Pekâlâ, bu dersimizin özü çok güzel bir ayet. Bu ayet aynı anda hem çok korkutucu hem de muhteşem.

Bir keresinde Dallas’ta bir nineyle tanışmıştım. Mescitten çıkıyordum, yardıma ihtiyacı vardı ve ona biraz yardım ettim. Sonra konuşmaya başladık ve “Ben hattatım, biliyor musun?” dedi. Iraklıydı. “Gerçekten hattat mısınız, çok havalı. Benim için bir hat yazar mısınız?” dedim. “Evet” dedi. Sonra oğluyla tanıştım ve onları Bayyinah kampüsüne davet ettim. Ve ondan bu ayeti sütunlarımızdan birine yazmasını istedim. “Ne yazayım?” dedi. Dedim ki:

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ

(Küllü nefsin bimâ kesebet rehîneh)

(Müddessir, 38)

İçeri girip ona bakmak istiyorum. Her gün görmek istiyorum.

“Rehîneh” Kavramı ve İslam’da Özgürlük

Ama bu, ilk bakışta anlaşılması oldukça zor bir ayet. Bu yüzden sizin için yavaş yavaş açıklayacağım. Önce bu ayetteki en zor kelimeyi anlayalım: رَهِينَةٌ (Rehîneh). Bu birçoğunuz için yeni bir kelime olabilir. رَهِينَةٌ رَاهِن (Rehîneh, râhin) kelimesinden gelir. Başka bir şeye yapışmış olan şey. “الملازم المتقارب” (ayrılmayan, birbirine yakın). Kelimenin bir diğer anlamı da; “المرهون (Elmerhûn) – ipotekli”, “المكبوس (Elmekbûs) – sıkıştırılmış”.

Basitçe açıklayayım. Mesela sizin arabanızı ödünç aldım. Arabanızı ödünç alabilir miyim? Siz de “Al, anahtarlar.” dersiniz. “Ama pasaportunu ver.” Tamam. Şimdi, arabanızı geri verdiğimde pasaportumu geri alacağım. Tamam. Gidip bir araba kiralıyorsunuz. Size arabalarını kullanma izni veriyorlar. Ama sizden ne istiyorlar? Kredi kartınızı istiyorlar. Bir miktar parayı bloke ediyorlar. Bankanızdan bir miktar para çekecekler, onu tutacaklar. Arabayı onlara iade ettiğinizde ne yapacaklar? Bu parayı tekrar bırakacaklar, değil mi?

Eğer hiç bir otele giriş yaptıysanız… Hayatımın çoğunu otellerde geçirdim. Bir otele giriş yaparsınız. “Ekstralar için sizden 300 dolar alıyoruz.” Ekstralar demek, mesela otel odasında havluları yakarsam falan. Değil mi? Ya da televizyonu yumruklarsam falan. O zaman bunun ücretini alabilirler. Ya da oradan kesebilirler, değil mi? Ama o parayı tutmayacaklar. Otelden çıkış yaptığımda, ve herhangi bir hasar olmadığından emin olduklarında, o zaman verecekler. İşte o tuttukları paraya, رَهِينَةٌ (Rehîneh) denir. Veya مَرْهُون (rehin edilmiş) veya رَهْن (rehin). İşte bu رَهْن (Rehn)’dır, tamam mı? Yani kelime bu.

Çok da içine girmemiz gerekmeyen tartışmalar var. رَهِينَة (Rehîneh)’de neden ta-merbuta: (ة), olması gibi. Bu sadece onu görsel bir şeye dönüştürüyor. Temelde, onun isim özelliğine katkıda bulunuyor. İşin özü bu. Ve bunun anlamı şudur: Birine bıraktığınız fiziksel bir şey gibi. Senin atını ödünç alacağım ve sana yüzüğümü vereceğim. Sana atı geri verdiğimde… Çünkü tutulan somut bir şey var.

Şimdi bunu söylediğime göre… Size tutulan para, yüzük veya herhangi bir şeyin örneğini verdim. Bu ayet ne diyor?

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ

(Küllü nefsin bimâ kesebet rehîneh)

(Müdessir, 38)

Her insan, siz ve ben, herkes. Teminat olarak tutuluyoruz, yaptığımız her şeyin karşılığında. İşte bu yüzden anlaması karmaşık. Tamam mı? Örneği hatırlayın. Sizden bir şey ödünç aldığımda, siz de pasaportumu almıştınız. Bu örnekte ise, pasaport sizsiniz. Tutulan sizsiniz. Ve geri verdiğinizde, serbest bırakılacaksınız. Yani esir edilen şey, ya da esir tutulan, ya da bu durumda rehin tutulan diyebilirsiniz. Değil mi? Çünkü birisi pasaportumu rehin tutuyor. Birisi depozito parasını rehin tutuyor. Ve talepler karşılandığında onu serbest bırakacaklar.

Bu ayette, kim rehin tutuluyor? Her insan rehin tutuluyor. Zaten tutsağız. Tam da Allah’ın özgür iradeden bahsetmesinden sonra, bahsedilmesi muhteşem bir ayet. Allah dedi ki: Kim dilerse ileri adım atabilir, kim dilerse de geri dönebilir. Bu arada, her biriniz birer tutsaksınız. Alıkonulmuşsunuz. Rehin? Alıkonulmuş? Teminat? Peki kendinizi nasıl özgürleştireceksiniz? Allah diyor ki: “بِمَا كَسَبَتْ (Bimâ kesebet)”. Bu arada “بِمَا كَسَبَتْ (Bimâ kesebet)” mukaddemdir. Allah “كُلُّ نَفْسٍ رَهِينَةٌ بِمَا كَسَبَتْ (Küllü nefsin rehînetün bimâ kesebet)” demedi. “كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Küllü nefsin bimâ kesebet rehîneh)” dedi.

Her insan esir, rehin tutulmaktadır. Sadece hangi ödeme ile takas edilmek üzere? Kazandıklarıyla. Bu hayatta kazandıklarıyla. Yaptıkları amellerle ve kazandıklarıyla. Bu oldukça ağır. Şimdi İslam’daki özgürlük kavramını açıklayalım. Seçme özgürlüğünüz var. Ama sonuçlarından kurtulma özgürlüğünüz yok. Bunu bir kenara yazalım, hatırlarsınız. Son ayet seçme özgürlüğüydü. Bu ayet ise sonuçlarından kurtulma özgürlüğünün olmadığıdır.

Bu hayatta yaptığım her şey, halihazırda içinde bulunduğum görünmez hapishaneden kendimi kurtarma çabasıdır. Sonuçlar hapishanesi. Yani özgürmüş gibi davransam da, aslında yaptıklarıma bağlıyım. Amellerime zincirlenmişim. Ve bu ameller, her nefsi rehin tutan Allah’a sunuluyor. Yaptığımız bu ödemeler ya negatif ödemelerdir ya da pozitif ödemelerdir. Yani kötü bir amel negatif bir ödemedir. İyi bir amel pozitif bir ödemedir.

Her birimiz aslında zaten hapishanedeyiz. Ve bizi bu hapishaneden kurtaracak tek şey, bu hayatta yaptıklarımızdır. Bu hayatta Allah katında kazandıklarımızdır. بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Bimâ kesebet rehîneh). Yani bir önceki ayette seçimlerimden tamamen ben sorumluyum. Ve bu ayette de bu hayatta kazandığım her şeyden tamamen ben sorumluyum. Ben sorumluyum. “بِمَا كَسَبَتْ (Bimâ kesebet)”. Eğer bunu anlarsanız, bunun anlamı şudur: Bizim için başlangıç noktası, başımızın dertte olduğudur. Gerçek şu ki, iyi durumda değiliz. Gerçek şu ki, başımız dertte. Ve dertten kurtulmanın tek yolu bedelini ödemektir. Ve Allah’ın kabul edeceği tek ödeme nedir? Kazandığın iyilikler. “بِمَا كَسَبَتْ (Bimâ kesebet)”.

Bu tam olarak Allah’ın

إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ

(İnnel insâne lefî husr)

(Asr-2)

derken söylediği şeydir. İnsanlık için başlangıç noktası budur. Onlar ziyandadır. İnsanlar ziyandadır. “Mahpus”, tam anlamıyla hapsedilmişlerdir. معد محبوس عليه (Muaddün mahbûsün aleyh) Alıkonulmuşlardır. Şimdi durum buysa, o zaman bir Müslüman, kendini özgür sanan başka birini görebilir. Kendini özgür sanan birini. Ve istediği her şeyi yapan birini. Ve şunu görebilir: Aman Allah’ım, her negatif ödemeyle kendi kurtuluşlarının bedelini artırıyorlar.

Biliyorsunuz, hesap bakiyeniz eksiye düşebilir, değil mi? Hesap bakiyeniz eksi 2000 iken ve 2000 dolar yatırdığınızda ne olur? Sıfır. Serbest kalmak için 1000 dolarlık bir ödeme yapmanız gerekiyor. Ama zaten eksi 2000’desiniz ve şimdi eksi 4, eksi 6, eksi 8, eksi, eksi, eksi… Aman Allah’ım. Olabilir mi ki birinin serbest kalmak için yapması gereken ödeme çok azdı ama sorun şu ki, sen ekside çok ileri gittin. Anlıyor musunuz? Yani şimdi 10 dolar değil, 10 milyon 10 dolar borçlusun. Değil mi?

Allah’a bu kadar borçlu olan ve teminatları devasa, devasa, devasa olan insanlar için Allah ne yapar? Allah der ki, sadece tevbe et, hepsini sileceğim. Sadece sıfırla çarpacağım. Hatta eksi 10 milyon idiyse, tevbe edersen onu artı 10 milyona çevireceğim. Tek bir şey, tek bir tevbe. Sadece samimiyetle Allah’a dön, özgürsün. Allah’a yönelişimiz bizim özgürlüğümüzdür.

Dünyadaki Hapishanelerimiz ve Gerçek Kulluk

Ve bu sadece ahirette bir özgürlük değildir. Nihayetinde ahirette bir özgürlüktür. Ama iddia ediyorum ki bu ayet aynı zamanda dünya hakkında bir ayettir. Her insan yaptığı şeyler tarafından esir tutulur. İnsanlar alkollerinin esiri olur. İnsanlar cinsel bağımlılıklarının, pornografinin esiri olurlar. İnsanlar uyuşturucularının esiri olurlar. İnsanlar zaman israflarının esiri olurlar. Kötü alışkanlıkları neyse onun. Günahları neyse onun. Onun esiri olmuşlardır. Kendilerini ona boğmuşlardır.

Ve aslında bu bağımlılıklardan, bu kötü alışkanlıklardan özgür yaşayan tek insanlar… Ki bize deniyor ki, “İnternette gezinmekte özgürsün.” Sosyal medyaya girmekte özgürsün. Ama eğer uzun süre sosyal medyayı izlediysen, telefonunu bir kenara koyarsan… Genç bir insan, 14-15 yaşında, ne izliyorsa izliyor. Ve telefonunu elinden aldınız diyelim, o gence ne olur? Endişelenir. Öfke nöbetleri geçirir. Duygusal çöküntüler yaşamaya başlar. Her türlü acayip şey olmaya başlar, bilirsiniz. Neden? Çünkü aslında o cihazın esiridirler. Aslında hiç özgür değillerdir.

Tıpkı bedenlerimizin yiyecekten özgür olmadığı gibi. Yani bizi yiyecekten mahrum bırakırsanız, peşinden koşmak zorunda kalırız, değil mi? Yiyeceğin esiriyiz. Şimdi, dünya bağımlılıklar yarattı ve insanlar bu bağımlılıkların esiri oldular. Birini etkileme ihtiyacının esiri olan insanlar var. O hapishanede yaşıyorlar. Elde etmek istedikleri şey bu. Ve onun altında gömülüp gidiyorlar, tüm hayatları boyunca. Sadece birini etkilemek istiyorlar. Başka insanlar zirvede olma ihtiyacının esiri. Herkes bana saygı duymalı. Tüm hayatları boyunca. Sadece saygı görmem gerekiyor. Nasıl saygı görmen gerekiyor? İşte, insanlar içeri girdiğinde bana ters bakmasınlar. Önce onlar bana selam versinler. Şunu yapsınlar, bunu yapsınlar. Hey, neden bunu yapmadın? Neden şunu yapmadın? Bunun saygı olduğunu mu sanıyorsun? Benimle böyle konuşamazsın. Bu ihtiyacın esiri olmuşlar. Özgür değiller.

Başka insanlar paranoyanın esiri. Yusuf’un kardeşleri, daha çok sevildiklerini bilme ihtiyacının esiriydiler. Çünkü onlar için sevgi bir puan tablosuydu, değil mi? Babam Yusuf’u daha çok seviyor. Babanın Yusuf’u daha çok sevdiğini nereden biliyorsun? Kalbini mi kontrol ettin, bir sayaç mı var? Street Fighter‘daki can çubuğu gibi. Değil mi? Onu daha çok sevdiğini nereden biliyorsun? Şey, bilmiyorum. Ve ondan kurtuldular. Ve hala onu daha çok mu seviyor? Onu daha çok sevdiğini nereden biliyorsun? Bu konuda bir şeyler yapmam gerekiyor işte. İhtiyaçlarının esiri olmuşlar. Birine olan psikolojik bağımlılıkları, duydukları öfke… Bazı insanlar öfkenin esiridir. Bazı insanlar pişmanlığın esiridir.

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ

(Küllü nefsin bimâ kesebet rehîneh)

(Müdessir, 38)

İnsanlar hapishanelerde yaşıyor. Ahirette gelecek bir hapishane var. Ama insanlar bu hayatta kendileri için hapishaneler yaratmakta ne kadar da iyiler. Bu konuda çok iyiyiz. Ve bu ayet diyor ki, sen o hapishaneye konulmadın, bu senin kendi hapishanen. Ve seni oradan kurtaracak tek kişi kim? Sen, yapabileceklerinle. Yani aslında seni hapishanede daha da ileri götürecek şeyler de yapabilirsin, ya da yolunu bularak hapishaneden çıkabilirsin.

Bu anlamda, hayat, özgürlük hakkında düşünürseniz; neden insanlar başörtülü bir kadın gördüklerinde bu kadar rahatsız olurlar? “Özgür ol” diyorlar. “Neden özgür değilsin?” “Baskı altındasın.” Değil mi? Çok üzülüyorlar. Tesettürlü olmayan, kurumsal ortamda çalışan gayrimüslim kadınlarla sohbet etme fırsatım oldu. Diyorum ki, “Anlatın bana, iş yeriniz nasıl?” “En zor kısmı ne?” “İş için hazırlanmak” diyorlar. Birkaç kadın bana iş için hazırlanmanın en zor kısım olduğunu söyledi. “Neden bu kadar zor ki?” “Diş fırçalamak bu kadar zor mu?” “Hayır, makyaj yapman lazım, belirli bir şekilde giyinmen lazım.” “Belirli bir şekilde giyinmek ne demek?” dedim. “Bilirsin işte” dedi. “Bilmiyorum, ne demek istiyorsun?” dedim. Dedi ki, “Bak, belirli bir şekilde görünmezsen, ilerleyemezsin.” Dedim ki, “Sana bir şey sorayım.” İslam’ı konuşmuyoruz. “Sana bir şey sorayım. Tüm bu beklentiler yüzünden kendini hapsolmuş hissediyor musun?” Dedi ki, “Evet, erkekler çok özgür. İstedikleri gibi giyinip gidebiliyorlar ve sorun olmuyor. Ama biz bunu yapamıyoruz.” Vay canına. Ve sen bunu yapmak zorunda olmayan kadınlara onların hapsedildiğini söylüyorsun. Ama sen hapsedilmişsin. Ve o hapishanelerde ölüyorsun. Değil mi?

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ

(Küllü nefsin bimâ kesebet rehîneh)

Ve bizim neslin Müslümanları, gayrimüslimleri boş verin. Ben gayrimüslimler hakkında kötü konuşarak sizi iyi hissettirmek için bu dersi yapmıyorum. Kendiniz hakkında kötü hissetmenizi istiyorum. Yahu, bu aptalca standartları çıkarıyoruz ve sonra da bu standartlar karşılanmazsa sanki ölürüz. Bir düğün nasıl olmalı? Şimdi standardı biz çıkardık. Standart Instagram’dan vahyedildi. Sen de öyle bir düğün yapmazsan, “Bu hayatımın en kötü günü.” Neden? Kendimize, var olmaması gereken hapishaneler inşa ettik. Ve kendimizi de oraya hapsettik. Ve kendimizi de o hapishanelerde tutmak için her şeyi yapmaya hazırız.

İslam ise gelir ve özgürleştirir. Kul olmanız gereken tek varlık Allah’tır. Ve evet, kötü amelleriniz yüzünden rehin tutuluyorsunuz. Ve kendinizi özgürleştirmek için iyi ameller yapabilirsiniz. Sadece, hayattaki yegane amacı “Doğru olanı mı yapıyorum?” diyen insanlar olun. Amacınız artık “Popüler olanı mı yapıyorum?” değil. “Modaya uygun olanı mı yapıyorum?” “En çok para kazandıran şeyi mi yapıyorum?” “Rekabetçi olanı mı yapıyorum?” Bu sorular ortadan kalkmaya başlar. Geriye kalan tek ana soru şudur: “Doğru olanı mı yapıyorum?”, hepsi bu. “Doğru olanı mı kazanıyorum?” Hepsi bu. Vay be, nasıl bir dünya görüşü. Ve işte bu özgürlüktür. Diğer herkes hapishanedeyken ben doğru olanı yapmakta özgürüm. Bana bir şey dayatamazlar.

Başörtüsünü çıkaran influencer kızlar bile. Tüm bunlar. Başkalarının gözlerinin ve fikirlerinin esiri değiller mi? Ve bu kararı almaları onlara dikte edilmiyor mu? Kabul etmemiz gereken tek esaret, tek teslimiyet Allah’a teslimiyettir. Ve size şunu söyleyeyim, Kur’an’ın felsefesi harikadır. Kendimize Allah’ın kulları diyoruz, değil mi? Kendimize Ve Kur’an tarif ediyor ki, ne olursa olsun bir şeye kul olacaksınız. Ama neye kul olacağınıza siz karar verirsiniz. Modanın kulu, paranın kulu, insanların kulu, kültürün kulu, standartların kulu, popülerliğin kulu, egonuzun kulu, ya da Allah’ın kulu olacaksınız. Eğer Allah’ı seçmezseniz, kul olacağınız başka bir şey olacaktır. Ama eğer Allah’ı seçerseniz, diğer tüm kulluklardan özgür olursunuz. Özgürlük budur. Sizi hepsinden özgür kılacaktır. İşte buna gerçekten zincirleri kırmak denir.

Ve Allah diyor ki, ama gerçek şu ki her insan, konu Allah’a geldiğinde bile, şimdi tek bir şey var: Hepimiz bağlıyız, aslında özgür değiliz. Üzerimde binlerce zincir olduğunu hayal edin. Yaptığım her iyi amel o zincirlerden birini kırıyor, ya da yaptığım her kötü amel o zincirlere bir tane daha ekliyor. Ve ben o zincirleri görmüyorum bile. Ve sonra kıyamet günü gelir ve tüm o zincirler ortaya çıkar. İşte bu كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ (Küllü nefsin bimâ kesebet rehîneh). Sadece kazandıkları, yaptıkları şeyler karşılığında rehin tutuluyorlar. Sübhanallah. Bu muhteşem, muhteşem bir farkındalık. Bu inanılmaz bir farkındalık. Ve bu, Allah’ın size ve bana şunu söyleme şekli: Kimse bizi hapishaneye koymadı. Biz koyduk. Ve “Bu imkansız, çok fazla hata yaptım, hapishane çukurunun çok derinlerindeyim. Buradan tırmanıp çıkmamın imkanı yok.” Hayır, yapabilirsin. Kolay.

Ashab-ı Yemin: Sağın İnsanları

إِلَّا أَصْحَابَ الْيَمِينِ

(İllâ ashâbel yemîn)

“Sağdakiler hariç.”

(Müdessir, 39)

Allah أَصْحَابَ الْيَمِينِ (Ashâbel yemîn) dedi. Bilirsiniz, bu kıyamet günündeki insanların bir tasviridir. Solda insanlar olacak ve sağda insanlar olacak. Kitaplarını sağ ellerine alacak insanlar var. Bu yüzden onlara sağın insanları denir. يَمِينٌ (Yemîn). Ve kitaplarını sol ellerine alacaklar, bunlar da lanete uğramış insanlardır. أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ شُؤْمٌ (Ashâbül meş’emeh. Şu’m) Kötü alamet, lanet. Aynı zamanda أَصْحَابُ الشِّمَالِ (Ashâbüş şimâl)’dirler. (Vakıa, 4). Ama sağın insanları:

فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ

(Fe ashâbül meymeneti mâ ashâbül meymeneh)

(Vakıa, 8)

وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ

(Ve ashâbül meş’emeti mâ ashâbül meş’emeh)

(Vakıa, 9)

Ama يَمِينٌ (Yemîn) başka bir anlama daha gelir. Arapçada يَمِينٌ (Yemîn), eskiden yemin anlamına gelirdi. Değil mi? Yani yemin ettiğinizde, ant içmiş olursunuz. Bunlar Allah’a verdikleri söze, yemine sadık kalan insanlardır. Bunlar yemin ehli insanlardır. Allah’a bir bağlılık sözü vermişlerdi. Daha yeryüzüne gelmeden önce, Allah’a bir bağlılık sözü vermişlerdi. Ve fıtratlarında o bağlılığa sadık kaldılar. İşte bunlar yemin ehlidir.

Yemin aynı zamanda onurlu olanı yapmak anlamına da gelir. Çünkü yemin, sağ el, iyi amelleri temsil eder. Anlaşmalarınızı yerine getirmeyi temsil eder. Sağ el, tokalaşmak, anlaşma yapmak, güvenilir olmak için kullandığınız eldir. El sıkışmanız, artık ondan sorumlu olduğunuz, sözünüzün eri olduğunuz anlamına gelir. Dünya çapındaki mahkemelerde sağ elinizle yemin edersiniz, değil mi? Eski ve yeni kültürlerde. Sözler verirsiniz. Elinizi göğsünüze koyar ve ant içersiniz. Değil mi? Sağ el onurun, iyiliğin, dürüstlüğün sembolüdür. Bunlar dürüst insanlardır. Onlar işleri doğru şekilde yapan insanlardır. İşleri yanlış yolla yaptığınızda, sol elinizi kullanırsınız. İşleri doğru yolla yaptığınızda, sağ elinizi kullanırsınız. Rehin tutulmayan tek insanlar sağın insanlarıdır. (ashab-ı yemin)

Amellerimiz mi, Allah’ın Rahmeti mi?

Bu bizi birisinin yaşayabileceği en büyük kafa karışıklığına götürüyor. Sizin yerinize geçip soruyu soracağım. “Ama hocam, bir sorum var. Sanıyordum ki Cennet’e yalnızca Allah’ın rahmetiyle gireceğiz. Ama şimdi, özgür olmanın tek yolu amellerimiz. Peki hangisi? Amellerimiz mi, yoksa Allah’ın rahmeti mi?” Şimdi sizin için bunu cevaplamaya çalışayım. Çünkü Cennet’e girebilmemizin tek yolunun ne olduğuna dair sahih rivayetler var? Allah’ın rahmeti. Amellerimiz yeterli değil. Ve şimdi Allah diyor ki, neyin dışında serbest bırakılmayacaksınız? Kazandıklarınızın. Yani, “Cennet’e sadece Allah’ın rahmetiyle gireceğiz” ile “amellerimiz” arasında bir çelişki var gibi görünüyor.

Tüm bunları bir perspektife oturtalım. Benim amellerim asla yeterince iyi olmayacak. Asla. Çünkü cennet gerçekten çok pahalı. Değil mi? Bakın, dünyada çok güzel yerler var. Avrupa’da İsviçre gibi yerler çok güzeldir. Fransa’nın çok güzel kısımları var. Amerika’da çok güzel yerler var. Colorado çok güzeldir. Kaliforniya çok güzeldir. Dünyada pahalı şehirler var. Ne zaman güzel bir yer olsa, pahalı olmaz mı? Yani, pahalı bir gayrimenkul parçası almak çok daha fazla çaba gerektirir, değil mi?

Cennet’ten bahsediyoruz. Ve Cennet’in sadece büyüklüğü göklerin ve yerin büyüklüğü kadardır. Bu dünyadan biraz daha pahalıdır. Ve tabii ki, eğer bedelini ödemek istiyorsanız, onu kazanmak istiyorsanız, o zaman onun için çalışmalısınız. Ama bu dünyada ne kadar çalışırsam çalışayım, New York’ta bir daire bile alamam. Yani, bu zor olacaktır. Ve biz bu sınırlı hayattan ve biraz çalışmaktan bahsediyoruz ve şimdi köşkleri karşılamaya hazırız, bir tane değil, birden fazla köşkü, nerede? Cennet’te.

Yani, mantıksal olarak düşünelim, yaptığımız hiçbir şey aldığımızın bedelini ödemeye yetmez. Hiçbir şey. Ve ayrıca, onlar ebedidir. Onlar ebedidir. Yani bizim iyi amellerimiz, eğer 80 yıl boyunca iyi ameller işlediysek, o zaman Cennet’te 80 yıl kira ödemeden kalacak ve sonra ödemelerimiz başlayacak anlamına gelmiyor. Hayır, kalıcıdır. Yani sınırlı çaba, kalıcı ödül. Açıkça, biz bunun bedelini ödemedik. Bedelini ödeyemeyiz. Bedelini ödemenin bir yolu yok, değil mi?

Peki bu nedir? İki aşırı uç. Birincisi, amellerimiz sayesinde Cennet’e gideriz. İkincisi, Allah’ın rahmeti sayesinde Cennet’e gideriz. Bunların ikisi de aşırı uçtur ve ikisi de yanlıştır. Size bunlardan birinin yanlış olduğunu gösterdim. Amellerimizin bizi Cennet’e götüreceği fikri mantıksızdır. Henüz ayete gelmedik. Ayete birazdan geleceğiz. Diğer aşırı uç nedir: Cennet’e yalnızca Allah’ın rahmetiyle gireceğiz. Eğer bunu söylerseniz, o zaman amellerinizin önemine ne olur? Artık önemli olmazlar. Allah merhametlidir, dostum. Dersin ki, “Kardeşim, onu içme.” “Evet ama Allah merhametlidir. Cennet’e amellerimiz sayesinde girecek değiliz ya. Hadisi okumadın mı? Amellerimiz yeterli değil. Sadece Allah’tan rahmet dile, o merhamet eder. Allah Rahman’dır. Neden bu kadar kasıyorsun ki, Allah senden çok daha cömerttir.” Bu var olan bir aşırı uç değil mi? Eminim böyle saçma sapan konuşan bir kuzeniniz veya arkadaşınız vardır. Değil mi? Çünkü bu milyonlarca insanda var, değil mi?

Peki tüm bunların doğru anlayışı nedir? Oldukça açık. Bu arada, ne zaman bir açıklama karmaşıksa, muhtemelen doğru değildir. Çünkü din, tasarımı gereği, din nedir? Fıtrat dinidir. Doğrudan aklınıza hitap eder, doğanıza hitap eder ve Allah’ın söylediklerinin anlamından taviz vermez. Sade ve anlaşılır olmalı. Peki buna bakmanın anlaşılır yolu nedir? Allah bu surede iki şeyi birleştirmiştir: Allah’ın rehberliği, daha önce gördüğünüz gibi, ve bizim irademiz. Hatırlıyor musunuz? Sonra Allah dedi ki, örneğin:

كَذَلِكَ يُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ

(Kezâlike yudillullâhü men yeşâü ve yehdî men yeşâ’)

Sonra Allah dedi ki:

لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ أَوْ يَتَأَخَّرَ

(Limen şâe minküm en yetekaddeme ev yeteahhar)

Kendisinden ve bizden bahsetti, kendisinden ve bizden. Birkaç kez geçti bu. Yani burada iki taraflı bir durum var gibi görünüyor.

Allah benim acınası, kötü kılınmış, %25 huşu içeren namazımı alacak, ve onu alacak, ki bu Stuttgart’ta bir apartman dairesi bile etmez. Ve O bunu alacak, ama ben bir şey yaptım, bir şey yaptım ve samimiydi. Harika değildi, ama bir şeydi. Ve Allah onu alacak, ve onu katlayacak, katlayacak cennette köşkler değerinde kılacak ve ben ona bakıp diyeceğim ki, “Ya Rabbi, o oldukça kötü bir akşam namazıydı.” Ama Allah der ki, “Evet, ama Ben Rahman’ım. Cennete amelin sayesinde gitmiyorsun, Cennet’e Ben senin amelini katladığım için gidiyorsun.” Anlıyor musunuz?

Şimdi, bu demek oluyor ki, en başta katlanacak bir şeyin olması gerekir, değil mi? Allah ödülü büyütüyor:

يُعْظِمْ لَهُ أَجْرًا

(Yu’zım lehû ecrâ)

“O, mükafatı büyütecektir.”

(Talak, 5)

Peki. Ama orada büyütülecek bir şeyin olması gerekiyor. Eğer Allah’ın huzuruna sıfırla gelirseniz bunu katlayacak bir şey yok. Bunu artıracak bir şey yok. Allah “Bana mükemmellik verin” demedi. Allah “Adım atın” dedi.

لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَتَقَدَّمَ

(Limen şâe minküm en yetekaddem)

“İleri bir adım atın.”

(Müddessir, 37)

Allah, “Hak etmek için önce bin adım atın” dedi mi? Allah “Kabul edilmeden önce en az buna ulaşın” diye bir sınır mı koydu? Eğer birisi Allah’a doğru bir adım atsa ve ölse, tek bir adım, daha namaz kılmayı öğrenmemiş olsa bile. Abdest almak üzereydiler, elleri suya bile değmeden öldüler. Ve hayatlarında bir kez bile namaz kılmamışlar, bir kez. Ellerinin ileri doğru hareket ediyor olması, Allah o ileri giden eli alacak ve onu katlayacak, katlayacak, katlayacak ve bu Cennet’te ebedi bir ödüle dönüşecek. Değil mi?

Kimsenin Allah’ın rahmeti olmadan Cennet’e giremeyeceği doğru değil mi? Ama bu, amellerimizin, niyetlerimizin ve eylemlerimizin değerini asla ortadan kaldırmaz. İşte bu yüzden herkes rehin tutuluyor. Sağ tarafta olan, Allah’a iyi ameller getiren insanlar hariç. Ashab-ı Yemin. Siz sadece işlerin doğru tarafında olun. Allah mükemmellik istemiyor. Allah sadece doğru olanı yapmanızı istiyor. Hepsi bu. Deneyin. Allah’a bahaneler sunmayın. Allah’a bahaneler sunmayın. Kendinize ve Allah’a yalan söylemeyin. Allah’ın huzuruna tevazu ile gelin.

Ve hatalar yapacağız, tövbe edeceğiz. Allah’ın, “Sürekli ilerleyin ve asla geri adım atmayın.” dememesi harikadır. Bazen başarısız olacağız. Bazen geri adım atacağız. Bazen hatalar yapacağız. Ve Allah, kitabında der ki, tamam, evet, bir hata yaptın. Bu konuda sana yardım edelim. Tövbe et. Ve düzelt.

إِلَّا مَن تَابَ وَءَامَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَـٰلِحًا فَأُولَـٰٓئِكَ يُبَدِّلُ ٱللَّهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَـٰتٍ

(Furkan,70)

Kötü amellerinizi iyilerle değiştireceğim. Eğer doğru yönde ilerliyorsanız ve yolda ayağınız kayarsa, Allah tevbenizi kabul eder ve bunu bir dezavantaj olmak yerine, bir avantaja dönüştürür. Allah bunu yapacaktır. Bu Allah’tan bir rahmet değil mi? Bunların hiçbirini yapması gerekmez.

Eğer cennet ticari bir işlem olsaydı, o zaman bu katlamaların hiçbiri olmazdı. Bana gelip “Bizim Tanrımız sevgi Tanrısıdır” diyen Hristiyan papazlarla eğlenceli sohbetlerim oldu. “Siz amelleriniz yüzünden cennete gidersiniz. Biz ise Tanrı’nın sevgisi sayesinde cennete gideriz.” Hayır, Allah amellerimizi sever. Ne kadar düşük kaliteli olurlarsa olsunlar. Ve sonra Allah onları ödüllendirir. Onları katlar. Onları güzelleştirir. Onları büyütür.

Ve onlar “Tanrımız sevgi Tanrısıdır” dediklerinde, ben şöyleydim: Evet, ama Allah çok daha fazlasıdır. Ve siz O’nu sadece sevgiye indirgediniz. Bu haksızlık. Allah aynı zamanda adildir. Allah aynı zamanda hakkaniyetlidir. Allah aynı zamanda hikmet sahibidir. Allah aynı zamanda yol göstericidir. Allah aynı zamanda gözetleyendir. Allah aynı zamanda intikam alandır. Allah bazen bazı insanlara öfkelenir de. Allah’ın beklentileri vardır. “Tanrı sadece sevgidir” dediğinizde, hiçbir ilişkiniz böyle yürümez. Neden Allah’a karşı bu haksızlığı yapıyorsunuz? O sadece sevgiymiş.

لِلَّهِ ٱلْأَسْمَآءُ ٱلْحُسْنَىٰ

(Lillâhil esmâül hüsnâ)

Onlardan biri El-Vedud’dur. Yani, “Ben Allah’ı isimlerinden sadece birine indirgeyeceğim, diğerlerini boş ver” dediğinizde, ilk duyduğunuzda kulağa hoş gelebilir. Kur’an perspektifinden düşündüğünüzde ve “Hey, peki ya Allah hakkında düşünmeniz gereken diğer tüm yollar ne olacak?” dediğinizde o zaman ne olur?

كُلُّ نَفْسٍۭ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ

(Küllü nefsin bimâ kesebet rehîneh)

Hiçbirimiz aslında özgür değiliz. Sadece bu görüntüyü aklınızda tutun, bize bağlı, bizi cehenneme doğru sürükleyen görünmez ipler var ve iyi amellerimiz bunlardan her birini koparıyor. Yaptıkları şey budur.

إِلَّآ أَصْحَـٰبَ ٱلْيَمِينِ

(İllâ ashâbel yemîn)