geçirdiğinde ve kötü bir şey yaptığında, bu yalnızca kalpte kalmaz, ruhu da yaralar.

Ruh kalbe der ki: “Ne yapıyorsun? Neden acı çekiyorum?”

Kalp, nefs’e döner ve der ki: “Ne yaptın!”

Nefs de der ki: “Tamam, tamam üzgünüm.” Geçici olarak utanç duyar, sonra der ki: “Ama hala açım.”

Sonra yeniden bir şey yapar. Ruh tekrar acı çeker, tekrar kalbe şikâyet eder, kalp tekrar nefse dönüp sorar: “Ne yaptın?” Çünkü ruh diyor ki: “Beni uzaklaştırıyorsun.”

Ahirette yargılanacak olan kalptir. Kalp yargılanacak. Ve kalbin Allah ile bir bağı olması gerekir. Peki, bu ikiliden Allah ile bağlantılı olan hangisidir? Ruh. Ruh, kalbi temiz tutmak isterken, nefs onu zıttı yöne çekmeye çalışır.

Maddi ve Manevi Denge

Madde ve zihin. Hatırlayın, felsefeciler “Madde yoktur, önemli olan sadece zihindir.” derken, bilim adamları da “Zihin bir şey ifade etmez, var olan tek şey maddedir.” demişlerdi. Şimdi bu düşünceleri burada ele alalım.

Ruh, manevidir. Nefs ise bedenseldir. Bedensel ihtiyaçlar, maddesel ihtiyaçlardır. Değil mi? İçimizdeki bu savaş, ruh ve bedenin, manevi ile maddi olanın mücadelesidir.

Hristiyanlıkta bunun çözümü keşiş hayatı olmuştur: “Ömrün boyunca kendini suçlu hisset.” Yahudilikte: “Hayatın sonunda azıcık suçlu hisset.” Modern Psikoloji’de: “Nefs-i Levvame‘nin ne gereği var, at gitsin. Ruh’tan kurtul gitsin, ruh diye bir şey yok. Sadece Nefs-i Emmare var, ne istersen onu yap.”

Peki, Kur’an ne yaptı? Kur’an, ruh’un nefs’ten daha önemli olduğunu söylemedi; Kur’an beden ve ruh arasında bir denge kurdu. Kur’an “sadece Allah’ı hatırlayın ve güzel yiyecekleri tatmayın” demedi. Kur’an, “arzularınız olsun ama evlenmeyin” demedi.

Yılın en manevi zamanı Ramazan, değil mi? Allah bize oruç tutmamızı, yani bedenimize kısıtlama getirmemizi söylüyor. Ama gece olduğunda eşinizle birlikte olabilirsiniz diyor. Ne? Ve sabaha kadar yiyin ve için diyor. Bunlar nefs için değil miydi? Yani gün boyunca ruhu beslerken, gece boyunca nefsi besliyorsunuz. Ruh ve nefs, ruh ve nefs… Ay boyunca. Tamamen manevi değildir, denge ayıdır. Allah;

وَوَضَعَ الْمِيزَانَ

(Ve veda’al mîzân)

diyor.

“Allah dengeyi indirdi”

(Rahman,7)

Hayatınızın en manevi anı Hac olacaktır, değil mi? Gömüleceğimiz kıyafetleri giyeriz, değil mi? Yani tek düşündüğümüz şey ahirettir. Tavaf ediyoruz, herkes ellerini kaldırıyor ve şöyle diyor:

رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً

(Rabbenâ âtinâ fiddünyâ haseneten ve fil âhirati haseneh)

Eğer sadece ahiret ile alakalı olsaydı ne dememiz lazımdı? رَبَّنَا آتِنَا فِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ (Rabbenâ âtinâ fil âhirati haseneten ve kınâ azâbennâr). Neden dünya? Çünkü sorun dünya, o nefs için, değil mi?

Hristiyanlığın çözümü nefsi inkar etmekti. Bu arada yeni Hristiyanlık, “Joel Olsteen Hristiyanlığı” yeni bir çözüm getirdi: “Hayır, hayır suçlu hissetmene gerek yok. Tanrı, nefsinin peşinden gitmeni istiyor. Öyleyse bir Rolex al kendine. Tanrı bana helikopter verdi, iki tane jet verdi, Florida’da malikânem var. İsa iyidir, hem de çok iyidir.” Ne yaptılar? Dediler ki: “Suçlu hissetmeyi bırakın, nefsin peşinden gitmenin Tanrı’nın sizi sevdiği anlamına geldiği yeni bir Hristiyanlık ortaya çıkaralım.” İnanılmaz bir yeniden yapılandırma!

Peki, Kur’an ne yapıyor? Allah buyuruyor ki:

لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ أَن تَبْتَغُوا فَضْلًا مِّن رَّبِّكُمْ

(Leyse aleyküm cünâhun en tebteğû fadlen min rabbiküm)

(Bakara,198)

Hacc’a gittiğinizde orada iş yapmanızda bir zarar yoktur. “Hacc’da mı, ne? Buraya her şeyi bırakıp geldim.” Ama Allah diyor ki: “Buraya dünyanın dört bir yanından gelen insanlar var; yeni ticari bağlantılar kurmak, iş ilişkileri geliştirmek istersen bunda bir sakınca yok.”

Allah bu dinde sürekli ne yapıyor? Manevi olanla maddi olan arasındaki dengeyi tekrar ve tekrar koruyor. Yemekte, evlilikte, parasal şeylerde… “Bütün paranı verme, varlığını arındıracak kadarını ver,” diyor. İş yapmamızı yasaklamadı, seyahat etmemizi yasaklamadı.

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ

(Yeryüzünde gezip dolaşın ki; ..)

Allah’ın nimetlerini takdir etmiyorsanız, O’na nasıl şükredebilirsiniz ki? Nasıl yapabilirsiniz ki? Lezzetli yiyeceklerden yiyin.

وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْأَكْمَامِ

(Salkım salkım hurma ağaçları)

(Rahman, 11)

Hristiyan keşişler dünyayı reddetmek için tek tip yemek yerken, Kur’an meyvelerin özünü, kabuğunu, sütü, bütün nimetleri bize sunduğunu söylüyor, aman ya Rabbi. Allah bu dünyadan da zevk almamızı istiyor.

Dersin başında söylediğim gibi hayatta kalacak olan tek ideoloji, insan doğasına uygun olan ideoloji olacak. İnsan çok büyük bir çelişki. İçimizde hem bir hayvan var hem bir melek var. Hem ruhumuz, manevi bir tarafımız var; hem de maddi, fiziksel bir tarafımız var. Ve her ikisinin de arzuları, ihtiyaçları var. Ve Allah bize bu iki yönün ihtiyaçlarını dengeleyen bir din vermiş.

Bu dengeyi şaşırdığınızda ise, işte orada nefs-i levvame (kendini kınayan nefis) geliyor. İşte nefs-i levvame oradan geliyor. Ayrıca, “kıyamet (ayakta durmak)” için iki ayağınızın üzerinde durmanız gerekir. Birini dünya, birini ahiret gibi düşünebilirsiniz. İki ayağınızın üzerinde durmanız gerekir. İkisi de.

Yersiz Suçluluk ve Eksik Suçluluk

“Yersiz suçluluk” ve “Eksik suçluluk”. Korkmamız gereken iki şey.

Yersiz Suçluluk

“Yersiz suçluluk” duygusundan başlayalım. Allah bir şeyi helal kıldığında, kimse sizi onunla ilgili suçlu hissettiremez. Ama toplum hissettirir, değil mi? Bazı helal şeyler vardır, ama toplumunuz, aileniz, ya da kültürünüz bunları sevmez. Bu yüzden kendinizi kötü hissedersiniz.

Bir yersiz suçluluk örneği daha vereyim; biliyorsunuz günümüzde insanlar zamirler konusunda çok hassas. Bir arkadaşım bir kafeye gidiyor (starbucks değil), kahvesini alırken “Teşekkür ederim bayım” diyor ve gidiyor. Sonra “Ah, bayım dedim, cinsiyetçi bir ifade kullandım, gidip özür mü dilesem acaba?” diye düşünüyor. “Çünkü bu insanların ne çıkacağını bilemezsin.” Dönüp özür dileyecekken bir anda duruyor düşünüyor: “Gazze’de katledilen binlerce insanı düşünmüyorum da, bu kişiye bayım dediğim için alınır diye düşünüyorum. Yanlış şey için suçluluk hissetmeye şartlandırılıyorum, suçluluk duygum yeniden şekillendiriliyor.”

Eğer zihniniz, ruhunuz Allah’a bağlıysa, suçluluk duygunuz yanlış bir yere yönlendirilmez. Kur’an’la olan bağımız, suçluluk hissimizi doğru yere yönlendirecek ve yanlış yerden kaldıracaktır. Yanlış yere yönlendirilmiş suçluluk, dünyada felaketlere sebep olur. Hristiyanlığın yaptıklarına bir bakın. Bugün içinde bulunduğumuz dünya, işte bu yanlış yerleştirilmiş suçluluktan kaynaklanıyor. Bu, ilk büyük felaket: yanlış yere yönlendirilmiş suçluluk. Peki ya diğeri neydi?

Eksik Suçluluk

Şimdi ürkütücü bir örnek vereceğim, ama kimseyi veya herhangi bir kurumu eleştirmek istemiyorum. Sadece üzerinde düşünmenizi istiyorum.

Çocuklarımıza tecvit öğretip bunu kutluyoruz. Çocuklarımıza Kur’an’ı güzel bir şekilde okumayı öğretiyoruz. Çocuklarımıza hafızlık öğretiyoruz. Kur’an okuma yarışmaları, hafızlık yarışmaları, kıraat geceleri düzenliyoruz. Kur’an’ı kutluyoruz, kutluyoruz, kutluyoruz…

Ama kimse durup da şu soruyu sormuyor: Kıyamet Günü Allah’ın huzuruna çıktığımızda, Allah bize şunu derse: “İnsanlara, kitabımın hakkını vermiş gibi hissettirdiniz, ama onlara okudukları şeyi düşünmeyi asla ama asla öğretmediniz. Kur’an’ı kullanarak insanları Kur’an’dan uzaklaştırdınız. İnsanlara, üzerine hiç düşünmeden Kur’an’la olan işlerinin bittiğini düşündürdünüz. Kur’an’ı ezberleyen milyonlarca çocuğa, bir kez olsun okudukları bu kelimelerin anlamını kalplerine ve zihinlerine taşımaları gerektiğini öğretmediniz. Onlara, bu kelimelerin yalnızca seslerinin değil, aynı zamanda mesajlarının ve hikmetlerinin de içlerine işlemesi gerektiğini anlatmadınız. Mesajını ve hikmetini sesleriyle değiştirdiniz öyle mi? Halbuki kıraatin güzelliği ve sesi, Kur’an’ın içeriğini tefekkür etmek için bir kapı olmalıydı; nihai hedef değil. Siz bunu nihai hedef yaptınız ve kutladınız öyle mi? Ve hiç suçlu da hissetmiyorsunuz öyle mi? İyi hissediyorsunuz.”

Bu, eksik suçluluk değil midir? Bana göre bu eksik suçluluk. Tabii ki Kur’an’ın ezberlenmesini kutlamak isterim. Ama milyonlarca hafızın Kur’an’ın kelimelerini ezberlediğini, ancak Allah’ın kelamını anlamadığını görmekten dolayı üzülmeliyim. Bana göre bu bir trajedi. Kalbinde Kur’an olan bir insan, asla “Bu ayetler ne anlatıyor?” diye merak ettirilmemiş, asla.

Sonra ne diyoruz? “Tamam, hafız oldular, artık bunlar alim olmalı, hoca olmalılar.” Sonra diğer her şey üzerine çalışıyorlar, Fıkıh, Akide, Siyer, Kelam, Mantık… Tahmin edin bir tek ne üzerine çalışmıyorlar? Derinlemesine Kur’an.

Pakistan’a gittim, Endonezya’ya gittim, farklı Müslüman ülkelere gittim. Medrese hocalarına sordum:

— “Kur’an üzerine uzmanlaşma nerede?”

— “Bizde yok. Biz şu kadar yıl fıkıh, bu kadar yıl akide öğretiyoruz.”

— Peki ya Kur’an?

— “Sadece şu tefsiri okuyoruz.”

— Ama bu sadece tefsir okumak, Kur’an’ın kendisini çalışmayı diyorum.

— “Hayır, öyle yapmıyoruz.”

Şok oldum ve Dr. Akram’a sordum:

— “Dünyada Kur’an nerede öğretiliyor?”

— “Aklıma pek bir yer gelmiyor.”

Belki Sudan’da, Fas’ta bazı girişimler var ama genel olarak böyle bir yer yok. Şunu çekinmeden söyleyebilirim ki, İslami çalışmalar içerisinde, dinimizin çalışmaları içerisinde yetim kalan konu Kur’an’ın kendisi oldu. Ve biz ümmet olarak bu durumdan dolayı hiçbir suçluluk duymuyoruz. Bana göre işte bu eksik suçluluk. İşte burada bir sorun var, çok çok derin bir kayıp var. Bu böyle devam edemez.

Allah “nefs-i levvame” dediğinde, bu şeyin doğru yerde tutulması gerektiğini ifade ediyor. Nefsimizi yanlış yerleştirilmiş suçluluktan kurtarmalı ve olması gereken suçluluğu geri getirmeliyiz.

Suçluluğun Amacı ve Tevbe

Psikoloji genelde suçluluğun, bir eyleme dönüşmediği sürece işe yaramaz olduğunu söyler. Bu ayette Allah, suçluluğu Kıyamet gününe bir hazırlık mekanizması olarak kullanıyor, değil mi? Yani suçluluğun amacı yerinde oturup kötü hissetmek değildir. Suçluluğun amacı, o hisse neden olan durumu düzeltmeye yönelmektir.

إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا

(İllellezîne tâbû ve aslehû ve beyyenû)

(Bakara, 160)

Tevbe ederler ve düzeltirler. Proaktif davranırlar. Suçluluk içinde kalmayız, onun içinde kaybolmayız ya da birilerini suçluluk içinde tutmayız. Bilirsiniz insanlar hata yapar, bazen büyük hatalar yapar. Ben yaparım, siz yaparsınız. Dünyanın bilip bilmemesi önemli değil, hepimiz hata yaparız. Ama bazı hatalar diğerlerinden daha büyüktür.

Uhud’da o sahabelerin mevzilerini terk etmesi büyük bir hataydı. Birçok sahabe şehit düştü, birçok sahabenin bedenleri parçalandı. Hamza (ra)’ın göğsü yarıldı, kalbi yerinden çıkarıldı, ciğeri parçalandı. Peygamberimiz (sav), sevgili amcasının bu halini gördü. Bu, bazı sahabeler yerini terk ettiği için oldu. Bu hiç de az miktar bir suçluluk değil. O hatanın sonucunda tüm bu olanlardan dolayı hissettikleri suçluluğu hayal edebiliyorum. Bu suçluluk içinde ömür boyu kalabilirlerdi, değil mi?

Ve Allah, Peygamberine (sav) şöyle buyurdu:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللَّهِ لِنتَ لَهُمْ ۖ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ ۖ

فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ ۖ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

(Febimâ rahmetin minallâhi linte lehüm ve lev künte fezzan ğalîzal kalbi lenfeddû min havlik)

(Fa’fü anhüm vestağfir lehüm ve şâvirhüm fil emri fe izâ azemte fe tevekkel alallâhi innallâhe yuhibbül mütevekkilîn)

“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.”

“Öyleyse onları affet.”

“Onlar için bağışlanma dile.”

“Yapacağın işlerde onlara danış.”

(Ali İmran, 159)

Hata yapmış olmaları değersiz oldukları anlamına gelmez, onları değerlendirmeye devam et. Fikirlerine değer ver, hata yaptıkları için değersiz değiller.

“Karar verdikten sonra da artık Allah’a tevekkül et.”

Bu din bizi suçluluk duygusunda tutmadı; ne babamız Âdem (as)’ın suçluluğunda, ne de kendi hatalarımızın suçluluğunda. Telafi edebilirsin, devam et. Pişmanlık duyarlar, tövbe ederler ve mesele kapanır; hayat devam eder. Üstelik bu küçük bir hata değil, bu hata canlara mal oldu. Yine de yola devam edilir. Subhanallah, Allah’ın bize lütfettiği ne muazzam bir din.

Ve sadece bu iki ayet;

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ ۙ وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ

(Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti ve lâ uksimü bin nefsil levvâmeh)

Kur’an’ın tüm felsefesini içeriyor. Bizi diğer dinlerden, modern psikolojik trendlerden ve dünyadaki mevcut karmaşadan ayıran bir dünya görüşü içeriyor. Bu, dünyada olup bitenlerin kurtarıcısıdır. Bu, dünyayı kurtarabilecek tek yoldur.

Allah bizleri, nefs-i levvame’nin gerçekten hakkını veren bir toplum eylesin. Ve hepimize nefs-i mutmainne mertebesine ulaşmayı nasip eylesin.