Allah Azze ve Celle kitabında buyuruyor ki:

Başlamadan önce, kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.

مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ

(Başa gelen her musibet ancak Allah’ın izin vermesiyledir.)

(Teğabün, 11)

وَمَن يُؤْمِن بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَه

(Kim içten ve şuurlu olarak Allah’a iman ederse Allah onun kalbini doğruya ve gerçeğe idrake açar.)

(Teğabün 11)

Allah’ım, bizi ölüm anına kadar لَا اِلَهَ اِلَّا الل (Lâ ilâhe illallâh) üzerine sabit kıl. Allah’ım, bizi iman edip salih ameller işleyen, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eyle.

Ufuklardaki ve Kendi İçimizdeki Ayetler

Allah Kur’an’da bize, kendimizi ve etrafımızdaki dünyayı nasıl göreceğimiz konusunda inanılmaz bir içgörü vermiştir ve bu derste başlamak istediğim yer, az önce biraz okuduğum Teğabun Suresi’ndeki ayet değil, aslında Fussilet Suresi’nden bir ayet. Allah Sübhane ve Teala diyor ki:

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ ۗ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ

(Senurîhim âyâtinâ fi’l âfâkı ve fî enfusihim hattâ yetebeyyene lehum ennehul hakk, evelem yekfi bi rabbike ennehu alâ kulli şey’in şehîd)

(Fussilet, 53)

Allah, “Biz onlara işaretlerimizi, mucizelerimizi ufuklarda ve kendi içlerinde göstereceğiz, وَفِي أَنفُسِهِمْ (Ve fî enfusihim) kendi içlerinde, ta ki onun gerçek olduğu onlara açıkça belli olsun.” diyor.

Şimdi bunu bir an için düşünelim. Allah bize vahyi vermiştir ve Kur’an’ın hedeflerinden biri, Kur’an üzerinde düşünen her insanın, bunun aslında Allah’ın sözü olduğuna inanmış olmasıdır. Gerçek budur. Dolayısıyla Allah’ın vahyettiği ayetlerin amaçlarından biri, insana bunun aslında nihai gerçek “الحق (El hakk)” olduğunu açıkça belirtmektir. İlginçtir ki الحق (El hakk) kelimesinin başka bir anlamı da vardır. “الحق (El hakk)” aynı zamanda amaç anlamına da gelir, Allah’ın dediği gibi:

خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ

(Halakas semâvâti ve’l arda bi’l hakk)

Allah gökleri ve yeri hakikatle, yani aynı zamanda bir amaçla yarattı.

Yani Kur’an’dan sadece hakikati almıyoruz, Kur’an’dan amacı da alıyoruz. Varlığımız bir tesadüf değildir, hayatımız sadece bir kaostan ibaret değildir, biten geçici bir deneyim değildir, amaçlı ve anlamlı bir varoluştur. Bunlar, bir kişinin Allah’ın sözü üzerinde düşündüğünde çıkardığı sonuçlardır. Ama Allah bu ayette, onlara ayetlerimizi Kur’an’da değil; ufuklarda, dışarıda ve kendi içlerinde وَفِي أَنفُسِهِمْ (Ve fî enfusihim) göstereceğiz diyor ta ki aslında bunun doğru olduğu, yani vahyin anlamının, mesajının aynı zamanda içimizde de kodlandığı onlar için netleşene kadar. Ve sonuç, vahyin bizi götürdüğü sonuç: لَا اِلَهَ اِلَّا الل (Lâ ilâhe illallâh)’ın temel sonucudur, bir gün Rabbimizin karşısına çıkacağımızın sonucudur, bu hayatın aslında geçici olduğu ve çok daha büyük bir şeyin kapısı olduğu sonucudur.

Allah; ufukları, gökleri ve kendi iç derinliklerini düşünen herkesin bu sonuçlara varacağını ve bunun aslında gerçek olduğunu anlayacaklarını söylüyor. Doğrunun ne olduğunu fark etmiş olurlar. Kur’an’dan, ayetlerin en azından üç çeşit olduğu yönünde çok net bir mesaj alırsınız. Kur’an’da; vahiy ayetleri ve diğer hepsine آيَات كَوْنِيَّة (Âyât kevniyye), evrensel ayetler diyebileceğiniz kategoriler vardır ama onları da alt bölümlere ayırabilirsiniz: Yaratılış ayetleri vardır, Allah’ın ufuklar dediği; آيَات نَفْسِيَّة (Âyât nefsiyye) nefsi ayetler, içsel ayetler vardır ve tüm bu ayetlerin amacı sana hidayet etmektir, bana hidayet etmektir.

Allah bunların hepsinin nefsimize yol gösterebilecek araçlar olduğunu söylüyor. Artık bu, kişinin doğru yola nasıl ulaştığına dair görüşümüzü değiştiriyor. Aslında Kur’an’ın başka bir yerinde, Allah Azze ve Celle şöyle diyor:

إِنَّ فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِّلْمُؤْمِنِينَ

(İnne fîs semâvâti ve’l ardı le âyâtin li’l mu’minîn)

(Casiye, 3)

Allah diyor ki, “Mü’minler için, iman edecek insanlar için, göklerde ve yerde Allah’ın birliğini ve kudretini gösteren mucizeler vardır.” Tıpkı vahiyde müminler için ayetler olduğu gibi, şimdi de Allah, göklerde ve yeryüzünde müminler için ayetler olduğunu söylüyor. Bunlar, aynı zamanda okumanız ve üzerinde düşünmeniz gereken bir tür kitaptır. Bunun Müslüman için yaptığı şey: onların hayatı nasıl keşfettiklerine dair görüşlerini değiştirir.

Bilim, Keşif ve Amaç

Dinimizi öğrenirken, kitabı açtığımızda, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i öğreniriz, Allah’ı öğreniriz, önceki peygamberleri öğreniriz. Bu dinimizi öğrenmenin bir yoludur, dinimizi öğrenmenin temel yoludur. Ama aslında jeoloji, tarih, kimya, fizik, astronomi çalışmak; bu bilimler ve ayrıca افاق (Âfâk) yani gökler üzerinde çalışmak, insanı Allah’a götürebilecek bir şey.

Aklıma ünlü bir olay geldi ve çok şükür röportajı Youtube’da mevcut, kendiniz de arayabilirsiniz: Profesör Maurice Bucaille, Müslüman dünyada yaşarken kendi çalışmalarında çok ünlü bir embriyologdu ve dinlerine çok bağlı olan bu insanları görüp onları merak etti ve onların kitaplarının onun branşıyla, sahasıyla ilgili ne söylediğini merak etti. Tüm kariyeri boyunca embriyolojiyle uğraştı, dünyanın önde gelen Kanadalı embriyologlarından biriydi. Kur’an çalışıyordu ve Arapların arasında olduğundan onlara dedi ki, “Tamam, bunu tercümede bir bebeğin oluşumuyla ilgili bir şeyler okuyorum ama bana bu ve şu kelimeden bahsedin.” Ve Kur’an’daki kelimelerin anlamlarını keşfetmeye başladı ve embriyoloji bilgisi onu İslam’a yönlendirdi. Ve Allah’ın ayetlerinin, yaratılış ayetlerini yorumladığına ne kadar ikna olduğunu anlattı. Aralarında hiçbir tutarsızlık yoktu.

Bir başka çok ilginç kişi aslında İngiltere’den, bazen ABD de olabilir: Profesör Abdullah Rothman, psikolojinin her türünü inceledi, dünyanın her yerinde psikoloji okudu. Nitekim, Müslüman olmadan önce “Ruh nedir?” sorusuyla ilgilenmeye başladı ve Hinduların ruhu ne olarak tanımladığını bilmek istedi, Şamanların ruhu nasıl tanımladığını, Amazon’daki ormanın ortasındaki tuhaf dinlere sahip insanların ruhu nasıl tarif ettiklerini, manevi deneyimlerinin neler olduğunu ya da Hristiyanların buna nasıl baktıklarını bilmek istedi. Dünyayı dolaştı ve aylarca Hindu tapınaklarında oturdu, sadece biraz Hinduların yaşadığı gibi bir manevi deneyim elde etmek için. Budistlerin arasında oturdu. Tüm bu deneyimlere rağmen İslam’ı yarışmacılardan biri olarak görmemişti ta ki sonunda biri İslam’ı önerdi ve “Neden bu konuda İslam’a ve tüm bunlar hakkında ne söyleyeceğine bakmıyorsun?” dedi. Bunu söyleyen, psikoloji ve benlik bilimi konusunda eğitimli ve bilgili biriydi ve şu sonuca vardı ki: أَنَّهُ الْحَقّ (Gerçek budur.) Şu anda İslami psikoloji öğretiyor.

Gelmek istediğim nokta şu ki, dinimiz dışındaki eğitim, ki biz buna son zamanlarda dini eğitim ve seküler eğitim demeye başladık, ikisini ayırdık, ortada dini bir eğitim ve seküler bir eğitim var. Bu yeni bir tanım, bu bizim dinimizde yok. Aslında dinimiz bize diyor ki:

سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْقَ

(Sîrû fi’l ardı fenzurû keyfe bede’el halk)

(Ankebut, 20)

Gidin dünyayı dolaşın, yaratılışın nasıl başladığını bulun, öğrenin, düşünün. Aşamaları öğrenin. Bu iskelet yapılarını bulun, gidip yaratılışın nasıl başladığını bulun. انظُرُوا كَيْفَ بَدَأَ الْخَلْق (Unzurû keyfe bede’el halk). Bu, Allah’ın müminlere, gözlerini kapatmalarını ve sırf inancı mahvedeceği için dışarıyı dışarıda bırakmalarını söylememesidir. Ama diğer dinler, hiçbirinin adını vermeme gerek yok, temelde insanlara “Dışarıdan hiçbir şey öğrenmeyin.” derler, “Bu inancınızı bozar. Şüphe duymanıza neden olur. Eğer inancınızı korumak istiyorsanız bu korunan çemberin içinde kalın, sadece bu ve bu insanları dinleyin, eğer onları dinlerseniz imanınız korunur, şeytan size ulaşamaz.” Ama Kur’an geldi ve Allah’ın insana çok güçlü, her şeyden çok daha güçlü bir alet verdiği kabul edildi; insan aklından, kalbinden ve ruhundan daha güçlü ve gerçeğe keşifle uğraşarak ulaşmak gerekir. Ve ne kadar çok araştırırsanız o kadar şüpheci olmazsınız, ne kadar çok keşfederseniz o kadar ikna olursunuz, tam tersi. Bizim keşfetmeye açık bir insan olmamız gerekiyor, olmamız gereken bu. Ama keşfetmenin karanlık bir tarafı da var.

Bilim, manevi bir deneyim olabilir, elbette. Felsefe ve tarih okumuş insanlarla tanıştım ve bu, onları İslam’a götüren manevi bir deneyim oldu. Ama bilim, örnek olarak bilimi ele alırsak, bilimin kendisi kördür. Bilimin vicdanı yoktur, bilim iyi veya kötüyle ilgili değildir, sadece gözlemdir. Kimya okuyan biri için yararlı kimyasal ve zararlı kimyasal yoktur, onlar sadece kimyasaldır.

Birisi fizik çalıştığında bu sadece fiziksel formüldür, sadece kuantum mekaniğidir, bunlar sadece bir fenomendir, siz gerçeği gözlemliyorsunuz. Ama insanların bir vicdanı var. O halde hadi Tanrı’yı, maneviyatı ve rehberliği denklemden çıkaralım ve bir anlığına bilime bir bakalım. Eğer birisi bilime herhangi bir تَدَبَّر (Tedebbera) ölçüp tartma ile, bir ayet olarak bakmazsa bu daha büyük bir şeye yol açar, eğer ona bu şekilde bakarsanız. O zaman, bilimi çok kötü amaçlar için de kullanabileceğimizi söylemek çok kolaydır. Nükleer silahları yaratan aynı bilimdir; kimyasal silahları, dünya çapında binlerce insanın bağımlısı olduğu bağımlılık yapan ilaçları oluşturan da aynı bilimdir, değil mi? Bu aynı zamanda üretken bilimdir. Bu, insanları öldüren silahları yaratan bilimle aynıdır. Bu, kanserojen maddeleri yaratan bilimle aynıdır. Bu, her türlü sağlık sorununa neden olabileceğini bildikleri sentetik gıdaları üretmek için insanların kullandıkları bilimle aynı, ama tabii bu onlara çok para kazandırıyor, bunlar üretileni üretmek için pek çok bilimsel çalışma yapan bilim insanlarıdır ve bilim her yerdedir.

Kur’an bize bir şeyler söylüyor, bize şunu söylüyor: Eğer bilimi incelerken ve keşfederken, bir yandan da amaç gözetiyorsanız, o zaman bulursunuz. Ancak denklemden amacı çıkarırsanız, bunu herhangi bir şeye dönüştürebilirsiniz. Ve aslında, bu Kur’an için bile geçerlidir. Eğer birisi Kur’an’a geliyorsa ve amaç aramıyorsa, sadece merak ediyorsa ama amaç aramıyorsa, bu kitaptan pekala dalalet bulabilir. Allah’ın kendisi de diyor ki:

يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا ۚ وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ

(Yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrâ, ve mâ yudıllu bihî illel fâsikîn)

(Bakara, 26)

Eğer doğru bir düşünce yapısıyla gelmezseniz, Kur’an’dan bile rehberlik alamazsınız. Kur’an araştırmalarında doktora yapan, çok çok iyi eğitimli, gayrimüslim profesörler tanıyorum, onları tanıyorum. 25-30 yıldır Kur’an okuyorlar, çoğu Müslüman’dan daha fazla Kur’an biliyorlar. Çoğu Müslümandan daha fazla Arapça ve klasik tefsir biliyorlar, ama Müslüman değiller. Bir konferansa gidecekler, beş saat boyunca bir sureyi tartışacaklar, her ayeti tartışacaklar, müfessirleri tartışacaklar ve ardından öğle yemeği molasında şampanya içmeye gidecekler. Bu onlar için normal. Çünkü onlar Kur’an’a rehberlik için gelmiyorlar. Aynı şekilde, sizin bilimi bir amaç için çalışmanıza gerek olmadığı gibi. Aynı şekilde bu, Allah’ın sözü için de geçerlidir.

Psikoloji Bilimi ve Popüler Psikoloji

Ama bu dersi kısaca başka bir şeye çevirmek istiyorum, son 100 ila 150 yılda dünyayı etkisi altına alan yeni bir bilime dönüştürmek istiyorum: psikoloji bilimi. Psikolojiden önce, örneğin insan duygusal olarak zorluk yaşadığında, zor bir deneyimden geçerken ya da üzüntüsünü, kederini aşmak istediğinde, insanlar dine yöneliyorlardı, psikolojiden önce. Ya da felsefeye yöneliyorlardı. Çünkü felsefe şu soruları soruyordu: “Acı nedir, dünyada neden acı var, bu dünya neyle ilgilidir?” Filozoflar bu soruyu yanıtlamaya çalışıyorlar. Dolayısıyla kalplerinde sıkıntı yaratan şeylerle ilgili sorularını yanıtlamak için hangi dine yöneldikleri fark etmez.

Ama daha sonra, felsefe ve hatta psikolojinin manevi çalışmaları, yavaş yavaş bunların yerini aldı. Bu yeni şeyle beraber, artık buna psikoloji diyoruz, ve psikoloji; kendimizi, en derin düşüncelerimizi, bilinçaltımızı, duygularımızı, diğer insanların davranışlarını, kendi davranışlarımızı anlama çabasıdır. Siz bir terapiste gidersiniz ve “Neden sürekli bu kadar sinirleniyorum, neden ağlamayı kesemiyorum, insanlar bana neden bu şekilde davranıyor vs.” dersiniz. Ve ben kendim de bir psikoloji öğrencisiyim ve size bunun çok ayrıntılı bir bilim olduğunu, kapsamlı bir çalışma olduğunu söyleyebilirim. Sadece tek bir konu yok, aslında birden fazla bölüm var: sosyal psikoloji, kişilik psikolojisi, anormal psikoloji. Bunlar dünya içinde dünya içinde dünya. Ve insanlar, tüm akademik kariyerlerini psikolojinin daha fazla alanını keşfetmeye adadı. Bütün bunlar, bu arada Kur’an’daki bir şeyle bağlantılı. Allah diyor ki:

سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ

(Senurîhim âyâtinâ fi’l âfâkı ve fî enfusihim)

“Ayetlerimizi kendi içlerinde onlara göstereceğiz.”

(Fussilet, 53)

Ve psikoloji ne yapıyor: benlik keşfi. Bundan ibaret. Ama özünde, Tanrı’yı denklemden çıkarıyor. Biliyorsunuz, dediğim gibi, amaçsız bilim size kimyasal silahlar, bağımlılık yapıcı ilaçlar verebilir. Allah’ın denklemden çıkarılması, amacının ortadan kaldırılmasıyla psikolojinin size verdiği de bu. Burada nihai gerçek olan bir şey olmalı.

Ve psikoloji dünyasında neler oldu, daha da çılgın olanı sadece akademik psikolojide değil medya yüzünden başka bir şey daha oldu. Ben gözlemlerime geçmeden önce… Herhangi bir konuda, örneğin fizik, örneğin mekanik diyelim; mekaniği, fiziği gerçekten bilen insanlar var ve bunlar profesörler, doktora sahipleri ve araştırmacılar, ama bir YouTube sayfaları yok. Ancak 18 yaşında, bu konuda birkaç kitap okuyan bir genç var ve YouTube sayfasında 5 milyon takipçisi var ve çok daha popüler bir fizik içerik üreticisi, fiziğinin bir kısmı şaka olsa bile. Akademisyenler onun çalışmalarına gerçekten baksalar “Bu nedir” derler, ama onun daha fazla takipçisi var çünkü artık içerikleri daha ilginç bir şekilde sunabilirsiniz, iyi araştırılmamış olsa bile. Ve kulağa inandırıcı gelecektir.

Peki psikoloji dünyasına ne oldu? Ortada doktoralar, araştırmalar, analizler ve kitaplar var ama sonra kendi içeriklerini üreten insanlar gelip “Size narsistin ne olduğunu söyleyeyim, sana toksik kişinin ne olduğunu söyleyeyim, sana nasıl sınırlar çizileceğini anlatayım, sana travmayı anlatayım.” derler. Kendi kendine teşhis koymaya başlayan bu insanlar var. Ve artık bu terimler, Müslüman toplum arasında bile popüler hale geldi. Şimdi şöyle diyen genç bir adam var: “Bilirsin, babam çok toksik, beni her zaman manipüle ediyor, babamla arama bazı sınırlar çizmem gerekiyor, çünkü o gerçekten duygusal alanıma giriyor ve biraz iyileşmeye ihtiyacım var, biraz kişisel bakım yapmam gerekiyor.” Yani eskiden kibir denen şeye artık kişisel bakım denebiliyor. Eskiden kötü ahlak denen şeye artık sınır çizmek denilebilir. Eskiden birisi sana acı bir gerçeği söylüyordu.

وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ

(Ve tevâsav bi’l hakk)

(Asr, 3)

Bu demektir ki, birine belki duymak istemedikleri ama duymaları gereken bir gerçeği söylüyorsunuz. Ama diyorsunuz ki: “Bu manipüledir, ben manipüle oluyorum.” Yani şimdi yaptığımız şey, psikolojiyi alıp aslında hayatımızdaki en önemli deneyimlerden bazılarına zarar vermek / baltalamak, çünkü en büyük ve nihai şey “Kendimi iyi hissetmeye ihtiyacım var, kendimi iyi hissetmeme engel olan her şey psikolojim için kötüdür.” Yani nihai hedef, kendinizi mutlu etmektir. Öbür türlü, “Bu toksik, bu narsistçe, bu kişi narsist, onlar sınırlarını çizmiyor, ben tetikleniyorum, sen tetikleniyorsun.”

Musibetler, İman ve Kalbin Hidayeti

Kur’an bu konuda ne diyor? Bu arada, travmatik bir deneyim yaşayan birini göz ardı etmiyorum, narsisizm diye bir şeyin olduğunu reddetmiyorum, bu tür şeyler var. Demek istediğim şu ki, bunları kendimizin bile anlamadığı silah haline getirilmiş terimlere dönüştürdük ve bu aslında kendi dinimiz hakkındaki düşüncelerimizi etkilemeye başlıyor. Bu kavramlardan ne kadarının Kur’an’ın ilkelerini, Kur’an’ın doğrudan ilkelerini ihlal ettiğini bile düşünmüyoruz. Size sadece bir örnek vereceğim. Teğabun Suresi’nde, Allah Azze ve Celle diyor ki, hutbenin başında okuduğum şey buydu:

مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ

(Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh)

(Teğabun, 11)

Başına ne tür bir felaket geldiyse, başına gelen her türlü felaket: birisi bir araba kazası geçirdi, birine bir hastalık teşhisi kondu, birisinin aile üyesi vefat etti, birisi işini kaybetti, birisi eşiyle kavga etti ve boşanıyorlar, birisi evden kaçtı, biri artık ailesiyle uğraşmak istemiyor ve bu yüzden bütün numaraları engelledi ve sonsuza kadar yok oldu, sizinle konuşmayan bir erkek kardeşiniz var, aramalarınıza cevap vermiyor, kısa mesajlarınıza cevap vermiyor, sizden nefret eden bir oğlunuz var, aileden ayrılan bir anneniz var, bunlar olur. Hayatta farklı türden felaketler yaşayan insanlar var.

مَا أَصَابَ مِن مُّصِيبَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ

(Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh)

(Teğabun, 11)

Allah’ın ilk söylediği şey: Allah’ın buna izin vermesi dışında, kimseye hiçbir şey isabet etmemiştir. Birincisi. Ama sonra soru şu: Allah neden bu kadar korkunç bir şeyin olmasına izin verdi? Bu neden oldu? Allah şöyle diyor, bu ayette, bununla ilgili birçok ayet var ama bu ayette, Allah bize güçlü bir ders veriyor. Diyor ki:

وَمَن يُؤْمِن بِاللَّهِ يَهْدِ قَلْبَهُ

(Ve men yu’min billâhi yehdi kalbeh)

“Kim gerçekten Allah’a iman ederse, Allah o kişinin kalbini doğru yola iletir.”

(Teğabun, 11)

Allah onların kalplerine hidayet verir. Şimdi, Allah şunu diyor: mesela “Kalbim kaygı hissediyor, kalbim öfke hissediyor, kalbim üzüntü hissediyor, kalbim hayal kırıklığı hissediyor, kalbim bu kişinin bir şeyden paçayı kurtardığını hissediyor, kaçtığı durumda adaleti hak ediyor, benim kalbim haksızlık olduğunu hissediyor, kalbim huzursuz oluyor, kalbim bunların hepsini hissediyor ama eğer Allah’a iman ettiysem, Allah bu olumsuz duyguların üstesinden gelmek için kalbime yol gösterecektir.” Aslında bu olumsuz deneyimlerden bazıları imanımın bir sınavıdır ve eğer iman edersem, Allah kalbimi doğru yola iletir. Başka bir deyişle, rehberliği gerçekten deneyimlemek için bu zor deneyimlerin bazılarını yaşamam gerekiyor. Bu, benim imanımı güvence altına almanın bir yolu olacak. Ve iman, bir insanın sahip olabileceği en büyük değerdir, çünkü kıyamet günü önemli olan tek şey:

إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ

(İllâ men etallâhe bi kalbin selîm)

(Şuara, 89)

Hiçbir şeyin faydası olmaz, Allah’ın huzuruna temiz kalpli çıkan insanların dışında. Ve iyi bir kalbe sahip olmanın tek yolu, o kalpte imana sahip olmaktır ve o kalpte imana sahip olmanın tek yolu, Allah’ın o kalbe rehberlik etmesidir ve o kalbe rehberlik edilmesinin tek yolu, zorlu bir deneyimden geçmek ve yine de inancınıza sahip çıkmanız ve bunun sarsılmasına izin vermemeniz ve rotanızda kalmanızdır. Bu, Allah’ın söylediği dikkate değer bir şeydir.

Bu ayette Allah; bize travmatik bir deneyimle yüzleşmemizi, bununla yüzleşmemizi, bununla başa çıkmamızı ancak imanla beraber başa çıkmamızı ve bunu seni değiştirmesine izin vermemeni söylüyor.

Peygamberlerin Zorluklar Karşısındaki Tutumu ve Aile İlişkileri

İşte bu yüzden en iyi insanlar, şimdiye kadar yaşamış en iyi insanlar, peygamberlerin ta kendileri, aleyhimüssaleti vesselam, her biri travma kurbanıdır. Eğer psikolojik terimleri kullanırsanız, her biri toksik insanlarla çevriliydi, her birinin sınırları her seferinde aşılmıştı. Onlardan biri, narsisizm yaşamak zorunda kaldı, değil mi? İbraim (as)’ın toksik bir babası yok muydu? Yusuf Aleyhisselam’ın narsist kardeşleri yok muydu? O, aile içi istismarın kurbanı değil miydi? O, hırsız olarak anılırken psikolojik bir manipülasyona uğramıyor muydu? Onların başına gelen de bu değil miydi? Böylece bunların hepsini alıp, dinleyip, bu deneyimleri alarak hayatlarının geri kalanında şunu söyleyebilirlerdi: “Bütün bu babaların toksik olduğunu biliyorum. Biliyorum, onlarla aramda sağlıklı bir sınır çizmem gerekiyor vs.”

İbrahim Aleyhisselam kendi evinden kovulduğunda bile, babasına dönüp şunu kullanır: يَٓا اَبَتِ (Yâ ebet), “Babacığım.” Babasına döndü ve şöyle dedi: “Baba seni hâlâ seviyorum, bana iyi davranmayabilirsin ama bu benim sana iyi davranmayacağım anlamına gelmez. Yine de affedilmen için dua edeceğim. Yine de senin için dua edeceğim, belki Allah kalbini döndürür. Bu konuda ben hiçbir şey yapamam, şimdi bırakmam gerekiyor, bu sorun değil, ama yine de seni önemsiyorum.” Şunu demedi: “Biliyor musun, sen bir narsistsin, toksik bir insansın, artık aramızda mesafe olduğu için mutluyum, seni kendi kişisel sağlığımdan uzak tutmam gerekiyor.” Onun tutumu, bu onun yaklaşımı bu değildi.

Yaptığımız şey, bunları biz yarattık ve bu yargılar, bu etiketler dinimizin temel öğretilerine aykırıdır. Ve özellikle ailelerimiz içinde size son bir örnek vereceğim. Birisi ya da siz karı koca arasında tartışabilirsiniz, bunlar olur, elinizi kaldırmayın. Ama eğer karı koca tartışıyorsanız ve biriniz şöyle dese “Biliyorsun, sen çok istismarcısın, çok manipülecisin…” Allah diyor ki:

وَقُل لِّعِبَادِى يَقُولُواْ ٱلَّتِى هِىَ أَحْسَنُ ۚ إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ يَنزَغُ بَيْنَهُمْ

(Ve kul li ibâdî yekûlûlletî hiye ahsenu inneş şeytâne yenzeğu beynehum)

“Kullarıma söyle, sözün en iyisini ve en güzelini söylesinler. Çünkü şeytan aranızda sürtüşme, kaos, anlaşmazlık çıkarmaya çalışıyor.”

(İsra, 53)

Ortada bir tartışma varsa ve acı verici bir şey duyarsanız, durumu daha da kötüleştirecek bir şeyle karşılık verebilirsiniz, aynı zamanda konuşmanın yönünü daha iyi bir şeye doğru değiştirebilecek bir şeyle de karşılık verebilirsiniz. Allah size konuşmayı bırakıp gitmenizi söylemiyor, Allah size baş etmenizi söylüyor. Eğer konuşma tamamen kontrolden çıkmışsa, Allah şöyle diyor:

اِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

(İzâ hâtabehumul câhilûne kâlû selâmâ)

(Furkan, 63)

Cahiller onlara hitap ettiğinde huzur içinde uzaklaşırlar, selam derler, hışımla çekip gitmezler, barışçıl bir şekilde uzaklaşırlar. Ama Teğabün Suresindeki bu ayette, bir psikoloji öğrencisi olarak hayran kaldığım bir şeyi öğrendim.

يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ

(Yâ eyyuhellezîne âmenû inne min ezvâcikum ve evlâdikum aduvven lekum)

“İçinizden inananlar, çocuklarınızdan ve eşlerinizden bazıları size düşman olabilir.”

(Teğabün, 14)

Bu Medine’dedir, bu sure Medine’de nazil olmuştur, Rasulullah (s.a.v.) Yahudi ve Hıristiyan kabileleri arasında yaşıyordu ve aslında anlaşmazlığa, ikiyüzlülüğe sürükleyen Müslümanlar arasındaydı. Ve ailenizde kimin gerçekten imana sahip olduğunu, kimin olmadığını bilmiyorsunuz, bir karışım var. Şimdi Peygamber (sallallahu aleyhi vesselam) “Bedir’e hazırlanın, Uhud’a hazırlanın.” diyor ve bazı aile üyelerinin şunu söylüyor: “Niye kendini öldürteceksin, evde kal, onlara hasta olduğunu söyle, ben senin uyuyakaldığını ve sonra gelmelerini söyleyeceğim.” Ve onlar seni geride tutmaya çalışıyorlar, çünkü bilirsin, gitmelerini istemiyorlar. “Neden her sabah namazına gitmek zorundasın, kalabilir misin?” Bu konuşmaları yapıyorlar. Ve Allah ona diyor ki; aranızda öyle aşırı aileler olabilir ki, size düşman dahi olabilirler, o derece aşırı. Yani bu ayeti kullanıp eve giderek, “Senin bana düşman olduğunu biliyorum” demeyin.

ٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِنَّ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ وَاَوْلَادِكُمْ عَدُوًّا لَكُمْ

(Eyyuhellezîne âmenû inne min ezvâcikum ve evlâdikum aduvven lekum)

Bu ekstrem bir durum, bunlar ekstrem durumlar. عَدُو (Aduvv) kelimesi Kur’an’da kolay kolay kullanılmaz. Tamam, peki, bu ekstrem bir durum. Ekstrem bir durum mevcut olabilir; kendi eşinizin ve çocuklarınızın, Allah’ın dediğine göre ya da başka bir deyişle düşmanın olduğu uç bir durumda ne yaparsınız? Popüler psikoloji perspektifinden bakıldığında, Instagram psikologları size bu tür aşırı durumlarda ne yapacağınızı söyleyebilir: Bazı sınırlar çizersiniz ve uzaklaşırsınız, kendinizi iyileştirirsiniz ve onları istismarcı ilan edersiniz ve tüm bu şeyler. Kur’an ne diyor:

وَإِن تَعْفُواْ وَتَصْفَحُواْ وَتَغْفِرُواْ فَإِنَّ ٱللَّهَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

(Ve in ta’fû ve tasfehû ve tağfirû fe innallâhe ğafûrun rahîm)

(Teğabün, 14)

Eğer affedebilirsen, eğer görmezden gelebilirsen, onların hatasını kapatabilirsen tamam. Bir noktada gerçekten saldırganlaştılar ise, ama şimdi bunun için gerçekten üzgünlerse, konuyu bir daha açma.

صْفَحُواْ (İsfehû) yani صفح (Safeha), sayfa kelimesinden sayfayı çevirmek anlamına gelir. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? “Geçen sene ne yaptığını hatırlıyorum, sen hatırlıyor musun? O sözleri hâlâ hatırlıyorum, ne söylediğini hatırlıyor musun?” صْفَحُواْ (İsfehû) bu değil.

— Bu konuda hâlâ travma yaşıyorum. Sanki şimdi olmuş gibi tekrar edeyim.

— Bir daha söylemedim.

— Hayır ama yine de canımı acıtıyor, hâlâ travmatize durumdayım, bu nedenle bunu her zaman, hatırlatmam gerek, sana her zaman bundan, söz etmem gerek.

Allah diyor ki, eğer siz yeni bir sayfa açarsanız, Allah da affeder. En kötü durumda bile, belki işler düzelir. Uzlaşma için yer var, işleri daha iyi hale getirmek için yer var. Ama kendinize fazla odaklanırsanız çözüm aramazsınız, hizmet etmek istediğiniz tek şey kendi isteklerinizdir.

Duyguları İlah Edinmek ve Kalpleri Yargılamak

Sizlerle paylaşacağım son şey; psikolojinin, popüler psikolojinin şu an gittiği yön, bana Casiye Suresi’nin şu ayetini hatırlatıyor:

أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ

(Efera’eyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilm)

“Boş sezgilerini kendine tanrı edineni gördünüz mü?”

(Casiye, 23)

Sezgileri onların tanrıları olmuş. Ve Allah, bu kişinin dalalete düşmesine izin vermiştir, ilim sahibi olsa bile. عَلَى عِلْمٍ (Alâ ilm). Doktora yapmış olabilirler, doktor olabilirler, profesyonel olabilirler ama duyguları tarafından yönetiliyorlar.

Ve kendilerine yeni bir teşhis koyarlar ve nasıl hissettiklerine bağlı olarak diğer insanlara da bir teşhis koyarlar. Bugün bir narsistsiniz, yarın bir istismarcısınız, ertesi gün toksik bir insansınız, ertesi gün busunuz, öbür gün depresyondasınız, öbür gün bağlanma sorunlarınız var. Bu teşhisleri fırlatıp insanları etiketliyorsunuz.

وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَىٰ عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَىٰ سَمْعِهِ

(Ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ih)

(Casiye, 23)

Allah, böyle bir insanın işitmesine bir duvar koyacağını söylüyor. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun? Onlarla mantık yürütmeye çalışmanız fark etmez, duygularıyla yaşayan insanlarla mantık yürütemezsiniz. Çoğunuz bunu deneyimlemişsinizdir, insanlar duygularına göre yaşarken eğer siz mantıklı olmaya çalışırsanız bu, duvara konuşmak gibidir. “Ama hissediyorum, ama hissediyorum, ama hissediyorum.” Duygu, tanrı budur.

خَتَمَ عَلَىٰ سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَىٰ بَصَرِهِ غِشَاوَةً

(Hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ce’ale alâ besarihî ğışâveh)

“Allah onların kalplerinin üzerine bir örtü koyar.”

(Casiye, 23)

فَمَن يَهْدِيهِ مِن بَعْدِ اللَّهِ

(Fe men yehdîhi min ba’dillâh)

“Allah’tan sonra onlara kim hidayet edecek?”

(Casiye, 23)

Bu ayetin son kısmı, “Allah’tan sonra onlara kim hidayet edecek?”, bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz: Kendi duygularını Allah’ın yerine koydular, bu yüzden onlar için artık rehberlik yok. Onların ilahı aslında Allah’tır, ama hevaları artık onların ilahları olmuştur. O yüzden Allah فَمَن يَهْدِيهِ مِن بَعْدِ اللَّهِ (Fe men yehdîhi min ba’dillâh) diyor. Allah’tan sonra onlara kim hidayet edecek? Allah’ı kalplerinden çıkardıktan sonra ne gibi bir hidayet bulabilirler?

Diğer taraftan, Teğabün Suresi üzerinde düşünün; bir kişi zorluklar, travmalar ve hayatında gerçek zorluklar yaşadığında, kim imanla Allah’a dönerse, Allah o kişinin kalbine hidayet verecektir. Allah her şeyi bilir. Allah’ın bilmediği hiçbir şey yoktur.

Allah azze ve celle kalplerimize hidayet versin, kendi duygularımıza tapınmamıza izin vermesin, kalplerimizin derinliklerinde Allah’a kul olarak kalmamızı sağlasın ve bizi haksız yere kolayca başkaları hakkında hüküm verenlerden eylemesin.

İslam’da, biz başka bir kişinin kalbini yargılayamayız. Seni işaret edip “Sen münafıksın, senin kalbinde nifak var.” diyemem. Bunu yapamam, bilmemin imkanı yok. Hatta Allah Musa’ya bile, Firavun’un kalbinde küfür olup olmadığını bildirmemiştir.

فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَّيِّنًا لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَىٰ

(Fe kûlâ lehu kavlen leyyinen le’allehu yetezekkeru ev yahşâ)

(Taha, 44)

Git onunla güzelce konuş, ikiniz de gidip onunla güzelce konuşun, belki o bir uyarı alır, belki kalbinin bir kısmı bu hatırlatmadan faydalanabilir. Bilmiyorsun, “Ya Allah, bu Firavun. Bebekleri öldürüyor. Hadi ama, bu adamın kalbi hiçbir zaman çatlamayacak özel bir tür taştan yapılmıştır.” Hayır, hayır, bilmiyorsun. Tanıyamazsın. Allah, Musa Aleyhisselam’a Firavun için bunu söylüyor.

Ben başka bir kişinin kalbini yargılayamam, ancak bu yeni psikolojide başka bir kişinin kalbini rahatlıkla yargılayabiliyorum. Birine narsist dediğim anda, onu kibirlerinden dolayı yargılayabiliyorum, birine şu terimlerden birini söylediğimde, “Aslında onların eylemlerini yargılamıyorum, kalplerinin durumunu yargılıyorum.”

Dikkatli ol, bu dinimizin izin verdiği bir şey değil. Ama artık bunu normal bir uygulama haline getirdik, çünkü bu terimlere bayılıyoruz. Eğer bu terimleri anlayacaksanız, konunun öğrencisi değilseniz, yapmayın. Kendinize ve başkalarına yanlış teşhis koymayın, bu yalnızca toplumumuzda ve ailelerimizde sorun yaratır.