Allah Musa (as) zamanından beri bir milleti seçiyor. İlahi kelamının taşıyıcısı olarak bir milleti seçiyor. Bunlar İsrailoğullarıydı. Allah onları seçti ve onlara kitabını, Tevrat’ı verdi. Dünyadaki tüm milletlerin arasından onlar seçilmiş ve tercih edilmişlerdi. Bunu bizzat Kur’an bize bildirmektedir.

‌فَضَّلْتُكُمْ عَلَى الْعَالَمِينَ

​(Faddaltüküm alel-âlemîn)

​Biz diğer tüm milletlere karşı sizi üstün kıldık.

‍(Bakara, 47)

Başka hiçbir milletin bu kadar peygamberi olmamıştır, başka hiçbir milletin Allah’ın kitabının doğruluğuyla yaşamak ve onu ortaya koymak için bu kadar şansı olmamıştır. Zaman içinde, İsrailoğullarının hepsi değil ama aralarından bir grup belirli bir tür üstünlük kompleksi geliştirdi. Bu gerçekten önemli bir nokta.

Birinin Kur’an’dan bir şey alıntılayıp; “Bütün Müslümanlar böyle, onların inandığı şey bu, görüyor musun ne yazıyor?” demesinden nefret ediyoruz. Mesela bazı yurdum insanları şey diyebiliyor; ”Ah bu Müslümanlar…”

Bak Kur’an’larında ne diyor?

Kur’an “Onları nerede bulursanız öldürün” diyor. Onların inandığı şey bu.

Onlar seni nerede bulurlarsa öldürmek istiyor. Burada, kitabında öyle yazıyor.

Biz bundan nefret ediyoruz çünkü konuyu bağlamından koparıyor. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorsun. İçimizden birine sorabilirdin. Ama sen bir şeyi bağlamından kopararak alıntıladın. Biz buna sinir oluyoruz. Biz de bunu onların kitaplarına yapmamalıyız. Çünkü biz kendimiz bundan nefret ediyoruz. İncil’in orasından burasından bir bölüm alıp; “Bu insanların neye inandığına, kitaplarında ne yazdığına bakın!” dememeliyiz. Hayır hayır, bu hiç adil değil.

Bazı Müslümanlar kötü bir şey yaptığında bütün Müslümanların böyle olduğunu söylemelerinden de nefret ediyoruz. Ama bazı Yahudiler veya bazı Hristiyanlar bir hata yaptığında o hata yapanları baz alıp ne diyoruz? “Bütün Hristiyanlar aynı bütün…” Bundan nefret ediyorduk. Bu adalet mi, adil mi, çifte standart mı? Biz adaletli insanlar olmalıyız.

Aslında Kur’an Hristiyanlara ve Yahudilere karşı son derece adildir. Bizimle Yahudiler ve Hristiyanlar arasındaki ilişki de Kur’an’da çok ilginçtir. Tek bir ilişki de değil birden fazla ilişki var.

Kur’an’ın Hedef Kitleleri

Bir açıdan, Kur’an’ın hedef kitlelerinden biri hahamlar ve papazlardır, bilinen hedef kitlelerden biri bu. Onlar Kur’an’da أَهْلُ الْكِتَابِ (Ehlül-kitâb) olarak isimlendiriliyor. Allah onlara أَهْلُ الْكِتَابِ (Ehlül-kitâb) diyor. Bu hitapla tüm Hristiyanlara ve tüm Yahudilere değil, hahamlara ve rahiplere hitap ediyor. Bizim dinimiz, dinlerinin en bilgili insanlarını hedef alıp onlara konuşuyor. Bu birinci grup.

Kur’an’ın bir başka hedef kitlesi ise geçmişteki Yahudiler ve geçmişteki Hristiyanlardır; bunlardan bazıları çok ciddi hatalar yapmıştır. Kur’an, çok ciddi hatalar yapan bazılarını eleştirir.

Yeri gelmişken İslam tarihinde Peygamber’den (sav) bu yana bazı Müslümanlar, bazı Müslüman milletler ve hükümetler çok ciddi hatalar yaptı mı? Evet. Şimdi, konu İslam tarihi olunca Selahaddin’i konuşuruz, Resul (sav) Ebubekir, Ömer, Osman, Ali (ra) hakkında konuşuruz. Altın Çağ. Salahaddin’e kadar hızlı bir geçiş yapalım. Salahaddin’den de şimdiye. İslam tarihinin tüm dönemleri bu kadar muhteşem değil, biz de pek hoş olmayan şeyler yaptık. Biraz soykırıma bulaşmış olabiliriz. Ya da gizlice anlaşıp yanlış bir şey yapmış olabiliriz. Bu bölümleri hep atlamak istiyoruz.

“Bu ümmet çok güçlüydü, bu ümmet ne güzeldi, tekrar ümmet olmamız lazım” diyoruz. Siz de katılıp ”Evet ümmet!..” Bilmemenize rağmen… Bana ümmetin tarihindeki son 200 yılı anlatabilir misin? 300, 400, 500, 600, 700, 800 yılı bana anlatabilir misin? Nasıl bir yönetim olduğunu bana anlatabilir misin?

Hayır hayır. Biz genel olarak iyiyiz. Onlar genelde kötüler, biz genelde iyiyiz.

Bu nedir biliyor musunuz? Bu sanrısal bir düşüncedir. Sahtekarlıktır, bu entelektüel bir sahtekarlıktır.

İsrailoğullarının bazılarının bir sorunu vardı. Geçmişlerine bakıp sadece iyi kısımlara odaklanıyorlardı.

Bakın biz İbrahim’in kavmiyiz, Musa’nın kavmiyiz, onun kavmiyiz, bunun kavmiyiz.

Allah bizimle dağda konuştu,

biz çok özeliz, bu sebepten dolayı, şu sebepten dolayı vs.

Neyi atladılar? Tarihlerinin utanç verici kısımlarını. Bu kısımları atladılar. İsraillilerin hepsi değil ama bazıları bunu yaptı. Bu arada, sanki bu tanıdık bir hastalığa benziyor. Müslümanlar tarihten seçici aktarım yapıyor mu? Psikolojimizi tarihin seçilmiş bölümlerine dayanarak mı geliştirdik? Evet.

Peygamber bize neden onlar gibi olacağımızı söylüyor? Allah Kur’an’da, özellikle Bakara suresinde ne diyor? Tarihleri hakkında konuşmaktan hoşlanmadıkları bir kısmı vurguluyor. Allah onların gerçekten çirkin tarih bölümlerini vurguluyor ve hatta şunu söylüyor;

‌وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ

​(Ve ya’fû an kesîr)

​(… kaldı ki Allah birçoğunu da bağışladı.)

‍(Şura, 30)

Bu arada anlatmadığım çok şey var.

Çok daha fazlası var ama bu, konuyu anlamanız için yeterli olmalı.

Daha birçok kirli çamaşırlar var.

Ama Allah bunu neden yapıyor? Amacı aslında İsrailoğullarını aşağılamak değil, Müslümanlara bir şey öğretmek istiyor. Nedir bu? Kendinize karşı dürüst olun.

Sonra Kur’an’daki İsrailoğulları tarihinin diğer kısmı; hahamlara ve rahiplere konuşulan kısımları ele aldık, tarihsel seçicilik de işlendi bazıları üzerinden. Üçüncüsü de aslında bizim de kahramanlarımız olan İsrailoğulları tarihindeki kahramanlar. Sadece onların peygamberleri değil.

‌وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ

​(Ve keeyyin min nebiyyin kâtele meahu rabbiyyûne kesîr)

​(Nice peygamber vardır ki onunla birlikte birçok Allah erleri savaştılar.)

‍(Âl-i İmrân, 146)

Müslümanlar Uhud’da savaşa girmek üzereyken Kur’an’da kimi örnek aldılar biliyor musunuz? İsrailoğullarının peygamberleriyle yan yana savaşanları. Kimdi onlar? Yine İsrailoğulları. Zamanın Yahudileri. O zamanın Müslümanları onlardı. Aslında onlar Kur’an’da bize örnek gösteriliyor.

Demek istediğim şu, biz zannediyoruz ki Kur’an Yahudilerin kim olduğuna dair, Hristiyanların kim olduğuna dair tek bir resim çiziyor. Durum kesinlikle bu değil. Bazı yerlerde belirli grupları çok sert eleştiriyor, bazı yerlerde belirli grupları övüyor. Bunun yanı sıra Müslümanlar şunu sorduğunda;

Tamam tarihteki Yahudileri tanıdık, onlardan bazıları övgüye bazıları da yergiye layıktır

ama ya şimdiki Yahudiler, Medine’de yaşayan Yahudiler? dediklerinde Allah şunu söylüyor:

‌وَمِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِقِنْطَارٍ يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ إِنْ تَأْمَنْهُ بِدِينَارٍ لَا يُؤَدِّهِ إِلَيْكَ

​(Ve min ehlil kitâbi men in te’menhu bi kıntâr yu’eddihî ileyke ve minhum men in te’menhu bi dînar lâ yu’eddihî ileyk)

​Onların arasında öyleleri var ki onlara ne kadar büyük miktarda malını emanet edersen et sana onu aynen geri verecektir. Ve yine onların arasında öyleleri var ki onlara sadece bir kuruş bile emanet etsen onu sana geri vermezler.

‍(Al-i İmran, 75)

İkinci grup ve birinci grup…. Ama bakın önce dürüst olanları zikretti. Dürüst olanları önceliyor. Onların hakkında şunu bile diyor:

‌وَمَا يَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ فَلَنْ يُكْفَرُوهُ

​(Ve mâ yef’alû min hayr fe len yükferûh)

​Onların yaptıkları hayırlı işler inkâr edilmeyecek.

‍(Ali İmran, 115)

Ha? Bu Kur’an’da mı yazıyor? Kur’an’da? Sonra o bir kuruşu bile geri vermeyecek olanlarla ilgili tek bir şey söylüyor:

‌ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ

​(Zâlike bi ennehum kâlû leyse aleynâ fîl ummiyyîne sebîl)

​Çünkü onlar “Ümmîlere yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal yoktur” derler.

‍(Al-i İmran, 75)

”الْأُمِّيِّينَ (el-Ümmiyyîn)” Bu kelimeyi duydunuz mu? “Ümmiler”. ”لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ (Leyse aleynâ fîl-ummiyyîne sebîl)” Söz konusu bu eğitimsiz, lanetlenmiş kişilerse biz onlara hiçbir şey borçlu değiliz.

Yani, onların arasından radikal bir grup geldi, hepsi değil, ama onların içinden radikal bir grup geldi ve nasıl bir inanç geliştirdi? Onlar dünyanın geri kalanını pis saydılar, necis (نَجَس (Necas)) saydılar tamam mı? Temiz olanlar İsrailoğulları ve geri kalan herkes necis. Necis oldukları için de, eğer necis birisi benden bir şey çalarsa, pis birisi benden bir şey çalarsa onlar bana geri ödemelidir. Ama eğer ben onlardan bir şey çalarsam ben onlara hiçbir şey ödemek zorunda değilim. Böyle bir anlayış geliştirdiler ve Kur’an gelip bu anlayışa saldırdı.

Güvenilmez olanlar işte bunlar. Şimdi ileriye saracak olursak… Avrupa’dayım. Eğlenceli bir yer. Adı anılmayacak bir ülkede. Bir kardeşle tanıştım.

Maşallah. Benim bir oğlum var ismi Muhammed, dedi.

Ne güzel isim, dedim.

Evet, dedi. Ama devlete dört oğlum olduğunu söyledim.

Muhammed’i u’yla yazdırdım, o’yla yazdırdım, o ve u’yla yazdırdım, tek m’yle, çift m’yle yazdırdım.

Bu şekilde dört çocukluk destek aldım.

Kafirlerden dört çek birden kopardım. Maşallah. Kira bile ödemiyorum. Elhamdülillah.

Vay be, dedim.

‌لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ

​(Leyse aleynâ fîl-ummiyyîne sebîl)

‍(Al-i İmran, 75)

Ben bunu daha önce duymuştum, görmüştüm. Sen onlardan çalabilirsin çünkü onlar ne?

Kâfirler necistir, onlardan çalabilirsin. (!)

Bu, daha önce Kur’an’ın bir insan topluluğunda eleştirdiği şey. Kimler böyle davranıyordu? Şimdi bütün Müslümanların değil ama bazılarının davranışı tam olarak bu. Yani bu anlayış, bu kafa yapısı tam olarak Kur’an’ın eleştirdiği şey. Onlar arasında “Bunlar ümmîler” diyenler azınlıkta.

Sonra başka anlatılar geliştirdiler. İbrahim’in iki çocuğu vardı. Bu çocukların da çocukları oldu. Isaac’in ve Ismael’in çocukları. İshak ve İsmail. Sonra İsmail’in meşru bile olmadığını anlatan topyekûn bir literatür geliştirdiler. Ki bu İncil’e göre bile doğru değildir, İsmail İncil’de de meşrudur.

İsmail onun gerçek oğlu değildi.

İsmail lanetlenen çocuğuydu.

Dolayısıyla İsmail’in bütün çocukları da nedir?

Lanetlidir.

İsmail’in lanetlenmiş soyu…

Bunu kilisedeki bir vaazda bile duydum. İsmail’in lanetlenmiş soyu. Onlardan bazıları bu “Yahudi olmayan kavramını” geliştirdi: goyim. Goyim, onların ümmîler için kullandıkları kelime bu. Eğitimsiz, kitap gönderilmemiş, vahyin ne olduğunu bilmeyenler. Ama bazıları o kadar ileri gitti ki Yahudilerin içinden bile bazılarının onların elit grubuna dahil olmadığını ve onların da goyim olduklarını söylediler, onlara da ümmîler dediler. Onlar daha da özelleştirdiler bunu.

Şimdi tabii ki Müslümanlar bunu yapmıyor. Müslümanların; Biz doğru olanlarız, geri kalan herkes cehenneme gidecek. Hepi topu bir avuç doğru Müslümanız ve diğer Müslüman 72 mezhebin hepsi cehennemde yanacak, Allah’a şükür ben, özel altın sınıftanım diyen bir grubu yok. (!) Çünkü diğer herkes necis.

Bunlarla yan yana namaz kılmalı mıyım onu bile bilmiyorum.

Bunlara selam verebilir miyim onu bile bilmiyorum.

İnsanların geri kalanına küçümseyici bakmayı geçtim, bunlar aynı dine mensup insanlara bile küçümseyici bir bakış geliştirmişler. Bu yeni de değil. Bu daha önce kimlerin tarihinde olmuştu? İsrailoğullarının tarihinde. Bizim peygamberimiz dedi ki:

Siz sizden önce gelenlerin yolunu takip eder hâle geleceksiniz.

Ümmî Kelimesinin Anlamı ve Peygamberin Gönderilişi

Allah şu ayette der ki: Onlara bir peygamber gönderdi. Kimlerin arasında yetişmiş birisini? Ümmîlerin. İsrailoğulları bunlara ne diyordu? Necis. Değersiz insanlar, İsmail’in lanetlenmiş soyundan gelenler.

Önceki ayette “قُدُّوس (Kuddûs)” kelimesi kullanıldı. “Kutsal, tertemiz”. İsrailoğulları bu isimden dolayı inandı. Allah kimleri tertemiz yaptı? Onları. Onlardan bazıları şöyle bir fetva bile verdi;

O dağın altında durmuş olan herkesin çocukları sonsuza kadar tertemizdir.

O dağın altında durmayanların çocukları da sonsuza kadar pistir.

Vay be! Yani şimdi Allah bu üstünlük kavramını alıyor ve diyor ki; Bu arada bir peygamber göndereceğim, kimlere göndereceğim? Ümmîlere.

Ümmî bu arada çok havalı bir kelime. Çok epik bir kelime. Ümmî birkaç anlamı olan bir kelime. Birincisi, belli bir millete ait olmak demektir, “أُمَّة (Ümme) (ümmet)” kelimesinden gelir. Yani bunlar ulusçu insanlardı, etnik insanlardı. Ama aynı zamanda annesinden daha yeni doğmuş gibi anlamına da gelir. Nasıl annesinden doğduğu gün hiçbir şey bilmiyorsa öyle. “Ümm” anne demek, değil mi? “Ümmî” o kadar eğitimsiz, dünya, vahiy, tanrı veya peygamberler hakkında o kadar bilgisiz ki sanki anasından şimdi doğmuş gibi. Hiçbir arka planı, hiçbir tarihi, hiçbir entelektüel birikimi, hiçbir şeyi yok.

Allah bu insanlara içlerinden bir peygamber göndermeye karar verdi. Allah Roma İmparatorluğu’ndan bir peygamber gönderemez miydi? Felsefe tarihine sahip Yunanlardan veya şiiri, edebiyatı olan Çinlilerden, Sanskrit felsefesi falan olan Hintlilerden veya Perslerden? Entelektüel tarihe sahip, uzun yıllardır kaim çok fazla medeniyet ve imparatorluk vardı dünyada. Ama dünyanın unutulmuş bir yerinde, kimsenin bilmediği ve kimsenin umursamadığı bir yerinde, neresi burası? Arap çölleri dostum!

Roma İmparatorluğu bir tarafta, Pers İmparatorluğu öbür tarafta, Habeşi İmparatorluğu öbür tarafta ve onlar bile ortada olmasına rağmen orayı önemsemiyor çünkü orası kumdan ibaret. Bu topraklara yayılmak bile istemiyorlar. Ne halleri varsa görsünler; devecilerle çobanlar kendi hallerinde takılsınlar. Kim takar bunları? Onlar tarihin unutulmuş kısmı. Körfezin diğer tarafına geçtiğinizde, Hicaz Çölü’nün diğer tarafına geçtiğinizde hiç antik saraylar gördünüz mü? Büyük bir medeniyetin kalıntılarını gördünüz mü? Hiçbir şey görmediniz.

Bu insanların ne eğitimi var ne de bir arka planları. Onlar bazen Suriye’ye gider, oradan Yemen’e gider, küçük ticaretlerini yaparlar. Bazen Roma İmparatorluğu’nun topraklarının yakınına Suriye’ye giderler, bazen de Afrika’ya doğru gidip oradan para kazanırlar, buradan para kazanırlar. Ve kuyusu olan “muhteşem” bir şehirleri vardır. Bu şöyle bir şey: “Aman Tanrım sen Mekkeli misin? Mekke çok iyi! Sizin kuyunuz var.” Yanmış kayaları var. Deli gibi sıcak bir hava. Kaç kişi Mekke’ye gitti? Mescid-i Haram olmasa herhangi bir turistik çekiciliği olan bir yer gibi miydi? Herhangi bir insan evladının Kabe dışında Mekke’ye gitmek için bir sebebi olabilir mi? Oraya gittiğinde şöyle oluyorsun. Öğle namazında, insanlar bilerek geç kalıyorlar ki orada kılmak yerine alışveriş merkezinde namaz kılabilsinler. İnsanı alt eden bir güneş dostum.

Ve bunların arasından Allah bir peygamber gönderdi, bunların arasından. Önce kendisini tüm kralların nihai kralı olarak tanımladı sonra da en unutulmuş, dünya haritasının en önemsiz parçasını alıp, anladın mı, dünya haritasının en dikkate değmeyecek parçasını alıp evet, işte burada, dedi. Neden? Çünkü binlerce yıl önce İbrahim (as) adında bir adam O’nun evini bu bilinmeyen çölde inşa etti ve binlerce yıl önce burada bir dua etti: Ey Allah’ım bu insanlara içlerinden bir peygamber gönder ve insanların kalplerini hiçbir kalbin gelmek istemeyeceği bu sıcak çölde birleştir.

İnsanlar Hawaii’ye gitse daha iyiydi, Kaliforniya’ya gitse daha iyiydi, İsviçre’ye gitse daha iyiydi, Yeni Zelanda’ya gitse daha iyiydi, başka herhangi bir yere gitseler daha iyiydi. Buraya değil. Ama ey Allah’ım insanların kalplerini buraya getir ve onlara buradan bir peygamber gönder. Binlerce yıl önce. O zamanlar ne kayıt cihazı ne mikrofon ne kamera vardı bunları kaydedecek ne de yazıcı vardı bunları yazacak. Yalnızca o ve Allah. Ey Allah’ım bu insanlara, buraya yerleşecek bir peygamber gönder.

İşte dua budur. Ve bundan binlerce yıl sonra Allah ne yapıyor? O, uzun zamandır putperest olan bu insanlara bir peygamber göndermeye karar veriyor. Bu arada, İbrahim’in inşa ettiği o ev neyle çevrilmiş durumda? Yüzlerce yıllık putlarla. Bunlar putperest, pagan inançlı insanlar. Biz bile o zamanda yaşamış olsak şöyle deriz: Müşrikler, müşriklere bakın, müşrikler necistir, müşrikler necistir. Onlar iğrençtir.

Kur’an şirk koşan insanları pis olarak tanımlıyor, çünkü bu onların üzerindeki ruhsal bir kirdir. İsrailoğulları da onlara değersiz, kirli diyordu. Şunlara bakın, bunlar putperest, şunların inandığı şeye bakın, bunlar yanlış dinlerdir. Allah bunların içlerinden bir peygamber göndermeye karar verdi. Subhanallah.

Allah ne karar vermiş ama değil mi? Krallar kralı. Bu kararı da şöyle tanımlıyor… Bu şu demek değil! Peygamberimiz yine bir Arap olabilirdi ama Romalılar arasında yetişmiş de olabilirdi, daha yüksek bir toplumu bilirdi. Veya Yunanlılar veya Perslilerin arasında yetişmiş olabilirdi böylece krallığın nasıl bir şey olduğunu bilirdi. Biliyorsunuz Musa (as) İsrailoğullarındandı ama nerede yetişmişti? Sarayda yetişmişti. Yani Allah Peygamber’i (sav) de sarayda, herhangi bir yerde yetiştirebilirdi. Sonra da geri gelirdi ve halkına daha yüksek bir eğitim getirirdi.

Hayır! O onların arasında yetişti. Onlardandı ve onların arasındaydı. İnsanlığın gördüğü en yüksek eğitim Allah’ın sözüdür ve bu da muhtemelen dünya üzerindeki en eğitimsiz topluma geldi. Başladığı yer burası. Tam olarak sıfırdan başladı her şey. Oradan bugüne, işte siz ve ben burada oturuyoruz. Sübhanallah.

Değişimi Getirmenin Yolu

Cuma suresinin ikinci ayetinde, Allah sadece bize son bölümde konuştuğumuz bu peygamberin nerede ve nasıl yetiştiğini anlatmayacak, aynı zamanda o peygamberin yapacağı dört şeyi de anlatacak. Onun misyonu dört görevle özetleniyor, tamam mı? Sanki O’nun yapması gerekenin, gayesinin ne olduğu Saff suresinde anlatılıyor. Bir önceki surede (Saff suresinde) Allah bu peygamberi göndermekle maksadının ne olduğunu anlatıyordu. Ancak bir amacın olduğu zaman bu amaca ulaşabileceğin yöntemlerinin de olması lazım. O hedefe ulaşmak için bir formülünün olması lazım.

Çok basitçe; birisi; takıma katılmaya yetecek kadar iyi olmanı istiyorum, diyorsa bir antrenman programının olması gerekir, takip edip sonunda o noktaya ulaşmanı sağlayacak bir nevi formülünün olması gerekir. Uyacağı antrenman programı olur. Bu ayet peygamberimizin (sav) yöntemi ve süreci hakkında. Bu sürece girmeden önce, bilmenizi isterim ki bu süreç sonsuza kadar doğrudur. Bu peygamber (as) ile başlamış ve ümmetin neyin yolunu öğrenmesi için kıyamet gününe kadar nesilden nesile aktarılır? Değişimi getirmenin yolu.

Şimdi, değişimin iki türü var. Bir insanın içindeki değişim var bir de toplumdaki değişim. Etrafında namaz kılmayan, alkol içen, pratikte Müslüman olmayan bazı insanlar görüyorsun ama sonra bir şey değişiyor, onlar tamamen başka bir insan oluyor. İnsanların birlikte vakit geçirme şekilleri, vakitlerini harcama şekilleri, ibadetleri, yeme içme alışkanlıkları, her şeyleri değişiyor. İçlerinde bir devrim yaşıyorlar ve bambaşka bireyler oluyorlar. Bu kişisel değişim.

Bir kişi vesilesiyle; belki bazı arkadaşları, belki bir toplum, küçük küçük değişmeye başlıyor. Bu tür değişimler her gün oluyor. Bu inanılmaz dönüşümleri deneyimleyen bir sürü insan var. Sizden de çoğunuz bana gelip “Beş ay önce namaz bile kılmıyordum; bir yıl önce, dört ay önce, beş ay önce başımı örtmüyordum vs.” diyorsunuz. Bu değişimler hepimizde oluyor ve bu değişimler tamamlanmış, bitmiş de değil. Hâlâ değişiyorsunuz, hâlâ değişim yolundasınız.

Problem, dünyayı gittikçe daha kötüye gidiyor diye gördüğümüzde ortaya çıkıyor. Allah’a itaatsizlik artıyor, kaos artıyor, utanmazlık artıyor, inançsızlık artıyor, kafa karışıklığı artıyor. Bu duruma üzülüyoruz. Çünkü büyük resmin gitgide kötüleştiğini görüyoruz. Aslında büyük resme bakılınca gerçekten de çok üzücü görünüyor ve bu durum seni bireysel değişimlere karşı kör ediyor. Çünkü bireysel değişimler yeterli değilmiş gibi hissettiriyor. Çünkü asıl değişimler büyük oranlı olanlardır.

Peygamber’in (sav) hayatını düşünürseniz, eğer Allah en baştan büyük bir değişim olmasını isteseydi, Allah Peygamber’i (sav) dünyanın ekonomik, politik başkentlerine veya merkezlerine gönderirdi. Ama Allah Peygamber’i (sav) ekonomik anlamda, sosyal anlamda, siyasi anlamda hiçbir rolü olmayan; eğitimsel bir merkez olmayan, dünyaya katkı sağlamayan bir yere gönderdi. Çinliler için onlar dünyaya ipek veya başka güzel ürünler sağlıyorlardı, sanat yapıyorlardı denilebilir. Romalılar, Persliler veya başka medeniyetler için de bunu söyleyebilirsiniz. Onlar dünya sahnesinde oyunculardı. Ticaret, zanaat, medeniyet, imparatorluk inşası. Hepsi vardı.

Peki eski Araplar çölde ne yapıyordu? Onların da bazı imparatorlukları olmuş zamanında, geniş sınırlara sahip imparatorluklardı ama o da yüz yıllar önce. Onlar dünya sahnesinde oyuncu değillerdi ve Peygamber’in (sav) getirdiği değişiklikler bile böyleydi. Kur’an da bu mesajı iletmeye devam etti. Kur’an’ın en büyük kahramanları kimlerdir? Nuh (as) gibi isimler. Onun hayatını inceleyip; Nuh’un (as) getirdiği büyük değişimi görmek istiyorum, onun 10 yıllık ilerleme raporu neydi dediğinizde… Mesela bir şirkette çalışıyorsanız, ilerleme raporları vardır. 50, 100, 200, 300, 400, 500, 950 yıl sonra etki alanı ne kadar genişlemiştir? İlerleme nerede? Kendi oğlu üzerinde bile bir ilerleme kaydedememiş mi? Bu nedir? O’na peygamber demezsin oysa onlar Kur’an’daki kahramanlar.

İbrahim de (as) böyle. İbrahim (as) dinini kendi babasına bile aktaramadı, değil mi? Yakup da (as) kendi oğullarına uzun süre aktaramadı. Yapamadı. Rasulullah (sav) Kureyş’e gönderildi. Ve ilk 13 yılda büyük çoğunluğu inandı mı inanmadı mı? Hayır, büyük çoğunluk inanmadı. Ama o inanan az sayıda insan, aslında bugün bizim de Müslüman olmamızın sebebi. O az sayıdaki insan.

Kur’an’ın değişim hakkında bize öğrettiği şey nedir? Değişim milyonların eliyle gelmez. Değişim az sayıda insanın eliyle olur. Asıl hayati olan da bu bireysel değişimdir. En önemli hedef budur. Aslında Allah katından gelen zafer, milyonlarca insanın İslam’ı kabul etmesi gibi şeyler Allah’ın elindedir. Allah’ın elindedir. Ama kişilerin deneyimlemesi gereken şey ve peygamberlerin de görevi, bu bireysel dönüşümü getirmektir.

Bu ayetler bireysel bir dönüşümün ilerlemesi hakkındadır. Bir insan nasıl dönüşebilir? Bunu doğru düzgün öğrendiğimizde belki bir ailenin nasıl dönüşebileceğini görebiliriz. Bunu yeterince öğrendiğinizde bir topluluğun nasıl dönüşebileceğini görebileceksiniz. İşte bu, bir çakıl taşını attığında suda oluşan dalgalar gibidir aslında. Başta bir taştır ama sonra halka halka büyür. Ama ilk şey aslında o bireysel dönüşümdür, değil mi? İşte bu ayetin anlattığı da aslında dönüşümün kişilerin kalbinde nasıl gerçekleştiğidir. Bu da dört adımda işleniyor. Bu, Peygamber’in (sav) Allah’ın vahyettiği dönüşümü insanlarda gerçekleştirmesinin dört adımıdır. Allah’ın son ismi olan الْحَكِيم (El-Hakîm) ismini ve hikmetini düşünelim. O istikrarlı bir değişim getirme stratejisinin böyle olması gerektiğine karar vermiş.

Tilavet Kelimesinin Anlamı

Ayet şöyle başlıyor:

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

​”O onlara Allah’ın ayetlerini okur.”

‍(Cuma, 2)

يَتْلُو عَلَيْهِمْ (Yetlû aleyhim) şunu diyebiliriz; O ayetleri anlatır veya onlara ayetleri okur. التِّلْو (et-Tilv) annesini takip eden yavru hayvanlar için kullanılır. Eşeğin yavrusu, devenin yavrusu için التِّلْو (et-Tilv) kullanılır. Anne nereye giderse yavru da onu takip eder manasındadır. Bilirsiniz bazı bebekler biraz zordur. Anne babalarından kaçıverirler. Ama bazı bebekler çok yapışkandır. Anne nereye giderse o da “Anne! Anne!” böyledirler. Onlara GPS falan takmanıza gerek yoktur. Otomatik, manyetik bir bağ vardır. Değil mi? Bazı çocukları da gerçekten bağlamanız gerekir. Bebek tasması gibi şeyler var böyle şeyler görüyorum şu sıralar. Çocuk bir anda kaybolmasın diye. Ama bazı hayvanlar şunu bilir, eğer annelerinden uzaklaşırlarsa öldürüleceklerdir. Bu yüzden anneye yakın dururlar. Onu adım adım takip ederler. Bu tarz hayvanlara تِلْو (Tilv) denir.

التِّلَاوَة (Et-tilâve) ise bir şeyin kalıntısıdır, bir şeyin arkasında onu takip eden şeydir. تَتَالَى (Tetâlâ) bir şeyi yakından veya tekrarlı bir şekilde takip etmektir. Allah şöyle der:

‌وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا وَالْقَمَرِ إِذَا تَلَاهَا

​(Veş-şemsi ve duhâhâ vel-kameri izâ telâhâ)

‍(Şems, 1-2)

تَلَا (Telâ) Arapçada Ay’ın Güneş’i takip etmesidir. Ay takip eder. Takip etmek kelimesi, bu kelimenin okumak eylemiyle ne alakası var? Bir insan bir şeyi okuduğunda gözler sonraki kelimeyi takip eder. Sen bu kelimeyi okuyorsun ama gözler çoktan diğer kelimede. Takip ediyorsun, takip ediyorsun, parmakların ve gözlerin metni takip ediyor. Aslında buna تِلَاوَة (Tilâve) (tilavet) deniyor. “Takip etmek.”

Allah da bu kelimeyi ilginç bir biçimde kullanıyor çünkü burada aslında bir tezatlık var. Ümmîler eğitimsiz, okuma bilmeyen analarından yeni doğmuş gibi olan insanlar anlamına geliyordu. Ve O da aslında bu ümmîlerin içinden gelmiş bir peygamberdi. E o zaman nasıl okusun? Bir şeyi nasıl okuyabilir ki? Allah bu elçisine ilahi bir şekilde Allah’ın sözlerini okuma becerisi verdi. Yani, bu gerçek anlamda metin üzerinden okumak değil. Meleğin, O’na öğrettiği şekilde bir okumasıdır. Melek O’na okutuyor. O da aslında bir sayfayı veya bir deriyi takip etmek yerine kimin yönergelerini takip ediyor? Cebrail (as). Yani aslında yine de takip ediyor. Ki bu çok kuvvetli bir ifade يَتْلُو عَلَيْهِمْ (Yetlû aleyhim)

Peki ne okuyor? Aranızdan Arapçaya biraz aşina olanlar için aslında يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ (Yetlû aleyhim âyâtihî) Nesne önce gelir, fiile bağlı tümleç sonra gelir ama burada öne çekilmiş. Bu ne anlama geliyor? Allah diyor ki, o özellikle bu insanlara, bu ümmilere okuyor. Yani Kur’an öncelikle ve özellikle bu kitleyi hedefliyor. Bundan dolayı, Kur’an bu insanlar tarafından Arapçada kullanılan, kültürlerinde var olan ifadeleri kullanacak. Onların kullandığı bu ifadeleri kullanacak. Onların kullandığı örnekleri kullanacak. Onların kullandığı dili kullanacak. Üst düzey bir dil kullanmayacak, insanların dilini kullanacak çünkü Peygamber özellikle onlara okuyacak.

Allah, bütün hikmetlerin sahibi, bütün bilgilere sahip. Fizikte, kimyada, biyolojide, tarihte, antropolojide, dünyadaki bütün bilimlerde veya dünya ötesindekilerde Allah’ın sahip olmadığı hiçbir bilgi yok. Biliyorsunuz, çok bilenlerin ve çok donanımlı insanların konuşması da… Hiç doktorasını yapmış biriyle konuşmayı denediniz mi? Normal bir konuşma değildir. Çünkü kullandıkları kelimeler baş ağrısına sebep olur. Değil mi? Konuşma şekilleri çok zordur çünkü onlar bizim gibi köylülerin seviyesine inmeyi bilmezler. Hep böyle üst seviyede kalırlar. Değil mi?

Allah her şeyi bilendir, dolayısıyla en karmaşık yoldan konuşacağını düşünürsün. Çünkü O her şeyi bilendir. Ama O ne yapıyor? Dünyadaki en eğitimsiz topluluğa hitap etmeye karar veriyor. Ardından onlara onların anlayabileceği bir dille hitap etmeye karar veriyor. Sonra da aksanlarına, kültürel ifadelerine ve terbiyelerine aşina bir elçi gönderiyor. Yani en başta onlara en aşina olacak öğretmeni seçti. Ardından onlar için anlaması en kolay kelimeleri seçiyor. Bu neden önemli? İnşallah bir sonraki derste diğer ayette göreceksiniz. Çünkü Allah’ın muradı, kimsenin O’nun sözlerini çok karmaşık bulduğunu, anlamadığını söylememesiydi. Kimsenin böyle bir mazereti olmamalıydı. Çünkü mesaj bilginlere gönderilmemişti. Kime gönderilmişti? Ümmilere. Ümmilere. Görüyor musunuz?

Yani herkesi amaçlıyordu. Ümmiler bile anlayabiliyorsa herkes anlayabilir. Onlar bile anlayabiliyorsa sana nasıl bir mazeret kalıyor? Görüyor musun? İsrailoğulları kendi kitaplarına ne yapmıştı? “Hayır, hayır!” dediler İsrailoğullarının ortalama inananlarına,

Siz bu kitabı okuyamazsınız. Hayır, hayır, bu sizin için değil. Yanlış anlarsınız,

biz okuyalım, size anlatırız ne söylediğini.

Çünkü siz okursanız cehenneme gidersiniz.

Bu size göre değil.

Elhamdülillah, Müslümanlar bunu yapmadı. (!) Ortalama bir Müslümana gidip de Hayır, hayır Kur’an’ı okuma, o sana göre değil. Bu hocaların işi. Onlar okur sana da ne söylediğini anlatırlar. Kendin okumayı deneme. Yemek yaparken YouTube’a yüklenmiş bazı kıraatleri dinlersen daha iyi olur senin için. Tamam mı? Sana düşen bu. Kitabı anlamak ise alimlerin işi.

Bu İsrailoğullarının yaptığı ve elhamdülillah Müslümanların hiç aklından bile geçirmediği bir şey (!). Neyse.

Şimdi size muhteşem bir şey söyleyeceğim. İsrailoğullarının bir kısmıyla ilgili ne söylemiştim? Onlar kendilerinin özel olduklarına ve geri kalan herkesin guyem veya ümmi olduğuna inanmaya başlamıştılar, değil mi? Şimdi bir şey söyleyeceğim. Bu ayeti her okuduğumda sanki ilk defa okuyormuş gibi hissediyorum. Bu çok uzun bir ayet, sadece Allah’ın ne dediğini kavrayın. Bu A’râf suresinden:

‌وَاخْتَارَ مُوسَى قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلًا لِمِيقَاتِنَا

​(Vahtâra Mûsâ kavmehu seb’îne raculen limîkâtinâ)

​Musa (as) bizimle buluşmak için halkının arasından 70 kişi seçti.

‍(Araf, 155)

70 lider. Hikâyeyi hatırlıyor musunuz, hani onlar buzağıya tapmışlardı? Musa (as) aralarından ayrıldı ve hemen arkasından altın buzağıya tapmaya başladılar. Onlar bunu yaptığında Allah onları sorumlu tutmak istedi. Bana liderlerinizi getirin onlarla doğrudan konuşacağım, dedi. Allah daha önce kiminle doğrudan konuşmuştu? Musa. Fakat Allah dedi ki; Hayır, kabile liderlerinizle, büyüklerinizle konuşmak istiyorum. Musa (as) kaç lider seçti? Allah ile buluşacak yetmiş kişi. Bizimle ”لِمِيقَاتِنَا (Li-mîkâtinâ)” buluşmak için demek. Sonra onlar Allah’la buluşmak için dağa geldiğinde dağ sallanmaya başladı.

‌فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ

​(Fe lemmâ ehazet-humu er-racfe)

Deprem gümbürdemeye başladığında hepsi sallanıyordu, 70 lider ve Musa ölmek üzere olduklarını düşündüler. Dağdan iri kayalar düşüyordu. Musa (as) konuştu.

‌قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُمْ

​(Kâle Rabbî lev şi’te ehlektehum)

​Ey Rabbim! Eğer istersen, istemişsen hepsini çoktan öldürürdün,

‍(Araf, 155)

‌مِنْ قَبْلُ وَإِيَّايَ

​(Min kablü ve iyyâye)

Buraya gelmeden önce, çoktan herkesi öldürebilirdin. Beni de öldürebilirdin. Neden bu dağı böyle sallıyorsun?

‌أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا

​(Etühlikünâ bimâ feales süfehâü minnâ)

​Bizi aramızdaki akılsızların yaptıklarından dolayı öldürecek misin?

Yaptığın bu mu ya Rab? Şokta ve Allah’a soruyor:

‌إِنْ هِيَ إِلَّا فِتْنَتُكَ

​(İn Hiye İllâ Fitnetük)

​Hayır, hayır bu sadece bir imtihan, bu yalnızca bize uyguladığın bir sınav.

‌تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَاءُ وَتَهْدِي مَن تَشَاءُ

​(Tudıllu bihâ men teşâ’u ve tehdî men teşâ’)

​Sen bu imtihanla yanlış yola gitmesini istediğine de yolu açarsın, doğru yola gitmesini istediğine de.

Bu dersin ekstra derslerinden biri de; Allah hayatını salladığında bu seni ya yoldan çıkarır ya da? Hidayete erdirir. Bazı insanların hayatları sallanınca derler ki; Biliyor musun, ben Müslümandım, Allah hayatımı sarstı ve ben de “bu kadar” dedim “artık ibadet etmiyorum.” Ne anlamı var ki? Baksana Allah hayatımı alt üst etti. Başkaları da var ki Allah hayatlarını sallar ve önceden namaz kılmazken bu olanlar karşısında secdeye giderler.

‌تُضِلُّ بِهَا مَن تَشَاءُ وَتَهْدِي مَن تَشَاءُ

​(Tudıllu bihâ men teşâ’u ve tehdî men teşâ’)

Neyle? Sallamayla.

‌أَنتَ وَلِيُّنَا

​(Ente Veliyyünâ)

​Sen bizim koruyucu arkadaşımızsın.

‌فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا

​(Fağfir lenâ verhamnâ)

​Bizi affet, bize sevgini ve merhametini göster.

‌وَأَنتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ

​(Ve ente hayrul-ğâfirîn)

​Sen affedicilerin en hayırlısısın.

Kim konuşuyor şu anda? Musa (as) konuşuyor, dağ sallanıyor, 70 lider yanında ve O Allah’la konuşmaya devam ediyor.

‌وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً

​(Vektüb lenâ fî hâzihî ed-Dünyâ haseneten)

​Lütfen bize bu hayatta güzel şeyler vaad et,

‍(Araf, 156)

‌وَفِي الْآخِرَةِ

​(Ve fîl âhireh)

​ve bize ahirette de güzellikler yaz.

‌إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ

​(İnnâ hüdnâ ileyke)

​Biz sana geri döndük.

Buna sonraki derste tekrar değineceğim. هَادَ (Hâde) geri dönmek demek. Biz sana geri dönüyoruz. Yani ”Sana tövbe ediyoruz. Af dilemek için buradayız. Ben ve bu 70 lider.” Şimdi Allah cevap verecek. Bunların nerede yaşandığını hatırlamanızı istiyorum. Musa ve İsrailoğullarının 70 lideri dağın eteğine geldi. Daha sonra bazıları Musa ile birlikte bu dağın altındaki herkesin ne olduğuna inandı? Sonsuza dek temiz. Geri kalan herkes ise kirli. Bu onların geliştirdiği inanç. Okuduğumuz da aynı hikayenin Kur’an versiyonu. Kur’an bu hikayeyi yeniden anlatıyor. Dinleyin, şimdi Allah cevap verecek. Allah diyor ki:

‌قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاءُ

​(Kâle azâbî üsîbü bihi men eşâü)

​Benim azabım, onu kime istersem ona isabet ettiririm. Azabımı dilediğim kişiye tattırırım.

‍(Araf, 156)

Sen benim azabımdan güvendesin dedi mi? Hayır, ben azabımı istediğime isabet ettiririm, dedi. Ama,

‌وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ

​(Ve rahmetî vesi’at kulle şey’)

​Ama benim sevgim ve merhametim her şeyi kapsar.

Benim azabım isabet eder ama rahmetim de her yerde. Rahmetimin bir yere isabet etmesi gerekmez çünkü o zaten her yerdedir ama azap isabet eder. Dildeki farklılığı gördünüz mü?

‌وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ

​(Ve rahmetî vesiat kulle şey’. Fe se ektubuhâ lillezîne yettekûn)

​Ben sevgi ve merhametimi yalnızca takva sahiplerine,

‌وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ

​(Ve Yü’tûne Ez-Zekât)

Bu kelimeyi biliyorsunuz, ne verenlere? Zekat verenlere,

‌وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ

​(Vellezîne hum bi âyâtinâ yü’minûn)

​ve ayetlerimize inananlara garanti ederim.

İndirdiğimiz vahye iman edenlere. Şunu dinleyin. Kim bu insanlar? Allah hâlâ dağdakilere konuşuyor.

‌الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ

​(Ellezîne Yettebi’ûne Er-Resûle En-Nebiyye El-Ümmiyy)

​O elçiyi, o peygamberi, o okuma yazma bilmeyeni takip edecek kişiler

‍(Araf, 157)

‌الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ

​(Ellezî yecidûnehû mektûbâ indehum)

​Onların yanlarında yazılı olarak bulacakları

‌فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ

​(Fî’t-Tevrâti ve’l-İncîl)

​Tevrat’taki ve İncil’dekini…

Anlamı şu, Allah onlara dağda diyor ki; Şimdi sizin Tevrat’ınız var. Sonra bir başka peygamber gelip size başka bir kitap getirecek, o kitabın adı ne? İncil. Bu kitapların ikisinde de göreceksiniz ki gelecek bir peygamber var. O bir peygamber, o bir elçi, o okuma bilmez. Bu iki kitapta da O’ndan bahsedilmiştir. Ben size merhametimi ancak O’nu takip ederseniz garanti ederim. Dağın altında.

‌يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ

​(Ye’muruhum bil-Ma’rûf ve yenhâhum anil-Münker)

​O gelecek elçi, onlara doğru şeyleri yapmalarını söyleyecek ve yanlış şeylerden men edecek.

‍(Araf, 157)

‌وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ

​(Ve yühıllü lehümüt-tayyibât)

​O, güzel ve temiz şeyleri onlar için helal kılacak,

‌وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ

​(Ve Yuharrimu Aleyhimül-Habâis)

​pis şeyleri de haram kılacak,

‌وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ

​(Ve yeda’u anhum ısrahum)

​onların yüklerini kaldıracak

‌وَالْأَغْلَالَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ

​(vel-Ağlâl elletî kânet aleyhim)

​ve üzerlerindeki zincirleri çözecek.

Yani Allah diyor ki; siz yüklerle, zincirlerle dolu bir hayat yaşayacaksınız. Bu yüklerle zincirler de kim tarafından giderilecek? Gelecek olan peygamber tarafından. O gelecek ve bu yükleri, zincirleri giderecek.

‌فَالَّذِينَ آمَنُوا بِهِ

​(Fellezîne âmenû bih)

​O’na inananlar

Kime inananlar? Buradaki “o” kim? Rasulullah (sav).

‌وَعَزَّرُوهُ

​(Ve azzerûh)

​Ve onu destekleyenler

‌وَنَصَرُوهُ

​(Ve nasarûh)

​ve O’na yardım edenler, O’nu onurlandırıp yardım edenler

‌وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِي أُنْزِلَ مَعَهُ

​(Ve ittebeû en-nûra ellezî ünzile meahu)

​ve O’nunla beraber gönderilecek olan nuru takip edenler,

Onunla beraber gönderilen nur nedir? Kur’an.

‌أُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

​(Ülâike hümül müflihûn)

​işte bu insanlar kurtuluşa erenlerdir.

Bu konuşma, Musa ve ashabından 70 kişiyle o ümmi peygamber hakkında yapılan ilk konuşmadır. Musa (as) ve İsrailoğullarına öğretilen ilk şeylerden birisi budur. Bu daha sonra hangi kitapla pekiştirilmiştir? Sadece Tevrat’ta yoktu başka neredeydi? İncil kime verilmişti? İşte bu yüzden İsa (as) Kur’an’da demişti ki:

‌وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ

​(Ve mübeşşiran bi rasûlin ye’tî min ba’dî ismühû Ahmed)

​Size benden sonra gelecek bir elçiyi müjdelemek için geldim. O’nun adı Ahmed’dir.

‍(Saff, 6)

Ki bu ayet de bir önceki surededir, Saff suresinde. Yani Musa (as), Hz. Muhammed’in (sav) gelişini haber veriyor. İsa (as) da Muhammed’in (sav) gelişini haber veriyor. Buna göre Yahudiler de Hristiyanlar, ikisi de, kendi kutsal metinlerini bilenler bilecek ki Muhammed (sav) Allah’ın elçisidir.

Yani Allah, O ümmilere aralarından bir peygamber gönderdi, dediğinde o kutsal metinlere sadık insanlar diyecek ki, Ümmilerin arasından mı? Hey bekle! Ümmilerin arasından mı? Musa (as)’dan, Harun (as)’dan, Davud’dan, Süleyman’dan ve diğer peygamberlerinden beri İsrailoğullarının her nesli, Tevrat’ı takip eden herkes, yani onların her biri kimin geleceğini bilir? Muhammed’in (sav) geleceğini. Onlar da bekliyor, bekliyor, nesiller boyu bekliyorlardı.

Hatta Allah Bakara suresinde diyor ki… Bölgede yaşayan İsrailoğulları bazen Mekkeli müşriklerle savaşırdı. Mekkeli müşrikler daha iyi savaşçılardı. Yani onlar kazanıyordu. Kaybettikleri zaman ne diyorlardı biliyor musunuz?

‌وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذِينَ كَفَرُوا

​(Ve kânû min kablü yesteftehûn alel-lezîne keferû)

‍(Bakara, 89)

Her yenildiklerinde şöyle derlerdi; Evet, bu sefer siz kazandınız. Ama biz çalışıyoruz. Son peygamber geldi gelecek. O geldiğinde, en iyi halimizle karşınıza çıkacağız. Savaşı kaybettiklerinde onlar bunu söylüyordu. Bu Kur’an’da, Bakara suresinde var.

‌فَلَمَّا جَاءَهُمْ مَا عَرَفُوا

​(Fe lemmâ câe hum mâ arafû)

‍(Bakara, 89)

Ve O gelip de onun geldiğini bildiklerinde kitap ehli;

‌كَفَرُوا بِهِ

​(Keferû bihî)

​onu reddetti.

Reddettiler. Aslında onlar bunu kullanıyordu. Peygamber (sav)’in gelişini. Kureyş’e diyorlardı.

Bu arada,

bütün alametler hazır.

O geliyor.

Ulemamız hutbe verdi; bugünlerde her an gelebilir diyor, kesin geliyor.

Sonra geldi.

يَتْلُو (Yetlû) Biz bu kelimeden ne öğrendik? Bu çok önemli. İncil’den geriye kalanlarda Peygamber (sav)’in geleceğinden haber verildiğini biliyorsunuz. Allah İncil’den kalanlarda O’nun hakkında diyor ki; Ben kelimelerimi onun ağzına koyacağım. Tevrat, ilahi öğretilerin birleşiminden oluşan bir kitap ama tam olarak Allah’ın kelamı değil. Hahamlara göre bile bu böyle. Anlatıların ve öğretilerin bir araya getirilmesinden oluşan bir şey. Bizdeki bazı hadisler ve tefsirler gibi. Aslında Tevrat, Allah’ın sözü saydıkları sözlerin toplanmasıdır. Hadis de budur, tefsir de budur, fıkıh da budur, siyer de budur hepsi bir arada. Biliyorsunuz, tefsir okuduğunuzda ayet ve yorum vardır. Tevrat’ta ayet nereden başlar, yorum nereden başlar, bu ayrımları yapmazlar. Yani bunu bilemezler. İşte zamanla olan şey bu.

Ama sonra Allah… Bu yüzden Allah der ki:

‌لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ

​(Limâ beyne yedeyhi minet-tevrât)

‍(Saff, 6)

ya da

‌مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ

​(Musaddikâ limâ beyne yedeyh)

‍(Maide, 46)

Kur’an, onların önlerinde bulunan şeyleri doğrular çünkü önlerinde bulunan şey büyük bir mirastır. Mişna ve Tevrat çok büyük mirastır. Talmud da aynı şekilde. Bunların hepsi bir araya getirilmiştir. Bu, Allah’ın kelamını değiştirdikleri için değil, bu ayrı bir problem. Allah onlara Kur’an’ın hıfzedildiği şekilde ezberlenen bir kelam göndermedi. Ama onlar peygamberin geleceğini biliyorlardı. Allah’ın, kelimelerimi onun ağzına koyacağım, dediği peygamber. Yani, konuştuğu kendi sözü olmayacak. O, kendisine vahyedilene uyacak.

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

​(Onlara Allah’ın ayetlerini okur.)

Mesela çocuğun, akşam yemekte oturuyor, Almanca şiirler ezberlemiş diyelim. Orada oturmuş bu şiirleri okumaya başlıyor. Bu sözlerin çocuğunun sözleri olduğuna inanır mısın? Önünde bir kağıt olmamasına rağmen… Bunun, çocuğunun sözü olduğunu söyleyebilir misin? Çünkü çocuğunun nasıl konuştuğunu bilirsin. Hakikaten senin anne baban bile bunu yapsa şöyle olursun: Bunu da nereden öğrendin? Niye yaptın bunu? Eğer gerçekten onların kendi sözü olduğunu düşünsen bu sefer hemen hocayı ararsın çünkü içlerine cin girdiğini falan düşünürsün. Çünkü biri normalde konuştuğundan farklı bir şekilde konuştuğunda aslında o kişinin konuşmadığını, bir yerden okuduğunu bilirsin.

Peygamber (sav) onların arasında yaşadı, yani onlar nasıl konuştuğunu biliyorlardı. Ama şimdi, O konuşmuyor, ne yapıyor? Okuyor. O’na verilen kelimeleri takip ediyor. Onlar, peygamberin normal konuşmasıyla, ağzından çıkan sözlerin farklı olduğunu ve kesin olarak bunların O’nun sözü olmadığını söyleyebilirler mi? Bu yüzden dediler ki; Neden böyle konuşuyor? Bu nedir? Birisi ona dikte mi ediyor bunları? Bu sözleri nereden öğrendin? Şiir mi bu? Nedir bu? Beni çok etkiledi bu sihir gibi bir şey mi? Onu her dinleyen sanki delirmiş gibi hissediyordu. Belki o da delirmiştir, diyorlardı. Tüm bu teorileri ortaya koydular çünkü bunun O’nun konuşması olmadığını biliyorlardı.

Bassam Saeh adında bir yazar var. Kitabı İngilizceye çevrildi onun da. Binlerce ama binlerce hadis ve Peygamber (sav)’in konuşma yapısı üzerine çalıştı. Çünkü herkesin bir konuşma tarzı vardır. Benim konuşmamı dinleseniz, ve sözlerimi yazıya geçirseniz, bir sürü “değil mi, değil mi,” dediğimi görürsünüz. Bir sürü “değil mi” vardır. Yeteri kadar “left” yoktur ama bir sürü “right” (doğru değil mi manalarında) vardır. Bu sadece benim konuşma tarzım. Peygamber (sav)’in de konuşma tarzı vardı. Bütün hadislerdeki konuşma tarzını ve Kur’an’daki ayetlerin yapısını analiz etmişler ve iki farklı konuşmacının olduğu açıkça ortaya konmuş. Aynı konuşmacı değiller. Konuşma yapısı açısından bakıldığında bile bu böyle. Değil mi?

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

‍(Cuma, 2)

Bu sözler onun değil. Bu yeterince açık. Bu aynı zamanda, manâda hiçbir taviz olmadığı anlamına gelir. Yani seninle konuşuyorsam, önce senin kaç yaşında olduğuna veya ne sorduğuna, kaç kişinin dinlediğine bakarım. Kayıtta mıyız değil miyiz diye bakarım. Tamamen ileri mi gitmeliyim yoksa cevabımı içimde mi tutmalıyım? Ağzımı açmadan önce durumu anlamalıyım. Biz kime konuştuğumuzun farkındayız. Ama Peygamber (sav) ondan nefret eden düşmanlarına konuşuyordu ve onlara nasıl konuşulacağını da belirlemiyordu çünkü sözler onun sözleri değildi, sözler Allah’tan geliyordu. Bu sözler belki karşısındakini daha da öfkelendirecekti ama fark etmez. O yine de onlara ayetleri okuyacaktı. Çünkü bu sözler O’na vahyediliyordu.

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

Peygamber (sav) aslında mütevazı biri. Çünkü O, ümmilerden. Mütevazı bir konumdan başladı, bir de Allah’ın kulu. Ama sözler bir kralın sözleri. Yani burada çok açık bir tezat var. Konuşan kişi, alçakgönüllülüğün en alt seviyesinde ancak sözler kibrin en üst seviyesinde. Çünkü bu sözler Allah’ın sözleri. O bütün kibrin sahibi الْمُتَكَبِّرُ (El-Mütekebbir). Kibir, bir insan için korkunç bir özellik. Ama الْمُتَكَبِّرُ (El-Mütekebbir) Allah’ın sıfatlarından biri. Çünkü hak ediyor. En büyük O’dur. O en büyük olanın bakış açısından konuşuyor. Böylelikle konuşmacının tevazusu Allah kelamının büyüklüğüyle bir araya geliyor.

Bu çok muhteşem bir şey. Çünkü biz Allah kelamını O’nun büyüklüğüyle temsil ederiz ama bir yandan da mütevazı kalmak zorundayız. Allah kelamı hakkında O’nun büyüklüğüyle konuşup kendimizin de bir nevi büyük olduğumuzu düşünmeye başlarsak problem olur. Çünkü değiliz, hâlâ Allah’ın kuluyuz. Tamam? O zaman bunu bir kralın fermanı gibi düşünmeliyiz. Kralın sözleri kelimesi kelimesine okunur, bu şekilde, bu kelamın çok yüksek bir kaynaktan geldiğini anlayabiliriz.

Sonra, tabii ki de bu açık bir bildiri, aslında bu ayetteki en teşvik edici şey de bu. Bu en az bilenler için bile açık bir duyurudur. Başka bir deyişle ümmiler için bile. Allah vahyini ilk olarak bu ümmilere ulaştırmaya karar verdi, bu davet herkese açılsın ki kimse “Bu bana göre değil” diyemesin. Çünkü onlara ve sonra da onların üzerindeki herkese göre. Yani herkese göre. Kur’an herkes tarafından ulaşılabilir olmalıdır. Bilirsiniz Kur’an için kullanılan sıfatlardan biri de إِنْزَال (İnzâl)’dir.

‌إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ / أَنْزَلَ الْقُرْآنَ

​(İnnâ Enzelnâhu Fî Leyletil-Kadri Enzele El-Kur’âne)

‍(Kadir, 1)

نُزُول (Nüzûl) kelimesi Arapçada sadece ‘inmek’ anlamına gelmez. إِنْزَال (İnzâl) aynı zamanda “bir şeyi ulaşılabilir hale getirmek” demektir. Yüzyıllar boyunca İncil hiç de ulaşılabilir değildi. Çoğu İsrailoğlu için Tevrat ulaşılabilir değildi. Dini öğretiler ulaşılabilir değildi. İbrahim (as)’ın öğretileri tarihte kayboldu ve şu an onlar da ulaşılabilir değil. Ashab-ı Kehf ile ilgili gerçekler artık ulaşılabilir değil. Kıssalar değiştirildi. İnsanlık buna ulaşamadı. Ve Allah Kur’an’ı kendi tanımıyla ulaşılabilir kıldı. Herkes ona ulaşabilir. Herkes onunla haşır neşir olabilir. Açık davet. Kur’an’ın en devrimci özelliklerinden biri.

Ayet Kelimesinin Derin Anlamı

Bitirmeden önce size en sevdiğim kısım: Ayet ne demektir?

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

​”Onlara Allah’ın ayetlerini, vahyini okur.”

‍(Cuma, 2)

şeklinde tercüme ediyorlar burayı. Bu da olur. Ama آيَة (Âye) (ayet) kelimesinin biraz daha derinine inelim. آيَة (Âye) kelimesini kavramanızı gerçekten isterim. Çünkü Kur’an’daki en önemli kavramlardan birisidir.

آيَة (Âye) bir şeyin belirliliği demektir. Kelimenin köküne bakarsak, آيَةُ الرَّجُلِ (Âyetür-raculi) dediğimde tam olarak bu adamdan bahsediyorumdur. Dolayısıyla آيَة (Âye) kelimesi oldukça net bir şey anlamına da gelebilir. Allah muğlak kavramlarla konuşmuyor, son derece net ve belirli kavramlarla konuşuyor. تَأَيَّى (Teeyyâ) bir yolu seçmek demektir. تَأَيَّى يَتَأَيَّى (Teeyyâ yeteeyyâ) Kast etmek gibi. Gayesi olan bir şey demektir. Eğer kafam ve vücudum şu kapıya doğru dönerse ve o yöne adım atarsam تَأَيَّى الْبَابَ (Teeyyâ el-Bâb) kapıya yöneldim demektir. Kapıya döndü ve kapıdan geçmeye yeltendi. Ayetler sadece ilginç birtakım bilgiler değildir. Onlar seni bir yöne yönlendirir. Ayetlerin bir gayesi vardır. Yani bir gayeyle indirilmiş.

Ayet kelimesi bir de şuradan gelir; خَرَجَ الْقَوْمُ بِآيَتِهِمْ (Harace el-kavmu bi âyetihim) Araplar çölde yolculuk yaptıklarında bir ateş yakarlar, orada yemek yaparlar ve işleri bittiğinde tabaklarını, çatallarını, eti, yedikleri neyse alıp; kemikleri, yanmış odunları, külleri bırakırlar. Sadece değerli şeyleri alıp giderlerdi. Başkaları geldiğinde sadece yanmış odunlar ve külleri görür ama değerli bir şey göremezlerdi. Bu yüzden خَرَجَ الْقَوْمُ بِآيَاتِهِمْ (Harace El-Kavmü Bi Âyâtihim) Kendilerinden önce gelenler bütün değerli şeyleri alıp gitmişler, derlerdi. Geride hiçbir kıymetli şey bırakmamışlar. Yani ayet nedir? Değerli şey. Allah onlar için değerli olan şeyleri okutuyor.

Bu arada Allah der ki dağlarda da ayetler vardır, senin içinde de ayet vardır, gökyüzünde de ayetler var, kuşta da vardır. Bu sana her şeyle ilgili ne söyler? Bu dine göre her şeyde ne vardır? Her şeyin değeri vardır. Hiçbir şey amaçsız değildir. Her şeyin bir anlamı vardır, bu anlamsız bir varoluş değildir.

أَيّ (Eyy) kelimesi aslında ‘Ne?’ veya ‘Ne tür?’ demektir. Merak. آيَة (Âye) kelimesi aslında meraka ilham veren bir anlamı da taşır. Ayeti duymalı ve şunu demelisin: Bundan ne öğrenebilirim acaba? Bu ne demek acaba? أَيّ (Eyy) aslında şaşırma için kullanılır. Kast etme manasını konuşmuştuk. تَعَجُّب (Taaccüb) şaşırmak demektir. Araplar şöyle derdi: أَيُّ رَجُلٍ أَيُّ وَلَدٍ أَيُّ امْرَأَةٍ (Eyyu racül, Eyyu veled, Eyyu imraeh) Bu şu demektir; Ne adam ama! Ne çocuk ama! Ne kadın ama! أَيُّ كِتَابٍ (Eyyü kitâb) Ne acayip kitap! Yani أَيّ (Eyy) şaşırma ifadesi olarak kullanılır. Ayetler de bir şaşkınlık getirmelidir. Ne inanılmaz bir şey bu Allah’ın dediği!

أَيْ (Ey) aynı zamanda İngilizcedekine benzer bir anlamda kullanılır. ”Hey adamım! Hey! Hey sen!” Hey dediğin zaman ne yapmış oluyorsun? Yakınındaki birine seslenmiş oluyorsun. أَيْ (Ey) aynı zamanda nida için de kullanılır. “Ey adam, gel buraya!” Yakınlık için. Ayetin bir anlamı da budur yani seni çağırır. Allah seni bu ayetlerle yakınına çağırıyor.

Sonra, bu bir ‘عَلَامَة (Alâmet)’dir. Alamet işaret demektir. Ayetin çok yaygın bir çevirisi işarettir. İşaretin amacı nedir? Bir işaretin amacı sana yol göstermektir. İşaret der ki cadde için bu çıkışı kullan. Sana çıkışın neresi olduğunu söyler. Değil mi? İşaretin amacı seni bir yöne götürmektir. Allah, o ayetleri okur, dediğinde şunu söylüyor; o gideceğiniz yöne ulaştıracak işaretleri size verir. Bu gidilecek yön neresidir?

‌وَأَنَّ إِلَىٰ رَبِّكَ الْمُنْتَهَىٰ

​(Ve enne ilâ rabbikel-müntehâ)

​Son (varış) sadece Rabbinedir.

‍(Necm, 42)

Allah’la buluşacaksın. İstesen de istemesen de, niyetin olsa da olmasa da Allah’la buluşacaksın. Ama eğer onunla doğru şekilde buluşmayı arzuluyorsan gidilecek yol bu. Bu Allah’la buluşmak için doğru yol.

Bu aslında çok havalı. إِيَّاء (İyyâ) Arapçada ayetle aynı kökten gelir, aslında güzellik ve çiçek açma demektir. Bir çiçek yeşerdiğinde aslında buna أَيَّ النَّبْتُ (Eyye en-nebtü) denir. Ayetler de aslında güzel bir şeydir. Üzerine düşündükçe bir ayetin öğretileri daha çok çiçek açar. Bu da ayet kelimesinin anlamlarındandır.

إي (İy) var bir de, إي (İy) aslında نعم (Ne’am) demektir. Arapçada نعم (Ne’am) kelimesini hiç duydunuz mu? نعم (Ne’am) ne demektir? Evet demektir. Peki, iyi. نعم (Ne’am) (evet) için Arapçada bir başka kelime daha vardır o da إي (İy). Birisi gelip sana sordu, bu programa daha önce gittin mi, نعم / إي نعم إي (Ne’am / Î Ne’am, Î) ile aynı anlamdadır, ama daha güçlü bir evettir. Kesinlikle evet. Yani kesin inancın ifadesi bir evettir. Ayet seni bir şeye inandırır. Ayet, mutlak bir kesinliğe götürür.

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

Bu kökten gelen her şey kalıcı olmalıdır, daimi olmalıdır, geçici değil. Geçip gitmez. Bu şey gibi değildir; Allah ayetlerini gönderdi ama bunlar ortadan kaybolacak. Bu ayetler kalıcıdır. Allah’ın indirdiği kalıcı şeylerdir. Bu anlamların tümü آية (Âye) kelimesinin içinde vardır. Allah bize anlam verdi, bir gaye verdi, bir merak verdi, bize bir çağrı gönderdi, bize merak uyandıran bir şey verdi, inanç verdi, güzel bir şey, çiçek açan bir şey verdi. O elçi de bunu insanlara okuyacak ve bu onların zihinlerini açacak. Onları düşünceli ve güzel insanlar yapacak.

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

İlk adım bu. Bu bölümü bitirirken şunu söyleyelim, bir şeyi sadece dinliyorsan, radyo frekanslarını değiştirirken veya rastgele bir TikTok videosu açarken bir şeyi dinliyorsan bu cidden bir şeyler öğrendiğin anlamına gelir mi? Hayır. Sadece maruz kaldığın anlamına gelir. Bir şeyleri sadece duyuyorsan ona maruz kalıyorsun demektir. Ama bu, oturup not aldığın anlamına gelmez. Sadece duyuyorsun.

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

bu da aslında bir eğitim değildir. O sadece okuyor. Oturuyor, pazar yerinde dikiliyor ve ayetleri okuyor. Herkes ona kulak kesiliyor mu? Hayır. O Kureyş’e konuşuyor. Ayetleri okuyor. Herkes dur biraz dikkatli dinleyeyim mi diyor? Hayır. Dikkat kesilip öğrenmeseler de maruz kalıyorlar. Bazıları dinlemeye başlıyor, bazılarının ilgisini çekiyor, bazıları güç bela bir şeyler duyuyor, bazıları duyup rahatsız oluyor. Ama sonuçta herkes duyuyor, değil mi?

Peygamber (sav)’e verilen ilk adım, herkesin bunu duyduğundan emin olmak. Onlara sadece oku. Onları maruz bırak. Bırak da tepki versinler. Nefretle, umursamazlıkla, ciddiye almayarak, merakla tepki versinler. Bu senin işin değil. Senin ilk işin ne?

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

Beni deli eden kısım bu. Burası beni deli ediyor çünkü Müslüman bir ailede ve Müslüman dünyasının büyük bir kısmında doğup büyüdüm, Kur’an ile ilgili bir şeyler öğrenmeye ne zaman başladım? Aslında başlangıç düzeyinde Kur’an’ın ne dediğini anlamaya başladığım yaş 19’du. Ve bu beni çok sinirlendiriyor. 19 yıl boyunca Müslüman olup da nasıl olur da kimse bana Kur’an’ın ne dediğini söylemez. Yani Müslümandım. Bilmeliydim. En azından baştan sona ne dediğini bilmeliydim. Bilmeliydim.

Kimse

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

yapmadı. Kimse bana O’nun ayetlerini okumadı. Bilmiyordum. Sonra şöyle hissettim; ayetlerin kendisine okunmadığı bir tek ben miyim? Etrafıma bir sorayım. Yapabileceğiniz en üzücü ankettir bu, bir Müslüman ülkeye veya topluluğa gittiğinizde ve herhangi bir Müslümana Kur’an’ın ne kadarını… okudun demeyelim çünkü okumak ekstra bir iştir, ”Anlayasın diye Kur’an’ın ne kadarı sana okundu?” diyelim, Çünkü okudun mu diye sorsak, okuma işini sen yapmalısın. Ama ayete göre kim okuyor? Peygamber yapıyor. Sonra da Peygamberden duyanlar okumalıydı. Bilenler bilmeyenlere bunları okumalıydı. Değil mi? Eğer bilmiyorsak ümmilerdeniz demektir. Bilenler de Peygamber (sav)’in sünnetini takip etmeli ve ne yapmalıydı?

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

O yüzden soruyorum; Kur’an’ın ne kadarını duydun, ne kadarı temel düzeyde de olsa sana anlatıldı? Bakara? Bilmiyorum, Al-i İmran? Nisa? Maide? En’âm? Araf belki? Tevbe? Enfâl? Yunus? Hud? Yusuf? Herhangi biri? Sen şöyle oluyorsun; Hiç kimse… Hiç kimse bana bu ayetleri okumadı. Kimse bana ayetlerden bahsetmedi. Ben hiç duymadım.

Bu duyulması gereken bir şey değil miydi?

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

Burada denilene göre Kur’an’ı okumaları mı gerekirdi yoksa duymaları mı? Bu duymakla alakalı. Ve bu ayetin ümmette karşılığının olmadığını hissettim. Bunun yerini ne aldı biliyor musunuz? Kur’an’ın güzel seslerle okunması. Milyonlarca milyonlarca dinleyici var dünyada bunları dinleyen. Ama bu ayetteki olay bu mu? Hayır çünkü onları dinleyip “bu bana yol gösteriyor” diyemiyorsun, merak etmiyorsun, ayetleri seni meraklandırmıyor, yakına çekilmiş hissetmiyorsun, bir inanca ulaşmıyorsun, burada bir yol olduğunu düşündürmüyor sana, bu bir yere işaret ediyor, bereket için güzel, ilahi sesler bunlar. O güzel sesler bir anlam da taşımalıydı. O zaman bu ayet gerçekleşirdi.

Bu bizim ilk hatamız. Ümmet kötü bir yönde gidiyor ne yapacağız, diyoruz. Şey, Peygamber bize bir formül verdi.

İşte adım 1

Ama ben 17. adımı istiyorum.

Hayır. Birinci adım. Sadece bu.

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

Eğer arkamda bir fayda bırakabilirsem bıraktığım fayda şu olabilir, içinizden birilerinin benim son yirmi yıldır yapmaya çalıştığım işleri dinlemesi, ve bu ayettekini yapan insanlar olması. Arkadaşlarınıza, kardeşlerinize veya sadece çocuklarınıza bile yapsanız olur. Peygamberin başlattığı ve Allah’ın da

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

dediği şeyin devamlılığını sağlasanız, sadece bu kadar. En azından onları maruz bırakın. En azından Allah’ın ne dediğini duymalılar. En azından bu kadarı olmalı. Sonra diğer adımları peşi sıra atarız inşallah.

‌يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ

​(Yetlû aleyhim âyâtihî)

üzerine olan dersi bugünlük burada bitireceğim. Diğer adımları da sonraki derste konuşuruz inşallah.