Buzdağının görünen kısmı ise kolejdeki ilk dönemimde Felsefeye Giriş dersi almamla başladı. Aldığım iki ders vardı: Ahlak Felsefesi ve الفلسفة (El felsefe) Metafizik. Metafizik dersinde…

— Sözünü balla kesiyorum, Amerika’da “kolej” üniversite mi oluyor?

— Şöyle ki… 12. sınıf lisedir.

— Doğru.

— Ondan hemen sonra da koleje başlarsınız.

— Kolej, evet. Yani üniversite gibi.

— Temelde evet.

— Tamam, anladım.

— Biz… Amerika’da bu iki kavramı biraz birbirinin yerine kullanıyoruz.

— Tamam. Başkaları biliyorsa kusura bakmasın. Ben sadece…

— Evet…

— Bu kavramlara pek aşina değilim de.

— Hiç sorun değil. Neyse, felsefe dersinde olan şuydu: Dersi çok sevmiştim. Platon’u, Aristoteles’i çok sevmiştim. Yani… Sadece… Mantığa hatta din felsefelerine ve benzeri konulara gerçekten çok merak salmıştım. Sonra Tanrı’nın varlığına dair teleolojik, kozmolojik, ontolojik argümanlar ve bunlara karşı geliştirilen karşıt argümanlar… Bu konular beni büyülemişti.

Ve bunun sonunda kendi kendime dedim ki: “Biliyor musun? Her… Tanrı’nın varlığına dair her mantıksal argümana karşılık mantıksal bir karşıt argüman var. Yani bu bir yenişememe durumu. Dolayısıyla seçim sana kalmış.” Hocam da konuyu aşağı yukarı bu noktada bırakmıştı.

Buna ek olarak, Ahlak Felsefesi adında başka bir ders daha alıyordum. Ve… Özetlemek gerekirse, Ahlak Felsefesi dersinin ana fikri şuydu: Doğru ve yanlış diye bir şey yoktur; sadece sizin ne hissettiğiniz vardır. Yani…

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَٰهَهُ هَوَاهُ

(Eraeyte menittehaze ilâhehû hevâh)

(Furkan, 43)

ayeti bu düşüncenin vardığı son noktadır, bilirsiniz. Ve bu, teslim olmak istemeyen biri için gerçekten çok rahatlatıcı bir şeydir çünkü artık ben…

— أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَٰهَهُ هَوَاهُ (Eferaeyte menittehaze ilâhehû hevâh) (Câsiye, 23) ne demek?

— Evet. Yani mealen, “Heva ve heveslerini ilah edinen kimseyi gördün mü?” Değil mi? Böylece ilah siz olursunuz. Neden daha yüce bir güce ihtiyaç duyasınız ki? Kararı veren sizsiniz, değil mi?

İşte bu anlamda ateist olmak insana sahte bir özgürlük hissi veriyordu. Ve… Çünkü biliyorsunuz, New York’tayım. Sonra annemle babam… Babamın Pakistan’a geri dönmek için belgeleri çıkmıştı ve altı ay içinde gidecekti. Altı ay sonra gideceği için çok heyecanlıydım ve ailem… Çünkü ben üniversitede, burada kalacaktım. Ve artık ne yapacağımı kontrol eden bir ailem olmayacaktı. Başımın üstünde… Kimse beni gözetlemeyecekti… Yani tamamen özgür olacaktım, değil mi? Hem de New York gibi bir yerde; yani bu harika olacaktı, anlarsınız ya.

Dönüm Noktası: Bir Rüya ve İlk Secde

Ama sonra Allah’ın başka planları vardı ve düşüncelerimi bir şekilde başka bir yöne çevirdi. Ve benim… Aslında sanırım benim ilk dönüşümüm zihinsel değildi, duygusaldı. İkinci dönüşümüm ise zihinseldi. Yani süreç tersinden işledi.

— Duygusal derken, ne anlamda? Bunu biraz açabilir misiniz?

— Tabii, bir rüya görmüştüm. Muhtemelen en büyük dönüm noktası oydu. Bir rüya gördüm. Evden gizlice sıvışmıştım. Annemle babam üst kattaydı. Benim bir… New York’ta evlerin bodrum katı olur. Sizde de burada bodrum katı var mı?

— Tamam, yani… Çok fazla yok ama yine…

— Tamam…

— …biraz…

— Queens’teki… Eski evimizde… bodrum katımız vardı. Benim odam da bodrumdaydı. Ablam bodrum katında kalmak istemediği için bodrum katı bana kalmıştı; gerçi orayı su basıyordu. Ama benim için hava hoştu. Bunun avantajı şuydu: Bodrumun doğrudan dışarıya açılan kendi arka kapısı vardı. Böylece kimsenin ruhu duymadan bodrumdan gizlice dışarı sıvışabiliyordum.

Neyse, evden gizlice çıktım, Hindu bir arkadaşımla bir partiye gittim, gece saat 3:00’e kadar onunla takıldım ve gizlice eve geri döndüm. Annem… babam bunu asla öğrenemedi. Gerçi şimdi bu videoyu izleyecekler. Neyse işte, yani onlar… Eve döndüm ve kazasız belasız uykuya daldım.

Ve rüyamda kendimi kendi mezarımda gördüm. Başım bir kertenkele başına dönüşmüştü. Ve iki yanımdan da oluk oluk ateş akıyordu; sanki iki yanda bir sürü musluk varmış da onlardan su gibi ateş fışkırıyormuş gibiydi. Mezarın başında da biri durmuş, “Bu, namaz kılmadığın için.” diyordu. Ve o halde uyandım.

O zamana kadar herhalde birkaç yıldır tek bir vakit bile namaz kılmamıştım. Ne cuma, ne bayram namazı, hiçbir şey, değil mi? Ve bu olay annemle babam ayrılmadan önceydi. Bunun üzerine hemen kalktım ve namaz kıldım, nasıl kılınacağını bile bilmiyordum… Beş vakit namaz olduğunu biliyordum ama nasıl kılındığını pek hatırlamıyordum. Bu yüzden kendimce bir yatsı namazı, ardından kendimce bir akşam namazı, onun ardından da yine kendimce başka namazları peş peşe kıldım. Ve-

— Affedersiniz, yani küçük yaştan itibaren size namaz kılmanın öğretildiği bir aile ortamında büyümediniz mi…

— Öğretmişlerdi ama namaz kılmayalı o kadar uzun zaman olmuştu…

— Ha, unutmuştunuz…

— Unutmuştum. Mesele buydu. Evet. Hımm. Neyse, sonra secdeye kapandım ve ağlamaya başladım, durmadan ağladım ve ağlaya ağlaya uyuyakaldım.

— Bu hâlâ rüyada mı oluyor?

— Hayır. Hayır… Bu gerçek hayattaydı. Yani ağlayarak uyuyakaldım. Ertesi sabah uyandığımda hâlâ secdedeydim ve içimde bir şeyler adeta altüst olmuştu.

Ve yapmaya karar verdiğim ilk şey… Çünkü biliyorsunuz, ertesi gün arkadaşlarımla buluşmaya gidecektim. Yani dış dünyamda hiçbir şey değişmemişti. İç dünyamda inanılmaz bir şey yaşanmıştı ama dışarıda her şey aynıydı, değil mi? Arkadaşlarım, “Hey, pizza yemeye gitmek ister misin?” diyorlar. “Hayır, gitmek istemiyorum. Şunu yapmak istemiyorum, bunu yapmak istemiyorum…” Tüm sosyal çevremden kendimi geri çekmeye başladım, değil mi? Onlar da durumu fark etmeye başladılar. Hani, “İyi misin? Bir sorun mu var? Her şey yolunda mı?” diye soruyorlardı. Ve sonra ben, namaz kılma ihtiyacı hissettim. Bu yüzden üniversite kampüsünde namaz kılmak için kuytu köşeler aramaya başladım.

— Üstad Nouman, neden onlardan uzaklaşma ihtiyacı hissettiniz? Neden onlarla arkadaş kalıp boş zamanlarınızda…

— Açıkçası tamamen dürüst olmam gerekirse, onlarla takılmanın verdiği o karanlığı hissedebiliyordum. Yani o rüyadan beri, insan oradaki karanlığı neredeyse hissedebiliyordu.

— Peki tekrar aralarına karışırsanız, içinizdeki o şeyi kaybedeceğinizden…

— Evet.

— …o güzel… söylemek doğru olur mu? Yani yaşadığınız şey biraz buruk bir histi ama içinde tatlı bir şey de… bir…

— Aslında ödüm…

— İçinizde güzel bir şey…

— …onu kaybetmekten.

— Ha, onu kaybetmekten ödünüz kopuyordu.

— Onu kaybetmekten ödüm kopuyordu. Muhtemelen bunu böyle tarif ederdim.

Müslüman Öğrencilerle Tanışma ve Kur’an’ın Hitabını Keşfetme

İşte bu yüzden onlardan yavaş yavaş uzaklaşmaya başladım ve sonra Allah bana başka kapılar açtı. Kampüste bazı Müslümanlarla tanıştım ve onlarla arkadaş oldum, ki o da başlı başına tuhaf bir hikayeydi. Ama tanıştığım o insanlar iyi kardeşlerdi, gerçekten çok iyi kardeşlerdi fakat üstten bakan, vaaz veren tipler değillerdi. Yani bana hiçbir zaman tebliğ falan yapmaya kalkmadılar. Ve… Namazı düzgün kıldığımı gördüler ama bunu hiç büyütmediler, değil mi?

Sonra içlerinden biri, beni arabasıyla bırakmaya başladı ve başka MSA’lere götürdü. Biz bir şehir okulundaydık. Yani…

— Tabii, MSA’in ne olduğunu…

— Müslüman Öğrenci Birliği. Evet, evet.

— Müslüman Okul…

— Evet. Yani kendi üniversitemizdeki, Baruch College’daki Müslüman kulübündeydik. Bizimki bir şehir okuluydu. Şehir koleji veya şehir üniversitesi olunca ucuz oluyor. Hani o zamanlar dönemlik 1.600 dolar ucuz sayılıyordu… Sanırım şimdi çok daha fazladır. Ama şehrin hemen yukarısında, üst mahallede Columbia Üniversitesi vardı. Orası dönemlik 20.000 dolardı, şimdi muhtemelen 50.000 olmuştur. Şu an ne kadar pahalı olduklarını bilmiyorum bile.

Neyse, onların da bir MSA’i vardı ve toplantı yapıyorlardı. Bizimkiler, yani arkadaşım dedi ki: “Hadi onların toplantısına gidelim.” Ben de, “Zengin okulu toplantısı ha? Tamam, gidelim,” dedim. Çünkü bilirsin, öyle yerler bizim boyumuzu aşar. İçeri girip nasıl bir yermiş görebilirim diye düşündüm.

Neyse, içeri girdik; kızların ve erkeklerin oluşturduğu bir halka vardı. Yarım halkada kızlar, yarım halkada erkekler oturmuş, yeterli parayı nasıl toplayacaklarını tartışıyorlardı. Ortada da bir çocuk posteri vardı çünkü Bangladeş’te bir sel felaketi yaşanmıştı. Ve yetim kalan farklı çocukların Amerika’daki… Amerika’daki Müslüman aileler tarafından evlat edinilmesini organize etmişlerdi. Kendi MSA’lerinin de evlat edinilmesine yardım edeceği bir çocuk belirlemişlerdi ve onun evrak işleri için gereken parayı denkleştirmeye çalışıyorlardı. Ben de orada oturmuş bu insanları dinliyordum, ki…

— Hayatında ilk defa mı böyle bir şeye, yani…

— Evet…

— …dışarıdaki insanlara yardım etmek için gerçekten projeler üretmeye çalıştığına şahit oluyordun?

— Evet…

— İlk defa mıydı?

— Mesele sadece bunu ilk defa görmem değildi, bu insanlar benim yaşımdalardı. Yani o zamana kadar tanıdığım herkesin derdi, “Basketbol oynamaya gidelim mi? Pizza yiyelim mi? Sinemaya gidelim mi? Gidip saçma sapan bir şeyler yapalım mı?” idi. Yani hayat bundan ibaretti.

— Peki o zamanlar dinin daha çok yaşlılar için olduğunu mu düşünüyordun? Sadece yaşlı…

— Evet…

— …böyle şeyler yapabilir mi?

— “Evet, daha vakit var. Gerçi ben böyle şeyleri daha önce hiç düşünmemiştim bile.” Benim… Benim evrenim o kadar geniş değildi. Kafamın içinde çok küçük bir dünyam vardı. Sonra kendi kendime düşünmeye başladım: “Bu insanları böyle düşünmeye iten şey ne? Yani ne yiyip ne içiyor bu insanlar? Neden böyleler… Çok daha iyi… benim hayal bile edemeyeceğim kadar iyi insanlar. Sırları ne bunların?” değil mi?

Ve… beni oraya götüren arkadaşım dönüş yolunda hiçbir şey söylemedi. Sadece, “Ne düşündün?” diye sordu. Ben de, “Bilmiyorum. Yani onlar… Çok tuhaftı,” dedim. O da, “Nesi tuhaftı? Söyle bakalım, tuhaf olan neydi?” dedi. Dedim ki, “Onlar çok… Bu insanlar bir harika.” O da, “Evet, biliyorum. Böyle harika olan başka bir yere daha gitmek ister misin?” dedi. Ben de, “Tamam, olur,” dedim.

Sonra bana ne yaptı biliyor… daha doğrusu benim için ne yaptı; beni Ramazan ayında Queens, Flushing’de bir mescitle tanıştırdı. Beni bir programa götürdü çünkü konuştuğumu… yani İngilizce öğrenmiştim ama ana dilim hâlâ Urducaydı. Değil mi? Dolayısıyla İngilizce benim ikinci dilim. Teknik olarak üçüncü ama yine de ikinci dilim sayılır.

Pakistan’dan gelen bir âlim vardı ve Ramazan boyunca baştan sona Kur’an tefsiri dersi yapacaktı. Yani 20 rekat teravih kılınacaktı; önce dört rekat kılınıyor, ardından o dört rekatta okunan ayetlerin tercümesi ve bir saat boyunca kısa bir tefsiri yapılıyordu. Sonra diğer dört rekat, sonra bir dört rekat daha, sonra… Yani gece 02:30’a kadar ilk cüzün tamamını bu şekilde bitirecektik. Ertesi gece ikinci cüz, sonraki gece üçüncü cüz… 30 gecede tüm Kur’an.

— Buna katıldın mı?

— İşte beni oraya götürdü.

— Vay canına. Doğrudan en derinden başlamışsın.

— Hem de en derinden… Ve ben, ondan önce Kur’an’ın Yusuf Ali mealinden sadece birazcık okumuştum ve bana aşırı zor gelmişti. Ben de elimden bırakmıştım. “Yapamıyorum,” demiştim. “Bunu anlamaya çalışıyorum ama yapamıyorum.”

Neyse, ben de oraya gittim. İlginçti. Ve hoca… Hoca benim kim olduğumu bilmiyor. Programda 50-60 kişi kadar var. Normal teravih kılmak isteyenler ikinci kattaydı. Böyle çılgın gibi dörder dörder rekat kılıp, üstüne bir de o muhtasar tefsiri, yani o kısa tefsiri dinlemek isteyenler ise üçüncü kattaydı. Onlar için ayrılmış özel bir oda vardı çünkü diğerleri sadece namazını kılıp çıkmak istiyordu, değil mi? Yani aynı anda yürüyen iki ayrı program vardı.

Ben de yukarı çıktım, hocanın sohbetini dinlemeye başladım. Tam bir saat boyunca Kur’an’ın o bölümünü açıkladı. Ve sadece… çoğunlukla… Yani %90 tercüme ediyor, belki %10’unda da araya bir iki yorum katıyordu ama ağırlıklı olarak tercüme ediyordu. Fakat bir meali okuyor gibi değildi de, adeta o meali konuşuyor gibiydi. Anlatabiliyor muyum? Gerçekten karşılıklı bir sohbet gibiydi. Ve onu yeterince uzun süre dinleyince, bir süre sonra hocanın orada olduğu hissi kayboldu. Sanki doğrudan Allah hitap ediyor ve ben de bizzat Allah’ın söylediklerini duyuyormuşum gibi hissetmeye başladım. Allah’ın kelamını dinliyordum. İnanılmaz, gerçeküstü bir deneyimdi. Yani resmen… Allah bizimle sohbet mi ediyor? Ben onu sadece bir kitap sanıyordum. Bir sohbet olduğunu hiç düşünmemiştim, biliyor musun?

— Sana ilham veren şeyin bu olduğunu düşünüyor musun?

— Kesinlikle.

— Çünkü şu an sen de aynısını yapıyorsun.

— Evet.

— Bunu yaptığının farkında mısın?

— Evet, evet. Çıkış noktası tam olarak buydu.

— Yani farkındasın?

— Evet, kesinlikle.

— Anladım.

— Ve-

— Ben de yeni bir şey keşfettik sanmıştım. Yani… Pekala, sen keşfetmişsin. Elhamdülillah. Allahu Ekber.

— Ben biraz daha erken keşfetmiştim.