Değerli kardeşim Üstad Nouman Ali Khan, sizinle tanışmak benim için büyük bir mutluluk, gerçekten büyük bir şeref. Hepimiz Üstad Nouman Ali Khan’ın kim olduğunu biliyoruz. Ama ben bu akşam inşallah sizi daha yakından tanıyacağım. Ve geçmişte nasıl biri olduğunuzdan bugünkü halinize nasıl geldiğinize dair tecrübelerinizi ve yolculuğunuzu birlikte paylaşma mutluluğunu yaşayacağım.

— Müsaadenizle, sizi ilk kez gördüğüm andan bahsederek başlamak istiyorum.

— Tabii.

— Sizi ilk gördüğümde muhtemelen 2010 ya da 2011 yılıydı. İnternetteydi, YouTube’un henüz… Sanırım çevirmeli ağ bağlantısı dönemini geride bırakmıştık.

— Doğru.

— O zamanlar YouTube’da, sanırım “The Deen Show” programındaydınız. The Deen Show’da.

— The Deen Show. Eddie kardeşimle. Evet.

— Biraz daha farklı, biraz daha genç görünüyordunuz.

— Evet.

— Görünüşe göre maşallah, yaş aldıkça daha da yakışıklı oluyorsunuz, tebarekallah. Ama…

— Çok naziksiniz. Cezakallahu hayran. Pek doğru değil ama neyse, evet.

— Tamamen kardeşçe söylüyorum.

— Evet, evet.

— Sizinle röportaj yapıyordu ve ilk kez orada gördüğüm başlıkta “Bir ateist Müslüman oluyor” yazıyordu.

— Evet.

— Ben de bu kişinin kim olduğunu görmek istedim. Çünkü bir öğretmen olarak, bizim de gençlerimiz var ve özellikle Batı’daki gençler bazen sorguluyorlar; “Allah’ın var olduğunu nereden bileceğim?” “İslam’ın doğru yol olduğunu nereden bileceğim?” diye. Bazıları bu soruyu sormaktan bile korkuyor. O röportaj benim çok ilgimi çekmişti.

Konuşmanızı dinlediğimde, elhamdülillah henüz, yani, Allah Subhanehu ve Teala’nın bugün size nasip ettiği bu şöhrete, —tabii ki inşallah hayırlı bir… ve davet çalışmalarındaki bu noktaya ulaşmamıştınız. Ve sizi çok dikkatli bir şekilde dinliyordum.

— Evet.

— Kendi kendime dedim ki: “Bu genç adam gerçekten çok belagatli. Çok güzel konuşuyor. Onun sadece sonradan Müslüman olmuş sıradan bir ateist olduğuna inanamıyorum.” Çok fazla şey söylemeyeceğim ama eğer bu konuda haklıysam, bu küçük yolculuğu bizimle paylaşabilir misiniz? Ateist miydiniz? Yoksa ondan önce Müslümandınız da sonradan mı öyle oldunuz? Sorularınız, şüpheleriniz mi vardı? Sizi İslam’a getiren şey neydi?

Çocukluk Yılları ve Amerika’da Kültür Şoku

— Sorunuz için Allah razı olsun. Sanırım… Tabii ki Müslüman bir ailede büyüdüm hatta oldukça dindar bir Müslüman ailede diyebilirim. Aslında çocukluğumun bir kısmı Suudi Arabistan’da geçti. İkinci sınıftan sekizinci sınıfa kadar, Pakistan Büyükelçiliğinde görev yapan babam Riyad’da bulunuyordu. Yani biz… Riyad’daydık. Birlikte birçok kez umreye gittik. Babam orada iki kez hac yaptı. Tabii biz hacca gitmedik, çocuklar gitmedi. Ama… ve sonra biz… Pakistan’da da bir yıldan biraz az bir süre okula gittim. Yani ilk eğitimim temelde tamamen İslami bir ortamda geçti.

Sonra Amerika’ya geldiğimizde onuncu sınıfa başlayacaktım ve devlet okuluna kaydolduk. New York, Queens’teki bir devlet okulu, temelde İslam dünyasındaki bir otogarda görebileceğiniz türden bir kaostan ibarettir. Yani… Hiç sınıfa benzemiyordu. Tam bir kargaşa hakimdi ve… benim için çok ama çok büyük bir kültür şokuydu.

Bu ateizm meselesinde sadede gelecek olursak, sanırım ilk… kendi içime dönüp baktığımda ve o geçiş sürecini nasıl yaşadığımı düşündüğümde, ilk hissettiğim şey yabancılık duygusuydu. “Ben buraya ait değilim.” hissiydi. Bu insanlar konuşma tarzımla dalga geçiyorlar. Beni garip, tuhaf ve uyumsuz buluyorlar. Benden daha özgüvenliler. Benden daha iyi konuşuyorlar. Yani her konuda benden daha iyiler. Okuldayken kendimi her bakımdan yetersiz ve aşağı hissediyordum. Ve insanlarla herkesin içinde alay edip onları küçük düşürmek oradaki kültürün çok yaygın bir parçasıydı.

Bilirsiniz, çocuklar acımasız olabiliyor ama… Yani… enteresan bir şey var. Üniformanın farklı bir etkisi oluyor. Üniforma giydiğinizde, diğerlerinden daha iyi giyinmiş olmuyorsunuz. Dolayısıyla neyinizle dalga geçecekler ki? Ayakkabınızın yeterince parlamamasıyla mı? Yani uğraşacak bir şey bulamıyorlar. Ama— okullarda üniforma olmadığında, ki ABD’de… kimi marka giyiniyor, kimi şöyle kimi böyle giyiniyor. Ben de doğal olarak Pakistan’dan yeni geldiğim için inek bir Pakistanlı çocuk gibi giyiniyordum. Hatta okula…

— Tam olarak nasıl giyiniyordun?

— Annemin ördüğü bir kazak.

— Tamam.

— Açıklayıcı oldu mu?

— Evet, kafamda gayet net canlandı. Seni anlayabiliyorum. Benim de başıma geldi.

— Tamam.

— Yedinci sınıfta aynı şeyi yaşadım. Yani— Annem eşofman altımı kendi dikmişti. Bir yıl boyunca alay konusu oldum.

— Evet. Evet, bir de okula evrak çantasıyla gidiyordum. Tabii bunun pek iyi bir sonucu olmadı. Böyle bir alay konusu olunca da, kafamdaki tek düşünce okulda o günü sağ salim atlatabilmek oluyordu. Yani tek… Sınıfta otururken tek düşündüğüm şey, “Acaba şimdi kim laf atacak?” oluyordu. Bütün gün bu kaygıyı yaşıyordum ve bu, ailemle konuşabileceğim bir şey de değildi. Çünkü okuldan içeri adım attığınızda bambaşka bir dünyaya giriyorsunuz, değil mi? Dolayısıyla, daha…

— Bu anlattığın ilkokulda mıydı?

— Lisedeydi.

— Lisede, tamam.

— Evet, lisedeydi. O sıralar 16 yaşlarındaydım. O dönem öğrendiğim şeylerden biri de kendime… Mecbu— Evet, ancak bir sürü halinde hayatta kalabiliyorsun, o yüzden kendine bir grup bulman gerekiyor. Ve her okulda tuhaf tipler vardır. Hani şu inekler…

— Evet.

— …hiçbir yere uyum sağlayamayan garip tipler.

— Doğru, evet.

— İşte— Benim de etrafımda böyle birkaç tuhaf tip…

— Hepimiz tuhafız.

— …dışlanmış tiplerdi ve onlarla arkadaş olduk. Bu da bizim, “Gel, toplumun geri kalanından soyutlanıp şu köşede birlikte takılalım.” grubumuz oldu.

— Sen de o tuhaf tiplerin arasındaydın yani.

— Evet, ben de onlarla birlikteydim.

— Tamam, anladım.

— Şöyle…

— Tebrikler.

— Bir Rus çocuk vardı, bir Çinli çocuk vardı, ben vardım, bir de Sih bir çocuk vardı; köşedeki tuhaf tipler bizdik işte. Orası bizim mekanımızdı.

Ama zamanla içimde yeni bir dürtü uyandı. O da şuydu: “Hayır, hayır, ben sadece köşede durmak istemiyorum. Aralarına karışmak, uyum sağlamak istiyorum. Bunun için ne gerekiyor?” Sonra da diğerleri gibi konuşma isteği başladı. İlk… Sanırım İngilizce kelime dağarcığımdaki ilk sıçrama küfürlerle oldu. Çünkü o… Burada durum nasıl bilmiyorum ama New York’ta bir küfür, açık saçık bir kelime; hem isimdir, hem sıfattır, hem zarftır, hem virgüldür hem de noktadır. Yani bir cümleyi aktarırken iki kelimeden biri küfürdür. Dolayısıyla o jargonu kapacaksanız, öğrenmeniz gereken şey budur, değil mi?

Ve çok ilginçtir, Allah şöyle buyuruyor:

بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْإِيمَانِ

(Bi’se’l ismü’l füsûku ba’de’l îmân)

(Hucurât, 11)

Bozuk bir dil kullanmaya başladığınızda, bunun ruhen üzerinizde gerçekten bir etkisi oluyor ve kendi fıtratınızla olan uyumunuzu giderek kaybediyorsunuz. Bu, خِلَافُ الْفِطْرَةِ (Hılâfü’l fıtra) olan bir durumdur. Ben gerçekten böyle hissettim. Ve—

— خِلَافُ الْفِطْرَةِ (Hılâfü’l fıtra) yani fıtratın…

— Yani doğanıza aykırıdır. Bu kelimeleri kullanmak istememek insanın doğasında vardır. Diliniz bunun için… Diliniz kutsal şeyleri, güzel şeyleri söylemek için tasarlanmıştır. Yani bu durum… İçinizdeki bir şeye zarar veriyor, onu çiğniyor. Bunu hissedebiliyordum ama işte, sadece topluma ayak uydurma arzusuydu.

Sonra giyim tarzım değişti, saç kesimim değişti. Tuhaf bir saç modelim vardı. Hani şu yanların tamamen kazındığı, arkada at kuyruğu olan modellerden biriydi.

— Evet.

— Daha sonra bir İspanyol mahallesinde işe girdim. Tabii ben… İngilizcem bayağı iyi olmuştu ama sonra o İspanyol mahallesine uyum sağlamak için İspanyolca öğrenmeye başladım. İspanyolcam da gerçekten çok ilerledi. İnsanlar beni Meksikalı ya da Porto Rikolu falan sanıyordu.

Psikolojik ve Entelektüel Ateizm

İşte öyle… Ama sonra o ateizm meselesi aslında şöyle ortaya çıktı… Ben ateizmi ikiye ayırarak ele almayı seviyorum. Bir psikolojik ateizm var, bir de entelektüel ateizm var. Ve açıkçası ben hiçbir zaman entelektüel bir ateist olduğumu düşünmüyorum. Bu aslında… Entelektüel ateizm bence çoğu insan için aslında sadece bir bahane. O buzdağının %90’ı psikolojiktir.

— Kesinlikle katılıyorum.

— Değil mi?

— Evet, çok doğru.

— Sonra da bunun üzerini birtakım entelektüel bahaneler ve sözde mantıklı gerekçelerle örtüyorlar. Ve o son derece zayıf mantıksal argümanları biraz eşelemeye başladığınız anda, duygusal taraf bir anda kükreyerek ortaya çıkıyor. Siz de, “Tamam, senin asıl derdin buymuş” diyorsunuz.

Benim de asıl derdim buydu, değil mi? Dolayısıyla bu dine bir ihtiyaç duymuyordum. Ve dine ihtiyacınız yoksa, Yaratıcı’ya neden ihtiyacınız olsun ki? Yani ihtiyacım olan her şey var; arkadaşlarım var. Popüler olabilirsiniz, istediğiniz her şeye sahip olabilirsiniz. Hayatta bir işe, paraya ihtiyacınız vardır; ihtiyaç duyduğunuz şeyler bunlardır. Neden gidip namaz kılasınız ki? Neden bütün o… Anlarsınız ya. İşte bu yüzden o konular gittikçe daha da anlamsızlaştı.